Atina’da görkemli kutlama töreni
Hani kimi anlar vardır, daha yaşarken, “ah, hiç bitmese, bitmese” diye için için tutuşursunuz... Keşke dünya, keşke yaşam, keşke insanlar hep böylesine güzel, böylesine akıllı, böylesine duyarlı olsa der durursunuz... İşte Atina’da 27 Nisan - 1 Mayıs arasında yer alan Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülü’nün kutlama günlerinde, yaşadığımız her an, böyle anlardı. Ve şu sayfalarda yazacağım, yazabileceğim hiçbir şey, yaşadığımız anların yoğunluğunu, coşkusunu belirtmeye yetmeyecektir. Bunu bile bile yazıyorum.
Her iki yılda bir yinelenen, Türk ve Yunanlıların katıldıkları “Abdi İpekçi Barış ve Dostluk” ödülü yarışması, geçen yıl sonuçlanmış, ancak Ödül Töreni bu yılın Mart ayına alınmıştı. Tam tören günlerinde Türkiye ve Yunanistan arasında gerginliğin artması, iki ordunun alarma geçmesi bir ertelemeye daha neden olmuştu. Sonunda gerçekleşti.
Atina’dayız. Ödülün kurucusu Andreas Politakis, ödülün bu yılki Başkanı Mikis Theodorakis, Yunan-Türk Dostluk Komitesi temsilcileri ekibimizi havaalanında ellerinde çiçekler karşılıyor. Ekibimiz dediğim, Türkiye’den ödül kazananlar, yarışmanın seçiciler kurulu ve birkaç Milliyet elemanı. Havaalanındaki bu karşılanma bile, bir şeylere, birilerine meydan okuma niteliğindeydi. (Kimlere ve neye karşı olduğunu elbet anladınız: Savaşa ve savaş bezirganlarına karşı.) Ayaklarımız Yunan topraklarına basıp, Yunan topraklarından ayrılıncaya dek, bu meydan okuma duygusu gitmeyecekti içimden.
KIVILCIMLAR
Ödül törenindeyiz: Yunanistan Gazeteciler Sendikası’nın 300 kişilik salonu çoktan dolmuş, millet hâlâ ayaktakileri biraz daha sıkıştırarak içeri girme derdinde... Sonunda 30 kişilik Evgeros Çocuk Korosu sahnede yerini aldı. Önlerinde iki solist: İstanbul Devlet Operası’ndan Yekta Kara ve Theodorakis’in İstanbul konserlerinden tanıdığımız Thanasis Moraitis. Birlikte Theodorakis’in Abdi İpekçi Ödülü için bestelediği, sözlerini Michael Bourbilis’in yazdığı Türk ve Yunan halklarının dostluk ve barış şarkısını söyleyecekler.
- Önce çocuk sesleri başladı: “Türk, Yunan aynı toprakların çocukları...” henüz nefreti, kini tanımamış sesleriyle...
- Sonra Thanasis katıldı, “...aynı ağacın dalları” diyerek...
- Yekta Kara “yok edin silahları” diye duru, yalın, ak sesiyle şarkıya girdiğinde deminden beri gözyaşlarına egemen olmaya çalışan koca koca adamlar, kadınlar, artık kendilerini daha fazla tutamadılar...
Deli miydik, çılgın mı, ne vardı bir barış şarkısına bunca ağlayacak! Ama ağlıyorduk işte. Ne çok insan ne çok özlemiş bir sürü şeyi...
Alkışlar dinmedi. Theodorakis, burnunu çeke çeke geldi bir kez daha yönetti barış ve dostluk şarkısını.
Sonra konuşmalar:
Birleşmiş Milletler Temsilcisininki,
benimki ve
Politakis’inki.
Sıra ödüllerde.
Yarışmada ödül kazanan 22 Yunanlı Türk konuklardan;
- Cengiz Çandar,
- Nedim Gürsel,
- Behçet Aysan,
- Dinçer Sümer,
- Mahmut Alptekin,
- Hakkı Özkan,
- Neşet Kırcalıoğlu ve
- Refik Güney Yunanlılardan ödüllerini alırlarken,
- halen cezaevinde bulunan Fatma Bursalı’nın ödülünü de annesi adına kızı Nisan aldı.
Ödül töreni sona erdi ama kimse birbirinden ayrılmak istemiyor.
Zaten ayrılmıyoruz da, çünkü biraz sonra 3 Yunanlı ve 3 Türk lise öğrencisinin yuvarlak masa toplantısı var:
Nisan Özdoğan,
Tijen Acarkan,
Emre Oral ile Betty Yannika,
Theresa Theoglu ve Michalis Natsulidis,
Emre Kongar ve Maria Kipreou’nun sorularını yanıtlayarak Türk-Yunan ilişkilerini tartışıyorlar.
Üç saat süren bu yuvarlak masa toplantısının sonunda Emre Kongar, “Bu gençlerden politikacıların öğrenecekleri çok şey var” diye toplantıyı özetleyecekti.
Sonra Suna Kan konseri: Bir Yunanlı piyanist, Aris Gaufalis sanatçımıza eşlik ediyor.
Mozart, Grieg ve Brahms’in eserleri, onların yorumuyla, Türk ve Yunan dostluğuna adanıyor.
Ve son akşamdayız: Yani Theodorakis konserinde. Pire Şehir Tiyatrosu’nun görkemli salonu yine hınca hınç dolu. Konser, ödül töreni için bestelenen Dostluk ve Barış şarkısıyla başlıyor... Sonra sahnede Theodorakis ve orkestrası. İlk solist Yekta Kara. Bestecinin dört şarkısını, ikisini Türkçe, ikisini Yunanca söylüyor. Pırıl pırıl sesiyle, sanki hep bu şarkıları söylemiş, bu şarkıları yaşamış gibi. Salon alkıştan inliyor... Konser devam ediyor: Thanasis’le ve Dionisis Karaca’yla.. Ancak bu konserin şarkıları alışık olduğumuz, bildiğimiz Theodorakis şarkıları değil. Neredeyse senfonik müzik boyutlarına ulaşan, klasik müzikle çağdaş müziğin boyutlarını zorlayan türde şarkılar: Ve besteci, sahnede üç yeni eserini ilk kez yorumluyor. “Taşın Anısı”, “Güneşin Yüzleri” ve “Eski Bir Rüzgar Gibi”. Bu sonuncusuna da Theodorakis piyanoda ve sesiyle katılıyor şarkıya. Hiç bitmese dediğimiz bir olay daha...
“10 yıldır hiçbir eserimin prömiyerini Atina’da yapmamıştım. Evet bir tür protesto.
Ama bugün 3 prömiyer birden yaptım. Konser Türk-Yunan dostluğuna adandığı için...” diyor konser sonrasında.
Yalnız, burada özetlediğim konser ya da törenlerde değil, çeşitli biraraya gelişlerde (ister Türk elçiliğinde yemek, ister Yunan Turizm Örgütü’nün davetlerinde olsun) çok kısa bir sürede kim Türk, kim Yunan ayrılmaz oluyordu.
Oysa hem Türkiye’de, hem Yunanistan’da neler duymuştuk önceden:
Ödülün kurucusu Politakis sağcıydı, Yunanlı aydınlar bu olayı yok sayar...
Yok Theodorakis solcudur, hükümetle arası açıktır, olay sabote edilir...
Bunların hiçbiri olmadı.
Yunan televizyonu (devlet televizyonu) İpekçi Ödülleri’ni iki kez haber programına alırken, gençlerin açıkoturumunu tümüyle yayınladı. Tüm Yunan basını (en sağdakinden en soldakine) üç gün boyunca bu olaya düşünmediğimiz ve düşleyemeyeceğimiz genişlikte bir yer ayırdı. Bir ay önceki kriz döneminde Türklere karşı kışkırtıcılık yapan bir gazete, şimdi “Halklar Barış istiyor” diye manşet atıyordu.
Ödül törenin de bulunanlar arasından birkaç isim ister misiniz:
Ana Muhalefet Partisi Başkanı Micotakis,
Yeni Demokrasi Partisi onur başkanı ve eski savunma bakanı Averof,
Yunan Komünist Partisi parlamento sözcüsü Kaludis,
bağımsız milletvekili Butos ve
Birleşmiş Milletler Temsilcisi Teo Luar...
Bu üç gün boyunca Yunanistan’da kurulan “Yunan-Türk Dostluk Komitesi” ve Türkiye’de kurulan “Türk-Yunan Dostluk Derneği” gündemden düşmedi. Yunanistan’da bu komitelerin şubeleri, hızla öteki kentlerde de kuruluyor. Ve bu amaçla birbirine muhalif parti liderlerinden, karşıt düşünceleri savunan insanlar biraraya geliyor.
Şöyle düşünmeden edemiyorum: Gerek Türkiye’de, gerek Yunanistan’da bugüne dek çeşitli hükümetler, dikkatleri, ilgiyi iç sorunlardan, dış sorunlara çekebilmek için “Türk düşmanlığı”nı ya da “Yunan düşmanlığı”nı körüklerlerdi, karşıt düşüncede olanları bu yolla biraraya getirebilirlerdi. Artık tabandan gelen zorlamalarla bu uygulama iflas edecek. iflas etmek zorunda... İşte Abdi İpekçi Dostluk ve Barış Ödülü bu zorlamayı oluşturan sayısız öğeden biriydi.
Atina’daki 3 şölen günü bitti. Ayrılık vakti geldi. Ancak, iki ülke halkının barış ve dostluk özlemleri doğrultusunda daha çok emeğe, daha çok çabaya yönelik bir ayrılık. Bu duygu, akıl ve coşku dolu günlerde Abdi İpekçi hep bizimleydi: Kenetlenen avuçlarda, uçurduğumuz bahar kırlangıçlarında, düşüncelerde, inançlarda...
Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 168 - 15 Mayıs 1987
___________________________________________________________________________________________________________________________
“Küçük Asya Felaketi” (1922) hem tinsel sarsıntı, hem “Büyük Ülkü”nün ölümü ve hem de toplumsal altüst oluştur Yunanistan için. Ama bir bakıma gerçeğe dönüştür de. Fakat Anadolu’dan gelen bir buçuk milyondan fazla göçmen Yunan’ın, 1880 kuşağıyla birlikte ortaya çıkan ırkçı idealizminin ufuklarını kapatmış, tinsel bir bunalıma yol açmıştır.
1922’den itibaren sallanmaya başlayan tekne ancak 1974 yılından sonra görece bir dinginliğe kavuşacaktır:
hükümet darbeleri,
Venizelos’un son dönüşü
diktatörlük,
İkinci Dünya Savaşı,
Alman işgali,
iç savaş,
siyasal çalkantılar,
Albaylar Cuntası...
ve nihayet 1974.
Bu yarım yüzyıllık dönem, iki yazınsal kuşakta kendini arar: 1930 kuşağı ve savaş sonrası kuşağı.
Fakat bu iki kuşak arasında bir kopukluk olduğu da söylenemez.
Çünkü 1930 kuşağının en önemli kişilikleri savaş sonrası kuşağın da yapıcıları arasındadır:
Seferis,
Ritsos,
Elitis,
Theotokas,
Terzakis, vb.
Yeni Yunan şiirinin başlangıcını Dionisios Solomos (1798-1857) ve Kostis Palamas’a (1859-1943) bağlayabiliriz.
- Solomos ilk şiirlerini İtalyanca yazdı. Yunan ulusal devrimi (1821-1827) içinde ilk Yunanca şiirlerini yayınladı ve kısa zamanda Yunanistan’ın en büyük şairi sayıldı. Solomos, İtalyancayı ana dilinden daha iyi biliyor ve Yunancayı güçlükle kullanabiliyordu. Ama Solomos, üst sınıfların dili olan “katarevusa” yerine, kendine Dante’yi örnek alarak halk dilini kullanmayı yeğledi ve bu alanda başarılı bir öncü oldu. Yunanistan’ın ulusal ozanı sayılan Solomos, ulusal devrimin etkisinde şiirler yazdı. Yapıtı genellikle tamamlanmamış uzun şiirlerden oluşur. Kahramanlık, kendini esirgemezlik, ülke sevgisi ve sevgi temalarını işlemiş olan Solomos, yetkin bir dil arayışı içinde yalın söyleyişi seçmiştir.
- Geniş bir kültür alanını kullanan Kostis Palamas, dönemin yazın akımlarının etkisinde kalmış, fakat hiçbirine bağlanmamıştır. Ölçülü ve uyaklı şiirlerinde genel felsefe sorunlarını sevdayı, yurt sevgisini, doğayı ve ani temalarını işlemiştir. Alman işgali sırasında ölen Palamas’ın cenaze töreni dönemin en önemli anti-nazi gösterilerinden birine yol açmıştır. Politik akımların keskinliğinden uzak duran Palamas, bütün Yunanistan’ın sevgi ve saygısını kazanmıştır. 1937 Temmuz-Ağustos’unda Ritsos’un “Kızkardeşimin Türküsü” adlı kitabı yayınlandığı zaman, “Biz kenara çekiliyoruz, ozan, sen geçesin diye” yazabilmesi, onun büyük ozan alçakgönüllülüğünün en güzel kanıtıdır. Palamas, 1880 kuşağının en önemli şairidir. Belli bir tarihsel, toplumsal ve yazınsal etkenler toplamının ürünü olan bu kuşakla demotik dil (halk dili) yazın alanında başarıya ulaşmış; gene bu kuşakla birlikte şiir gelişmiş, düzyazı ve eleştiri kıpırdanmaya başlamıştır.
1930 kuşağına geçmeden, Yunan şiirinin üç önemli şairini anmamız gerekir:
Konstantinos Kavafis (1863-1933),
Angelos Sikelianos (1884-1951) ve
Nikos Kazancakis (1883-1957).
- Bilindiği gibi Konstantinos Kavafis, ülkemizde yaygın üne sahip Yunan şairlerinden biridir, hatta kimi şairlerimizi olumlu yönde etkilemiştir. Kendisini “Ben yaşlılığın şairiyim” diyerek tanımlayan Kavafis’in şiiri çağrışım gücü, tarih bilinci ile İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Yunan şiirinin yönlendiricilerinden biri olmuştur. Denis Kohler’in de belirttiğine göre, tıpkı Solomos’la olduğu gibi, Yunan şiiri, Kavafis’le niteliksel bir aşama yaparak geleceğe yönelmiş; Palamas’la inanç çağını bitirip Kavafis’le kuşku çağına başlamıştır.
- Lirizmin gücü, dilsel görkem, yeni ve çarpıcı imgeler, Sikelianos’un şiirinin belirleyici özellikleridir. Paganizm ile Hıristiyanlığı birleştiren bu mistik şair “Hellenizm”e olan inancı temsil eder.
- Ülkemizde ve dünyada başta Aleksi Zorba ve öteki yapıtlarıyla bir romancı olarak tanınan Kazancakis, 1938 yılında yayınladığı 24 bölüm ve 33.333 dizeden oluşan Odisseia adlı destanıyla halk dilinin zenginliğini kanıtlamaya çalışmış, Homeros’un destanının belli bir bölümünden yola çıkarak yeni dünyaları, özgürlüğü, Tanrı’yı ve kendi ruhunu aradığı serüvenleri dile getirmiştir.
Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi, Yunanistan 1922 yılından itibaren ağır bir bunalım yaşadı. Siyasal çalkantılar, ekonomik değişimler, milliyetçiliğin bozguna uğraması ve ideolojik çıkmaz olarak tanımlayabileceğimiz bu bunalım yumağı, 1930 kuşağının şiirsel alt yapısını oluşturdu. Bu koşullar başlangıçta, bir alçak sesle mırıldanan şiire, tevekkül ve kaçış şiirine yol açtılar.
Bunun sonucu olarak bazı gizemci, yeni-simgeci, yeni-romantik sıradan şairler
(
- K. Uranis, 1890-1953;
- N. Lapathiothis, 1889-1944;
- T. Agras, 1899-1944) bir duygusal bireyciliğin ötesine geçemediler.
Ama bu kuşağın yaşadığı çıkmazı en iyi dile getiren şair Kostas Karyotakis’tir (1896-1928). Karyotakis, çekingen, aşırı duygulu, kişisel sorunların ağırlığı altında ezilmiş ve sonunda kendi eliyle yaşamına son vermiş bir şairdir. Genç yaştan itibaren onu sararak boğan melankoli ve yaşamına son verme düşüncesi, ilk şiirlerinden itibaren ağırlık kazanmıştır. Şiirlerinde görülen, umutsuz bir yaşamın iç karartıcı imgeleri, kuşağının yaşadığı ezikliğin yankılarıdır.
Buna karşılık, Kostas Varnalis (1884-1974) iğneleyici eleştirisi ve yergici anlayışıyla, duygusal bozgunculuğa karşı çıkar. Bu bakımdan toplumcu Varnalis, Karyotakis’in şiirsel antitezidir, denilebilir. Onun şiiri, yarına olan inancı lirik bir söylemle dile getirir. Bununla birlikte, yaşamının sonuna doğru Karyotakis’e yaklaşmış olması da şaşırtıcı bir durumdur.
1930 kuşağının üç büyüğü (Yorgo Seferis, Yannis Ritsos ve Odiseas Elitis) yapıtlarının en önemli bölümünü İkinci Dünya Savaşı sonundan itibaren yayınladı.
Bu üç şairin de içinde yer aldığı yeni şiir anlayışı 1935 yılında kurulan Yeni Yazın adlı derginin çevresinde oluştu.
- 1963 yılında Nobel Ödülü’nü alan Yorgo Seferis (1970-1971) ülkemizde geniş okur yığınlarıyla tanışan ilk çağdaş Yunan şairidir. Bir ölçüde T.S. Eliot’in izinden giden, izlek ve dilin derin uyumu içinde sürekli yeni şiir alanları araştıran bu şair, ülkemizde yayınlanan Üç Kırmızı Güvercin (Çev: Cevat Çapan 1971) adlı kitabıyla şiirimize olumlu katkılarda bulunmuştur. Cevat Çapan’ın 60’lı yılların ortalarından itibaren “Yeni Dergi”de yayınlamaya başladığı Seferis çevirileri, örneğin Edip Cansever’in şiirine geniş ufuklar getirmiş, şairimizin büyük boyutlu aşamalar yapmasına katkıda bulunmuştur. Bu “Rumluk acısı”nın ve “öteki kıyı”nın şairinin İngiltere ve Fransa’dan öğrendikleriyle yurdumuzdaki şiir araştırmaları, nostaljik bir geçmiş zaman bağlamında buluşmuşlardır. Ancak onun “Yunan kimliği” araştırmalarının yurdumuzda tam anlamıyla değerlendirildiği söylenemez. Seferis’in şiirsel özgünlüğü, tartışılmaz çağcıllığı onun gelenek saygısından kaynaklanır. Ancak onun kesintisiz bir geleneğe olan saygısı, bizimki gibi birçok kez kesintiye uğramış gelenekler için çok boyutlu tartışmalara açık bir örnek oluşturur. Aynı şey Kavafis ve Ritsos için de söylenebilir. Yunan şiirsel çağcıllığının bu klasik şairi, Hellenizmin tinsel bakış açısında, Kavafis’in yanında yer alır.
- 1977 yılında Lenin Ödülü’nü alan Yannis Ritsos (d. 1909) da ülkemizde geniş bir okur yığını bulmuştur. Bu yaygınlıkta onun büyük şair kimliği kadar direnmeci şair niteliği de rol oynamıştır. Tarihsel olan ile güncel olanı aynı düzlemde ele alan, bireyin ve toplumun özgürlüğünü savunan şiirleri Ritsos kısa zamanda bir “Türk” şairine dönüştürmüştür. Ritsos’un şiirlerinin de ülkemizde etkili olduğu söylenebilir. Örneğin, bu satırların yazarı, özelden genele, genelden özele giden bakış açısını; bütündeki ayrıntılara önem vermeyi, gündelik yaşamın mucizesini görmeyi Ritsos’tan öğrenmiştir. Bu, bir şiirsel sonuçtan yola çıkmaktan çok, şiirsel oluşumun kaynağına inen yöntemle ilgilidir. Ritsos’çu şiir anlayışı 80’li yıllarda genç şairlerimizi olduğu kadar orta ve yaşlı kuşak şairlerimizi de ilgilendirmiştir.
1930 ve savaş sonu kuşağının üçüncü büyük şairi Odiseas Elitis (d. 1911), Seferis ve Ritsos’un tersine, uluslararası yaygınlığa ancak Nobel Ödülü’nü (1979) aldıktan sonra ulaşmıştır. Elitis’in başyapıtlarından biri olan ve Theodorakis tarafından bestelenen Axion Esti adlı uzun şiirinin Almanya (1969) ve ABD (1974) dışında Batı dillerine Nobel Ödülü’nden sonra çevrilmiş olması, bunun kanıtı olmak gerekir: İsveç (1979), Norveç (1983), Yugoslavya (1980), Arjantin (1982), İspanya (1980), İtalya (1982) ve Fransa (Nisan 1987). Ülkemizde Elitis’ten iki çeviri yayınlandı: “Üç Kitaptan Şiirler” Çev: Herkül Millas, 1980; “Çılgın Nar Ağacı”, Cevat Çapan, 1983. Bu çeviriler, Herkül Millas’la yaptığı görüşmede, “Nobel Ödülü’nün bir yararı da, şiir dünyasındaki dil engelini bir dereceye kadar ortadan kaldırmasıdır” diyen şairin bu görüşünde ne kadar haklı olduğunu kanıtlamaktadır.
Paul Eluard’a yakın lirik bir gerçeküstücülükten yola çukan Elitis, “Arnavutluk Cephesinde Ölen Teğmene Ağıt”ta, katıldığı Arnavutluk cephesi savaşlarını görkemli bir dille dile getirir. Aynı görkemli dilin şiiri oluşturduğu Axion Esti’de derin yapıyı Bizans halk geleneği yönlendirir. Bu büyük şairin başta Maria Nefeli (1978) olmak üzere öteki yapıtları Türkçeye çevrilmeyi beklemektedir.
Yunan şiiri zenginliği ve çeşitliliğiyle başka ulusları kıskandıracak bir büyüklük düzeyine ulaşmış şiir.
- Ülkemizde “Savaş Hazırlığı” (A. Kadir - Panayot Abacı, 1983) adlı kitabı yayınlanmış olan Nikorofos Vrettakos (1911),
- Amorgos’un (1943) şairi Nikos Gatsos (1915),
- birkaç yıl önce ölen Takis Sinopulos (d. 1917) ve daha onlarca şair bu “büyüklük”ün yadsınmaz kanıtları.

Üstelik Anadolu insanının duyarlığıyla ortak paydaları olan şairler.
Bu adlara genç kuşaklardan örnek olarak;
- Mihalis Ganas (1944),
- Aryiris Hionis (1943),
- Yannis Ifantis (1949),
- Yorgos Karavassilis (1948),
- Yannis Kondos (1943),
- Nikos Lazaris (1947),
- Yorgos Markopulos (1951),
- Kostas Mavrudis (1948),
- Yannis Varveris (1955),
- Aleksandros İssaris’in (1941) adlarını ekleyebiliriz.
Yeni Atina Okulu’ndan bu yana Yunan şiiri, Homeros’tan başlayarak, geleneksel şiir sanatının, Bizans geleneğinin ve Batı şiirinin (romantizm, sembolizm, sürrealizm) bir bireşimidir. Bu bir eşimde şiirsel tabanı, Yunan ulusunun tarihi, mitolojisi, toplumsal savaşımlar, bireyin ve ulusun bir kimlik arayışı ve yorumu siyasal inanç ve kuşku oluşturur.
Sonuç olarak, her çağdaş büyük şiirde olduğu gibi, çağdaş Yunan şiirinin de evrensel şiir biçimleri içinde, bu biçimlerin araştırma olanakları çevresinde, kendini dile getiren bir izlekler (temalar) şiiri olduğu söylenebilir. Bir Yunan şairini okuduğumuz zaman, bize “Bu bir Yunan şairidir” dedirten özellik ise bu izlek bütünlüğünün ürünü olan şiir yapısı ve imge düzeninden kaynaklanmaktadır.
Özdemir İnce | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 168 - 15 Mayıs 1987
___________________________________________________________________________________________________________________________
Abdi İpekçi Barış Ödülü’nü Atina’da Mikis Teodorakis’in elinden almanın heyecanı içindeydim. Üç gün süren yakınlaşmanın, dostluğun, sevginin sarhoşluğu içinde. İno Afentuli’yle “Caravel” otelinin kafeteryasında, Bizans haritaları, Ayasofya’nın geniş kubbesi, Meryem Ana’nın mozayikleriyle çevrili bir dekor içinde buluştuk. Paris’ten tanıyordum İno’yu Atina’ya temelli dönmüş, “Avyi” gazetesinin kültür ve edebiyat sayfası sorumluluğunu üstlenmişti. Kendisiyle çağdaş Yunan edebiyatındaki yeni eğilimler konusunda bir söyleşi yapmak istiyordum. Ama, İno, İskenderiye kökenli olduğu için, söz ister istemez Kavafis’ten açıldı. “İlk Kadın” adlı kitabımın Yunanca çevirisini henüz yeni okumuş, Türk heyetinin ve benim Atina’da bulunmamızı fırsat bilerek “Avyi”de kitap üzerine daha o sabah bir tanıtma yazısı yayımlamıştı. İstanbul’dan ve Kavafis’in “Kent” adlı şiirinden söz eden roman İskenderiye’yi anımsatmıştı ona. İno’dan, Kavafis, Seferis, Elitis, Ritsos gibi ünlü şairlerin, Kazancakis gibi yurdumuzda ve bütün dünyada tanınan yazarların dışındaki isimlerden söz etmesini istedim.
“İki Nobel sahibi çağdaş Yunan şiirinin etkisi düzyazıyı, roman ve öykünün gelişmesini engellemedi. Tam tersine, şiirin öne çıkışı, başka ülkelerde de tanınması, romancılarımızın da önünü açtı. Kısaca özetlemem gerekirse, çağdaş Yunan edebiyatını belirleyen başlıca toplumsal öğenin Alman işgali ve onu izleyen iç savaş olduğunu söyleyebilirim. 1945’ten 1949’a dek kesintilerle dört yıl süren iç savaş Yunan toplumunda derin yaralar açtı. Ve solun savaşı yitirmesi, genellikle sol görüşü benimsemiş bir yazar kuşağının yapıtlarında, umutsuzluk ve yenilgi konularını ön plana çıkardı. Bu kuşağın en önemli yazarları arasında Anognastakis ve Hacis’i sayabiliriz. Özellikle Hacis savaştan sonra uzun yıllar Macaristan’da sürgünde yaşamak zorunda kaldı. Ve romanlarında iç savaşın yolaçtığı trajediyi dile getirdi. İskenderiye kökenli Sirkas da bu kuşağın önemli yazarlarındandır.”
Birden, Sirkas’ın adını duyunca seviniyorum. Başında beresi, ayağında buruşuk pantolonuyla bir gün Sorbonne’da, Etiemble’in seminerinden çıkışta gördüğüm yaşlı adam geliyor gözümün önüne. Etiemble tanıştırmıştı, “Yunanlı yazar dostum Sirkas” diye. Galatasaray Lisesi’nden öğretmenim, Seferis üzerine devlet doktorası yapan Denis Kohler de vardı. Üç ayrı ülkeden, üç değişik kuşaktandık. Balzar kahvesinde oturmuş, uzun süre konuşmuştuk. Daha doğrusu, onlar konuşmuş, ben daha çok dinlemiştim. O gün Sirkas’ın dönüp dolaşıp sözü Türklere, Türkiye’ye getirdiğini, İstanbul’da Galatasaray Lisesi’ndeki görevini bir yıl sonra bırakıp kapağı Atina’ya atan Denis Kohler’e Türkleri övdüğünü anımsıyorum. İstanbul’dan ayrılıp Atina’ya geldiği için eleştiriyordu Kohler’i. Sirkas’ın gözünde İstanbul, Kavafis gibi onun da yaşamını etkileyen, peşini bırakmayan, ünlü romanı “Yıkılan Kentler” de anlattığı iskenderiye gibi, kozmopolit ve eşsiz bir kentti.
EDEBİYATIN EN VERİMSİZ DÖNEMİ
“Sirkas ‘Erken Gelen İlkbahar’ adlı romanında, sonradan birçok yazarın da ele alacağı, sürgünden dönen komünistlerin Yunan toplumuyla kaynaşma sorununa eğildi”, diye konuşmasını sürdürüyor İno. “Bu sorun hâlâ gündemde. İç savaş ve sürgünün yaraları kolay kapanacağa benzemiyor. Bu arada, 1965 yılında yayımlanmaya başlayan ve çağdaş Yunan edebiyatındaki yenilikçi akımların öncülüğünü üstlenen bir dergiden de sözetmeliyim: “Pali” dergisi. Bu dergi çevresinde bir araya gelen şairlerden Nanos Valaoritis gerçeküstücü yapıtlarıyla, Mando Aravandinu ve Tahçis Batı şiirindeki, özellikle de Amerikan şiirindeki eğilimleri izlemeye çabalayan atılımlarıyla dikkati çekerler. Ne yazık ki 1967 albaylar darbesiyle bu dergi kapanmak zorunda kaldı. Cunta demokrasiye karşıydı. Özgür düşünceye, yenilikçi sanata, Yunan toplumunun çağdaş gelişimine karşıydı. Ve asıl önemlisi de, çalışan, düşünen, yaratan insana karşıydı. Yunan edebiyatı Cunta zamanında en kötü dönemini yaşadı diyebilirim.
1974’ten günümüze, yeni bir kuşak ortaya çıktı. Bu kuşak yenilikçi anlatım tekniklerini benimsemiş, Batı edebiyatını, özellikle de Fransa’daki gelişmeleri yakından izleyen bir kuşak görünümünde. Yannis Kondos ve Nataşa Hacıdaki söz konusu kuşağın en önemli şairleri arasında sayılabilir. Tanasis Valtinos da üzerinde çok durulan bir öykü yazarı. Çağdaş Yunan edebiyatında başı çeken iki yazınsal tür var. Şiir ve öykü. Bugün, Batı ülkelerinin tersine, roman çok ön planda değil.”
İno’nun bu son sözlerini ilginç buluyorum. Bence, günümüz Türk edebiyatında da, nitelik açısından, öykü romandan çok daha ilerde. Fransızca çevirilerinden okuduğum Francias’ın “Salgın” adlı çok ilginç bir metaforik anlatısından, Aris Fakinos’un, Drakodais’in roman ve öykülerinden de söz ediyoruz İno’yla. Ama söyleşimiz, çağdaş Yunan edebiyatı üzerine başlayan söyleşimiz, ister istemez Türk-Yunan anlaşmazlığına geliyor. Geçen yıl Paris’te Siyasal Bilgiler Vakfı’nca düzenlenen Türk-Yunan anlaşmazlığı konulu bir sempozyumda tanışmıştık. Ege ve Kıbrıs sorunlarının öncelikle tartışıldığı ve her iki ülkenin resmi görüşlerinin de savunulduğu bu sempozyumda sanat ve edebiyata yeterince yer verilmeyişini eleştirmiştik. Aynı yanlışa düşmemek için, ülkelerimizin yakınlaşmasında politikacılardan çok sanatçılara büyük görevler düştüğünü bildiğimizden, sözü yine edebiyata getiriyoruz.
“Edebiyat bizde futbol ve politika kadar önemsenmiyor elbet. Ama her kitabın belli bir okuru olduğunu söyleyebilirim. Beş bin satan bir kitap çok satmış sayılıyor. Günlük gazetelerin hemen hemen tümü edebiyata yer veriyorlar. Ne yazık ki aynı şeyi televizyon için söyleyemem. Yazarlar, en ünlüleri bile, televizyonda pek görünmezler.”
Abdi İpekçi Ödülü’nün önceki yıllara oranla daha bir önem kazandığını belirten İno, Yunan jürisinde tanınmış isimlerin bulunduğunu, ama ödül kazananların birçoğunun fazla tanınmamış sanatçılardan oluştuğunu da ekliyor sözlerine. Uçağa yetişmek zorunda olmasam böyle akşama dek konuşabilirim İno’yla, Zeynep yan masadan “İstersen sen burada kal!” diyor. Öbür arkadaşlar da aynı görüşteler. Atina’nın öznel coğrafyamda özel bir yeri olduğunu düşünüyorum. Ama İstanbul’a dönmem gerek. Bu kez, İno’nun deyimiyle, yitirip yeniden bulduğum kent, İstanbul değil Atina oldu.
Nedim Gürsel | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 168 - 15 Mayıs 1987
___________________________________________________________________________________________________________________________
Yitirdiğimiz ve Yeniden Bulduğumuz Kent
Nedim Gürsel’le tanıştığımda ülkelerimizi ayıran değil birbirine yakınlaştıran konular üzerinde durduk. Yazar Eksantas yayınlarından çıkan kitabını İstanbul’a sunmuştu. “İlk Kadın”, kitabın anlatıcısının Paris’teyken de peşini bırakmayan İstanbul kentine yazdığı bir aşk mektubu niteliğinde. İstanbul’a hiç gitmedim. Ama benim gözümde İstanbul, doğduğum İskenderiye’den pek farklı değil. Nedim Gürsel’in anlatısında ilgimi çeken ilk şey yazarın okuru İstanbul kentinin sokaklarında dolaştırması oldu.
Mezeleri ve yakınlık kuramadan, uzaktan baktığı kadınları anlatışındaki yetkinliğe hayran kaldım:
“Karides, arnavut ciğeri, midye dolma, beyazpeynir, barbunya, beyin, roka salatası, kırmızı beyaz yeşil renkler. İç içe girmiş hepsi, aynanın içinde bir çökelip Kalabalığın arasındayken gövdesini ansızın saran, midesinden göğüs boşluğuna, oradan da gırtlağına yükselen o tuhaf başdönmesini duydu yine. Mide bulantısı sanıyor. Kırmızı başlı beyaz karınlı iri karideslerin, roka yeşilinin, arnavut ciğeriyle dolu tabaklardan yansıyan pas rengiyle beyaz soğan maydanoz karışımının ortasında sapsarı bir yüz. Kendi yüzü.”
Kitabın anlatıcısı İstanbul sokaklarında, bu kenti bir daha hiç görmeyeceğini sanarak dolaşıyor. Geçmişle bugünü aynı anda yaşıyor ve bu birlikteliği, geçmişin özlemiyle bugünün yalnızlığını okura da yaşatıyor. Anlatı iki düzeyde sürüyor. Birinci düzey onaltı yaşındaki bir yatılı okul öğrencisinin istanbul kentiyle ilk karşılaşmasına götürüyor bizi. İkinci düzeyse, bu delikanlının yıllar sonra, odaya. Bu iki düzey arasında sürekli bir ilişki, bir git-gel var. Nedim Gürsel’in anlatısının bir başka özelliği de, öyküyle tarihsel göndermeleri kentin tarih ve coğrafyasını birlikte ele alması, birinden ötekine kolayca geçivermesi. Anlatının bu özelliği kitaba tarihsel bir boyut da ekliyor.
Yazar, İstanbul’da yaşayan azınlıkların kenti bırakıp gitmelerine de çok üzülüyor:
“İstanbul 1453’de değil, bugün düştü. Bizans’ın Osmanlının güzel aynası Haliç, o saydam su, bir leş, bir balçık yığınına dönüştü. Galata’nın, Pera’nın Yahudi, Rum, Franko levanten mahalleleri yıkıldı birer birer. Yerlerine gökdelenler, pahalı oteller dikildi. Boğaziçi yalılarına da tankerler girdi, kıyılara beton döküldü. Öfkeli, gergin bir erkek kalabalığı doldurdu sokakları. Yabancılar göç etti, kozmopolit lstanbul kalmadı artık. Kırmızı tuğlalı küçük kiliselere, genelev sokağına sırtını dayamış sinagoğa gidenler azaldı.”
Türk-Yunan yakınlaşmasına katkısı için Abdi İpekçi Barış Ödülü’nü alan Nedim Gürsel’in, “Uzun Sürmüş Bir Yaz”dan sonra Yunan dilinde yayımlanan bu ikinci kitabını okurlarımıza tavsiye ederiz.
Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 168 - 15 Mayıs 1987
___________________________________________________________________________________________________________________________
Abdi İpekçi Dostluk ve Barış Ödülleri için gittiğim Atina’da tiyatro izlemeye fırsat ve zaman yoktu. Günümüz Yunan tiyatrosunda ve sahnelerinde neler olup bittiğini anlamak, uzaktan da olsa izleyebilmek için konunun uzmanı birine başvurmam gerekiyordu. Öyle yaptım. Yunan ITI’nin (Uluslararası Tiyatro Enstitüsü) Başkanı, Yunanistan’ın önemli gazetelerinden “To Vima”nın tiyatro eleştirmeni Helene Varopoulou sorularımı yanıtladı ve günümüz Yunanistan’ında tiyatro yaşamını anlattı.
İşte Varopoulou’nun söyledikleri aracılığıyla, Yunan sahnelerinde kuşbakışı bir gezinti:
Yunanistan’da çok yaygın bir tiyatro etkinliği var. (Yalnız Atina’da yüzü aşkın tiyatro sayabiliyoruz.)

Yapılar, örgütlenmeleri açısından bunları dörde ayırabiliriz.
- Kültür Bakanlığı’na bağlı Devlet Tiyatroları: Atina’da ve Selanik’te...
- Belediyelere bağlı ama aynı zamanda Kültür Bakanlığı’ndan da yardım gören Şehir Tiyatroları. Şehir Tiyatroları, Papandreu Hükümeti’nin gerçekleşmeye ve yaygınlaşmaya başlamış. Kuruluş amaçları, tiyatronun merkeziyetçiliğini kırmak. Helene Varopoulou, bölge tiyatroları çalışmalarının halen sürmekte olduğunu, tiyatroları işlevindeki Şehir Tiyatroları’nı yaygınlaştırmanın daha çok zaman alacağını belirtiyor...
- Ödenekli tiyatrolar: Her yıl Kültür Bakanlığı’na bağlı bir kurulun, yıldan yıla değişen miktarlarda ekonomik yardım sağladığı topluluklar. Bunların sayıları çok değil (genellikle, en köklü olanlar, eskiden beri süregelenler)...
- Ve kendi yağıyla kavrulanlar. Çoğunluk bunlarda. Ancak bu tür tiyatroların büyük bir bölümünü, Yunanlıların “revü” dedikleri (ileride göreceğiz) topluluklar oluşturuyor.
Bu tiyatroların repertuarlarına aldıkları ve sundukları oyunlarda, yerli ve yabancı oyunlar arasında bir denge sağlanmasına çalışılıyor ve sağlanıyor da...
YERLİ OYUNLAR
Helene Varopoulou’yu dinliyorum:
“Yunan oyun yazarları son yıllarda çok oyunlar çıkıyor. Ancak ben üç ayrı akımı temsil eden ve son iki yılda, yeni yapıtlarıyla da başarı kazanmış üç oyun yazarının ve son eserleri üzerinde durmak istiyorum.
- Bunların başında bir kadın yazar, Loula Anagnostaki geliyor. Daha önce sayısız oyunla ama özellikle Almanya’daki Yunan işçilerini irdeleyen “Zafer” ve “Ses Bandı” oyunlarıyla ünlenen Loula Anagnostaki, son oyunu “Silah Sesi”yle yeni bir hesaplaşma peşindeydi. Aile içindeki anne-oğul ilişkisi toplumsal bir sorgulama çerçevesinde veriliyordu. Genç oğulun kimlik arayışı diye özetleyebileceğim oyun, toplumsal ve çok şiirsel, lirik akımın önemli bir örneğiydi...
İkinci oyun yazarı Vassilis Ziogas’ı, Yunan tiyatrosunun “fantastik” yazarı diye niteleyebilirim. Bu yıl sahnelenen iki oyunu “Evlilik” ve “Dağ” şiirsel ve gerçeküstücü oyunlardı. Her iki oyundaki fantastik ve gerçeküstücü boyutlar zaman zaman bir mistisizme ulaşıyordu. Bu tartışmalı oyunlar, yılın en başarılı oyunları arasındaydı. Vassilis Ziogas’ın düşünce ve uygulamalarına katılır ya da katılmazsınız ama belli bir akımın temsilcisi olduğunu görmezlikten gelemezsiniz...
- Üçüncü isim: Giorgios Dialegmenos. Bu yıl sahnelenen “Gözlerinden Öperim” için bir benzetme yapmam gerekirse, bizim “Ayak Takımı Arasında” oyunumuz diyebilirim. Yoksul kesimden çeşitli insanların (sokak kadınlarının, işsizlerin, polis ya da polisciklerin), ilişkilerini irdeleyen amansız bir toplumsal eleştiriydi. Neredeyse natüralizme varan bir tutumla kaleme alınan oyun, günümüz yeni gerçekçi akımını çok iyi yansıtıyordu. Bunlara bir de çok başarılı bir uyarlamacıyı, Petros Markaris’i eklemeliyim. Bu yıl “Atları da Vururlar”dan sahneye uyarladığı oyun büyük başarı kazandı. Markaris’in uyarlamaları Brecht’inkiler gibi hep toplumsal tavrı ön plana çıkartır.”
Ve Helene Varopoulou, Yunan oyun yazınını şöyle özetliyor:
“Elbet başka önemli yazarlarımız da var. Ancak genel olarak, savaş sonrasının katı gerçekçiliği, şimdilerde çok boyutluluk ve en önemlisi de sonsuz bir şiirsellik kazanıyor, diyebilirim. Tıpkı sizin gibi, dil sorunumuz olduğu için, oyunlarımız yabancı ülkelerde yeterince tanınmıyor kanısındayım.”
YABANCI OYUNLAR
“Bir yönetmen, Karolos Koun sayesinde 50’lerin Amerikalı yazarlarını yeniden keşfettik” diyor Varopoulou.
Arthur Miller üç oyunla (”Seyyar Satıcının Ölümü”, “Hepsi Oğullarımdı”, “Köprüde”) bu yıl başta geliyor.
Onu Tennessee Williams ve Edward Albee izliyor.
Bu mevsim üç oyunla “Filumena”, “Kutsal Hayalet” ve “İçimizdeki Ses”le afişten inmeyen bir başka yazar da Edouardo de Filippo.
“Bu yıl aynı zamanda İtalyanların yılıydı:
Pirandello, ölüm yıldönümü nedeniyle yine 3 oyunla Selanik’te anıldı; Atina’nın en popüler oyunu Goldoni’nin “Kazanova”sı oldu...
Ve hiçbir zaman afişten inmeyen Dario Fo oyunları yine çok yaygındı.
Son bir iki yılda yönetmenlerin bir çabası da Elizabeth dönemi dramaturjisini yeniden inceleyip, bunlar arasından özellikle yönetmen ve oyuncu araştırmalarına, güncelleştirmeye elverişli olanlar yeniden farklı yorumlarla sahnelemekti. Shakespeare’in Othello ve Venedik Taciri, Webster, Ben Johnson ve John Ford’un oyunları böyle ele alındı.
Bu yılın repertuarında Brecht, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi bizde de üç Kuruşluk Opera’yla temsil edildi.
Yılın modası haline gelen oyunun bizdeki temsilleri başarısızdı.
Sovyet yazarlar arasında Gelman ve Panfilov vardı. Bu yıl büyük bir başarı kazanan bir oyun da Aziz Nesin’in ‘Toros Canavarı’ydı.”
TOPLULUKLAR
Helene Varopoulou, üç yeni topluluğun, bu yılın en başarılı toplulukları olduğunu belirtiyor.
Bunlar:
- Lefteris Voyatzis yönetiminde “Skine” (Sahne) Tiyatrosu;
- Yorgos Michailidis yönetimindeki “Anichto Teatro” (Açık Tiyatro) ve
- Vassilis Papavassilipo yönetimindeki “Epoki” (Dönem) Tiyatrosu.
- Mikailides’in yönettiği John Ford’un, “Yazık ki Orospu”,
- Papavassilion’un yönettiği Goldoni’nin “Yeni Ev” ve
- Andreas Staikos’un yazdığı (1975) “Clytemnesre” sahne yorumlarıyla tüm dikkatleri çekmiş.
Her üç topluluğun da bir yandan repertuar araştırmasını sürdürürken, bir yandan da yönetmen ve oyuncu yorumlarını yeni aşamalara götürdüklerini,
sahneye koyma ve oyunculuk sanatlarına yeni boyutlar kattıklarını belirtiyor Helene Varopoulou:
“Bu üç topluluk da, günümüz Yunanistan’ında sürekli arayan ve gelişen bir tiyatro yarattılar.”
1987 yılının Yunan tiyatrosu için bir de büyük kaybı var: Ülkesinin en büyük tiyatro adamlarından biri, yönetmen, “hoca” Karolos Koun öldü (79 yaşındaydı). 1935’te kurduğu Sanat Tiyatrosu’nu, o gün bugün yöneten, “Sanat Tiyatrosu Okulu”nda sayısız öğrenci yetiştiren Koun, 50 yıl boyunca yalnız belli başlı dünya klasiklerini, tiyatro repertuarının ünlü oyunlarını Yunanistan’a tanıtmakla kalmadı, sahnelediği Yunan klasik ve çağdaş oyunlarını da ülkesinin dışına taşıdı (Yazının başında adı geçen Loula Anagnostaki’yi de “keşfeden” oydu. Sahneye koyduğu son eser de, “Silah Sesi”ydi).
“Onun okulundan yetişenler bugünün en ünlü oyuncular ve yönetmenleri oldular” diyor Helene Varopoulou ve ekliyor:
“Yunan halkı, Klasik Yunan Tiyatrosu’yla ilişkisini hiçbir zaman kesmedi. Klasik Yunan Tiyatrosu denince, Karolos Koun’un imzasını taşıyan Aristofanes’in ‘Kuşlar’ını ya da Aeskilos’un ‘Persler’ini anımsamamak olanaksız... Klasik Yunan oyunları bizim için yaz tiyatrosudur. Kışın sahnelenmez ya da çok ender sahnelenir. Klasikleri, doğal ortamlarında, antik açıkhava tiyatrolarında sahnelemeyi yeğliyor, bu oyunları İtalyan sahnesine çıkarmayı düşünmüyoruz. Her yaz Atina Festivali’nde yedi bin kişilik Epidaurus Tiyatrosu’nda Devlet Tiyatrosu klasikleri sahnelenir. Bunlar çok pahalı prodüksiyonlar olduklarından, ancak Devlet Tiyatrosu altından kalkabiliyor.
Bir yandan Devlet Tiyatrosu, öte yandan Karolos Koun ve Sanat Tiyatrosu, yıllardır, klasikler nasıl sahnelenmeli diye araştırdı. Bu alana eğilen genç yönetmenler de var. Örneğin Spiros Evangelatos, Minos Volonakis ve Yorgos Michailidis... Klasiklerle yeni biçim araştırmalarına girenler, kalıpları kırıp, yeni biçimlerden yeni yorumlar yaratanlar da var: Örneğin Thadoros Terzopulos’un sahnelediği plastik görüntüyü, bedensel hareketleri zorlayan ‘Bakkalar’ ve Spiros Vrachoritis’in eski Yunan diliyle sahnelediği ve Bizans Ortodoks dilini, müziğini, rengini, özetle biçimini yakalamaya çalıştığı ‘Antigone’ oyunlarını sayabilirim... Yunan seyircisinin klasiklerle ilişkileri hep içli dışlı bir biçimde sürüyor, bu ilişki hiç kesilmez. Yazın her oyun iki kez sahnelenir ve her oyunu 14 bin kişi görür. Bunlara sonsuz bir ilgi vardır.”
Günümüz Yunan sahneleri üzerindeki gezintimiz, birkaç kanat çırpınışıyla bitiverdi.
Geriye bana, bu gezinti için Helene Varapoulou’ya teşekkür etmek kaldı.
Zeynep Oral | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 168 - 15 Mayıs 1987
___________________________________________________________________________________________________________________________
Bugünkü Yunan sinemasından söz ederken, öncelikle film yapımı alanında uygulanan iki değişik yöntem üzerinde durmak gerekiyor.
Her yıl üretilen yaklaşık olarak 30 filmin aşağı yukarı yarısı salt tecimsel amaçlar güden yapımevlerince gerçekleştiriliyor. TV’nin silip süpürdüğü geleneksel “ticari” sinemanın cılız bir kalıntısı olan bu filmler, açık sahneler içeren sulu güldürüler olup, ortalama 50.000 kadar seyirci buluyor.
Geri kalan 15-20 film ise, aynı zamanda yapımcı görevini üstlenen yönetmenlerce çevriliyor.
Yunanistan Sinema Merkezi’nin dağıttığı kredilerle yapılan bu filmler Yeni Yunan Sineması diye anılan sinema olayını oluşturuyor.
Yeni Yunan Sineması, ayırıcı nitelikleriyle. bir sinema ekolü olmadığı gibi, klasik “ulusal sinema” kavramına da sığmıyor. Ne var ki, bağrında çok değişik sinema anlayışını barındırmasına karşın, kimi ortak özellikler taşımıyor değil. Kenarda kalmışlık, yalnızlık ve iletişim güçlüğü, sinemacıları en çok etkileyen temalar oluyor. Çoğu filmlerde, bireysel tedirginlikler, varoluşçu arayışlar ve duygusal sorunlar işleniyor. Genellikle toplum gerçeklerinden kopuk kalan bu filmler, bireyciliğin ve umutsuzluğun burgacında çırpınan, ayakları havada yapıtlar oluyor. Yaygın başka bir özellik ise, içerikten çok biçime önem verilmesidir. Filmlerin çoğu teknik açıdan az çok başarılı olmasına karşın, yaratıcılık yanlarıyla oldukça zayıf kalıyor. Bu arada yabancı yönetmenleri “başarı”yla öykünen sinemacılara rastlandığı gibi, reklam filmlerinin etkisinde bulunanların sayısı da oldukça kabarık. Filmin bütünlüğüyle organik bağlantısı bulunmayan, birkaç saniyelik etkilere (effects) dayanan ve saman alevi gibi parlayıp sönen, bir dizi “hoş” planlar birçok filmin başlıca temel taşı oluyor. Tüm bunlara bir örnek vermek gerekirse, 1986 Selanik Film Şenliği’nde 4 ödül kazanan P. Tassios’un “Nok-aut” filmini gösterebiliriz.
Seyircilerden pek ilgi görmeyen (2500-25.000 bilet) bu tür filmlerin ağırlıkta olması türlü türlü yorumlanıyor. Kimilerine göre, film yapımı riskli ve pahalı bir “kumar” olup, buna daha çok serüvenci ya da lobisi güçlü kişiler girişiyor. İyimser düşünenler ise, Sinema Merkezi’nin yılda 20’ye yakın filmi finanse etmesiyle, eninde sonunda yetenek sinemacıların çıkacağına inanıyor.
Bugünkü Yunan sinemasında, kitlelere seslenen politik sinemayı amaçlayan sinemacılar da bulunuyor. Yılmaz Güney’in etkisinde bulunan T. Psaras bunların başında. Son çevirdiği “Kervansaray” filmi, Güney’in şiirselliğinden yoksun olmasına karşın, yakın tarihteki olaylara dürüst tanıklığı ile ilgi topluyor. Bu alanda eli düzgün başka bir yapıt, St Kostandarakos’un “Seyir Halinde” (1985) filmi.
Dünyanın önemli sinema sanatçılarından sayılan Angelopulos’un son yapıtı “Arıcı” filmi, doğal olarak Yunanistan’da yılın sinemayı olayı oldu. Ne ki, Angelopulos’u Brechtçi bir sinemacı olarak sevenler, bu kez tam düş kırıklığına uğradı. İsconti’nin rotasına yakın bir yol izleyen Yunanlı yönetmen, son filminde toplumsaldan bireysele, tarihselden ruhbilimsele başarısız bir dönüşle, devrimden umudunu kesmiş bir arıcının (Marcello Mastroianni) bireysel, içe dönük dramına eğilmeye çalıştı. Aynı zamanda, plan-sekanslara dayalı epik anlatım biçimini sürdüren Angelopulos, öz-biçim uyumu açısından olsun, ideolojik açıklık açısından olsun açmaza düştü.
Yunan sinemasında önemli başka bir olay, eski “usta”ların, uzunca bir aradan sonra ses vermeleri oldu.
- ”Zorba” (1964) filmiyle dünyaca ünlenen M. Kakoyannis’in Şili’deki askersel yönetimi kınayan “Tatlı Yurt” filmi, nedense gerek eleştirmenler, gerekse seyirciler tarafından pek tutulmadı.
- ”Küçük Afroditler” ile 1964 Berlin Ödülünü kazanan N. Kunduros’un “Genelev”i, plastik yönden taşıdığı değere karşın, tutarsız ve önyargılı senaryosuyla eleştirilere uğradı.
- Son olarak, “Derinlikler” (1963) filmiyle dünya sinema tarihine geçen N. Papatakis, “Fotoğraf” filmiyle, Yunan sinemasına çok önemli bir yapıt kazandırdı.
Y. Boz | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 168 - 15 Mayıs 1987



















