heykel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
heykel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Put, Heykel ve Anıt Üzerine


Doğa kayna somut (mücessem) biçimlere karşı, açık ya da kapal bir tepkiyi hep saklı tutmuş olan Doğu İslâm dünyasinda, derinlikli tasvirin yerine yüzeye bağlı, derinliksiz, ışık-gölgesiz bir resim türü (minyatür)  ve bu türün uygulayıcısı (nakkaş), yüzyillar boyu varlığını sürdürmüş olduğu halde, heykelden ve heykeltraştan söz edilmemiş olması, sanatla ilgili kaynaklarda genellikle Kur’an’ın “Maide” süresinde yer alan 90. ayete bağlanmıştır. Bu ayette aynen şöyle denilmektedir: “Ey insanlar.. içki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki saadete eresiniz... 1 Bunu izleyen ayette, içki ve kumarın, insanlar arasına düşmanlık soktuğundan, kin duygularını artırdığından, insanları tanrıyı anmaktan ve namazdan alıkoyduğundan söz ediliyor, ama bundan önceki ayette geçen putlar (ensâb)’a değinilmiyor. Osman Keskioğlu, İslamda tasvir ve minyatürler konusunu ele aldığı ve soruna, ayrıntılı bir gözlem ve incelemeyle yaklaştığı geniş yazısında2 bu ayette geçen “ensâb” sözcüğünün, resim ya da tasvirle bir ilgisi bulunmadığını, bu sözcüğün “tasâvir” ile tefsir etmenin yanlış olacağını öne sürer. Buradaki “ensâb”, tapınmak için dikilen ve ister yontulmuş ister yontulmamış olan taşlardır. Yine Keskioğlu’na göre Nesefî yorumunda da “ensâb”ın “tapınmak için dikilmiş putlar olduğu, rics yani necis olmalarının, tapınmak için dikilmiş olmalarından ileri geldiği 3 belirtilmiştir. Bunlar Beytin çevresine dikili taşlardır; bunların üzerinde kurban kesilir ve kurbanın kanı, bu taşlar üzerine saçılır. Tapınma eylemi de bundan sonra gerçekleştirilir. İslâm dini, “ensâb” üzerinde kurban kesmeyi yasaklamış olduğuna göre, bu yasağın putatapıcılık ya da ganizm dönemi inançlarını yeniden diriltmeye yönelik olduğu sonucuna varılıyor.

Asım Efendi, Kâmus’unda “ensâb”ı şöyle açıklıyor: ensâb: Ahbab vezninde ki işbu.. vel-ensâb ayet-i kerimesinde vâkidir, murad şol taştan mevzu putlardır ki, zaman-ı cahiliyette Kabe-i Mükerreme’nin etrafına nasb olunup anlara menâsik-i hac gibi telbiye ve anlar için zebh-ı karâbin ederler idi. Ve ol putları ehl-i câhiliyet ol kurbanların kaniyle rengin ederler idi. Burada ensâb’ın “nusub”dan geldiği, bu sözcüğün ise, yollarda nişan için dikilen millere ya da puta tapanların “mabud” olarak seçtikleri nesnelere (putlara) verilen bir ad olduğu anlamı çıkıyor. Mütercim Asım, ilkel dönemlerde insanların taştan ve ağaçtan traş edip yere nasb ve ana perestiş etmek üzere bu putları oluşturduklarini yazıyor.

Demek oluyor ki, genel anlamda “tasvir”, özel anlamda gölgesi yere düşen “heykel” (ensâb) için getirilmiş olan ya da öyle olduğu zaman zaman öne sürülmüş olan yasak, yeniden “cahiliye” dönemine dönülmesini, dolayısıyla putperestliği önlemek içindir.Putlar, heykeller gibi bazı din erbabının tapınageldikleri şeylerden Müslümanların uzak kalması için, bu yasağın konmasına zaman gerek vardı. Ayet ya da hadislerde geçen, bu konuyla ilgili bütün yorumlar, yeni dinin yayılma dönemlerinde, insanları gerçek Tanrı yoluna çekerek onlaran yapay tanrılara umut beslemelerini engellemeyi amaçlar. Buna karşılık puta tapmasına ihtimal olmayan kimseler için böyle bir yasak bahis konusu değildi. Nedenine gelince Hazreti Ayşe’nin odasında “küçük kız heykelleri, kuklalar, at vesair hayvan resimleri” vardı. 4

Tartışmanın bugün de sürüyor olmasında, İslâm’ın resim ve heykel gibi biçim sanatlarından çok, söz (kelâm) sanatlarına önem vermiş olmasının kuşkusuz önemli bir payı var. Islam düşünürlerinden Rumi, biçimin sözden doğduğunu ve sonra yok olduğunu, böylece dile getirilemeyen şeyin doğaya döndüğünü, biçimin (form) “non-form”dan kaynaklandığını, daha sonra da tüm insanların dönmek zorunda oldukları yere yöneldiğini dile getirir.5 İslâm’a göre, dünya gerçekliği, Tanrı’nın insanlara sunduğu bir güzellikler bahçesidir. Üzerinde en ufak bir çatlak bulunmayan gökyüzü, yıldzlarla süslenmiştir, bakanlar güzel görsünler diye. Ağaçları sarmaş dolaş olmuş bahçeler, üzerlerinde hayvanların her türlüsünün yaratıldığı yüksek dağlar, yemişlerle süslü bahçeler, güzel kokulu çiçekler, hep insanlar mutlu olsunlar diye yaratılmıştır. Bütün bu güzellikler, “biçimlerin en güzelini veren” Tanrı’nın eseridir. Sanat yapmaya heveslenecek kişi, bu güzellikleri görüp izlemeli ve onun karşısındaki hayranlığını söze dökmelidir. İslâm kültüründe görsel nitelikli biçimlerin, sözel (verbal) sanatlar karşısında, hep ikinci planda kalmış olması, somut biçim kalıpları yerine, düşünce dünyasının soyut evrenine, örneğin şairlere ve hikmet sahiplerine daha yüksek bir değer biçilmesindendir.

Buna karşılık İslâm dünyasında, Batılı anlamda olmasa bile, resim ve heykel kapsamı içine girebilecek yapıtlar üretilmemiş değil. Bunların tümü de Tanrı’nın rakip tanımayan büyük ve görkemli yaratımı karşısında, bir tür “acz”in ifadesi olmuş, söz gelişi Batı sanatına doğacı bir gelenek ve gözlem temeli kazandırmış olan deneyimler birikimi, Doğu dünyasına kapalı kalmıştır. Daha doğrusu Doğulu sanatçı (musavvir ya da nakkaş), doğa biçimlerini “görüldüğü gibi” yansıtmak yerine “kavranıldığı gibi” göstermek yanlısı olmuş, buradan da soyut ve kavramsal sanat akımlarıyla yorumlanabilecek soyut düşünsel bir temel çıkmış ortaya. Bu temel, çağdaş Batı sanatının aynı nitelikli gelişmelerine anlam yönünden yakın düşse bile, nitelikçe farklı bir yapının ürünü olsa gerek. Doğa ve dış gerçeklik karşısında iki farklı tavırdan kaynaklanıyor bu ayrım : Batılı sanatçı, soyutladığı biçimin doğacı kökenlerini irdelemiş bir kişi olarak yaklaşıyor dış gerçekliğe; Doğulu sanatçı ise, bu tür bir çabanın yabancısı, çünkü o doğasal biçimlere, boşlukta yer alan üç boyutlu nesnel varlıklar gözüyle bakmıyor, onun gözünde her şey, aslını doğada bulan bir nakıştır, bir benzetme değil.

Konuyu, yazımın başında yorumsal dökümlerini yaptığım heykel sorunu na getirmek istiyorum. Doğu İslâm dünyası, Batı’nın algıladığı anlamda bir “sûret” geleneğinin içinden gelmediği için, doğadaki cansız varliklari bir “realite” olarak görüp yansıtmadığı gibi, insan varlığını da bu gerçekliğin vazgeçilmez bir parçası, bir bütünleyicisi olarak algılayamadı uzun bir zaman. Çünkü sanatta diş gerçekliğin üçüncü boyutu, tarihsel süreçler içinde yansıtılması hep tepkiyle karşılanan, dolayısıyla talepçisi de bulunmayan uzak ve yabancı bir olgu olarak kaldı. Heykele ve somut üç boyutlu kavramlara, gölgesi yere düşen biçimlere, açık bir yasak söz konusu olmasa bile, “ensâb” korkusunu yenerek “cevaz” verilmiş olsaydı, bugün Arap-İslâm ülkelerinde neredeyse yaygın bir geleneğe dönüşmüş gibi görünen heykel ya da anıt dikme yarışı, belki daha nesnel ölçütler üzerine oturabilecekti.

Buna benzer bir gelişmeye, Arap ülkelerindeki yoğunluk düzeyinde olmasa bile, bizde de son yıllarda tanık olunuyor. Ancak Cumhuriyet döneminin ve laisizmin, Türk toplumu olarak bize kazandırdığı öncelliğe ilişkin kimi ayrıcalıklarımız yok değil : Bir kere ülkemizde anıtçılığın, yabancı sanatçılar tarafından başlatılmış olsa bile, 1920’lerden günümüze uzanan kısa bir tarihsel geçmişi var. Bu kısa geçmiş, anıt yoluyla gölgesi yere düşen somut biçimlere, hiç değilse bir göz “âşinaliği” yaratmıştır diyebiliriz. Ama anıtları, temsil ettikleri, simgeledikleri kişi ya da olayların ötesinde, yalnızca bir heykel formu olarak algılama yönünde fazla bir gelişmişlik gösterdiğimizi söylemek zor. Nedenine gelince, anıt heykelciliğinden bağımsız bir “form” kavramı, toplum yaşamımıza yeterince girmemiş olduğundan, böyle bir formun, ait olduğu kişi ya da temsil ettiği olay dışında, görsel kültürümüzde ya da deneyimlerimiz arasında yeri yok. Heykelin bu tür bir işlevle saptanmış örneklerini, çevremizde, yaşadığımız ortamlarda göremiyoruz. Görsek bile soyut bir resim karşısındaki olumsuz tepkilerimize benzer tepkiler dile getiriyor ve heykelin, bulunduğu yere hangi amaçla dikilmiş olabileceğini soruyoruz. Doğanın yansıması olmayan soyut ya da figürsüz bir tabloyu anlamak için, o resmin “ne”yi anlatmak istediğini sormak gibi bir şey bu. O nedenle kent alanlarını “süslemek” için dikilecek heykellerin de bu tür bir “anlam” bağıntısı dışında, toplumla iletişim kuramayacağını varsayıyor ya da öyle düşünüyoruz. Anıtlara bile, birer sanat yapıtı gözüyle baktığımız kuşkuludur; o anıtların kimin tarafından yapıldığı, hangi sanatçının yapıtı olduğu, pek çoğumuzu ilgilendirmiyor. Onların hangi amaçla yapıldığı, sanatçılarının kimler olduğundan daha fazla çekiyor ilgimizi.

Bugün Arap-İslâm ülkelerinde, büyük kentlerin alanlarına yerleştirilen anıtların ya da büyük boyutlu heykellerin, bir “sûret” yansıtmaktan çok, soyut formlardan kaynaklanıyor olmaları, İslâm’daki “ensâb” korkusuyla açıklanabilir mi? Burada hemen belirtmek gerekir ki, Arabistan’da yeni dinin ortaya çıkmasıyla parçalanan putların tümü, insan süretinde değildi; onların arasında, primitif kültürlere özgü, heykel süretinde olmayan “anikonist” yontular da vardı. İslâm kültürü için, bir heykelin put (ensâb) sayılabilmesi, onun bir tapınma aracı olarak görülmesiyle eş anlamlıydı. Öyle olunca da heykelin “sûret”li olup olmaması, onun put sayılmasında bir ölçü olamazdı.

O halde günümüz İslâm dünyasında, yakın zamanlara kadar dince yasaklanmış izlenimini veren heykel yapımının, figürlü olmaktan çok, soyut biçimleme anlayışı düzleminde birdenbire yaygınlaşma belirtileri göstermesini, katı ve bağnaz görüşler karşısında, bu tür bir yasağın gerçekte söz konusu olmadığı yolundaki uzman yorumlarına bağlayabiliriz. Bu hoşgörülü yorumlar, önce resim, daha sonra da heykel dalında, giderek büyük kitleleri kavrayıcı yönde geçerli olmuştur. Heykel ya da anıtta “figür” dönemini yaşamadan soyutluğa geçiş, belki de İslâm ülkelerine özgü, spesifik bir gelişme mantığıyla açıklanabilir. Bu ise ayrı bir inceleme konusudur.

Konunun bizimle ilgili yönü, böyle kesin bir ayrım üzerinde durmamızı gerektirmiyor. Anıt kavramına, çoğunlukla bir heykel açısından bakma alışkanlığı kazanmamış olsak da, hiç değilse büyük kentlerimizde, bu tür yapıtların yer almasına, bağnaz kesim dışında, fazla bir itirazımız olduğu söylenemez. Ancak burada, seçim ve değerlendirme işlevleri ya da heykelin sipariş yoluyla yaptırılması halinde, sanatçının uymak zorunda kalacağı genel ölçütlerin saptanması sorunu gündeme geliyor. Sonucun yarışma yoluyla belirlendiği durumlarda, anıtın estetik düzeyi kadar, dikileceği alanın ve çevrenin düzeni, anıtla bu çevre arasındaki fiziksel ilişkinin niteliği ve kapsamı da söz konusudur. Çevre düzenlemeci, mimar ve anıt sorumlusu, böyle durumlarda gerçekleştirilecek projeyi birlikte kotarmak üzere dayanışma içinde çalışmak zorundadırlar. Ancak böyle bir çalışmayla sağlıklı sonuçlara varılabilir, kent mekânları ile anıt arasındaki uyumlu düzen, bu işbirliği sonunda kurulabilir. Bu ise, toplumsal ve ekonomik alanlarda prim verilen serbest rekabet ortamının, anıt ve heykel yapımında da sağlanmasıyla olanaklıdır.

Ülkemizde kent alanlarına dikilecek heykellerin sorumluluğunu, genellikle Kültür Bakanlığı, özel durumlarda da yerel yönetimler üstlenmektedir. Ancak her iki yönden de, konunun gerektiği biçimde ele alınmakta olduğunu öne sürmek zordur. Bu konuda dünden bugüne yeterince yol aldığımız da sanırım söylenemez. Bir örnek vermekle yetinelim. Açılışı 1932’de yapılan Canonica’nın İzmir’deki Atatürk anıtının siparişi, bir yıl önce verilmiş, anıtı yerinde görmek ve incelemek üzere Roma’ya, aralarında Sanayi-i Nefise hocalarından İhsan (Özsoy) Bey’in de bulunduğu yetkili bir “heyet” gönderilmişti. İnönü’nün deyimiyle “bu abide yalnız zaferin bir işareti değil, asırlardan beri Akdeniz’e yerleşmiş olan Türk’ün, dünya medeniyetinde vazifesini ifa için, daima yerleşip kalacağı Akdeniz’in remzi7 idi. Ulus, bu anıttan, gelecek kuşaklarıyla birlikte hız ve güç alacaktı. Bugün, bu tür ciddi bir tutuma tanık olamıyoruz.

Kent alanlarını süslemek amacıyla, özgür anlayışta yapılmış, çağdaş biçimleme mantığını yansıtan heykellerin de, bu sorumluluk bilinci çerçevesinde ele alınıp “realize” edildiği sürece, “anıt” kapsamına gireceğini,  tarafından benimsenme olgusunun, pek çok örnekte görüldüğü gibi, sanatsal değer taşıyan iyi ve kalıcı yapıtlardan yana işleyeceğini, burada bir kez daha belirterek bağlayalım yazımızı.
__________________________________________________________
(1) Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları, 1983, s. 122.
(2) İslâmda Tasvir ve Minyatürler, Osman Keskioğlu, A. Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, C. 9, 1961.
(3) A. g. y.
(4) A. g. y.
(5) “LImage et L’Islam, Mohamed Aziza, Albin Michel, 1978, s. 11,
(6) Cumhuriyet, 19 Temmuz 1931.
(7) “Atatürk ve Pietro Canonica”, Prof. Dr. Semavi Eyice, Eren 1986, s. 19.


Kaya Özsezgin | ADAM SANAT - Sayı: 72 - KASIM 1991

İstanbul'u anıtlandırma girişimleri


Son aylarda İstanbul Anakent Belediyesi'nin giriştiği “İstanbul'u Anıtlandırma” çalışmaları değişik açılardan basınımızda ele alınmaya, tartışılmaya başladı. En çok kullanılan anlamıyla anıt, belirli bir zamanda geçen olayın ya da olayı yaratan kişinin anisini yaşatmak için dikilen heykeldir. İstanbul'a dikilen ilk anıtlardan biri, Şişli'nin kuzeybatısında “Hürriyeti Ebediye” tepesindeki “Hürriyet Abidesi''dir. Mimar Ali Muzaffer Bey'in yapıtı olan bu anıt, 31 Mart (1909) olayında şehit düşen Hareket Ordusu subay ve erlerinin anısını simgeleyen dikine yerleştirilmiş bir top namlusu biçimindedir. İstanbul'u anıtlarla donatma eylemi Cumhuriyet'in ilk yıllarında hızlanmaya başladı. Cumhuriyet dönemine değin geniş halk yığınlarının heykeli günah sayan tutumu sürmüş ve halkımız heykel sanatıyla yurdun birçok yerlerine dikilen Atatürk ve Kurtuluş Savaşımızı simgeleyen anıtlarla tanışmaya başlamıştı. Yeni eğitim kurumları, müzeler, devlet sergileri ve galerilerin heykel sanatın sevdirme, yaygınlaştırma çabası yakın yıllara kadar bu sanat dalına duyulan tepkiyi ya da çekingenliği bütünüyle giderememiştir.

Cumhuriyet'in ilk döneminde Kurtuluş Savaşı, Atatürk ve devrimlerinin anlamını gelecek kuşaklara iletmek amacıyla
-Türkiye'de henüz yetkin bir heykel sanatçısı kuşağı yetişmediğinden-- İstanbul'da da yabancı sanatçılara birkaç anıtsal heykel yaptırılmıştı.

  • Sarayburnu'nda Avusturyalı Heinrich Krippel'in “Atatürk” (1926),


  • Taksim alanında İtalyan Pietro Canonica'nın “Cumhuriyet” (1928) anıtları bunlar arasındadır.

  • 1937'de Güzel Sanatlar Akademisi'nin heykel bölümünü yeniden örgütlemek ve çağdaş bir eğitim uygulamak için
Almanya'dan çağrılan Prof. Rudolf Belling'in Taksim gezisi için yaptığı, şimdi Taşlık'ta bulunan “Atlı İnönü” anıtını da (1943/44) anmalıyız.

Geleneksel anıt heykelciliği sonraki yıllarda yetişen Türk heykel sanatçılarının katkısıyla sürdürülmüştür.

Bunlar arasında İstanbul'a dikilmiş başlıca anıtları da şöylece sıralayabiliriz:

  • Ali Hadi Bara'nın Harbiye'deki Orduevi önündeki mareşal üniformalı “Atatürk” (1937)
ve Zühtü Müritoğlu ile birlikte Beşiktaş'taki “Barbaros'', (1941/43) anıtları,

  • Yavuz Görey'in,
İstanbul Üniversitesi önündeki “Atatürk ve Gençlik” (1955) klasik ve simgesel bir anlatım ve sağlam bir form anlayışını vurgular.


  • Samahat Acuner'in 27 Mayıs Devrimi'nden sonra,
Hürriyet Alanı'na Turan Emeksiz adına dikilen bronz anıtı ise çağdaş soyut form anlayışının dinamik bir örneğidir.

Cumhuriyet'in 50. Yılını Kutlama Kurulu'nun kararı ile heykel sanatçılarımızdan İstanbul'un küçük alanlarına konulmak üzere -konusu ve gereci serbest- heykeller istenmişti. Kentin çeşitli yerlerine konulacak 20 yapıtın 20 sanatçısının belirlenmesi için DTGSO Müdürü Mustafa Aslıer'in başkanlığı Prof. Şadi Çalık ve Prof. Hüseyin Gezer'den oluşan bir Güzel Sanatlar Komitesi kurulmuş; heykellerin yerleri de Belediye uzmanlarınca saptanmıştı. Bunlar arasında Şadi Çalık, Galatasaray'daki daracık bir alana dikilen anıtında Türkiye'de ilk kez bakırı ve paslanmaz çeliği granitten bir kompozisyon üzerine diyagonal biçimde kullanarak Cumhuriyet dönemindeki atılımı çağdaş bir beğeniyle simgelemişti. Karaköy Meydanı'nın daracık bir köşesine dikilen Gürdal Duyar'ın “Güzel İstanbul"u ile Muzaffer Ertoran'ın Tophane'deki küçük parka dikilen “İşçi” anıtı ise bazı kesimlerin tepkisine yol açtı. 10 Mart 1974'te dikilen “Güzel İstanbul” ancak sekiz gün yerinde kalabildikten sonra İstanbul Valisi Namık Kemal Şentürk'ün buyruğuyla yerinden sökülerek kaldırıldı; bir süre sonra Yıldız Parkı'na yerleştirildi.

Tophane'deki “İşçi” anıtının uzun yıllar kırık kalan çekiç tutan elleri sonradan onarıldı.
50. Yıl anıtları arasında Mehmet Uyanık'ın Beşiktaş'taki soyut heykeli ise 1986'da Beşiktaş Belediyesi'nce kırılarak kaldırıldı.

Cumhuriyet'in 50. yılında gerçekleştirilen heykeller arasında;
  • Zerrin Bölükbaşı'nın Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu önündeki üsluplanmış kadın figürü,
  • Hakkı Karayiğitoğlu'nun Emirgan Parkı'ndaki figürlü heykeli,
  • Halûk Tezonar'ın Maçka Parkı'ndaki soyut formu,
  • Ferit Özşen'in Akıntıburnu'ndaki ''Yağmur” adlı soyut metal düzenlemesi,
  • Hüseyin Özkan'ın Dolmabahçe sırtındaki,
  • Ali Teoman Germaner'in Bebek Parkı'ndaki soyut heykelleri anılabilir.

İstanbul'un anıtlandırılmasında çeşitli kuruluş ya da kişilerin girişimleriyle dikilen yapıtları da şöyle sıralayabiliriz:

  • Zühtü Müritoğlu'nun Eyüp'te bronz röliyet “Atatürk” anıtı (1966) ve Fındıklı Parkı'ndaki Osmanlı mezar taşlarından esinlenen silindirik heykeli,
  • Hüseyin Gezer'in Maçka Parkı'nda bir süre kaldıktan sonra Barbaros Parkı'na taşınan “Yahya Kemal” (1968) anıtı,
  • Kuzgun Acar'ın İstanbul Manifaturacılar Çarşısı duvarındaki “Kuşlar” konulu demir heykeli,
  • Atilla Onaran'ın Beyoğlu Odakule gökdeleni önüne konulan “Göktaşı/Starit” (1975) adlı paslanmaz çelikten soyut formu
ve Galatasaray işhanı önündeki “Balerin” adlı soyutlaması,

  • Tankut Öktem'in Bayrampaşa'ya dikilen “Fatih” anıtı (1978)...
  • 1979'da İsveç'e yerleşen ve 1986'nın son günü orada ölen İlhan Koman'ın,
Zincirlikuyu'da Halk Sigorta önündeki metal levhadan yapılmış “Akdeniz” (1980) adlı anıtsal heykeli,
değerli sanatçının çok yönlü kompleks biçimlere yönelen çabasının çağdaş ve özgün bir örneğidir.


Son aylarda yerel yönetimin girişimiyle İstanbul'un çeşitli semtlerinde “Türk Büyükleri Anıtları"nın dikilmesine başlandı. Bu anıtlar gerek yaptırılış yöntemleri, gerekse taşıdığı estetik değerler açısından başında tartışma ve eleştiri konusu olmaya başladı. İstanbul Anakent Belediyesi, kenti anıtlandırma çalışmalarına “Fatih Anıtı” ile başlamayı planlamış, bu amaçla 1985 yılında Boğaziçi Üniversitesi sırtlarında “Duatepe''nin bulunduğu altmış dönümlük bir arazi üzerine dikilecek bu anıt için proje yarışması açmıştı. Yarışmada birinciliği Prof. Hüseyin Gezer kazanmış, Prof. Haluk Tezonar'ın projesi ikinci olmuştu. Anakent Belediyesi'nin Fatih Köprüsü ile birlikte açılışını planladığı dev boyutlu “Fatih Anıtı'na, sonradan Fatih Belediyesi sahip çıkmış ve Fethin 534. yıldönümünde (29 Mayıs 1987) bu projeyi daha küçük ölçekte gerçekleştirerek Saraçhanebaşı'ndaki -son günlerde eleştirilere yol açan- anıtı diktirmiştir. Buradaki “Fatih Heykeli''ne yöneltilen eleştirilerden birinde, uçan at figürü üzerine bindirilmiş Fatih, Mobil'in ambleminde yer alan Yunan mitolojisindeki uçan at Pegasus'a benzetiliyor (1).


Heykelin yapımcısı Prof. Gezer'in “Türkiye'de ve dışarda uçar durumda olan tek heykel” diye sunduğu anıt, aynı yazıda “Türk-İslam-Eski Yunan sentezi"nin bir ürünü olarak nitelenmişti. Gergedan dergisinin Temmuz sayısında ise “Üçüncü Viyana Kuşatması” başlığı altında “Viyana'da bir Osmanlı Süvarisi heykeli” ile “Yeni açılan Fatih Heykeli” arasındaki benzerlik yan yana getirilmiş iki fotoğrafla saptanıyordu. Fatih Anıtı üzerinde Nokta dergisinde çıkan (2) Engin Ardıç imzalı ilginç bir ironi örneği olan yazıda anıt, “İstanbul'un orta yerinde bir çapsızlık, zevksizlik ve yeteneksizlik anıtı” olarak nitelendi. “Anıt, her haliyle orta çapta bir zekânın, orta çapta bir yeteneğin yarattığı bir orta hallilik kokuyor. Maliyeti hiç de orta halli olmasa bile, bu tür zırvaları istanbul'un en işlek yerlerinden birine dikmeye kimsenin hakkı olmasa gerek” deniyordu.

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi heykel bölümü başkanı Prof. Dr. Haluk Tezonar,
birkaç yıldan beri çalışmalarını Anakent Belediyesi'nin giriştiği “İstanbul'u Anıtlandırma” eylemi üzerinde yoğunlaştırmış bulunuyor.

  • 1977'de Kasımpaşa'da Haliç Parkı düzenlemesi ile Cezayirli Hasan Paşa Anıtı'nı gerçekleştiren Tezonar,
yirmi yılı aşkın bir süredir uluslararası yarışmalarda ve yurdun birçok yerlerinde dikilen anıtsal heykelleriyle varlığını duyuran bir sanatçımız.

  • 1966'da uluslararası Korsika anıtı yarışmasında 152 maket arasında birinciliği kazanan sanatçı,
  • İstanbul DGSA'nın 1969'da düzenlediği 11. Uluslararası Sanat Yarışması'nda heykel dalında birincilik ödülünü,
  • 1975'te Paris'te Hava Şehitleri anıtı yarışmasında üçüncülük ödülünü almış,
  • 1966'da giriştiği yüzlerce resim ve heykelden oluş “Biyafralılar” dizisi ve
  • ölümünün 150. yıldönümünde (Mayıs 1977) Bonn'da düzenlenen Beethoven haftasına ünlü bestecinin yirmi büst ve röliyefiyle katılarak
evrensel duyarlık boyutlarına tanıklık edebilecek biçimlendirme yeteneğini duyurmuştu.

  • Halûk Tezonar 29 Eylül 1981-7 Ocak 1982 günleri arasında Paris'te Atinea sanat galerisi
ve antikacı dükkânında yapıtlarını sergileyerek olumlu yankılar uyandırmıştı.

  • Le Parisien Libere'de çıkan bir yazıda, Tezonar'ın heykelleri,
inkâr edilmez soyluluğu ile hareket gücünün ve coşkunun ideal klasiğe eriştiği eserler olarak nitelendi. (21 Ekim 1981).

Tezonar'ın yirmi yılı aşkın süredir heykel sanatının Eski Mısır ve Arkaik Çağ'dan günümüze uzayan serüvenini algılayan, değişik üslup seçeneklerinde çeşitlenen yapıtları birkaç yıldır İstanbul Belediyesi'nin giriştiği, kenti “Türk Büyükleri''nin anıtlarıyla donatma kampanyası üzerinde yoğunlaşıyor. Sanatçının yapıtları insancıl ve evrensel duyarlık boyutlarından ulusal kültür ve tarih değerlerine yönelen bir dönüşüm izlemekte.

Önceki yıllarda;
  • Polatlı'da “Sakarya Şehitleri” (1972),
  • Karaman'da “Yunus Emre” (1974),
  • Çeşme'de “Cezayirli Hasan Paşa” (1975),
  • Burgazada'da “Sait Faik” büstü (1979),
  • Marmaris'te “Balıkçı Ailesi” (1981),
  • Kırıkkale'de “Özgürlük ve Yükseliş” (1981),
  • Demre'de “Noel Baba” (1981) gibi anıtları gerçekleştiren Prof. Tezonar,
son aylarda Anakent Belediyesi'nin özellikle Haliç kıyısında açtığı yeni alanlar, parkların anıtlandırılmasına büyük ölçüde katılmaktadır.


Son günlerde basınımızda eleştiriye uğrayan bu anıt-heykellerin seçimi bir jüri ya da yetkili bir kurul aracılığıyla değil,
Anakent Belediyesi danışma Kurulu'nca saptanmaktadır.

Öğrendiğimize göre bu kurul, Boğaziçi, Mimar Sinan, Yıldız Üniversiteleri rektörleri, sanat tarihçileri, mimarlar ve hukukçulardan oluşuyormuş.

1977'de odun depoları kaldırılarak halka açık park durumuna getirilen -kendisine ait bir vakıf arazisi olan- Kasımpaşa Parkı'nda 1984'de dikilen “Cezayirli Hasan Paşa” anıtı “Türk Büyükleri” heykel kampanyasına önayak oluyor. Geçen yıl Perşembe Pazarı ile Haliç arasındaki yapıların kaldırılarak Haliç Park'na dönüştürülen yere, istanbul'un Ayasofya, Sultanahmet'ten Galata ve Unkapanı köprülerine uzayan geniş perspektifli bir alanına ve Süleymaniye Camisi karşısına birkaç ay önce Tezonar'ın Mimar Sinan anıtı dikildi. Uzaktan bakılınca soba boyası yaldızı etkisini veren anıt, altıgen kaidesiyle birlikte 8 m. yüksekliğinde ve bronz dökümlüdür. 


İstanbul'un odak noktalarından biri olan Sarayburnu'nda yüzü Akdeniz'e dönük
-gene Tezonar'ın- Turgut Reis anıtının yüksekliği ise kaidesiyle birlikte 9 m.dir.


Divan edebiyatının ünlü ozanı Fuzuli'nin Bebek Parkı'na dikilen anıtı da kaidesiyle birlikte 5 m. uzunlukta.

Fuzuli anıtının buraya dikiliş nedenini Anakent Belediye Başkanı Bedrettin Dalan şöyle açıklamış:

"Belki bilmiyorsunuz, Sovyetler Birliği'nde Fuzuli'nin bundan büyük bir anıtı vardır. Sovyetler, Fuzuli Azeri dilinde yazdığı için ona sahip çıktılar. Yani Sovyetler'in heykelini diktiği bize ait bir insanın heykelini biz dikmezsek ayıp olurdu. İşte gelip geçen Sovyet gemileri görsün diye diktik onu Bebek Parkı'na.” (3)


Halûk Tezonar bugünlerde Fenerbahçe veya da Üsküdar parklarından birine dikilecek Piri Reis
ve Haliç'te yeni Lale Bahçesinde yer alacak Şair Nedim'in anıt-heykelleri üzerinde çalışıyor.

Ayrıca Tevfik Fikret, Halide Edip Adıvar, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Orhan Veli'nin heykelleri de gündemde yer alıyormuş...

1965-1970 yıllarında soyut çalışmaları öngören (Maçka Parkı, Şişli'de Beytehan ve Vakko fabrikası önünde, Eskişehir Parkı'nda bu tarzın örneklerini veren) Halûk Tezonar, Türk büyüklerini betimleyen anıtlarında figüratif ve geleneksel bir anlatımı benimsiyor.

Yeni yapıtlarında somutlaşan ve klasik bir beğeniye yönelen biçem değişiminin dayanağını Tezonar şöyle açıklıyor:

"Sanatta soyut yorum belli bir dönemin estetiği olmuştur. Ancak bunun sürekli bilinçsiz tekrarı çağdaşlığı değil, sanatta kolaya kaçmayı ve hatta yozlaşmayı da beraberinde getirmiştir. Elbetteki bu tarz kalıcı yorumlarda sanatçının serbest iradesi çerçevesinde yapılmalıdır. Fakat bu anlayış esas alınarak sanatta soyutun devamlılığı temennisi içerisinde çağdaş olduğunu düşünmek yanlıştır.

Sanatçının topluma karşı görevi, kültür değeri oluşturması yanında geçmişin değerlerini çağın anlayışına uygun olarak yeniden yorumlayarak yaşayan kuşaklara iletmesi ve mesajını vermesidir. Geçmiş ile geleceğin kültür köprüsünü oluşturabilmesindedir.

Bu anlayış içerisinde tarih ve milli kültür bilincinden geçerek ancak çağdaş ve Atatürkçü olunabilir."
________________________________________________
(1) Cumhuriyet Dergi: 21 Haziran 1987, Sayı: 69
(2) Nokta: 9 Ağustos 1987, Sayi: 31
(3) Cumhuriyet: 4 Haziran 1987



Ahmet Köksal | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 175 - 1 Eylül 1987