yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Mario Benedetti

Latin Amerika'nın en çok okunan yazarlarından biri olan Mario Benedetti,
geçen yıl 1973'ten bu yana sürgünde yaşadığı İspanya'dan ülkesi Uruguay'a döndü.

Benedetti şiir ve öyküleri,
yazdığı beş romanı ile Latin Amerika edebiyatına değişik bir tat getirmeyi başaran bir yazar:

  • Kör kocanın gerçekte kör olmadığını ve davranışlarını yıllardır izlediğini fark eden bir kadın ve âşığı...
  • Bir Avrupa havalimanında isteği dışında sayısız günler geçirdikten sonra, şaşırtıcı bir olguyu, uzun süredir ölmüş olduğunu fark eden Latin Amerikalı bir işadamı…
  • Yerel bir gazetenin fal köşesinde asılacağını okuyan işkenceci bir polis memuru...

Benedetti'nin öyküleri, yazarın gözlem gücü ve ayrıntılara değer veren anlatımını sergilerken,
kahramanları doğal ile doğal olmayan gerçeklik ile fantazma arasındaki ince sınırda dolanır durur.

1920'de Uruguay'ın Tacuarembo kentinde doğan yazarın baş konusu, Uruguay insanının “küçük insanın” yaşantısı. Bir zamanlar Benedetti, Uruguay'ın, dünyanın bir ulus statüsüne sahip tek ülkesi olduğunu söylemişti. O zamanlar buraya Latin Amerika'nın İsviçre'si denirdi. Uzun süreli bir siyasal ve ekonomik istikrar yaşanmış, yaygın bir orta tabaka oluşmuştu. Benedetti 1973 askeri darbesi ile tuzla buz olan bu dünyanın arka planını anlatmıştı.

Yapıtları on dokuz dile çevrilen Mario Benedetti anlatıları
ve Daniel Viglietti ve Isabel Parra gibi Latin Amerika'nın ünlü halk müziği şarkıcıları için yazdığı şarkı sözleri ile
gerçek bir halk yazarı konumuna yükseldi.



Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 175 - 1 Eylül 1987
_________________________________________________________________________________________



Benedetti'nin bir öyküsü
Yıldızlar ve Sen

Bir ilkokul öğretmeniyle, bir terzinin oğluydu. Zayıf, uzun boyluydu. Gözleri koyu renkli, elleri yumuşacıktı. Mikroptan arınmış, herkesin okuma-yazma bildiği, çalışkan, yazgısı yabancı sermayeyle işleyen (kaba, kare biçiminde, dumanlar tüten) iki fabrikaya sıkıca bağlı, küçük Rosales kentinin tipik bir bireyiydi. Oliva komiserdi, duvarcı ya da banker de olabilirdi. Yani yeteneğinden değil, raslantıyla komiser olmuştu. Aslında, Rosales'de yıllardır polisin hemen hemen hiçbir anlamı yoktu, kimse yasaları çiğnemezdi çünkü. Üstünden en az yirmi yıl geçen en son cinayet, bir aşk cinayetiydi: Tüccar Don Estevez, kanserli karisini öldürmüştü, onun son haftalarını ölümle pençeleşerek geçirmesini istememişti çünkü. Bu olay dışında, içkili birtakım insanlar, arada bir, çevresinde kilisenin ve komiserlik binasının görkemli yükseldiği Plaza'ya gelirlerdi, ama bu durumlarda polis devreye girmezdi, çünkü bu sarhoşlar daha çok neşeden içerlerdi, bütün yaptıkları da, eski şarkılar söylemek ve kendilerinin de açık saçık bulduğu, ama aslında ergenlere özgü, masumca şakalar yapmaktı. Komiser, eczacı ve dişçiyle kâğıt oynamak için 4 kahveye, arada bir de, gazete yazarı Arroyo ile spor ya da uluslararası politika üzerine yarenlik etmek için kulübe giderdi sektirmeden. Aslında Arroyo'nun gazeteciliğe ilişkin çalışmaları ne sporla ne de uluslararası politikayla ilgiliydi. Fal sayfasında (Yıldızlar ve Sen) çoğu kez çok yakın olduğu sanılan bir geleceğin somut ve ispat edilebilir durumuna dayanarak yazılar yazdığı halde, ilgi alanı, aslında, müneccimlikti.

Söz konusu durumlar, üç alanla ilgiliydi: Uluslararası, ulusal ve doğrudan doğruya kentle ilgili durumlardı bunlar. Her üç alanda da sık sık doğru tahminlerde bulunduğu için, sadece kadınlar değil, tüm Rosales halkı “La Espina de Rosales” adlı sabah gazetesindeki astrolojiyle ilgili sütununu dikkatle okurlardı.

Belki burada, öykümüzde, sözü edilen kentin gerçekte hiç Rosales adını taşımadığını söylememiz gerekiyor. Bu adı yalnızca güvenlik açısından seçtik.

Bugün Uruguay'da sadece belli kişiler, siyasi gruplar ve sendikalar değildir yasa dışı olan.
Mahalleler, köyler ve kentler bile vardır yasa dışı kabul edilen.

1973'teki hükümet darbesinden sonra, Komiser Oliva, kökten bir değişikliğe uğradı. Göze ilk çarpan değişiklik, dış görünüşüyle ilgiliydi. Eskiden hemen hemen hiç üniforma giymezdi. Yazları da, onu sık sık gömlekle görürdünüz. Şimdi ise, o ve üniforması, birbirinden ayrılmaz olmuştu. Bu da, yüzüne, davranışlarına, yürüyüşüne ve buyruklarına, daha bir yıl öncesine kadar insanın aklına bile gelmeyen buyurgan bir sertlik veriyordu. Öte yandan, hızla ve durmaksızın kilo almıştı. (Rosales'in argosunda onun için “domuzlaştı” deniliyordu.)


Arroyo, başlangıçta bütün bu değişiklikleri, sadece basarili bir yanıltma olarak kabul edercesine, inanmaya inanmaya izliyordu. Ama, Oliva'nın o her zamanki sarhoşları, aynı şarkıları söyler ve aynı şakalar yaparlarken, 'toplum düzenini bozuyorlar, ar ve haya duygularını zedeliyorlar'' diye tutuklattırdığı o akşam, bu değişikliğin ciddi olduğunu anladı. Ve ertesi gün, “Yıldızlar ve Sen” sütununda Rosales'in yakin geleceğinin karanlık tablosunu çizdi.

Kentin tek lisesinde ilk kez bir öğrenci direnişi oldu. Ülkenin öbür iç bölgelerinde olduğu gibi, bu liseye de çok farklı yaş gruplarından öğrenciler devam ediyordu. Bazıları henüz çocuktular, diğerleri ise neredeyse yetişkin sayılmaktaydılar. Bu geleceğe gebe direnişte, gençler hükümet darbesini, parlamentonun feshini, sendikaların kapatılmasını ve işkenceyi protesto ettiler.

Öğrenciler, Oliva'nın kişiliğinde oluşan değişikliğe hazırlıksız olduklarından Plaza çevresinde yürüdüler ellerinde pankartlarla ve daha ikinci kez dönüyorlardı ki, hepsi tutuklandı. Polis memurları, neredeyse onlardan özür diliyor (Bir kaç ayaklananların amcası ya da vaftiz babasıydı.) Ve yarı eleştiri yarı korkar biçimde fısıldayarak, Oliva'nın yeni hastalığını
ima ediyorlardı. Komiser, ilk yirmi dört saat içinde, iyice azarladıktan ve yari gücüne dayanarak kendisine faşist diyenlere tahammül edemeyeceğini söyledikten sonra, 60 tutukludan 50'sini salıverdi. Geriye kalan on kişiyi (reşit olanlardı bunlar) diş dünyadan kopararak komiserlikte alıkoydu. Alaca karanlıkta, inlemeler, imdat sesleri, insanin içine işleyen bağırtılar duyuldu. Ana-babalar (özellikle analar) komiserlikte çocuklarına işkence yapıldığına inanamadılar. Ama gerçek buydu işte.

Ertesi gün, Arroyo'nun astrolojik tahminleri daha da karanlık görünüyordu.

Şöyle cümleler yazmaya cesaret etmişti Arroyo:

“Biri, Rosales'in yaşamını yıkım tehlikesine sokan zorlayıcı uygulamalara girişiyor. Kan akacak, ama sonunda adalet yerini bulacak.”

Kentte yalnızca bir avukat vardı, ana-babalar on gencin savunmasını ona verdiler. Ama Dr. Borja yargıcı aramaya çıktığında, onun da tutuklu olduğunu öğrendi. Bu gülünçtü, ama o ölçüde de doğruydu. Cesaretini topladı ve komiserlikte konuştu. Ama henüz Habeas Corpus'tan, grev hakkı ve benzeri şeylerden söz etmeye başlamıştı ki, komiser onu uzaklaştırttı. Avukat, başkentten yardim istemeye karar verdi, ama ana-babalar olmayacak umutlara kapılmasınlar diye, “heralde başkentte Oliva'ya hak verirler” biçiminde konuştu. Düşünüldüğü gibi, avukat bir daha geri dönmedi, birkaç ay sonra Rosalesliler ona, Punta Carretas'taki cezaevine sigara göndermeye başladılar.

Arroyo şöyle kehanetlerde bulunuyordu: “Gaflet saati geldi. En iyilerin bile yüreğini kin bürüyor.”

Daha sonra da, kentin tarihinde hiç görülmemiş bir şey, danslı toplantı da o olay meydana geldi. Bir süre önce, fabrikalardan biri, muhalif atılımları etkisiz duruma getirmek üzere işçiler ve memurları için bir lokal açmıştı. Ama burası, kısa sürede tüm kentin buluştuğu bir yer oldu. Her cumartesi akşamı, gençlerle yaşlılar eğlenmek ve dans etmek amacıyla orada toplanıyorlardı. Bu dans partileri, haftanın en önemli sosyal olaylarıydı kuşkusuz. Burada herkes yeni dedikoduları öğrenir, nişanlar, vaftiz törenleri, düğünler yapılır, tüm hastalar ve iyileşenler üzerine konuşulurdu. Hükümet darbesinden önceki günlerde Oliva, buraya sık sık gelirdi. Herkes, onu kendilerinden biri olarak görürdü. Gerçekten de öyleydi. Ama değişiklikten sonra komiser, bürosunu mesken tuttu (genellikle gecelerini orada, kendi deyimiyle ''iş başında'' geçirir oldu.) Ve kahveye, kulübe, lokale de gelmez oldu. (Oliva'nın, Arroyo'dan uzak durması da gözden kaçacak gibi değildi.)

Ancak, Oliva o cumartesi gecesi, haber vermeden adamlarıyla birlikte lokale geldi. Korkuya kapılan orkestra, akordeoncuların öksürmesi üzerine durdu ve dans eden çiftler, makinası birden işlemez olan bir oyun kutusu gibi, birbirlerinden ayrılmaksızın oldukları yerde kalakaldılar.  Oliva: “Bayanlar, hanginiz benimle dans etmek ister?” diye sorduğunda, herkes onun sarhoş olduğunu anladı. İki kez aynı soruyu sordu, yanıt alamadan. Herkes öylesine sus pus olmuştu ki, (polisler, müzisyenler ve halk) hepsi bu küstahça şımarıklığa tanık oldu. O zaman, arkasında, suç ortaklarıyla birlikte Oliva, kocasıyla pencere yakınlarında bir bankta oturan Claudia Oribe'nin yanına gitti. Claudia (sarışın, sempatik, oldukça canlı idi.) Gebeliğinin altıncı ayında kendini hantal buluyor, doktor da erken doğum tehlikesinden söz ettiği için, oldukça dikkatli davranıyordu. “Benimle dans eder misin?” dedi komiser ona kolundan tutarak. ilk kez sen diyordu ona. Kocası, inşaat işçisi Anibal, sapsarı ve gepgergin olarak ayağa fırladı: Ama Claudia, aceleyle: “Hayır, teşekkür ederim” diye yanıtladı. “Benimle dans edebilirsin” dedi Oliva. zaman Anibal: “Karnını görmüyor musunuz? Onu rahat bırakın” diye bağırdı. “Seninle konuşan yok!” dedi Oliva. “Onunla konuşuyorum. Ve o da hemen benimle dans edecek.”

Anibal, Oliva'nın üzerine atıldı ama bekçilerden üçü onu tuttular. “Götürün onu!” diye emretti Oliva ve Anibal'i götürdüler. Oliva, üniformalı kolunu gebe kadının kalın beline doladı ve müzisyenler yarım kalan parçaya yeniden başlarlarken, onu dans pistine sürükledi. Kadının zar zor nefes aldığını herkes görüyordu, başka nedenlerin yanında, nöbetçiler silahlarını çektikleri için kimse karışmayı göze alamıyordu. Çift, durmaksızın üç tango, iki bolero ve bir rumba yaptı. Dans bittiğinde, Claudia yari baygındı. Oliva, onu banka geri götürdü ve “Görüyor musun, nasıl dans ettin?” dedi. Aynı gece Claudia Oribe, düşük yaptı.

Kocası, aylarca tek başına tutuklu kaldı. Oliva, onun sorgulamaktan özel bir zevk duyuyordu. Oribe ailesinin doktoru, devlet dairesindeki sekreterlerden birinin yeğeniydi. Bu durumu değerlendiren kentin ileri gelenleri, en sözü geçen kişiye başvurmak üzere doktorun başkanlığındaki bir heyeti başkente gönderdi.

Ama en sözü geçen kişiden gelen öğüt şuydu:

“Sanırım, bu durumda hiçbir şey yapmamak daha iyi. Oliva, hükümetin güvendiği bir adamdır.
Eğer tazminat ya da ceza istemi üzerinde diretirseniz, öç alır. Şimdiki zamanlarda sakin olmak ve beklemek en iyisi.
Ben ne yapıyorum sanıyorsunuz? Ben de bekliyorum, değil mi?”

Ama Rosales'teki gazete yazarı Arroyo bekleyemedi.
O andan başlayarak, savaşımı sistemleştirdi.

Pazartesi günü şöyle yazıyordu sütununda: “Birilerinin hesap vereceği zaman yaklaşıyor.”

Çarşamba günü: “Gücünü, zayıflara karşı kullanan kişi için durum kötü” diyordu.

Perşembe günü: “Güçlü olan düşürülecek. Ölüm fermanını kendi imzaladı.”

Ve cuma günü: “Yıldızlar onun sonunu haber veriyor. Ömrü doldu. Zorbanın oğlu ölecek.”

Oliva, cumartesi günü “La Espina de Rosales” gazetesinin yazı işlerine gitti. Arroyo orada değildi. Onu evde aramaya karar verdi o zaman. Eve varmadan önce, adamlarına şöyle dedi: “Dışarıda bekleyin. O gülünç orospu çocuğuyla her zaman tek başıma başa çıkarım ben”. Arroyo kapıyı açtığında, Oliva onu sertçe itti ve tek kelime söylemeden eve daldı. Arroyo, ne dengesini yitirdi, ne de şaşırdı. Sadece komiserle arasında belli bir uzaklık kalmasına dikkat ederek, koridordan, çalışma odasına geri döndü. Oliva arkasından gelmedi. Arroyo, sapsarı, dudakları sımsıkı kapalı olarak, çalışma masasının arkasına geçti. Oturmadı.

“Yıldızlar sonumun geldiğini söylüyorlar, öyle mi?”

“Evet,” dedi Arroyo. “Bunun benimle hiçbir ilgisi yok. Yıldızlar böyle diyor.”

“Ne biliyorsun? Sen sadece bir orospu çocuğu değil, aynı zamanda rezil bir yalancısın da,”

“Ben aynı fikirde değilim, komiser”

“Biliyor musun? Şimdi hemen oturacak ve yarinki yazıyı yazacaksın.”

“Yarın pazar. O sayfa yayınlanmaz.”

“O zaman pazartesi günü için yaz. Zorbanın oğlunun daha yıllarca mutlu ve çok sağlıklı olarak yaşayacağını yazacaksın.”

“Ama yıldızlar başka şeyler söylüyor, komiser.”

“Yıldızlarının içine yaparım. Yaz, hem de şimdi!”

Arroyo'nun hareketi o denli hızlıydı ki, Oliva ne kendini koruyabildi, ne de kaçabildi.

Sadece bir el ateş etti Arroyo.

Yere yıkılan Oliva'nın açık, şaşkın gözlerine bakarak: “Yıldızlar yalan söylemez” dedi.



Türkçesi: Zerrin Günyol | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 175 - 1 Eylül 1987

Carlos Fuentes

Cervantes ödülünde ikinci Meksikalı

Carlos Fuentes, romanlarında ülkesinin geçmişteki ve bugünkü kimliğini irdeliyor

Carlos Fuentes, Harvard Üniversitesi'nde öğrencilerine Cervantes'i anlatıyormuş, hem de tam Don Kişot'un sadık seyisine “Mucizeler, Sancho, ender görülen şeylerdir” dediği yeri: Kendisini telefona çağırmışlar, İspanyol dilinde yazan yazarlara yapıtlarının tümü için verilen Cervantes ödülüne layık görüldüğünü bildirmişler.

Yazarın olayı böyle anlatması alçakgönüllülüğünün belirtisi, çünkü ortada mucize denecek durum yok:

Carlos Fuentes şimdiye dek çeşitli ödüller aldığı gibi nobel adayları arasına da girmiş. Dilimize çevrilen Cambio de piel (Deri Değiştirmek) romanı ile 1967'de yine İspanya'da Biblioteca Breve ödülünü almışsa da, kitabı sansür nedeniyle yasaklanmış.

Eleştirmen Rafael Conte olayı şöyle yorumluyor (1):

Cervantes ödülü böylece çok uzakta kalmış sayılamayacak karanlık dikta yıllarımızda kimin ya da neyin adına olduğu pek bilinmeden sürdürülen bir alay haksızlıktan birini gidermiş oluyor; ne olduğumuzu bilmek istiyorsak o yılları hiç aklımızdan çıkarmamakta yarar var


İlk kitabı Los dias enmascarados'u (Maskeli Günler) 33 yıl önce yazmış olan 59 yaşındaki Fuentes, Cervantes ödülünü alan yazarların en genci. ilk büyük romanı 1958'de La región más transparente (En Saydam Bölge) oldu. O gün bugündür, gelenekçilikle öncülük arasında mekik dokuyarak yazının tüm rizikolarına girdi, Yeni Roman'dan Kuzey Amerika romanına değin çağın tüm deneyimciliklerinden etkilendi. Bundan üç ay önce çıkan ve bir “kurgu-yergi” olarak nitelenen son romanı Cristóbal Nonato (Doğmamış Kristof) İspanya'nın kutlama hazırlıklarına giriştiği Amerika'nın keşfinin 500. yılına özgün, çarpıcı bir katkı.

Kültür Bakanı Javier Solana ile Fransızlaşmış İspanyol yazarı Jorge Semprun'un da yer aldığı jürinin İspanyol yazarlara yeğ tuttuğu Fuentes, bu ödülün tarihinde Octavio Paz'dan 6 yıl arayla ikinci Meksikalı, romanlarına yansıyan şaşırtıcı kültürüyle Meksika, ispanyol ve yeryüzü yazınının mirasçısı, ülkesinin büyük yazın geleneğini izleyerek Meksika'nın tarihsel kimliğini irdeliyor. Bu geniş kültürün kaynağında Amerika'nın Kolomb-öncesi mitolojisi var, sonra Keşif, Fetih ve sömürge dönemleri geliyor. Meksika Devrimi Fuentes'in gözünde ülkenin bugününü anlamak için zorunlu bir inceleme konusu. Dilimize de çevrilen La mu erte de Artemio Cruz (Artemio Cruz'un Ölümü) (1962) bu incelemeden doğan başyapıtı.

La cabeza de la hidra'da (Ejderhanın Başı) (1978) kargaşa, depremler, dış borçlarla olağanüstü petrol girdileri arasında çalkalanan Meksika'nın bugününü yorumluyor.

Sonbahardan beri İspanya'da yayın piyasasına egemen olan Latin Amerika yapıtlarının başında gelen Cristóbal Nonato'da ise, 1992 yılında, anasının karnındaki bir Meksikalı ceninin gözlerini açmaya hazırlandığı keşmekeş dünyasını, parçalanmış, satılmış ülkesini anlatıyor.

Yazınsal yolculuğuna otuz yılı aşkın bir süre önce başlayan bu Cervantes” diyor R. Conte, “Köşeyi döndüğümüzde karşımıza dikilecek olan bir geleceğe adım atıyor, kıyamet haberciliğini andıran bir karamsarlık içinde yine de bizi o gelecekten esirgemek istiyor gibi. Her zaman olduğu üzre, güncellik geleceğe kapı açıyor.

En berbat olasılığı öngörmek Carlos Fuentes için bir uyarı değeri taşıyor, o olasılığın gerçeğe dönüşmesini önlemenin bir yolu neredeyse.

Barselona'da çıkan Quimera dergisinin Fuentes'e ayrılmış özel sayısında yazara şöyle bir soru yöneltiliyor (2):

Cristóbal Nanato'da Meksika'nın Mahşer gününü andıran bir betimlemesini yapıyorsunuz:

 Guadalupe köktenciliği, ulusal sorunlar, bazı eyaletlerin kuzeydeki büyük komşuya geçmesiyle
‘Meksamerika’nın kurulması.
Gerçeğe tanı koyduğunuzu söyleyebilir misiniz?

Kesinlikle hayır” diye yanıtlıyor o, “yalnızca yazınsal-siyasal bir varsayım. Ama Bolivya örneğinde görüldüğü gibi, uluslar dış borçlarını karşılayabilmek için tüm varlıklarını ortaya koyuyorlar. Eh, öyleyse petrol bölgeleri neden söz konusu olmasın? Meksika'da bunu düşünüyorum, bir karabasan gibi öngörüyorum bunu, topraklarının yarısını zaten yitirmiş bir ülkenin pekâlâ başına gelebilecek bir şey gibi. Ama Meksika'nın, Meksikalıların sandığından daha güçlü bir ülke olduğuna inanıyorum, hem de çok çeşitli ve çok genç bir nüfusu var. Tarihinde ilk kez demokrasi dileyen bir sivil toplumu var, Kuzey Amerika usulü değil, Meksika usulü bir demokrasi. Genel görünüm olumlu, gelgelelim Meksika'nın sorununu işler biraz düzelir düzelmez kendi kendimize övünmeye girişmemiz. İşlerimiz genelde hep o denli kötü gitti ki, bir umut ışığı görür görmez sokaklara fırlayıp haykırmaya, altınları pencereden savurmaya başlıyoruz. Tonancicla yerlileri bütün yıl ufacık kıraç tarlalarına emek verirler. Ondan sonra bayram geldi mi har vurup harman savururlar. Elimize petrol geçer geçmez aynını yapıyoruz. Altı yılda Meksika'ya yüzyetmiş yıllık bağımsızlık tarihinde girmediği kadar yabancı döviz girdi. Nereye gitti bu para? Kendi kendisinden hiç memnun olmaması gereken bir ülkeyiz. Hep eleştirilerek, sağduyu ile sarsılması gereken bir ülke. Kendisine mutluluk vadedilmiş olduğuna, her şeyin iyi gideceğine inanan Kuzey Amerikalıların karşısında bizim sağduyumuz mutsuzluktan kaynaklanıyor.

Kuzey Amerika ile değerler karşıtlığı Carlos Fuentes'in dünyayı ve geleceği yorumlayışında bir temel taş:

Kuzey Amerika gibi köksüz, kuşakların anısının kolayca yittiği bir ülke karşısında Meksika gibi köklerine sımsıkı sarılmış bir ülke var. Gelecek yüzyılda Latin Amerika'nın -olumlu ve verimli saydığım- çatışması bundan doğacak. Biz kendi kimliğimiz üstüne ne düşünüyorsak düşüne duralım, öyle bir dünya ile yüzleşmek zorunda kalacağız ki, o kimliği yadsımasa bile, durmadan değişen, inorganik bir çoğul-kültür adına sınava sokacaktır. Bugünkü Latin Amerika yazını, özellikle bazı dışavurumlarıyla bu sorunun yanıtıdır. Ben Cristóbal Nonato'da hep bunu gözönünde tuttum. Şairler, Octavio Paz, Pablo Neruda, bunu biliyor bunu göğüslüyorlar. Romanda duruma en iyi tanı koyan Cortázar sanırım.


KALKINMA ALDATMACASI

Carlos Fuentes'in yapıtlarının Meksika'nın kimliğini arayışı gibi, devrimin toplumsal-kültürel sonuçları, ülkenin teknolojik ilerleme adı verilen engelli koşudaki durumu ve Meksiko City'nin içgöç ve nüfus patlamasıyla devleşmesi gibi sorunlar da yansıyor:

Dramatik bir gelişim bu” diyor yazar, “Meksiko yaşanmaz bir kent olup çıktı. Bir insanın yaşamına sığan bir süre içinde bir kentin nüfusunun bir milyondan 18 milyona yükselmesi olacak şey değil. Devleşme sorunu karşısında siyasal irademizi ortaya koymak zorundayız.

Bazı gelişimler yapıtlarımda izlenebilir. 70'li yıllara değin Meksika Devrimi'nin yarattığı kişileri Artemio Cruz gibi enerjik kahramanlar işledim. Sonra bunlar ortadan yok oldular. Kalkınmanın hayaleti yedi bitirdi onları. İnsancı ya da kültürel değerlerden bağımsız, geçerliğini kendinde bulan bir kalkınma tutkusu bu tür enerjinin açığa çıkmasını engeller. Ama o tipler şimdi yeniden sahnede beliriyorlar, son romanımda olağanüstü enerjisi olan kişilere yer verdim. Meksika'nın vahşi bir enerjisi var, kalkınma aldatmacasından öcünü alıyor. İlerleme tutkusu enerjinin boş bir hayal uğruna akıtılmasıydı, bir gün geldi, o da bitti. Buna karşılık kültür gerçeği yeniden doğdu, zaten dönüp dolaşıp Meksika'yı kurtaran hep odur. Devrim yirmi anlamda, siyasal, ekonomik, toplumsal anlamda başarısızlığa uğramış olabilir, ama kültür bakımından başarısızlığa uğramadı. Ülkenin bir geçmişi olduğu, o geçmişin bir geçerliği olduğu, bize bir kimlik veren belli bir süreklilik anlamına geldiği ortaya çıktı. Tüm Latin Amerika'nın başına gelen felaketin içinde ayakta kalan tek şey kültürün sürekliliği. Dayanmamıza, kim olduğumuzun bilincine varmamıza, ne yapacağımızı düşünmemize olanak veren tek şey bu."

Ve Carlos Fuentes Meksika'da değil, ABD'de yaşıyor. Sevdiğinden değil, örneğin Londra gibi yazarın ve yazının saygı gördüğü bir kentte, üstelik İngiliz olmanın sıkıntılarına da katlanmadan yaşamanın aslında daha hoş olacağını ileri sürüyor. Ama ABD'de kendisini tedirgin eden birçok şeyle karşılaşıyor, yazmaya zorlanıyor, sevmediği, doğru bulmadığı şeyleri ABD'lilere kendi tribünlerinden haykırabilmek için. 60'lı yıllarda kendisine iki kez giriş vizesi verilmeyişinin nedeni bu olsa gerek.

Sanırım dünyanın çoğu yerinde ülkelerin bilgeliğinin taşıyıcısı olan halk kesimi seçkinlerden daha iyidir, yalnız ABD'de durum böyle değil, halk hayli sevimsiz, aman yerliler saldıracak korkusu içinde ‘covered wagon’larına sığınıp yumurta pişirerek yiyen öncülerden oluşmuş. Mutfağı desen yok, müziği desen zencilerin armağan ettiklerinden başka müziği yok, yazarların armağan ettiklerinden başka dili de yok o kaderi de olmasa, inanın bana, hepsi ‘İhtiras Tramvayı’nda Marlon Brando gibi, ‘Hmm, hmm, hmm’ yaparak konuşurlardı. Olağandışı bir durum. Birleşik Devletlerin bugünkü sorunu Reagan ile CIA'nın, dünyanın sonuna ulaşmış bütün o Kaliforniyalıların vahşi popülizminin darmadağın ettiği seçkinleri yeniden toparlamak. Amerika'nın yazını, sanatı, kültürü varsa yoksa Batıya doğru ilerlemek. İyi de, Batı da bittiğinde ne yapıyorlar? Ya dünyayı fethe çıkıyorlar ya da Washington'a dönüp dünyayı mahvetmenin yolunu arıyorlar. İki şıktan biri işte.


YAZMAK, AMA NE İÇİN?

Carlos Fuentes'e göre Meksika'yı yazmanın, Meksika'yı anlatmanın en iyi yolu uzağında bulunmak:

Neredeyse zihinsel sağlık nedenleriyle dışında kalmak Meksika'nın. Zihinsel örtülerinin altında, çok hasta bir ülke Meksika. İnsanlarında hınç ve kendi kendini yoketme yetisi çok büyük. Meksika'ya kimi zaman kimselere haber vermeden gider, sevdiğim yerleri ziyaret eder, adı sani olmayan kimselerle görüşür, konuşurum. Sonra tüm bunları yazın süzgecinden geçirebilmek için başkalarından kopup bir başıma yaşamak, dostlarımı iyi seçmek, çok az kişiyle görüşmek durumundayım. Ülkemi uzaktan görmeliyim. Ben Meksika'yı Gogol'un Rusya'yı gördüğü gibi görüyorum.

Yazmak, Meksika'yı ve dünyayı; geçmişi, bugünü ve geleceği. Ama ne için?

Carlos Fuentes'e göre yazarın ilk görevi yaratmak, belleği ve dünyayı yeni baştan icat etmektir, yapıtının kalıcı olan yanı da budur:

Bana kalırsa yazar belleği icat eder. Vazgeçilmez işlevlerinden biridir bu onun. İspanya'nın en büyük romanı (Don Kişot) bir unutkanlığın belirtilmesiyle başlar. Bir bellek yitiminden yola çıkarak belleği yeniden yaratmaya zorlanırız. Kafka'nın ve Gogol'un her zaman yaptıkları şeydir bu. Kafka'da şatoyu aramaya gelen kadastro memurunun kim olduğunu herkes unutmuştur. Buna karşılık Gogol'da müfettişin dramı kim olduğunun herkesçe bilinmesidir, oysa kendisi o kişi değildir.

Ne Balzac'ın Paris'i, ne Dickens'ın Londra'sı hiç var olmadılar, eminim. Hepsi o yazarların icadı.
Dili de, her şeyi de onlar icat etmiş. Gerçek sonradan bazı düşlemlerin kalıbına uymuş olmalı.

Yazınsal anlatımın ikinci işlevi ise varolan gerçeği aşmaktır:

Roman yazmak, yaşamımızın temel koşullarının yadsınmak için varolduklarını söylemenin bir yoludur;
onları aşmanın, daha ötesine geçmenin ve gerçeğin asla bizim sandığımız şey olmadığını söylemenin yolu”.
__________________________________
(1) R.CONTE, "La identidad mexicana, El País, 26.XI.1987.
(2) J.M.MARCO, "Profecías y exorcismos", Quimera, s.68, ss. 34-39.



Gül Işık | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 183 - 1 Ocak 1988

Julio Cortázar

Ölüm, Cortazar'ı çocukluğunda yakaladı

Latin Amerika edebiyatı, usta yaratıcılarını birer birer yitirdiği talihsiz bir dönem geçiriyor. Perulu Manuel Scorza'nın, Arjantinli Ernesto Sabato'nun (“Tünel” romanı ülkemizde yeni yayımlanmıştı), Meksikalı Jorge Ibargüengoitia'nın ve Uruguaylı Angel Rama'nın kasım ayı sonlarında Madrid'deki uçak kazasına kurban gidişlerinin ardından, Latin Amerika'nın efsanevi boyutlara ulaşmış öykücü, romancı ve denemecisi Julio Cortazar, şubat ayı ortalarında Paris'te yaşama gözlerini yumdu. 20. yüzyıl edebiyatına, çok yönlü sanat anlayışı ile yeni ufuklar açan bu dil ustası, 70 yaşındaydı.

Cortazar'ın ölümü, dört edebiyatçı dostunun ölümü kadar ani ve şaşırtıcıydı. Doğrusu hiçkimse, ardında bıraktığı 70 yıla rağmen gençliğinden, canlılığından bir şey yitirmeyen bu gür saçlı, kaba sakallı, dev yapılı babacan tavırlı Arjantinlinin yaşamdan bu kadar kolayca kopabileceğini düşünmemişti. Latin Amerika edebiyatının “erken gelişmiş çocuğu” olarak tanınıyor, hatta “dünyanın 70 yaşındaki en genç yazarı” olarak gösteriliyordu.

Bu övgü dolu benzetmelerin aslında iki anlamı var: Fiziksel yapısını dipdiri tutabilmesinden de öte, yapıtlarıyla sadece Latin Amerika edebiyatına değil, çağdaş sanat anlayışının gelişimine de sürekli taze kan sağlayan Cortazar, yazar olarak da gençliğini korumasını bildi. İlk sözcüklerini kaleme alışından bu yana, tükenmek bilmeyen, yenilgi tanımayan bir arayıştan, yılgınlığa kafa tutan bir değişmeden, yaratıcılığı yücelten bir kendini yenilemeden yana oldu. Ustası Borges'in izinde başlattığı sanat çizgisini, onun el sürmediği, ulaşamadığı noktalara götürdü.

1914 yılında Brüksel'de doğan Cortazar, 7 yaşına dek bu şehirde kaldı; sonra ailesiyle birlikte Buenos Aires'e yerleşti, yaşamını öğretmenlikle sürdürdü. Çocukluğunda öğrendiği Fransızcayı hep ikinci ana dili olarak kullandı. 1950'lerin başında Peron'cuların kültür politikasını reddedip Paris'e yerleşti. Yazarlığını (yapıtlarını sürekli İspanyolcada verecektir) burada sürdürdü; çevirmenlik yaptı.


ÇOCUKSU SEZGİ

Cortazar'ın edebiyata girişi geç ama, telâşsızca oldu. İlk öykülerini “Bestiario” adı ile yayımladığında 37 yaşındaydı. Borges etkisini açıkça yansıtan bu öyküler, usta, “uyanık” bir kalemin ürünüydüler ve yazarına hakettiği ilgiyi fazlasıyla sağladılar; çok geçmeden, Cortazar adı edebiyat çevrelerinde sık sık anılmaya başladı. Bunu izleyen “Oyunun Sonu” (Final del juego) ve “Gizli Silahlar” (Las armas secretas) adlı iki öykü kitabı, yazarın ününü ülkesinin sınırları dışına taşırdı. Mükemmel sayılabilecek bu ilk öyküler, en basit gerçeklerin egemen olduğu, sıradan günlük olayları, coşkun bir hayal evreni ile harmanlayan, okurun algılama gücünü zorlayan olgun yapıtlardır. Cortazar, yer yer inanılmaz ölçülere ulaşan bir ustalıkla kullandığı dili ve su geçirmez üslubuyla, gerçeğin içinden kaynaklanan gerçek-ötesini hiçbir zaman yapaylığa düşmeden gösterir; okur, ister istemez, basit kuralların çerçevesine sıkışmış varoluşsal durumundan rahatsızlık duymaya başlar, gerçek ve gerçek-ötesi kavramlarından kuşkuya kapılır.

Bu etkiyi kolayca yaratabilmesinde, Cortazar'ın kişiliğinde yıpranmadan kalan, çocuklara özgü gözlem ve yorumlama yeteneğinin büyük payı var kuşkusuz; ancak onun sadece "afacan'' bakışla yetinmeyip, sezgiye dayalı algılama gücünü, büyüklere özgü akıl yürütme yeteneğiyle besleyen bir yöntem geliştirdiğini belirtmek gerekiyor. Yazarın yalnız öykülerinde değil, öbür yapıtlarında da belirgin olan bir özelliktir bu: Olgun mantığın bir türlü engelleyemediği çocuksu sezgi, hemen her yapıtta kendisini şaşırtmacayla, güldürmeceyle belli eder.

İnsan varlığını kurutan, katı gerçekler dünyasını kırma yolu, Cortazar'a göre, akıl gücüyle hayal gücünü ayıran dikenli tellerin yok edilmesinden geçmektedir, bu da yazarın yapıtlarına, sınır tanımayan bir yorumlama gücü vermiştir.

Bu güç, özellikle öykülerde, umulmadık boyutlara ulaşır; büyüteç bakışıyla derinlemesine incelenen ayrıntılar, usulca nitelik değiştirerek bir başka evrenin parçaları olurlar. Bunun en güzel örneği, Paris çıkışındaki trafik keşmekeşini anlatan öykülerdir: Araba seli içindeki ayrıntı çalışması giderek öylesine derinleşir ki, tüm boyutlar karman çorman olur, bu modern toplum olgusunu dayanılmaz bir cehenneme dönüştürürler, sonra yine eski durumlarına dönerek, duran araba selini sessizce harekete geçirirler.


USTALIK DÖNEMİ

Cortazar'ın ustalık dönemi 1960'lardadır. Espri unsurunun ve “oyun oynama” tutkusunun en çok göze çarptığı yapıtı olan “Kronopio'larla Fama'ların Öyküleri” (Historias de Cronopios y Famas) şaşırtıcı bakış açıları taşıyan, anarşist yapılı yaratıklar olan Kronopio'ları, yerleşik düzenin koruyucusu Fama'larla karşı karşıya getirir. Bu kısa öyküler, “avant-garde” anlatım tarzının en usta örneklerinden olmakla birlikte, politik çalışma ile sanatı sınırlamaya çalışan dar kafalı bazı çevrelerin ağır hücumuna uğramıştır.

Sanatçı, tavır ve politik sorumluluk, kıtasının hemen her yazarı gibi Cortazar'ı da yaşamı boyunca ikilem içinde bırakmıştır. Sonuna dek sanatçının mutlak anlamda bağımsızlığını savunan Cortazar, politik tavrını açığa vurmaktan çekinmemiş, Küba devrimine -zaman zaman eleştirel davransa- da hep bağlı kalmıştır.

Nikaragua'nın en yakın dostlarındandı; ABD'nın Orta Amerika politikasını en ağır dille eleştiren de odur. Ancak, aynı ödün vermez tavrını, edebiyatı ideolojileriyle yönetmeye çalışanlara karşı da sürdürmüş, sanatsal çalışmasında politik düşünce ile durdurulmayı, sınırlandırılmayı reddetmiştir.

Cortazar'ın sanat anlayışı, en açık biçimde denemelerinde ortaya çıkar:

Sağlam bir üslupla kaleme alınmış bu kısa metinlerde, öncü sanat türlerine, modern anlatım tarzlarına ve “yenilikçiliğe” saygısını dile getirir. Bilinçli bir caz tutkunudur; cazın avangardcı piyanisti Monk'u derinlemesine inceler. Denemelerini “80 Âlemde Devri Gün” (La vuelta al dia en ochenta mundos) ve “Son Raunt” (Ultimo Round) adı altında iki kitapta toplanmıştır.

Latin Amerika romanının 1960'larda dünya piyasasında patlayışında Cortazar'ın romancılığının payı büyüktür.

Bu türde Fuentes'in, Garcia Marquez'in, Vargas Llosa'nın yapıtlarının boş bıraktığı yeri, “Seksek” (Rayuela) adlı romanıyla doldurmuştur. Fuentes'in “İspanyol dilinin Ulysses'i” olarak gösterdiği 600 sayfalık bu dev yapıt, roman türünün gelişiminde bir köşe taşıdır. Seksek oyunundan esinlenme bir biçimi vardır bu romanın, yazar, okuyucuya farklı okuma biçimleri önerir: Yapıt sıradan bir roman gibi baştan sona okumak da mümkündür, belirli bir sayi dizisi izleyip, bölümler arasında hoplayarak okumak da. Paris ve Buenos Aires'te entelektüel ve bohemler arasında geçen roman, karmaşık yapısı ve keyfi okuma yöntemi sayesinde sonsuz yönde gelişebilen “romanlar”a dönüşür. “Seksek” deneysel yazının en güçlü örneği, katı roman anlayışına karşı çıkanların el kitabıdır.

Aynı roman, Cortazar'ın bir başka romanının çıkış noktasıdır.
“62: Bir Model” adlı bu romanda da Paris, Londra ve Viyana'daki bohem çevre anlatılır.

En siyasi romanı ise, 1973'te yayımlanan “Manuel'in Kitabı”dır. (Libro de Manuel).
Burada, Latin Amerika'yı 1960 sonlarında kasıp kavuran siyasi gelişmeler, konuşmaya ağırlık veren bir biçimde yorumlanır.


KEDER Mİ, LÖSEMİ Mİ?

Son yıllarda sadece öykü yazıyordu. 1982 yazında, Kanada asıllı yazar eşi Carol Dunlop'la Paris'ten Marsilya'ya uzanan otoyolda 32 gün süren bir yolculuk yapmıştı. Gezinin kitaba dönüşmesi sırasında, Dunlop kanserden ölünce, pek insan yüzü görmez oldu, günlerini evinde geçirmeye başladı. Bu kısa yalnızlık dönemi, sonunda ölümle noktalandı. Ölüm nedeni keder miydi, lösemi mi, pek anlaşılamadı.

Yakın dostu Pablo Neruda, “Cortazar'ı okumuyorsanız, vay halinize” demişti.

“Onu okumamak, zamanla ortaya çıkacak belâlı, gözle görülmez, elle tutulmaz bir illettir.
 Hani hiç şeftalinin tadına bakmamış kişi vardır;
 hani bu kişinin hüznü nasıl usul usul artar, beti benzi atar, saçları dökülür gider ya, işte öyle bir şeydir bu.”

Bu "genç” yazarın, en “bezgin” okurları, en “yaşlı” edebiyatları bile canlandıracağından kuşkumuz olmasın.
Cortazar adı, her zaman ilk sıralarda yer alacaktır.



Yavuz Baydar | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 92 - 15 Mart 1984
_________________________________________________________________________________________





Beklemek, diyordu hepsi, beklemek gerek çünkü böylesi durumlarda hiç bilinmez, doktor Raimondi de öyle, beklemek gerek, bazen Mecha'nın yaşında, bir tepki ortaya çıkabilir, Bay Botto beklemek gerek, evet doktor ama neredeyse iki hafta olacak hâlâ uyanmıyor, iki haftadır ölü gibi yatıyor, doktor, biliyorum Bayan Luisa, klasik bir koma ile karşı karşıyayız, beklemekten başka yapacak hiçbir şey yok. Lauro da bekliyordu, fakülteden her dönüşünde kapıyı açmadan önce bir an öylece duruyordu sokakta, düşünüyordu, bugün, evet bugün onu uyanmış bulacağım, gözleri açılmış olacak, annemle konuşuyor olacak, bunca uzun zaman sürmesi mümkün değil, yirmi yaşında ölemez, mutlaka yatağında doğrulmuş annemle konuşuyordur, ama beklemeye devam etmek gerek, hiçbir değişiklik yok yavrum, doktorun öğleden sonra yeniden gelmesi gerek hepsi de yapılacak bir şey yok diyorlar. Gel bir şeyler ye dostum, annen Mecha'nın yanında olacak, yemek yemen gerek, sınavlarınızı düşünün, bu fırsatla haberlere de bir göz atarız. Burada her şey bir fırsatla yapılıyor zaten, değişmeksizin sürüp giden, her geçen gün öbürünün tıpkısı olan tek şey Mecha, Mecha'nın yataktaki gövdesinin ağırlığı, yaşam dolu, incelikli Mecha, rock yapan, tenis oynayan, orada ezilmiş, haftalar boyu herkesi ezen, karmaşık gelişimli komaya yolaçan virüslü bir hastalık Bay Botto, ne olduğunu söylemek olanaksız Bayan Luisa, ona ancak destek olabilir, tüm olanaklar onun için kullanabiliriz, onun yaşında insanlarda yaşama isteği şaşırtıcıdır. Ama doktor, o kendine yardım edemez ki, hiçbir şeyi anlamıyor, o sanki, Tanrı beni bağışlasın... ne söylediğimi bilmiyorum.

Lauro'nun da inandığı yoktu, Mecha'nın her zaman ona yaptığı inanılmaz şakalar gibiydi; merdivenlerde önüne hayalet kılığıyla çıkmak atağın içine hayvan postu koymak, öylesine gülerlerdi ki ikisi, tuzaklar icat ederler, sanki küçük çocuklarmış gibi oynarlardı. Karmaşık gelişimi virüslü bir hastalık, bir öğle sonrası ateşle gelen bir kopma ve ağrılar, birdenbire gelen sessizlik toprak rengine dönüşen ten, belli belirsiz ve sakin nefes: Bunca hekimin, cihazın, analizlerin, konsültasyonların ortasında tek sakin olan şey. Mecha'nın kötü şakası herşeyi etkisi altına alıp saatler geçtikçe hepsini, dona Luisa'nın çok geçmeden neredeyse belirsiz gözyaşlarına giderek banyo ve mutfak uğraşlarının iç sıkıntısına dönüşen umutsuz çığlıklarını, babanın gazeteye atılan göz ya da televizyon haberleriyle arada kesilen beddualarını, Lauro'nun eve her dönüşündeki umut soluğunu, fakülteye gidip gelmeler, dersler, toplantılarla parçalanan inançsız öfkesini bastırıyordu. Mecha bunu sana ödeteceğim, bu da yapılır mi, göreceksin fazlasıyla iade edeceğim bunu sana. Örgü ören hastabakıcının dışında sakin olan tek canlı dayılardan birinin evine götürülen köpekti. Şimdi doktor Raimondi de artık meslektaşlarıyla gelmiyordu, akşama doğru uğruyor ve çok az kalıyordu. O da her geçen gün Mecha'nın gövdesinin herkesi ezen, herkesi yapılacak tek şey olan beklemeye alıştıran ağırlığını duyuyor görünüyordu.

Karabasan dona Luisa'nın dereceyi bulamadığı gün başlamıştı. Bu ise şaşıp kalan hastabakıcının köşedeki eczaneye kadar gidip bir yenisini alması gerekmişti. İki kadın tam o sırada bundan söz ediyorlardı. Günde üç kez kullanılan bir derece böyle yok olamazdı ortalıktan. Kadınlar Mecha'nın yatağının yakınında yüksek sesle konuşmayı alışkanlık haline getirmişlerdi. Başlangıçtaki fısıldaşmaların artık anlamı yoktu. Çünkü Mecha duymuyordu, doktor Raimondi komanın onu tüm duyularından yoksun bıraktığını söylüyordu. Her şeyi söylemek mümkündü, Mecha'nın ilgisiz ifadesi değişmiyordu. Sokağın köşesindeki silah seslerini duyduklarında kadınlar hâlâ dereceden konuşuyorlardı. Silah sesleri belki de, daha uzaktan, Gaona'dan geliyordu. Kadınlar birbirlerine baktılar, hastabakıcı omuz silkti, bu ne bu mahalle ne de başka yer için yeni değildi.

İki kadın Mecha'nın ellerinde beliren titremeyi dona Luisa'nın derece konusunda bir şeyler daha eklemek olduğu bir sırada gördüler. Bu sadece bir saniye sürmüştü, ama ikisi de fark etmişlerdi. Dona Luisa bir çığlık attı. Hastabakıcı eliyle onun ağzını kapattı, Bay Botto koşarak salondan geldi ve üçü birden titremenin hızla hareket eden bir yılan gibi boyundan ayak uçlarına, tüm gövdesi boyunca yayıldığını, gözlerinin, göz kapaklarının ardındaki devinmesini, yüz hatlarının hafif kasılmayla sanki konuşmak istercesine belirginleşmesini, nabzın hızlanmasını, yavaş yavaş yeniden hareketsizliğe dönüşü gördüler. Telefon, Raimondi, gerçekte yeni bir şey yoktu, belki birazcık daha fazla umut ki, Raimondi buna pek katılmıyordu, Aziz Meryem ne olur bütün bunlar gerçek olsun, kızım uyansın, bu acı bitsin. Tanrım. Ama bu sürüyordu, bir saat sonra giderek çok daha kısa aralarla yeniden başlıyordu. Mecha sanki düş görüyordu ve bu düş acele ve umutsuzdu, karabasan sürekli geliyor, gene geliyordu. Genç kız ondan kurtulamıyordu. Onun yanında olmak, ona bakmak, onunla konuşmak işe yaramıyordu. Dışardan hiçbir şey ona ulaşamıyordu. Genç kızın bu bir başka şeyle kuşatılması adeta onların karabasanın da yoğunlaştırıyordu. Onunla ilişki kurmak olanaksızdı. Tanrım kurtar onu, böyle bırakma ve dersten dönen Lauro da yatağın yanına geliyor, eli dua eden annesinin omuzunda, bekliyordu.

Akşamleyin, bir konsültasyon daha yapıldı. Başa ve bacaklara uygulamak üzere vantuzlu ve elektrodlu yeni bir cihaz getirmişlerdi. Raimondi'nın dostu iki hekim, salonda uzun uzadıya tartışıyorlar, beklemeye devam etmek gerekiyor, Bay Botto, hastanın durumunda değişiklik yok, bunda herhangi bir iyileşme belirtisi görmek için vakit henüz erken. Ama doktor, düş görüyor, karabasan görüyor, siz de farkettiniz, yeniden başlayacak, bir şeyler duyuyor olmalı, öyle acı çekiyor ki, doktor. Bütünüyle bitkisel, Bayan Luisa, sizi temin ederim bilinçten bütünüyle yoksun, olup bitenden etkilenmeden beklemek gerek, kızınız acı çekmiyor, biliyorum bütün bunlar size acı veriyor, bir gelişme olana dek onu hastabakıcı ile yalnız bıraksanız daha iyi olur, dinlenmeye çalışın, Bayan Luisa, size verdiğim haplardan alın.

Lauro, arada ders notlarına göz atarak geceyarısına dek Mecha'nın başında bekledi. Canavar düdükleri duyulduğunda Lucero'nun verdiği numaraya telefon etmesi gerektiğini anımsadı, ama evden telefon etmemeliydi, hemen canavar düdüklerinin ardından sokağa çıkması da söz konusu değildi. Mecha'nın sol elinin parmaklarının yavaş yavaş kıpırdadığını görüyordu. Gözler gözkapaklarının ardından yeniden oynamaya başlamışa benziyordu. Hastabakıcı ona odayı terketmesini öğütledi, yapılacak hiçbir şey yoktu, sadece beklemek gerekiyordu.

“Ama düş görüyor,” dedi, Lauro, “şu anda düş görüyor, bakın”

Tıpkı dışardaki canavar düdükleri gibi, sürüp gidiyordu bu, elleri sanki bir şeyler arıyordu, parmaklar örtüye tutunmak istiyordu. Dona Luisa yeniden odaya dönmüştü. Uyku tutmamıştı. Ama neden -hastabakıcı neredeyse öfkeli- doktor Raimondi'nın haplarını almamıştı?

Dona Luisa, şaşkın, “Çünkü bulamadım onları. Başucumdaki masanın üzerindeydiler, şimdi bulamıyorum.”

Hastabakıcı gidip hapları aramaya koyuldu, Lauro ve annesi bekliyorlardı, Mecha parmaklarını oynatıyordu usulca, anne ve oğlu karabasanın hâlâ orada olduğunu hissediyorlardı, ama karabasan sürüp gidiyor, sanki onu ve herkesi uyandırarak dehşetten kurtaracak nihai bir acıma ve merhamet noktasına dek gelmeyi reddediyordu. Ama genç kız düş görmeyi sürdürüyordu, bir anda parmaklar kıpırdamaya yeniden başlıyordu.

“Onları hiçbir yerde bulamadım, Madam”, dedi hastabakıcı. “Hepimiz öylesine dağıldık ki, bu evde neyin nerede olduğu bilinmiyor.”

Ertesi akşam Lauro eve geç geldi. Bay Botto kupa ile ilgili yorumlara dalmış, televizyondan gözünü ayırmadan oldukça belirsiz bir soru yöneltti Lauro'ya.

Sandviç yapmak için bir şeyler ararken “arkadaşlarla bir toplantı” diye yanıtladı Lauro.

“Bu gol harika” dedi Bay Botto. “Maçı televizyondan vermeleri çok iyi. En iyi paslar açık seçik görülüyor.”

Lauro'nun gole aldırdığı yoktu. Başı öne eğik sandviçini yiyordu.

“Her neyse, ne yaptığını biliyorsundur umarım oğlum,” dedi Bay Botto, “topu gözden kaybetmeden, ama kendine dikkat et.”

Lauro şaşırmış gözlerle babasına baktı, babası ilk kez bu denli kişisel bir imada bulunuyordu. Lauro, konuşmayı sürdürmemek amacıyla ayağa kalkarken “Merak etme baba” dedi.

Hastabakıcı lambayı kısmıştı ve Mecha güç seçiliyordu. Dona Luisa, durduğu koltukta, ellerini yüzünden çekti ve Lauro annesinin alnını öptü.

-Devam ediyor, dedi dona Luisa. Hep devam ediyor. Bak, ağzının nasıl titrediğini görüyorsun, zavallı yavrum, Tanrım ne görüyor acaba, ama bu nasıl böyle sürüp gider, nasıl, nasıl...

-Anne

-Ama bu imkânsız Lauro, kimse benim gibi anlayamaz, kimse onun sürekli karabasanlar gördüğünü ve uyanmayı bir türlü başaramadığını anlamak istemiyor...

-Biliyorum anne, ben de gördüm. Ama bir şeyler yapılabilse, Raimondi şimdiye değin yapardı. Onun yanında kalmanın ona yararı yok, gidip uyumak, bir yatıştırıcı alıp uyumak gerek.

Onun ayağa kalkmasına yardım etti ve kapıya kadar geçirdi. Birdenbire durarak, “Bu neydi Lauro”, “Hiç anne, uzaktan gelen silah sesleri, biliyorsun” Dona Luisa ne biliyordu ki gerçekte. Ona daha fazlasını anlatmanın ne yararı var. Şimdi gerçekten geç oldu, onu odasına bıraktıktan sonra, bir de aşağıya bakkala inip Lucero'ya telefon etmesi gerekiyor.

Akşamları giymeyi sevdiği mavi bluzonunu bulamadı. Annesinin onu koridordaki elbise dolabına asıp asmadığına baktı. Sonunda eline gelen ilk ceketi alıp sırtına geçirdi. Dışarda hava serindi. Çıkmadan önce, Mecha'nın odasının önünden geçti. Karanlıkta onu fark ettiğinde karabasanı, ellerin titremesini, genç kızın gövdesindeki gizin derinin altında gezindiğini hissetti. Dışarda yeniden canavar düdükleri, çıkmak için biraz beklese iyi olacak. Ama o zaman da bakkal kapanacak ve telefon etmesi mümkün olmayacak. Gözkapakları ardında Mecha'nın gözleri oynuyor. Sanki kendine bir yol açmak, ona bakmak, yanına gelmek istiyor. Parmaklarının ucuyla alnını okşuyor, ona dokunmaktan, böylece ne denli küçük olursa olsun dışardan bir müdahalenin karabasanı daha da yoğunlaştıracağından korkuyor. Gözler yuvalarından dönmeyi sürdürüyor ve Lauro uzaklaşıyor, nedenini bilmiyor ama giderek korkusu artıyor, Mecha'nın gözlerini açıp ona bakabileceği düşüncesi onu uzaklaştırıyor oradan. Babası yatmaya gittiyse eğer, yavaşça konuşarak salondan telefon edebilir. Ama Bay Botto naklen yayınlanan maçı izlemeyi sürdürüyor.

“Maç söz konusu olunca konuşurlar elbette” diyor Lauro kendi kendine. Sabah erken kalkacak, Lucero'ya fakülteye gitmeden önce telefon edecekti. Uzaktan hastabakıcıyı odasından çıkarken gördü. Elinde parlak bir şey vardı, şırınga ya da kaşık.

Bu sonsuz bekleyiş içinde, zaman da her şey gibi karışıyor, şaşkına dönüyordu. Uykusuz geçen geceler, onu karşılayan gündüz uykuları, aile bireylerinin belirsiz vakitte gelip gitmeleri, dona Luisa'yi eğlendirmek ya da Bay Botto ile domino oynamak için iş bölümü yapmaları, hastabakıcının bir haftalığına Buenos Aires'e gitmesiyle onun yerine yenisinin gelmesi, tüm odalara dağıldıklarından kimselerin bulamadığı kahve fincanları, fırsat bulunca eve uğrayan evden ne zaman çıkacağı ise belli olmayan Lauro, mutad ziyaretini yapmak üzere kapıyı bile çalmadan gelen Raimondi, olumsuz hiçbir değişiklik yok Bay Botto, bu süreçte ona destek olmak gerekiyor, sonda ile beslenmeyi takviye ettim, beklemek gerek. Ama sürekli düş görüyor doktor, bakın, neredeyse hiç dinlenemiyor. Hayır Madam Luisa, düş gördüğünü sanıyorsunuz, ama bunlar sadece fiziksel tepkiler, bunları size anlatmam güç, bu gibi vakalarda çok sayıda öğe etkili olabiliyor, size düş gibi gelen şeyin bilincinde olduğunu sanmayın, bu refleksler güçlü birer yaşam belirtisi, iyi işaretler bunlar, inanın bana onu yakından izliyorum, ama dinlenmesi gereken sizsiniz, Madam Luisa, gelin tansiyonunuza bakalım.

Lauro yolların tıkanıklığı ve fakültede olup bitenler yüzünden her geçen gün daha da artan güçlüklerle dönüyordu eve. Mecha'dan çok annesi için günün herhangi bir saatinde evin yolunu tutuyor ve bir süre evde kalıyordu. Aldığı haberler hep aynıydı. Ana-babasıyla gevezelik ediyor, onları oyalamak için konular buluyordu. Mecha'nın yatağına her yaklaştığında hep aynı ilişki kurma olanaksızlığı hissini duyuyordu. Bunca yakin olduğu Mecha sanki onu çağırıyor gibiydi. Parmakların belirsiz kıpırdanmaları, dışarı çıkmaya çalışan bu hapsedilmiş bakışı, hiç bitmeyecekmiş gibi süren bu şey, bir tutuklunun gövdenin duvar!ari arasından gelen mesajı, dayanılmaz ölçüde yararsız çağrısıydı onun. Bazen histeri nöbetine yakalandığını hissediyordu. Mecha'nın onu, annesinden ya da hastabakıcıdan çok daha iyi tanıdığından kuşkusu yoktu. Karabasanın en yüksek noktasına ulaştığı zaman durup ona bakmaktansa, çabucak çekip gitmek daha iyiydi. Çünkü hiçbir şey gelmiyordu elinden, çünkü onunla konuşmak hiçbir işe yaramıyordu. Küçük budala, benim küçük meleğim, bırak artık bana eziyet etmeyi, aç gözlerini ve bu kötü şakaya son ver. Küçük budala, benim küçük kardeşim, bizimle alayı daha ne kadar sürdüreceksin, delibozuk, pis hayvan hadi bitir şu komediyi ve geri dön, sana anlatacağım çok şey var, küçük kardeşim, olup bitenlerden hiç haberin yok, ama gene de anlatacağım sana, Mecha, sana anlatacağım, anlamıyorsun çünkü. Bütün bunlar Mecha'ya tutunmak isteğiyle bir dehşet yaylım ateşi gibi düşünülmüştü. Ama hiçbir sözcük yüksek sesle söylenmemişti. Çünkü hastabakıcı ve dona Luisa Mecha'yı hiç yalnız bırakmıyorlardı ve o, onun yanında bütün bunlardan söz etmeye öylesine ihtiyaç duyuyorduk ki, sanki Mecha onunla öbür kıyıdan, kapalı gözleri, yatak örtüsü üzerine yararsız harfler çizen parmaklarıyla, konuşuyordu.

Günlerden perşembeydi. Hangi günde olduklarını bildiklerinden ya da bunun kendileri için herhangi bir önemi bulunduğundan değil, mutfakta kahve içerlerken hastabakıcının söylemesinden öğrenmişlerdi günlerden perşembe olduğunu. Bay Botta bir özel haber bülteni olduğunu, dona Luisa'nın ise kızkardeşinin perşembe ya da cuma geleceğini bildirdiğini anımsadılar. Lauro'nun sınavlarının başlamış olması gerekirdi kesinlikle, saat 08.00'de Allahaısmarladık demeden, salona bir küçük not bırakarak gitmişti, akşam yemeği saatinde eve döneceği kuşkuluydu, onu beklemesinlerdi. Lauro akşam yemeğine gelmedi. Hastabakıcı nasılsa dona Luisa'yi erken yatmaya razı edebilmişti. Bay Botto televizyondaki yarışmayı izledikten sonra pencereden dışarı bakmaya koyulmuştu.

İrlanda alanı yönünden makinalı tüfek sesleri duyuluyordu, sonra ani bir sessizlik, uzun süren mutlak bir sessizlik, ortalıkta bir devriye arabası bile görünmüyor, en iyisi gidip uyumak, televizyondaki saat 10 yarışmasında sorulan tüm soruları yanıtlayan şu kadın doğrusu yamandı. Antik çağla ilgili bildikleri müthişti. Jules Cesar döneminde yaşadığı söylenebilirdi. Kültür, sonunda, mezat uzmanlığından daha çok para getiriyordu anlaşılan. Hiç kimse sokak kapısının gece açılmadığını ve Lauro'nun odasına çıkmadığının farkına varmamıştı. Sabahleyin ise herhangi bir sınavdan sonra hâlâ uyuduğunu ya da kahvaltıdan önce çalıştığını düşünmüşlerdi. Evde olmadığını saat 10.00'da öğrendiler.

“Endişelenme,” dedi Bay Botto, “arkadaşlarıyla sınav sonrasını kutlamıştır.”

Bayan Luisa'nın Mecha'nın yıkanması ve çamaşır değiştirmesi için hastabakıcıya, yardım etmesi gerekiyordu. Sıcak su, pudra, pamuk, örtü derken öğle olmuştu, ama Lauro hâlâ dönmemişti.

-Tuhaf değil mi Eduardo, nasıl oluyor da telefon bile etmiyor. Nasıl böyle yapar. Yılbaşı şenliklerinde bile saat 09.00'da telefon etmişti, hatırlıyor musun? Bizim endişelenmemizden korkmuştu. Oysa o zaman daha da gençti.

-Şu sınavlar çocuğun başını döndürdü, dedi Bay Botto, göreceksin çok geçmeden gelecek. Saat 01.00 haberlerinden önce burada olur hep.

Ama saat 01.00 olduğunda Lauro orada değildi, güvenlik kuvvetlerinin acil müdahalesiyle önlenen yıkıcı suikastle ilgili flaş haberle, spor haberlerini kaçırmıştı. Başkaca yeni bir şey yok, ısıda hafif bir düşme, dağlık yörelerde yağmur.

Hastabakıcı, tanıdıklarının tümüne telefon etmeyi sürdüren dona Luisa'nın yanına geldiğinde saat 07.00'yi geçiyordu. Bay Botto bir komiser ahbabından telefon bekliyordu. Bir şeyler öğrenirse haber verecekti, dona Luisa'dan sürekli hattı boşaltmasını istiyordu. Ama dona Luisa adres defterine bakarak tanıdıklarına telefon etmeyi sürdürüyordu. Lauro belki de Fernando dayıda kalmıştı, ya da başka sınavlar için yeniden dönmüştü fakülteye.

“Bırak telefonu lütfen, diye yineledi Bay Botto, bir kez daha, çocuk telefon etse hattı meşgul bulacak, anlamıyor musun? Telefon kulübelerinden başka nasıl becerebilir bunu. Eğer bozuk değillerse, sırasını bir başkasına bırakmak zorundadır.”

Hastabakıcı ısrar edince dona Luisa Mecha'nın yanına gitti. Genç kız birdenbire belli aralıklarla başını sallamaya koyulmuştu. Başını usulca bir yandan öbür yana çeviriyordu. Alnına düşen saçlarını kaldırmak gerekiyordu. Hemen doktor Raimondi'ye haber ulaştırılmalıydı. Akşam üzeri onu bulmak güçtü. Ama saat 09.00'da karisi telefon ederek doktorun hemen geleceğini söyledi.

Bir kutu şırıngayla eczaneden dönen hastabakıcı, “Buraya kadar gelmesi zor olacak. Mahalle kuşatılmış durumda. Nedenini kimsenin bildiği yok, canavar düdüklerini duyuyor musunuz?”

Dona Luisa başını inatçı bir red hareketiyle usulca oynatmayı sürdüren Mecha'dan gözlerini ayırmadan Bay Botto'ya seslendi. Hayır, hiç kimse bilmiyordu, çocuk da kuşatma yüzünden gelemiyor olmalıydı kuşkusuz, ama Raimondi'ye, doktor plakasıyla, mutlaka izin verirlerdi.

-Hayır Eduardo, böyle olamaz, başına mutlaka bir şeyler gelmiştir, ondan bu saate kadar haber alamamamız olanaksız, Lauro hiçbir zaman böyle...

-Luisa bak, dedi Bay Botto, elini, dahası kolunu nasıl oynatıyor görüyor musun? ilk kez kolunu oynatıyor, Luisa, belki de bu...

-Öncekine göre daha fazla Eduardo, sancılar içinde kıvrandığını görmüyor musun? Sanki kendini korumaya çalışıyor... Rosa bir şeyler yapın, onu böyle bırakmayın. Romero'ları bulmaya çalışacağım, belki haberlidirler, kızları Lauro ile birlikte ders yapıyordu, Rosa lütfen ona bir iğne yapın, hemen geliyorum, hayır Eduardo en iyisi onları sen ara, sor onlara lütfen, çabuk.

Salonda, Bay Botto numarayı çevirmeye başladı, sonra fikrini değiştirerek ahizeyi yerine bıraktı. Lauro belki de, Romero'lar Lauro hakkında ne bilebilir, en iyisi biraz daha beklemek. Raimondi gecikiyordu. Sokağın köşesinde yolunu kesmiş olmalıydılar, şu anda onlara durumu anlatmakla meşguldür. Rosa'nın Mecha'ya iğne yapması olanaksızdı, yatıştırıcı çok kuvvetliydi, en iyisi doktorun gelmesini beklemekti. Mecha'nın üzerine eğilmiş onun yararsız gözlerine düşen saçlarını kaldıran dona Luisa sendelemeye başlamıştı. Rosa bir sandalye çekerek, dona Luisa'nın ölü bir ağırlık gibi, oturmasına yardımcı oldu. Mecha'nın gözkapakları aniden açıldığında Gaona yönünden gelen canavar düdüğünün sesi giderek artıyordu. Haftalar boyu tüllere gömülü gözler, çığlıklar atan, iki elini göğsüne bastırarak çığlıklar atan dona Luisa'ya bakıyordu şimdi. Rosa onu uzaklaştırmaya çalışırken umutsuz bir biçimde Bay Botto'yu çağırıyordu. Odaya giren Bay Botto yatağın ayakucunda durup kalakalmıştı kımıltısız, gözleri Mecha'nın usul usul dona Luisa'dan Bay Botto'ya, sonra da hastabakıcıya, tavana bakan gözlerinde odaklaşmıştı. Genç kızın elleri yavaşça belinden yukarı doğru uzanıp boşlukta birbirlerine kavuşmak için emekliyordu adeta. Mecha'nın gövdesini bir titreme sardı, çünkü şu an kulaklar giderek sıklaşan canavar düdüklerinin seslerini, kapıya tüm evi sarsarak inen darbeleri, emirleri, makineli tüfek atesiyle patlayan ahşabın çatırdısını, dona Luisa'nın çığlıklarını, hepsi birden içeri doluşan gövdelerin itiş kakışını duyuyordu belki de. Mecha'yı uyandırmak için her şey tam zamanında olmuştu. Gerçekten de, Mecha'nın karabasanının sona ermesi, sonunda gerçeğe, onca güzel yaşama dönmesi için her şey tam zamanında olmuştu.
_____________________________________
Not: Fransız diline ilk kez çevrilen "Karabasanlar'' Julio Cortazar'ın 1983 sonunda Meksiko'da Ed. Nueva Imagen tarafından yayınlanan ve DESHORAS adını taşıyan öykü kitabından alınmıştır.



Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 92 - 15 Mart 1984