Yakın tarihin belleklerinden kolay silinmeyecek bir dramatik olayı üzerinden tam elli yıl geçti. Bir Avrupa ülkesini ikiye bölüp kan gölüne çevirdikten başka, Batılı güçleri ilk kez karşıt cephelerde boğaz boğaza getiren, Il. Dünya Savaşı’nın öncüsü ve provası olarak nitelenen İspanya iç savaşı 18 Temmuz 1936’da patlak vermişti. Afrika Ordusu’nun II. Cumhuriyet Hükümeti’ne başkaldırmasıyla tutuşan ateş o gün İspanya’nın dört bir yanını sarmış, silahlı kuvvetler bölünmüş, sivil halk silaha sarılmış, Avrupa’nın totaliter güçleri o yangına körükle gitmiş, Hitler Almanya’sı ile Mussolini İtalya’si Ulusalcılara, Stalin Rusya’sı Cumhuriyetçilere yardım göndermiş, resmen “yansız” kalmayı yeğleyen İngiltere ve ABD’den gönüllü birlikler ise Uluslararası Tugaylarda, Nazi Faşistler karşısında ilk savaşı vermişlerdi. Başta Ezra Pound, Ernest Hemingway, André Malraux, George Orwell, Bernanos gibi ünlü yazarlar olmak üzere, birçok Batılı aydın çarpışmalara katılmış ya da çok yakından izlemişti. Vuruşmalar 19 Mayıs 1939’da Madrid’in düşmesiyle son bulduğunda, Ulusalcı zafer kuvvetlerinin geçit resmini Falanjistlerin önünde Mussolini’nin Kara Gömleklileri açmış, onları düzenli ordu taburları, Afrika’dan getirilmiş paralı askerler ve Guernica’nın sivil halkını bombalayarak Picasso’ya ünlü tablosunu esinlemiş olan Hitler’in Condor Lejyonu izlemişti. Sonra İspanya savaşın yaralarını 40 yıllık bir dikta rejimine gömülüp dünyadan koparak sarmıştı.
“RESMİ TARİH” VE GERİSİ
Akdeniz’in bu dost ülkesinde, yarım yüzyıl içinde, demokrasiyi ancak özlem olarak tanıyan birkaç kuşak yetişti, iç savaş okullarda onlara “resmi tarih” çerçevesinde, kilisenin kutsadığı bir tür kurtuluş savaşı olarak belletildi. Yine de İspanya, demokratikleşmiş ve demokratikleştirici bir Avrupa’nın parçası olarak, bu dönemde kendince bir gelişme gösterdi, son derece olumsuz koşullar içinde bile ekonomik sorunlarını önemli oranda çözümledi, bir zamanlar o büyük çatışmaya yol açmış olan köhnemiş yapılarını yeniledi, toplumsal eşitsizliklerini giderdi, yavaş, ama güvenli adımlarla demokrasiye doğru ilerledi.
Bugün, çoğu elli yıl önceki savaşı kazanan Ulusalcıların çocukları olan sosyalistlerin yönetiminde, Ortak Pazar üyesi olarak dünya sahnesindeki yerini belirlemeye çalışan İspanya’nın (1) kırk yıllık yalnızlığının gerisinde, başarısız da olsa, totaliter düzene karşı bir direnişin bulunduğunu unutmamalıyız. Hem sonuçta ne Almanya’nın, ne İtalya’nın gerçekleştiremedikleri bir direniş.
“Resmi tarih”i benimseten çabalarına karşın, 1983’te yapılan kamuoyu yoklaması sonuçlarına göre (2) İspanyolların %73’ü iç savaşı “ülke tarihinin utanç verici bir sayfası” diye tanımlıyor, “en iyisi unutmak” diyorlar; %70’ten fazlası siyasi yelpazenin orta-soldan orta-sağa kadar varan geniş bir kesiminde yer aldıklarını söylüyorlar; 1977’den bu yana yapılan dört genel seçimin hiç birinde sağ ya da sol uç partileri oyların %2’den çoğunu alabilmiş değil.
1898-1936: BİR ACIDAN ÖBÜRÜNE
İç savaşın tarihsel kökenlerini ararken İspanya’nın ağır bir yenilgiye uğrayarak son sömürgelerini elden çıkardığı 1898’e dönmemiz gerekir. “98 felaketi” bir bakıma ülkede daha sonra olacakların temelini hazırladı: Gelişmiş ülkelerle ilişkiler bunalıma girdi; aydınlar sorunları irdelerken çelişkili görüşler belirdi, bir kesim endüstrileşmiş Avrupa’nın ve modern dünyanın yanında yer almayı savunurken, bir kesim kurtuluşu ulusal tarihin sayfalarında ve İspanyol ırkının kökenlerinde aradı. Ekonomide de büyük bir bunalım baş gösterdi, bundan ilk etkilenenler işçi yığınları oldu, siyasal bilinçlenme hızlı ve güçlü bir sendikacılık hareketine dönüştü. Daha sonraki endüstrileşme çabaları işçi yığınlarının genişlemesine yol açtı. Kırsal kesim halkının durumu da işçilerinkinden parlak değildi; çoğu yerde topraklar pek az kişinin elinde toplanmıştı, küçük ekiciler her türlü güvenceden yoksun, tefecilerin insafına kalmışlardı.
İspanya XX. yüzyıla ağır toplumsal, ekonomik, kültürel sorunlarına çözüm arayarak girmişti ama oligarşik devlet yapısı ile, yüzyılın ilk otuz yılında da bu çözümleri bulduğu söylenemez. 1923’te General Primo de Rivera’nın bir darbe sonunda kurduğu dikta rejimi varlıklı sınıflar, iktidar güçleri, taht, kilise ve ordu ile halk yığınları arasındaki cepheleşmeyi büsbütün belirginleştirdi. Sonunda ordunun desteğini de yitiren Rivera 1930’da iktidarı bırakmak zorunda kaldı, “İkinci Cumhuriyet” kuruldu. Bu kısa dönemde önemli sorunlara el atıldı, ülkeye modern bir anayasa kazandırılmak, kalkınmayı engelleyen köhnemiş toplumsal ekonomik yapılar değiştirilmek istendi. Ne var ki Cumhuriyetçilerin bazı yanlışları, sol kesimin bir bölümünün ödünsüzlüğü ve özellikle, 1933’te iktidara geldiklerinde yalnız gerçekleştirilmiş olan ılımlı reformları işlemez hale getirmeyi düşünen sağcıların tutumu siyasal ortamı mayınladı. 1929’larda dünyanın içine sürüklendiği ekonomik bunalım, Avrupa’nın her yanında şiddetli kutuplaşma gerisini tamamladı: Kardeş kavgası patlak verdi, ülke ikiye ayrıldı, askeri ayaklanma Falanjistlerle orta sınıf halkın önemli bir bölümü tarafından benimsendi, kilise “Haçlı Seferi” ilan etti. Endüstri bölgeleriyle büyük kentlerde sivil halk silahlanarak ordunun bir kesimiyle birlikte Cumhuriyet hükümetini savundu. İç savaş sona erdikten birkaç ay sonra ise alevler Avrupa’nın kalanını, ardından dünyayı sardı.
“AÇIKLAMASI VAR, HAKLI NEDENİ YOK”
Aradan 50 yıl geçtikten sonra, sağlı-sollu İspanyol basını iç savaşa ne anlam veriyor, hangi yorumları getiriyor acaba?
Örneğin, sosyalist eğilimli El Pais’de J.L. Cebrián şöyle diyor: “Bugünkü İspanya halkının üçte ikisinden fazlası iç savaş başladığında henüz dünya yüzünde yoktu. Ama toplumumuzun bu olayı bu denli heyecanla anması yersiz değil. Çünkü son yarım yüzyılda İspanya’da olup bitenlerin hiç birisi -hatta daha önce olanların çoğu- o olayın bıraktığı derin ve ezici etki gözönüne alınmazsa anlaşılamaz, bugün iç savaşın günümüzdeki ispanyolların toplumsal ve siyasal davranışlarını nasıl etkilediğini, ülkemizin tarihsel belleğinin oluşmasını nasıl bir katkıda bulunduğunu düşünmeye değer.”
Ilımlı sosyalist Diario 16’nın “18 Temmuz: Açıklaması var, haklı nedeni yok” başlıklı başyazısında “olayın kısmen II. Cumhuriyet yöneticilerinin bazı vahim yanlışlıklarının sonucu olduğu yadsınamaz” deniyor, “ama bu askeri darbenin haklı bir nedeni bulunduğu anlamına da gelmez, yeterli yasal ve ahlaksal nedenleri bulunduğu anlamına yani (...) Beyin yıkama işlemine sokulanların sağduyusu, sonunda baskın çıktı, Franco öldüğünde, neredeyse kırk yıla varan dikta döneminin İspanya tarihinde bir kara ayraç olduğu anlaşıldı. İç savaştan yenik çıkanlar savundukları düşüncelerin son zaferi kazanışına tanık oldular. Demokrasi İspanya’ya geri döndü. İspanya artık bütün İspanyolların. Bunları nefretten ve hınçtan uzak söylüyoruz, tek amacımız tarihsel yanılgıları belirleyerek onları yineleme eğilimini engellemek.”
Madrid UNED Üniversitesi Çağdaş Tarih Profesörü J. Tusell “iç savaş kaçınılmaz değildi” diye yazıyor (3), “patlak veren olaylarda herkesin suç payı vardı, ama elbette ki tarihe yön veren kişilerden bazıları diğerlerinden çok daha suçluydular. Eğer iyi bakılacak olursa, iç savaştan önceki birkaç hafta içinde sollarla sağların aynı yanılgılara düştükleri görülür. Hasım karşısında büyük bir korku, bundan doğan uzlaşma yeteneksizliği, gerilimi artıran, sorunları akıl yoluyla çözmeyi olanaksızlaştıran ölçüsüz bir dil, ve en önemlisi, vahim denecek bir hafiflik, Çünkü iç savaş hiçbir zaman bir çözüm değildir. Ancak savaş patlak verdiği sırada silaha sarılan İspanyollar çekilmez olmuş bir durumu kanları pahasına çözümlemeye gittikleri izlenimine kapılmış olabilirler. iç savaş her iki cephede hem örnek sayılacak, hem yadsınacak davranışlardan oluşan bir mozayıktır. Şimdi o üç kanlı yılın ellinci yıldönümünde, tutumları ahlâksal bakımdan savunabilecek kişileri anmakta yarar var. Bunlar ayaklananlar değildi. Derhal silaha sarılanlar da değildi. Sonuna değin çatışmayı önlemek için çabalayanlardı, iki tarafın idama gönderdikleriydi; Ortega ile Madariaga gibi, iki İspanya’dan da gönüllü sürgüne gidenlerdi; Unamuno gibi bir yanı tutarak başlayan, sonra sözlerini geri alanlardı. Sonuçta, bütün o kıyametin ortasında, savaş istemediklerini kanıtlayanlardı”.
SORUNLARA SAVAŞSIZ ÇÖZÜM
İç savaş ve Franco dönemi değişik yayın organlarınca değişik görüşler doğrultusunda değerlendiriliyor, ancak ortak ve içten gözüken istek, sorunlara savaşsız çözüm getirilmesi yolunda. Sağ eğilimli ABC’de “iç savaş olayını taraflardan hiç birisi karşısındakine karşı bir silah olarak kullanmamalı. Hiç olmamış gibi unutmamız da doğru olmaz. Aklın yolu iç savaşı dengeli ve amaçlı olarak incelemektir. Bugünün güçlüklerinin ortasında kesin bir gerçek var: İspanyol toplumu tüm düşünce biçimlerini, uzlaşmazlıkları şiddet yoluyla çözümlemekten vazgeçmiş bir sistemde birleştirmeyi başarmış bulunuyor. Sınırların yavaş yavaş silindiği bir Avrupa ortamında kendini yenileyen ve dışa açılan İspanya bundan elli yıl önce bizi iç savaşa ileten üç büyük illeti -siyasal aşiretçiliği, toplumsal eşitsizliği ve kültürel azgelişmişliği- savuşturmuşa benziyor.”
Ana muhalefet lideri M. Fraga İribarne ise toplumda kök salmış kompleks ve önyargıları aşmanın toplumu ciddiyetle modernleştirmenin tek yolu olduğunu vurguluyor: “Uzlaşmazlıkları parti meselesi haline getirmeyi sürdürdükçe” diyor, “pitoresk ve dramatik bir ülke olabiliriz ama, büyük bir ulus olamayız. Geçmişteki çatışmaları aşamazsak, onları yinelemeye hükümlüyüz demektir. Ne 1936’ya, ne 1975’e bakmalıyız, bakmamız gereken 2000 yılıdır. İspanya’nın bir yarısı öbür yarısına ‘biz unutmayız da, bağışlamayız da’ demeyi sürdüremez artık.”
Ve 18 Temmuz tarihini taşıyan çeşitli eğilimlerdeki yayın organları aynı başlıkta birleşiyorlar: “Nunca Mas” - “Bir daha asla”.
Sözü yine Cebrián’a bırakıyoruz:
“Çocuklarımıza, çocuklarımızın çocuklarına şöyle demek zorundayız: ‘Ne olursa olsun, bir daha asla’. Ölüm, kaba kuvvetin akıldan baskın çıkması, gençlerle, vicdanlarla, ideallerle oynanması, bir daha asla. Gökyüzünden ya da cehennemden gönderilmiş, İspanya’nın sorununa hazır çözüm getiren kurtarıcı caudillo’lar (başbuğlar) bir daha asla. Çözüm tek değildir, çözülmesi gereken sorun da öyle. İnsanların birlikte yaşadıkları bu çoğul ve çetin dünyada kuşkulu, kararsız, çelişkili, çatışmalı nice yanıtlar vardır. Savaşı yitiren ve bugün demokrasi ortamında yeniden canlanan öteki İspanya, birbirinin karşısına dikilen iki İspanya’nın değil, tek ve renkli bir İspanya’nın var olduğuna inanıyor: Ölümle dirim arasında bocalayan ya da siyaseti boğa güreşine çeviren bir İspanya değil bu. Acısını çektiğimiz dogmacılıklar, hoşgörüsüzlük, kibir bir daha asla geri dönmemeli. Bir daha asla.”
_________________________________________________________________
(1) İspanya’nın çağdaş politik arayışları konusunda bkz.: G. Işık, “Türk-İspanyol ilişkilerinin dünü, bugünü, yarını”, Milliyet Sanat, 15 Ekim 1986, ss. 17-18. [sayfanın devamında]
(2) P. PRESTON, “Memoria y reconciliación”, Diario 16, 18 Temmuz 1986, ss. 4-5,
(3) Bu yazıdaki alıntıların tümü 18 Temmuz 1986 tarihli İspanyol gazetelerinden sağlanmıştır.
Gül Işık | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 156 - 15 Kasım 1986
_______________________________________________________________________________________________________________________
G.I.: Sayın profesör, Akdeniz’in iki ucunu tutan ve “şanlı” diye nitelenen birer geçmişi bulunan iki ülkenin yurttaşları olarak konuşuyoruz, öyle ülkeler ki uzak toprakları elde etmeyi ve düzenle yönetmeyi bilmişler, oralara önemli bir kültür mirası bırakmışlar ve hemen aynı döneme rastlayan altın çağlarında Akdeniz egemenliği için birbirleriyle savaşmışlar. Tarihin yine aynı dönemlerinde yenilgiyi ve gerilemeyi tatmışlar. Bu konuşmamızda üzerinde durmak istediğim, İspanya ve Türkiye’nin tarihlerinde ve uygarlıklarında önemli ortak çizgiler var mı, iki ülkenin geçmişteki ve bugünkü ilişkilerini nasıl değerlendirirsiniz?
V.M.L.: XV. yüzyıldan bu yana Türk-İspanyol ilişkilerini içeren bir soru bu. Paylaştığımız şanlı askerlik, bilim, sanat geçmişi, birbirimizi incelediğimizde en çok vurguladığımız yanımız oluyor: Kanuni Sultan Süleyman, II Felipe, Akdeniz egemenliği uğruna savaşım, vb. Ama ben derim ki biz, özellikle aydınlar, ne kadar heybetli olursa olsun, bize bugün düşen rolün önemsizliğini dengelemesi bakımından ne denli hoşumuza giderse gitsin, geçmişimizle yaşamayı sürürecek miyiz? Birbirimizi hep “çarpışan devler” olarak mı tanıyacağız? Bana kalırsa ilişkilerimizi yalnızca şanlı dönemlerde değil, çöküntü dönemlerinde de izlemeliyiz. Dev güçler olmaktan çıktığımızda aramızda neler geçti acaba? Neden hâlâ birbirimizi tanımıyoruz?
İSPANYA’NIN İLGİ ODAKLARI
G.I.: Güzel. Öyleyse bu tarihsel temel üzerinde siz nasıl bir gelişme öngörüyor ve diliyorsunuz? Sanırım duruma iki açıdan bakılabilir: Biri tozpembe gözlükle -bu benim her gün yaptığım şey, Türk-ispanyol işlerinde “başlamak yetiyor, gerisi kendiliğinden yürüyor” diyorum ve doğru bir gözlem bu-, bir de daha gerçekçi gözlerle: örneğin ortadoğu’nun bu noktasında İspanya’nın “ilgi odakları” nelerdir, bizimle ilişkiden ne umar?
V.M.L.: Kendimizi Akdeniz halklarına özgü iletişim ve kaynaşma kolaylığına kaptırmadan konuşalım, ben derim ki bugün İspanyollar ve Türkler olarak Akdeniz’de planlı bir işbirliğine gitmemiz gerek.
İlk olarak Türk kültürünün İspanya’da, İspanyol kültürünün Türkiye’de ne oranda ilgi uyandırdığını görmeliyiz. Bu ilgiyi saptamak ve yönlendirmek için gereken yasal çerçevenin eksik olduğunu sanmıyorum, bugünlerde imzalanan kültür anlaşması buna yarayacaktır.
G.I.: İyi de, bunlar herhangi bir ülke ile kültür alışverişi kapsamına giren sorunlar. Ama Türkiye’nin özelliği nedir?
Türkiye ortadoğu’da ve bugünkü tarihsel bağlam içinde ne anlam taşıyor sizin için?
V.M.L.: İspanya’da bu konuda pek belirgin bir kavram yok sanırım; bugünkü demokrasi ortamımızda, birçok İspanyol için ülkeniz sanırım Akdeniz’deki kilit noktalarından biri, tıpkı Batı’da İspanya ve Portekiz’in olduğu gibi: Türkiye 1945’ten bu yana, Batı dünyası, Sovyet Bloku ve Arap-islam âlemi arasında bir kilit noktası, bu arada 1948’de İsrail Devleti’nin kurulduğunu da unutmayalım. Türkiye hemen savaş sonrasında sahneye çıktı. İspanya ise yalnızlığını korudu, ama dikta rejimi değişip demokrasi geldiğinden beri Latin Amerika’da, Avrupa’da ve Akdeniz’de söyleyecek sözü var. Ülkelerimizin bir benzer yanı Akdeniz’in iki girişini denetlemeleri, Ortadoğu ülkelerini karşı karşıya getiren çatışmalarda geçerli bir diyaloğa girebilirler. Özellikle İspanya’nın yakın zamanlarda İsrail’i resmen tanıdığını hatırlatayım, ülkem bir yandan İslam uygarlığından, öte yandan Sefardi (İspanyol Musevisi) uygarlığından katkılar almıştır, ufak da olsa bir arabuluculuk rolü üstlenebilir. Türkiye de Ortadoğu’da bu tür arabuluculuk rollerine niyetli gözüküyor.
“DOĞRU GÖRÜNTÜLER”IN OLUŞTURULMASI
G.I.: Peki, bu durum sizce kültür ilişkilerimize nasıl yansıyacaktır?
V.M.L.: Geçtiğimiz günlerde Türkiye’de çeşitli temaslarım oldu, Ankara ve İstanbul’da Türk ve İspanyol aydınlar arasında daha ileri ilişkiler kurulması yolunda ilk adımların atılmakta olduğunu söyleyebilirim. Ankara Üniversitesi’nde bir İspanyol Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı var, İstanbul Üniversitesi’nde de benzeri bir birimin açılmakta olduğunu öğrendim. Bundan çok mutluyum, İstanbul gibi beni büyüleyen bir kentin Batı’ya açılma geleneği olan, küçümsenemeyecek sayıda bir İspanyol kökenli Musevi topluluğu bulunan bir kentin, bu ve başka birçok nedenlerle bir İspanyolca kürsüsü bulunması gerekir, bu benim kişisel kanım. Ayrıca, sizin İspanya’da bizim burada, kendimizi tanıtmamız amacıyla, merkezleri Madrid ve Valencia’da olmak üzere Türk İspanyol dostluk dernekleri de kurulmaktadır.
G.I.: Şuna inanıyorum ki, kültür ilişkilerinin ilk amacı ülkelerin “doğru görüntülerinin” oluşturulması olmalıdır; bizim durumumuzda bu alanda henüz bir şey yapılmamış olması bir bakıma bir avantaj bile sayılabilir, çarpık görüntüler de yerleşmemiş demektir. Türkiye’deki İspanya görüntüsü turistik olmaktan pek ileri gitmiyor, tarihsel önyargıların ise yeterince aşılmış olduğunu söyleyebiliriz (ama bilgimiz eksik). İspanya’daki Türkiye görüntüsü nasıl acaba? Var mı böyle bir görüntü? Varsa nasıl? Tarihsel önyargılardan etkilenmiş mi? Biliyor musunuz, biz Türkler Avrupalı “dost”larmuzan tarihsel önyargılarından çok çekmişizdir de...
V. M. L.: Sorunuz karmaşık önemli kısmi su altında kalıyor. Bana kalırsa, İspanya’da basmakalıp bir Türkiye görüntüsünden kurtulmuş sayılmayız. Türkiye üstüne bilgimiz yok, aslında Arap-İslam ülkeleri, hattâ kimi Avrupa ülkeleri üstünde çeşitli ön yargılarımız da sürüp gidiyor. İspanyolların düşünüş biçimini kavramak için XIX. yüzyıldan beri ülkenin kendi içine kapanmış olarak yaşadığını, bu durumun dikta rejimi sırasında büsbütün ağırlaştığını hatırlamamız gerekir. O dönemde 40 yıl süreyle İspanyollar, kendilerininkinden başka yaşam biçimi tanımadılar. Ortega Gasset’in deyişiyle “tarihi yorumlayacak iki kuşak yetişti” o dönemde, iç savaşın sonu ile General Franco’nun öldüğü 1975 yılı arasındaki kuşaklar; ve İspanya dünyada neler olup bittiğini öğrenemedi, savaş sonrası Avrupa’sında ne bir tür yazın, bir sinema, ne çeşit yığınsal olgular geliştiğini izleyemedi.
Görüyoruz ki, Türkiye gibi İspanya da içine kapanık bir ülke, bugün için Türkiye’den daha yalnız olduğu da söylenebilir. Ortak bir yanımız daha var: Hakkımızda “kara söylenceler” türetilmiş: Örneğin XVI. yüzyılda İspanya Proteston Avrupa’daki her türlü özgürlük özlemine karşı çıkan bir odak, katıksız ve ödünsüz bir dinsel görüşün, zorbaca bir siyasal baskının kalesi olarak gösterilmiş, tüm bunlar bir “Osmanlı-Türk boyunduruğu”ndan fazla bir “İspanyol boyunduruğu” kavramının oluşmasına yol açmış. Biz, bir zamanlar her anlamda “büyük” uluslar olduğumuzdan ötürü kısıtlı bir görüntümüzün kemikleşip, kalmasının acısını çekiyoruz. Ne yazık ki İspanya’da bu Türk görüntüsünden ve Osmanlı-Türk boyunduruğu kavramından bir şeyler kalmış, kendimizin de Avrupa’da üzerimize çöken aynı “kara söylenceler”den zarar gördüğümüzün farkında değiliz.
Bir ortak yanımız da, biz İspanyollarla siz Türklerin bugünkü dünyanın gerçeğiyle pek ilgilenmeyen uluslar oluşumuz, birbirimizi de tanımıyoruz, yeterli bilgiden yoksunuz, bu çok ağır bir şey; siz İspanya’yı yalnız bir “turizm cenneti” olarak tanıyorsunuz, İspanyol müziğinin temsilcisi Julio Iglesias da, Manuel de Falla değil; Türkiye’nin de bizler için Efes Harabeleri ile İnebahtı Savaşı’ndan çok daha ileri bir anlamı olması gerekir elbette.
G. I.: Peki, Türkleri gözünüzde nasıl canlandırıyorsunuz, yoksa başı fesli, beli yatağanlı falan mu?
V. M. L.: Türk görüntüsü hâlâ sürüp giden basmakalıp bir görüntü, romantiklerden bu yana hep sarazen (1), dolayısıyla Müslüman olarak canlandırırız. Cumhuriyetle atılım yapan, yapılarını ve yaşam biçimini kökünden yenileyen Atatürk Türkiye’sini ise yeterince tanıdığımızı söyleyemem; enfes turizm olanakları bulunan, bir de yurt dışına çok sayıda işçi gönderen bir ülke diye biliniyor; bu da İspanya’nın benzer durumda olmasından kaynaklanıyor elbette. Ancak şimdi sade vatandaştan söz ediyorum, aydınlardan değil, hakkınızda çok ilginç bir kitap yazmış bulunan Garriques (2) gibi, Arapça uzmanı Garcia Gómez (3) gibi elçilerden, ya da çağdaş yazar Juan Gaytisolo’dan değil. Onlar, kuşkusuz daha zengin ve ülkenizde geçirdiğim kısa sürede görebildiğim kadarıyla gerçeğe çok daha yaklaşan bir Türkiye görüntüsü çiziyorlar. Ama tabii bu aydınların ve seçkinlerin bakış açısı.
G.I.: Bildiğim kadarıyla, Avrupa’nın geri kalanıyla ilişkiler tarihte İspanya için de bir kültür sorunu olmuştur, öteki Avrupa ülkeleri tartışılabilir ve tartışılan bir model olmuştur, İspanya Avrupa’ya açılma ile kendi içine kapanma arasında kararsız kalmıştır. Bu durumu bize açıklar musunuz? (Yalnız biraz çabuk tarafından, çünkü Madrid uçağını kaçırmak üzeresiniz).
V.M.L.: Bu sorunuz da çok anlamlı...
G.I.: Türklerle İspanyollar arasında her şey anlamı olmuyor, birikimi olan uluslarız biz...
V.M.L.: Evet, Türklerle İspanyollar arasında, güzel söylediniz, çünkü Tanzimat’tan beri sizin de reform yapma, kökleriniz kopmadan dışa açılma sorununuz var. Bu sorun İspanya’da XVIII. yüzyıl sonlarında, XIX. yüzyıl başlarında ortaya çıkmıştır: İspanyolluğumuzu yitirmeden Fransızlaşalım mı, Avrupalıların benimsediği yönetimsel uygulamaları benimseyelim mi, yoksa ulusal özelliklerimize körü-körüne bağlı mı kalalım? Bu, reformcu düşüncelerin büyük öncüsü Jovellanos’dan (4) İspanya’nın ikinci Cumhuriyet’ine değin ardarda aydın kuşaklarının kaygısı olmuştur, hatta aydınlarla sinirli kalmış olduğu da söylenemez. Ya çözüm ne olmuştur diye sorarsanız, karmaşık olmuştur derim: İspanya’nın kapılarını sımsıkı kapatıp kendi içine çekildiğini sanmıyorum, bazı kesimler, Krausçular, Yenilikçiler (Modernistas), İkinci Cumhuriyet kadroları, Avrupa ortamına az-çok başarılı, ama sürekli bir açılışı gerçekleştirdiler. Ülkem, Avrupa dünyasının kendine göre özellikleri olan bir parçasıdır: İspanya’nın bir zamanlar önemli oranda Müslümanlaştırıldığını unutmayalım, Büyük Britanya’dan ya da Fransa’dan önce ilk denizaşırı imparatorluğun kurucusu olduğunu da unutmayalım. İspanya Avrupa’da bu özellikleri ile bir yer tutuyor. Bu konumunun bilincine varması iki yüzyıldan fazla zaman aldı, şimdi bu özelliklere sahip bir Avrupa ülkesi olduğunu biliyor, ama Galileo’nun “yine de dönüyor işte” dediği gibi, yine de Akdeniz’e yönelik bir ülke işte; bir yandan Latin Amerika’ya bakıyor (o da ayrı bir şarkı, ayrı bir öykü), öte yandan Akdeniz’e yönelik, hem yalnız Hıristiyan kesimine değil, Arap, Müslüman ve Sefardi kesimine.
Şimdi ben kendi kendime diyorum ki, ama İspanya ile ilgilenen ve duruma daha uzaktan bakabilen biri olarak bunu size de sorabilirim “Rosa” Işık, acaba İspanya’nın uluslararası ilişkilerinde tasarladığı harekât, iki, hatta üç cephede, Latin Amerika’da, Avrupa’da ve Doğu Akdeniz’de ufak, kendi halinde bir muhatap olmak -bunun çok iddialı bir program olduğunu biliyorum ama, işin güzel yani bunu gerçekleştirmek için çaba harcamak, sonucu ancak ilerde görebileceğiz- bu kültür harekâtı buz üstünde yazı olmayacak mı, ne dersiniz?
G.I.: Siz bu soruyu gönlünüzde zaten yanıtlamışsınız, İspanya’nın başaracağına inanarak soruyorsunuz derim; “ya hep ya hiç” demek siz İspanyolların kanınızda var derim; iç savaşınızın ellinci yıldönümünde sizlerle yapıcı bir barış ortamında karşılaşmayı dileriz derim. Hoşgeldin demokratik İspanya.
Victor Morales Lezcano’ya, bize ülkesinin konumunu ve sorunlarını bu denli açık yüreklilikle anlatan artdüşüncesiz ve önyargısız bir Avrupalı dost olarak, uzaklardan teşekkür ve selam.
________________________________________________________________________________
1) Avrupalıların Ortaçağ’da İspanya ve Kuzey Afrika Müslümanlarına verdikleri ad.
2) E. Garriques: 1974-75 yıllarında İspanya’nın Türkiye Büyükelçisi olarak görev yapmış, Nuevo viaje a Turquia adlı yapıtı yazmıştır.
3) G. Gómez: 1960’larda İspanya’nın Türkiye Büyükelçisi olarak görev yapmıştır.
4) G.M. Jovellanos (1744-1811): İspanya’nın Aydınlanma Çağı’nın büyük reformcularından.
Gül Işık | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 154 - 15 Ekim 1986






