Bir palyaço vardı, neşeden, tebessümden uzak, mutsuz yaşardı; yapayalnızdı binlerce seyredeni olduğu halde. Bazen trapez üzerinde, bazen yerde komiklik yapardı, makyaj yapmazdı, lüzum da yoktu, dertli geçen yılların çizgileri yüzüne acikli bir komiklik veriyordu zaten. O kadar iyi kalpliydi ki, içmiş içmiş ağlamıştı program yılanının öldüğü gün. Konuşmadıkları için, belki de dedikodu yapmadıkları için seviyordu hayvanları. Aşkı tatmamıştı, sevince, nasıl bakılır bilmezdi, bazen kalbine bir şeyler oluyordu sirkten uzaktaki yeşil ağaçların olduğu tarlalara baktığında. Yorgun argın uykusuz bir gecenin sabahında kalbine bir şey hissettiren o yeşil ağaçlı tarlalara doğru yürüdü. Bir başka türlü çarpmaya başlamıştı kalbi uçsuz bucaksız yeşilliklere yaklaştıkça. Tabiata en güzel motifini işlemişti rengarenk çiçekleri ile ulu Tanrı. Hepsinde başka bir mânâ, hepsinde başka bir heyecan ile dolaştı durdu saatlerce. Üstlerine basmadan, incitmeden rengarenk çiçekleri. Program saati yaklaşmıştı, sirkin davet müziği duyuluyordu uzaklardan. İçinde garip bir acı, istemeyerek yürüyordu sirke doğru. Birden acı bir çığlık duyar gibi oldu bu sessiz dünyada, eğildi baktı yere, ayakkabısının altında can verircesine toprağa yapışmış tek bir papatya gördü. Dünya güzeli bir şeydi bu, beyaz-sarı çehresini tutan ipincecik yeşil gövdesi yaralanmış ayrılmıştı ona can veren topraktan. Hayret, ağlıyordu palyaço bir papatya için, boynu bükük bakıyordu bu haline papatya palyaçonun. Avuçları arasına aldı, okşadı, sevdi, sessiz bir şeyler mırıldandı ve koşmaya başladı. Koştu koştu, nefesi kesilene kadar. Unutulmaz bir tebessüm vardı palyaçonun yüzünde... Programa giren bütün artistlerin gözlerinden kaçmamıştı.
Orkestra üvertürü çalana kadar yamalı pantolonunu, kırmızı pabuçlarını giydi. Sirkin başlangıç müziği başlamıştı. Trapezler, aslan avcıları, akrobatlar, jonglörler... Seyircinin önünden geçiyorlar... Sıra palyaçoya geldiğinde yalnız bir tek trapezci kız farketmişti yamalı melon şapkasındaki tek papatyayı... Marş çalıyor, palyaço yürüyordu... Hem de gülerek... Neşeli hareketler yaparak... Hayret... Neler yapıyordu... Seyirciye. Çocuklar, asık yüzlü patron bile şaşkın bakıyordu; yıllar yılı ilk defa görmüştü bu yüzü gülerken. En zor hareketleri yaptı tel üzerinde, trapezde. Trapeze uçup da ağın üzerine düşerken iki de takla atmıştı cabadan. Program bittiğinde arabasına koştu; yüzünden terler akıyordu. Yorulmuştu ama mutluydu. Mutluluğu bulmuştu... Papatyayı her akşam içki içtiği kadehe koydu... Sabaha kadar seyretti... Bu ince belli, çocuk yüzlü papatyayı. Bir şeyler mırıldanıyordu. Anlaşılmaz. Yandaki sirk arabasında “Öğleden Sonra Aşk”ı çalıyordu pikap. İlk defa o gün huzurlu uyudu. Güneş ilk ışıklarını tabiata sunarken, yeniden doğmuş gibi değişmişti palyaço...
Ve günler geçip gidiyordu... Papatyasını deliler gibi severek. Sonbahar bütün hüznü ile kışa doğru yolculuğa çıkmıştı. Çadırlar toplanırken bütün sirk üzüntülü idi. Üç aydır kaldıkları bu güzel yerden ayrılmanın üzüntüsü idi bu. Solmuş papatyasına sanki bir çocuğa bakar gibi bakıyordu. Onu her programdan sonra okşuyor, seviyor ve hatıra defterinde tanıştıkları günü yazan yaprağın arasında saklıyordu...
Yeni kentte başladıkları gece en çok papatyalı palyaço alkışlanmıştı. Bütün sanatçıları kıskandırırcasına. Ve nihayet o acı gün geldi çattı... Filler arasında eden “Öğleden Sonra Aşk” müziği ile program yapıyordu... Palyaço trapezde... Takla atıp... Aşağıdaki filin üstüne düşüp güldürecekti seyircilere kendini. Alkışlayan seyirciyi selâmladı. En neşeli gülüşüyle ŞAPKASI PAPATYALI PALYAÇO... Ve müziğin ritmine uyup fırlattı kendini takla atmak için trapeze. Aynı anda papatyalı şapkası başından düşüp piste doğru uçmaya başladı. Palyaço öteki trapezi tutana kadar aşağı düşen şapkaya basmıştı programı yapan filler... Şaşkın bakıyordu palyaço... Hemen trapezden atlayıp programı yapması lâzımdı. Boşluğa uçtu... Trapezi tutmadan... Herkes şaşırıp kalmıştı bu delice harekete. Göz açıp kapayana kadar... Olan olmuş, düşmüştü palyaço. şapkasının yanında duran kurumuş yapraklarının dağıldığı, ezilmiş, parçalanmış papatyasının yanına düşmüştü... Müzik durmuş, herkes koşmuştu. Şakağından kanlar akıyordu... Öpercesine yapıştı papatyanın yanına... Donuk donuk bakan gözlerinden yaşlar damlıyordu... Sessizliği... Büyük sessizliği patronun titreyen sesi bozdu: “Program bitti beyler...”
Uğursuzluğuna inanılırdı program kazalarının olduğu kentlerde. Sirk o gece toplandı... Yağmurlu bir sabah başladı vapurla yola koyulduğunda... Sirk yeni bir kente doğru yola çıktığında... Kentin mezarlığına bir araba gidiyordu. Tabutunun üstünde ezilmiş, tozlu bir şapka duruyordu. Ama papatyası olmayan bir palyaço şapkasıydı bu...
Nejat Uygur | sanat olayı - Sayı: 3 - Mart 1981


