Eğitim sistemimiz uçurumun eşiğinde


Her şey geçen salı (8 Mart) vapurda o başlığı görmemle başladı. İki kanepe ötedeki göbekli zatın gazetesine gözüm takılmıştı.
İri puntolarla, “Öğretmenler de haklı, Evren de!” yazıyordu. Bu ilginç manşeti atan gazeteci arkadaşı kutlamak gerek.
Öğretmenler de, bizim Aziz Nesin gibi, Sayın Evren’i mahkemeye mi vermişler ki?” sorusu çengellendi zihnimde.
Vapurdan iner inmez bir gazete aldım. Öyle değilmiş.

Sayın Cumhurbaşkanı, İzmir ve çevresindeki incelemeleri sırasında, “Bugünkü öğretmenlerde iş yok!” diyerek sitem etmiş.
Kimi gazeteler bunun sitem olduğunu anlayamamışlar ya da yazmamışlar. “Şimdiki öğretmenlerde iş yok” sözünü başlığa çıkarmışlar (sonradan gördüm).
Evren, “Ben bazı öğretmenleri kastetmiştim” diyor, sözlerinin yanlış anlaşıldığını belirtiyor.

Aynı gazetede Milli Eğitim (ve Gençlik ve Spor) Bakanı Hasan Celal Güzel’in demeci de yer alıyordu. Güzel, “Cumhurbaşkanının, eğitimde kalite düşüklüğüne ilişkin görüşüne katıldığını” söyledikten sonra, “Ancak, burada öğretmen mazurdur. Çünkü güç şartlarda çalışmaktadır” diye ekliyor.

Ve Sayın Bakan, neredeyse bir sol muhalefet sözcüsü gibi konuşuyor.
Bizim sistemimiz kötü” diyor.


“SİSTEMİMİZ KÖTÜ!“

Bakan’ın demeci şöyle:

Yeni mezun genç kız ve delikanlıları, lojman ve sosyal imkânları olmayan, daha önce hiç görmediği Anadolu’nun ücra bir köşesine gönderiyoruz. Maaşını aldıysa, cebinde 110 bin lira, elinde bavuluyla, köy meydanında kalakalıyorlar.

Bir taraftan öğretmenin toplum içinde daha fazla itibar kazanması ve öğretmenliğin aranan bir meslek olması için, problemlerine çözüm aramak ve imkânları artırmak gerekir. Öğretmenlerin kalite sorunu, bizim sistemimizden kaynaklanıyor. 400 bin kişinin hepsi kötü olamaz.” (Altını ben çizmedim - A.K. [Alpay Kabacalı])

Demek ki, bizim sistemimiz kötü.

Özellikle son yedi yıldır, öğretmen yetiştiren kurumların YÖK’e bağlanmasından beklenen kalite artışı sağlanamamıştır. Aksine bir durum var. ÖSYM sınavlarında en düşük puan alanlar, öğretmen yetiştiren yüksekokullara giriyorlar. (...) Bu kurumları YÖK’ten ayırıp eskisi gibi Bakanlığa bağlama konusunu da düşünmek gerekebilir.”


HAKLI, HAKSIZ DERKEN...

Demeci okuyunca, “Bakan da haklı!” dedim kendi kendime.

Ya öğrenciler?
Öğrenciler haklı” cümlesi tekinsizdir.
Bunu yazanların, söyleyenlerin başına neler neler gelmedi...

Haklı mı, haksız mı, kim haklı derken, son bir haftalık gazeteleri bir karıştırayım dedim.
Bakalım eğitim dünyamızda ne var ne yok?

Hay karıştırmaz olaymışım...


DAYAK VAR!

Son günlerde okullarda dayak olayları artmış. Bunu 4 Mart günlü Milliyet’ten öğrendim:

Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı’nın imzasıyla valiliklere gönderilen genelgede şöyle deniliyormuş:

Son günlerde eğitim, öğretim kurumlarında öğrencilerin yaralanıp sakatlanmasına yol açan dayak olayları, bakanlığımıza ulaşan şifahi şikâyetlerden, soruşturma raporlarından, mahkeme kararlarından ve basında çıkan haberlerden anlaşılmaktadır. (...) Dayağın eğitim aracı olarak kullanılmaması için öğretmen ve yöneticilere gerekli uyarının yapılmasını, aksi yönde hareket edenler hakkında yasal işlem yapılmasını rica ederim.”

Aynı haberin sonunda, Bakan’ın, “Çocuklara herhangi bir şekilde fena muamele edilmesine tamamen karşıyım. 21. yüzyılın dayağa tahammülü yoktur” dediği belirtiliyor.



ŞERİATÇILIK VAR!

Yine 4 Mart günlü gazeteleri karıştırıyorum. Hürriyet’te bir başlık: “Lisede Şeriat Konferansı”.

Okuyorum:

TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda 1988 mali yılı bütçesinin görüşmeleri sürerken, ’Şeriat faaliyetlerinin Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla okullara kadar sokulduğu’ öne sürüldü. SHP Tekirdağ Milletvekili; Enis Tütüncü, Başbakanlık bütçesi üzerinde konuşurken, ’Edirne Müftüsü ile Ankara’nın Sincan Müftüsü gidip Tekirdağ Valisi’nin bile iznini almadan Malkara ilçesindeki tüm lise öğrencilerine laikliğe aykırı konferans vermişler. Bu nasıl oluyor?’ diye sordu.”

Başka bir gazetenin haberine göre de, SHP istanbul Milletvekili Mehmet Moğultay, yine TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda, bilimin dine mahkum edildiğini, “Kartal’da bir lisenin gönderine yeşil bayrak çekildiğini” söylemiş.

SHP’liler kendilerini eski CHP laikliğinin ardılı saydıklarından mi böylesine duyarlı davranıyorlar diye düşünürken, gazete sayfalarını çeviriyorum.
Aaa, yine Kartal Lisesi, yine şeriat propagandası...

Olay şu:

Kartal Lisesi’nde okuyan öğrencilerin velileri, dün yazılı bir basın açıklaması yaparak din ve ahlak dersi eğitmeninin dersliklerde kız ve erkek öğrencileri ayrı ayrı oturmaya zorladığını ve şeriat propagandası yaptığını öne sürdüler. İki yıldır bu tür baskıların arttığı iddiasının da yer aldığı açıklamada, din eğitmeni Latif Aşıcı’nın, öğrencilere, ’İki cins birbirine dokunursa mutlaka elektriklenme olur. Sizlerin domuzdan farkı yok’ dediği belirtildi.”

Derken, bir başka gazetede, “İki İmam Hatipli, Öğretmen Dövdü” haberi: “Samsun’un Çarşamba ilçesinde öğretmenlerini döven iki öğrenci, çıkarıldıkları mahkeme tarafından ikişer ay hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme, cezaları 6’şar bin lira para cezasına çevirdi.”

Düşünüyorum:
Tamam, “sistem kötü”...
Peki bu sistem, şeriatçı kimseleri öğretmen atama olanağı veriyor mu?
Müftülere, şeriat konferansı verme yetkisi tanıyor mu?
1965’ten sonra sayıları hızla artan imam hatip okulları bu sistemin dışında mı?
Keçeciler’in, Rüfailer’in ve benzerlerinin bu sisteme ne yönde etkisi olmuştur?

12 Eylül sonrasının öğretmen kıyımı ve YÖK’üyle şimdiki sistem arasında bir ilişki var mı?

Sorular, sorular...


ÇAĞDIŞI BASKI VAR!

Gazete sayfalarını hızla çeviriyorum.

2 Mart günlü Hürriyet.
Başlık: “Temerküz kampına dönüşen yurtlarının yaşanabilir hale getirilmesini istiyorlar... Kız Yurdunda Çağdışı Baskı.”
Fotoğraflar...

4 Mart... Marmara Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu’ndan bir grup öğrenci, bir süre önce yemek boykotu yaptıkları için okuldan uzaklaştırılan 21 arkadaşlar için süresiz açlık grevine başlamışlar. Grev polisçe engellenmiş, greve katılan öğrenciler gözaltına alınmış. Trakya Üniversitesi’nde de, yaklaşık 60 öğrenci, harçlarla ilgili Bakanlar Kurulu kararını protesto amacıyla açlık grevine başlamışlar...

Ve Cumhuriyet’te Halil Nebiler’in ayrıntılı haberi:

İTU Metalurji Fakültesi son sınıf öğrencisiyken gözaltına alınıp 2 ya da 3 Ağustos 1980’de işkenceyle öldürüldüğü Adli Tıp raporları ile kesinleşen Faruk Tunay hangi “görevlilerin” öldürdüğü dört ayrı savcılıkta 90 aydır saptanamadığı için, işkenceyle adam öldürme suçundan dolayı hâlâ dava açılamamış!


ÖRGÜTLENME YASAĞI VAR!

Resmen değil, fiilen... 52 fakülte ve yüksekokulun öğrenci dernekleri temsilcileri, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğrenci Derneği’nin binasında toplanmışlar, eğitim sorunların tartışmışlar, “Üniversite öğrencisi adeta lise öğrencisi gibi karşılanıyor... Üniversite ve yüksekokullardan mezun olanlar, aldıkları eğitimle iyi bir iş bulacak kapasitede değil. Bu anlamda üniversiteyi bitirmek, diploma ya sahip olmaktan başka bir anlam taşımıyor” derlermiş. Toplantıyı düzenleyen 52 öğrenci gözaltına alınmış, öğrenci derneğindeki çok sayıda kitap ve dokümana da el konulmuş...

Başka bir habere göre de, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğrenci Derneği’nin yöneticileri, üyelerinden Ahmet Can’ın polisçe gözaltına alındığını belirtip olayı kınamış.

4 Mart günü Güneş’teki haber şöyle:

Ankara Emniyet Müdürlüğü Siyasi ve Güvenlik Şube ekipleri, öğrenci operasyonu başlattı. Operasyonlarda, pankart asma olaylarına katıldıkları iddiasıyla 11, korsan miting düzenledikleri gerekçesiyle 3 öğrenci gözaltına alindi. Edinilen bilgiye göre, Siyasi Şube ekiplerince gerçekleştirilen operasyonlar sonucu pankart asma olaylarına karıştıkları iddiasıyla aralarında ODTÜ Öğrenci Derneği Başkanı Tarık Topçu ile Gazi Üniversitesi Öğrenci Derneği Başkanı Ünal Demir’in de bulunduğu 11 öğrenci gözaltına alındı. DGM’ye dün sevk edilen Ahmet Kara, Ercan Özgür, Bekir Sayar, Hakan Akpınar, Erdinç Karakaya ve Mehmet Ali Yazıcı isimli 6 öğrenci ise serbest bırakıldı. Bu arada AÜ Hukuk Fakültesi Öğrenci Derneği Başkanı Hatice Hocaoğlu ile Yönetim Kurulu üyeleri Durmuş Ali Özkan ve Selçuk Bal da gözaltına alındı.”


ZAM VAR!

Aynı gazetenin, “Üçüncü Zam Dalgası” haberinde, gelen ve gelecek zamların uzunca bir listesini buluyoruz.
Haberin sonunda, Özal’in gazetecilere, “Bu zamlar, sağlık ve eğitim için ayrılan fonların etkileridir. Fazla yüksek değil” dediği yazılı.

Demek ki, bu yeni gelen ve gelecek ve fazla yüksek olmayan (“biraz alçak” ya da “orta boylu” denilebilir mi?) zamlar ya sağlık için, ya eğitim...

Demek ki, Başbakan bile yaranamıyor şu öğrencilere... Hem, eğitim sisteminin eleştirisini yapmak gerekirse, onu da Bakan yapar. Size ne oluyor ey öğrenciler? Kodeste aklınız başınıza gelsin ve de bu gözaltılar tüm öğrencilere ibret olsun! Bu başınıza gelenlerden ibret almadınız diyelim, Ağustos 1980’de gözaltına alınıp işkenceyle öldürülen İTÜ öğrencisi Faruk Tuna da mi ibret olmadı sizlere!



MEZUNLARA İŞ YOK!

Tarih, yine 4 Mart... “Gençler Karamsar” başlıklı haber:

Yaklaşık bir buçuk ay sonra yapılacak üniversite birinci basamak sınavına hazırlanan gençler, geleceğe karamsar bakıyorlar. İstedikleri yerleri kazanamayacaklarından emin olduklarını söyleyen gençler, istediğimiz bölümü kazanmak bile yarınlar için garanti değil. Üniversite eğitimi sonunda, biz de diplomalı işsizler sınıfına katılacağız’ dediler.”

Bakın bunlar hadlerini biliyorlar.
Ne “genç prens” ne de çift uyruklu işbitirici olmadıklarının ayrımındalar...
İş, o aslanların ağzında...


ÖĞRENCİYE AF YOK!

Öğrenciye Af Yok” başlıklı haberi çok sevdim (içeriğini değil, üslubunu):

22 Ocak’ta Üniversitelerarası Kurul toplantısı “af konusunda öğrencilere müjde niteliğinde tavsiye kararı” alınmış (“kararlar tarihi”ne geçecek ilginçlikte!) Bu karar, Kurul Başkanı Hurşit Ertuğrul tarafından açıklanmış, ancak daha sonraki günlerde kurulun böyle bir karar almadığı ifade edilmiş. Bazı üniversite rektörleri ise, Ertuğrul’un ’dilinin sürçtüğü’ biçiminde açıklama yapmışlar. YÖK’ün ve hükümetin “Öğrenci affına sıcak bakmadığı” (bu da “af tarihi”ne geçer!) biçiminde yorumlanan bu gelişmeler gerek Cumhurbaşkanı’nın rektörlerle yaptığı görüşme sırasında, gerek kurul toplantısında af konusunun ele alınmamasıyla iyice belirginleşmiş (belirginleşmeyen, cümle).



SİSTEMDE HAYIR YOK!

Hürriyet’te, Selma Tükel’in, “Rektörler Alarm Verdi” başlıklı haberinde, çeşitli üniversitelerin rektörlerinin “üniversitelerdeki başarısızlığın en başta gelen nedenlerinden birinin, ortaöğretimden gelen öğrencilerin bilgi ve eğitim düzeyinin düşük olmasından kaynaklandığı” görüşünde oldukları belirtiliyor: “İlkokuldan üniversiteye kadar bir eğitim seferberliği gerektiğini belirten rektörler, “Biz bundan 10-15 yıl önceki öğrencilerimize sorduğumuz soruları, şimdiki öğrencilerimize soramıyoruz. Çünkü onların düzeyi, bu soruları kaldıramıyor. Liselerimizdeki eğitim düzeyi öyle hızlı geri gidiyor ki, Anadolu liselerindeki geri gidiş normal görünüyor’ diyorlar.”

Haberin tümünü okuyunca, rektörlerin ilköğretim ve özellikle ortaöğretim sistemine hakli eleştiriler yönelttiklerini görüyoruz.

Biraz da kendi YÖK’lerini eleştirselerdi ne olurdu!

Onca gazete tarayıp gözlerimi bir iyice yorduktan sonra başladığım noktaya geldim.
Eğitim Bakanı, Gebze’deki Müdürleri Hizmet İçi Eğitim Semineri’nde yaptığı konuşmada, “Eğer eğitim sistemimizi yeni gelişmelere göre değiştirmezsek, çağ yakalayamayız” demiş.

Bakan’a göre, eğitim ve teknoloji alanındaki gelişmelere ayak uydurmamız gerekiyor.

1988-89 yılı başlangıç ve bir hedef olarak alınıp 2000 yılına doğru kendimizi çok süratli ve artan bir hızla hazırlamazsak, yalnız bizler değil, çocuklarımız da demode olacaktır.”



KÜLTÜR POLİTİKAMIZ YOK!

Kültür ve Turizm Bakanı Tınaz Titiz, Güneş’ten Tanju Cılızoğlu’nun sorularını yanıtlarken, “Şu anda devletin çok açık ve seçik bir kültür politikası olmadığını, uygulanan ilkeler bulunduğunu” söylüyor, “Ama temel bir kültür politikası oluşturmaya çalışıyoruz” diyor.

Kültür Bakanı, “Türk-islam sentezi gibi tanımı tam belli olmayan kavramlarla yola çıkarak varsayımlara dayalı şeyler üretmenin çok doğru bir iş olmayacağını” da belirtiyor:

Allah’a şükür hepimiz Türk’üz ve Müslümanız. Ama bunu ayrıca vurgulayarak Türk-İslam sentezi diye bir şey lazım mıdır? Bu konuya kafa yormak istemiyorum. Şu anda önemli olan, kültürü ve onun içindeki sanat oluşturan konularda ne gibi politikalar uygulayacağımızın kağıt üstüne dökülmesidir.

Hangi ansiklopediye, hangi düşünürün tarifine bakarsanız bakın, kültürün canlılığı vardır. Birbirinden yüz tane farklı tarif bulursunuz. Ama hepsinde söylenen şey, bir yerden gelip modern ve içinde yaşadığımız dünyaya ve ileriye dönük olduğudur kültürün.”


UÇURUMUN KIYISINDA...

Görülüyor, Tınaz Titiz ve Hasan Celal Güzel, kabinenin “Doğrucu Davut’ları.
Politikacılarda alışmadığımız ölçüde açık konuşuyorlar. “Eğitim sistemi kötü” diyorlar, “Kültür politikamız yok” diyorlar...

Gerçekten “vahim” bir noktaya gelmişiz.

Uçurumun kıyısına sürüklenmiş olan eğitim düzeyimizi, kültür ve sanatımızı uçuruma sürüklenmekten kurtarmalıyız.
Şimdi elbirliğiyle yapmamız gereken, bu.


Unutmayalım, uygarlığın bugünkü evresinde, bu teknoloji ve bilişim çağında, “yerinde saymak” bile uçuruma doğru adım atmak demektir.



Yazı: Alpay Kabacalı & Çizgiler: Haslet Soyöz | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 188 - 15 Mart 1988

Bahar



Bahar geldi şiirin doğduğu yerden

Bahar, dilimize Farsçadan geçmiş bir sözcük. 22 Mayıs ile 21 Haziran arasını kapsayan mevsimin adı.
Kıştan sonra gece ile gündüzün eşit olduğu tarihte başlayan bu mevsime bugün ilkyaz diyoruz.
Halk edebiyatında baharın karşılığı olarak yaz da kullanılır.

Türk edebiyatında bahar, şairlere esin kaynağı olan, çeşitli vesilelerle kullanılan mevsimlerdendir. Divan edebiyatında bahariye biçiminde kasidelerden, halk şiirinde koşmalara, türkülere, manilere, günlük dilde fıkralara, günümüz şiirinde çeşitli anlatım araçlarına kadar bahar şairlerin zengin bir malzeme hammaddesi olmuş, baharı hemen her şair gerek terkipler. halinde gerek simgelerle söylemek istediklerinin bir aracı kılmıştır.

Divan edebiyatında nev bahar, nev-rüz, rebi', mevsim-i gül, fasl-gül gibi terkipler içinde kullanılan bahar,
doğanın yeşermesi, canlılık kazanması gözönünde tutularak yaşam sayılmış,
mevsimlerin en güzeli olması nedeniyle sevgiliye, sevgilinin güzelliğine benzetilmiş, güç ve kıvanç vermiştir canlılara.

Açılur elbet nesim-i nev-bahar essün hele
Bend-i dil muhkem değil end-i nikâhindan senin.
Nedim'e göre bahar umuttur. Sevgiliye kavuşmanın özlemiyle özdeştir.
"Sevgili, gönül bağı, senin yaşmağının bağından daha güçlü değildir;
hele bir bahar rüzgârı essin, elbet o da açılır" der Nedim.

Bahar aynı zamanda yeme içme zamanıdır. Yaşamdır.
İsa'nın nefesi gibi ölülere can, gönüllere hoşnutluk verir, sıkıntıları giderir.

Sâkiya mey sun ki bir dem lâlezar elden gider
Erişir fasl-ı hazan bağ ü bahar elden gider.
Avni takma adıyla şiirler yazan Fatih Sultan Mehmet'e göre ise,
"Ey saki içki sun, zaman gelir lâle bahçesi elden gider,
sonbahar gelir, bağ ve bahar elden gider.''
Burada da bahar geçici haveslerin çağrışımını simgelemiştir.

Çünkü bahar gelip geçicidir. Umutlar gelecek bahara kalmış olabilir.

Riyazi,
Bu nev-baharda ancak acildi lâle-i dağ
                                       Küşad-ı gonce-i dil kaldı bir bahara dahi. beytiyle bu özlemi çağrıştırır:
"Bu baharda bağrımızda lâle gibi yaralar açıldı,
gönül goncasının açılması ise bir başka bahara kaldı.''

Şeyhülislâm Yahya'nın ünlü, Bülbüller öter güller açar şad gönül yok
Hiç böyleliğin görmemişiz fasl-ı baharın. beyti de aynı umudun özlemini içerir.
Şaire göre, "bülbüller öter, güller açar, fakat sevinçli gönül yoktur,
bahar mevsiminin böyle olduğunu hiç görmemişizdir.''

Umudun yanı sıra umutsuzluğu da içerir bahar mevsimi.

İzzet Molla,
Bir mevsim-i baharına geldik ki âlemin
Bülbül susmuş havz tehi gülistan harap.
Yani, "Öyle bir mevsimine geldik ki bu âlemin,
bülbül susmuş, havuz boş, gönül bahçesi harap" diyerek baharda duyulan umutsuzluğu dile getirir.

Nedim ise,
Bir nim neşe say bu cihanın baharını
Bir sagar-i keşideye tut lalezarını. beytiyle,
"Bu cihanin baharını bir yarım neşe say,
lale bahçesini ise içilmiş bir kadehe karşılık tut'' söyleyişiyle bahardan duyduğu hoşnutsuzluğu anlatır.

Divan şiirinde bunların dışında başta gül olmak üzere lale, sümbül, menekşe gibi çiçekler, akarsular, kuşlar, yağmur ve bulutlar, hafifçe esen rüzgar, baharın asıl öğeleridir. Fakat aslolarak somut yaşamda tam karşılığını bulamayan donuk bir bahardır bu. Günlük yaşamın dışında mazmunlar düzeyindedir. Divan şiirinin baharı ordusu ile kış sultanını yenmiş, çemenlikte saltanat kurmuş bir sultandır. Bir benzetmeyle, Osmanlı devleti baharda sefere çıkardı, âşık da sevgilisinin yüzünü gördükten sonra (sefere çıkmak) ölmek ister.

Bahar betimlemeleri söz ve anlam oyunları içinde zengin bir kaynaktır.

Taze can buldu erdi nebâta hayat
                  Ellerinde harekât eyleseler serv ü çınar (Bâki).

Erişip bahara bülbül yenilendi sohbet-i gül
                                                       Yine nevbet-i tahammül dil-i bi-karara düştü (Şeyh Galip). beyitlerinde görüldüğü gibi.

Tasavvufa ise salikin murakabe, vecd ve istiğrak halinde ruhani âlemlere dalarak manaları idrak etmesi ve ruhaniyetin zuhur etmesi bahar olarak isimlendirilir.

Divan şiirinde bahar betimlemesiyle başlayan kasidelere bahariye denir.
Baki'nin Ali Paşa'yı övmek amacıyla yazdığı kasideyle Nef'i'nin IV. Murat için yazdığı ünlü kasidesinin başlangıcındaki betimleme bölümü bahariyeye bir örnektir. Nef'i bu şiirinde önce bahardan, baharın gelmesiyle beliren olaylardan ve insanlar üzerindeki etkilerinden söz eder, sonra,

Tâ medh-i şahen-şah içün
alam ele levh ü kalem dizesi ile asil amacını açıklar ve izleyen beyitlerde Sultan’ı övmeye girişir.

Fakat bu bahar betimlemelerinde gerçekçi bir tutuma rastlanmaz.
Baharın çağrışımlarından yararlanılarak en aşırı abartmalara gidilir.

Bahar, halk şiirimizde de oldukça kullanılmıştır.
Halk şairlerinin gözünde bahar tazeliği ve güzelliğiyle sevgilidir.
Bir yeniden oluş, diriliştir.

Yaz gelince sular köpük saçılır
Lale sümbül çiçekleri saçılır
Zağal avcı çıkmış diye kaçınır
Çöllerde sevdiğim cerana benzer (Pir Sultan Abdal).

Dertli Kerem eder ebru kemandır
Yari görmeyeli hayli zamandır
Ellere yaz bahar çayır çemendir
Niçin bize yağmur ile kar gelir.

Halk şiirinde de bahar soyut bir biçimde işlenmiştir.
Divan şiirinde olduğu gibi burada da belli mazmunlara yaslanılır. Söz oyunları yapılır.

Bahar ayrıca manilerin, tekerlemelerin de konusudur.
Masallarda motif olarak geçer.

Halk şiirinde baharla ilgili sayısız mani vardır:
Bahçelerde saz olur
Gül açılır yaz olur
Ben yarime gül demem
Gülün ömrü az olur.

Bahar fıkraların da konusunu oluşturur.

Bektaşi yazın sıcağından, kışın soğuğundan yakınıyormuş. - Erenler, sen de hiçbir mevsimi beğenmiyorsun, demişler.
Bektaşi babası gülerek, - Bahara bir şey dediğimiz var mı, yanıtını vermiş.

Bahar sözcüğü dilimizde deyimlerde de yaşamaktadır.
Ömrümün baharında,
baharı başına vurdu, gibi.

Servet-i fünun şiirinde bahar melalin, hüznün karşılığıdır.

Müdverrim gibi bu yerde bahar
Eriyor pürmelal ü bihande
Hüzn ü vahşetle ağlayan dağlar
Müncemit bir figane benzemede (Süleyman Nazif)

Fecr-i Ati şiirinde ise bahardan çok sonbahar vardır, hazan vardır. Cumhuriyet'ten sonra bahar etiyle kanıyla, günlük yaşamın bir parçası olarak yer alır şiirde. Umuttur, gelecektir bahar. Neşedir, sevinçtir, güvendir, inançtır, onurdur. Yeniden doğuştur, dirençtir. Ölüme ve ölümsüzlüğe vasiyettir. Sokağa çıkmıştır bahar, sofalara girmiştir, deniz kıyılarına inmiştir. Yaşanan hayatın içinde soluk alıp verir.

Nazım Hikmet'te umuttur, gelecektir bahar:
Bu yazı yarıda kaldı
Yağmur yağdı satırları sel aldı...
Halbuki ben neler yazacaktım neler...
3.000 sayfalık 3 cildinin üstünde
aç oturan muharrir
bakmayacaktı da camına kebapçının,
tombul esmer kızını Ermeni kitapçının
Işıklı gözleriyle taşıyacaktı.
Deniz kokmaya başlayacaktı
Terli kızıl bir kısrak gibi şahlanacaktı bahar,
ve ben onun çıplak sırtına atlar
atlamaz
sürecektim sulara.

Munis Faik Ozansoy'da neşedir, sevinçtir:
Baharı haber verdi bana bir çağla dalı
Bir çocuk neşesiyle kabardı içim bir an.
Bilmem bu hafifliği nasıl yorumlamalı?
Dalları yeşerten su geçti damarlarımdan.

Cahit Sıtkı Tarancı'da güvendir, inanmaktır:
Desem ki...
İnan bana sevgilim inan,
Evimde şenliksin, bahçemde bahar,
Ve soframda en eski şarap.

Ahmet Kutsi Tecer'de gül rüzgârındaki gizdir, kokudur:
Bilmem ki nerede bu gizli bahar?
Nereden alıyor bu ıtrı rüzgâr?
İklimler dışında bir iklim mi var?
Ne fecir bir şey der, ne şafak söyler.

Melih Cevdet Anday'da yeniden doğuş, yaratıştır:
Dört nala haberci ilkyazdan
Aşağıdan inceden beyazdan
Dumanı tüten sıcak tohum
Dolan kara toprağı dolan
Ulaş yeryüzüne ak tohum.

İlhami Bekir'de ölümsüzlüğe vasiyettir, karşı koyuştur:
İstemem toprağa gömüldüğümü
Yakın beni ve savurun külümü,
Baharda badem ağaçlarının üstüne
Ben yine döneceğim yeryüzüne.

Örnekleri olabildiğince çoğaltmak mümkün. Türk şiirinin meteorolojik coğrafyası oldukça geniş çünkü.
Bu yazı "Türk Şiirinde Bahar'' incelemesi diye anılmasın ayrıca.
Ben yalnızca içinde bulunduğumuz şu bahar günlerinde şiirimizde baharı muştulayan dizelerden bir demet sunmak istedim, o kadar.

Ne demişti Orhan Veli:
Deli eder insanı bu dünya
Bu gece, bu yıldızlar, bu koku
Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç.

Öyleyse, nice baharlara, nice şiirlere...



Refik Durbaş | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 95 - 1 Mayıs 1984
________________________________________________________________________________________________



İlkyaza giriyoruz

Ataç'ın bir yazısında okumuştum:
"Bir Fransız hanıma sorarlar: 'Fransa'nın en büyük kralı kimdir?'
Hanım hiç duraksamadan yanıtlar: 'Louis Philippe'.
'Hadi canım, nerden çıkardınız bunu? Hiç bir ilginç yanı, ayırıcı özelliği yok o kralın...'
Hanım istifini bozmaksızın karşılık verir: 'Eee, gençtim ben onun zamanında!..' "

Paul Eluard, 24 Haziran 1936'da, Londra Konferansı'nda "Şiirsel Gerçeklik'' başlıklı konuşmasında:
"İnsan delikanlıyken çocukluğuna özlem duyar  -yetişkinken, gençlik çağlarını arar-  yaşlanır, geçen yaşamdan yakınır" der.

Özlem duymak...
Avuntu aramak...
En iyi, en güzel biçimde şiir karşılar bence özlem duymayı, avuntu aramayı.

Oktay Rifat "Anış'' başlıklı şiirinde derin bir acısını şöyle dile getirir:
"Kalbim sevda içindeydi
İstanbul bahar içinde''

Oktay Rifat andığım şiiri yazdıktan nice yıllar sona, bu kez "bahar"ı şöyle karşılar:
  "Suda güneş ışımaya başladı mı,
Suyun yüreği çarpmaya başladı mı,
Bir aşk mektubu gibi gelir.
                                  kırlangıç,
     Uzaktaki sevgiliden,
Bir elinde çiçeklenmiş badem dalı,
Bir elinde çayır çimen''.

Hegel "Estetik"inde ozanlar hangi çağlarında en güzel, en ustalıklı şiirlerini yazdıkları sorununa da değinir. Genel kanıya göre en iyi şiir üretme çağı gençlik çağıdır. Hegel, tersine, şöyle düşünüyor: İnsan sezgi ve duygu gücünü yitirmemişse, en iyi, en olgun şiir yazma çağ yaşlılıktır. Homeros'un bize ulaşan en güzel şiirlerinin onun kör ve yaşlı olduğu dönemde dile getirdiği söylenir. Goethe de şiirinin doruğuna ancak yaşlılığında erişebilmiştir.

Yunus Emre'nin de en güzel şiirlerini ellisinden sonra yazdığı söylenir. Bütün bunları söylerken Rimbaud'nun şiiri yirmi iki yaşında bıraktığını, Orhan Veli'nin otuz altısında öldüğünü, Apollinaire'in, Muzaffer Tayyip Uslu'nun, Rüştü Onur'un da genç yaşlarında öldüklerini düşünmüyor değilim. İnançları uğruna, yanılgılar yüzünden genç yaşta ipe çekilenleri, tutukevlerinde bir yatakta üç kişi yatanları, öldürülen, yaralanan öğrencilerimizi de düşünmüyor değilim. Avuntu aradığımda da şiir koşuyor yardımıma gene.

Oktay Rifat'ın "İlkyaza Giriyoruz'' şiirini okuyorum:
  "İlkyaza giriyoruz. Sıkıca yumulu
Tomurcuklarını karga pençesi gibi
Açıverecek yaşlı atkestaneleri
Döktü pembe çiçeklerini badem dalı,
Yemişe yürüyecek.
Dertliyiz, acılı.
Yabancının zoru, etobur kuşlar gibi
Dönüyor üstümüzde ve sinsi bir duman
Gibi sızıyor kirişlerden, pervazlardan.
Siniyor temize, duruya ve beyaza.
Bir öfke perdeliyor gözümüzü, tüten
Bacaya, kırmızı kiremite bakarken.
Kurşun yarası almış körpe çocukların,
Gözleri açık ölülerin arasından
Geçerek giriyoruz ilkyaza.
Elini
Uzatıyor mevsim yaklaşan bulutlardan,
Topraktan kaldırdığı öteki eline.
İncecik bir yağmurla kabarıyor ova.
Verdik güney yeline yelkeni.
Limana
Giriyor tekne ağır ağır süzülerek."

Ekmek "ederi'' kırk TL.'ye fırlasa da, gökyüzünde savaş bulutları dolandırılmak istense de,
denizlerimiz, havalarımız daha çok kirletilmek istense de umudunuz, barış özleminiz dinmesin, içiniz kararmasın, kötümserliğe kapılmayın,
her ne pahasına olursa olsun "iyimserliğinizi, gülümserliğinizi takının". Bir şiir kitabı alın elinize, kırlara açılın.

Pir Sultan Abdal ile birlikte haykırın: "Açılın zindanlar Şah'a gidelim".

Sevgilinizi, eşinizi, dostunuzu, çocuğunuzu alın yanınıza,
atlayın vapura Bostancı'dan denize açılın, yirmi beş dakika sonra size "Hişşt, hişşşt!" diye seslenen Sait Faik'in yaşadığı Burgaz adasındasınız...

İster güvertede, ister hücrede olun, Muhyi'nin hep yanıbaşınızda olduğunu unutmayın:
"Her seher açılır solmaz
    Bahara erer gülümüz"



Teoman Aktürel | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 95 - 1 Mayıs 1984
________________________________________________________________________________________________
















































Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 95 - 1 Mayıs 1984