James Augustine Aloysius Joyce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
James Augustine Aloysius Joyce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Virginia Woolf


Yüz [yüz otuz üç] yıl önce çağımızın en büyük romancılarından ikisi doğmuştu:
Adeline Virginia Stephen (sonradan Woolf) 25 Ocakta Kensington’da,
James Augustine Aloysius Joyce 2 Şubatta Dublin’de.

Woolf yazın kurumunun ta kendisi olduysa, Joyce’un oraya başvurusu geri çevrildi.
Hiç buluşmadılar ama, tuhaf bir rastlantı, 1941’de birkaç hafta içinde öldüler.
Russell Davies onların sonraki buluşmalarını hayal ediyor.

Sahne: Cennet’in konforlu bir semti olan Rath god’da Parnassus sokağında bir oturma odası. Şömine rafında alçıdan büyük bir Madonna duruyor; yüzü karaya boyanmış, sahte sakallı, sarıklı; 1900’lerin başlarından bir Habeş memuruna benziyor. Olağanüstü inandırıcı bir iş değil ama Donanma’yı kandıracak kadar iyi. Sahte ateşin sonsuz, elektrik ışığında, bir koltukta, yanında yarım düzine üstün olmayan beyaz Chianti şarabı şişesiyle James Joyce oturuyor: Göz yerine mavi-gri girdapları kırpıştırarak bir Trieste gazetesine bakıyor. Kalın camlı gözlükleri yeterince büyük değil; çünkü tüm kıyılarından Joyce’un kavrayıcı, dağınık bakışı görülüyor.

Belki de orada olmayan bir paneldeki kapıdan Virginia Woolf girer: Ürkmek için bir şey arar gibi bakınan uzun, kemikli, tuhaf bir faun.

Bir kriket topunu bir elinden ötekine havaya atıp tutmakta:
Top her yükselişte hemen tüyleri kabarmış ürkek bir kuş oluyor, ama hırsla uzanan ele her düşüşünde yeniden top oluyor.

Joyce: (Başını kaldırmadan) Yapabilene güzel bir oyun bu.

Woolf: Bunu ancak ben yapabilirim diyebilirim.
Ama söylemesi ayıp, güç bir şey. İnsanın dostlarının tanıklığı olmadan acaba burada ayrıcalıklı olma olanağı var mı?

Joyce: (Mırıldanır) Sadece bir ozan yaldızlı bir kafeste...

Woolf: Siz Bay Joyce'sunuz sanırım.

Joyce: Bunu söylemenize şaşmadım. Yaşlı bilgin bilimini karıştırarak bu yüz yıldır benim bir kuşku nesnesi olduğumu söylemişti:
Bin dokuz yüz kırk sanat ikide daha iyisini bekleyemem elbet.

(Şarkı söyler):
James Joyce kalmış benim adım
İrlanda benim ülkem
Zamanımı geçirdim
                Kafiye örmekle ve kafa yor...

Böyle şeylerle canınızı sıkmayacağım, Bayan Woolf. Beni -neydi o sizin sözcüğünüz- “görgüsüz” sanacaksınız.
Görgüsüzdü o ve yalnız belli anlamda değil, yazın anlamında da.

(Gene “Tek Bir Gül” ezgisiyle şarkı söyler): İki kat cüce...

Woolf: Bay Joyce, sesinizi çok yükseltmiş yıllar.

Joyce: (Gazetesini atar ve gök gürlemesi gibi söyler):
Yıllar, Dağlar,
               Dışarı Yolculuk,
Sıradan Okuyucu,
                Gece ve Gündüz,
Eylemler Arasında,
                Tekinsiz Bir Ev.

Ve namussuz Bayan Dalloway. iyi buldunuz onu, Cara signora, ve kim ayıplayabilir sizi.
Benim eski övgülerimle sunulan soluk vermelerinizin bir envanter defteri; ve yürekli, atak bir Yüzüncü yıl Dönümü size, ya ya ya, şa şa, şa!
(Bardağını kaldırır) Deniz fenerine!

Woolf: Umduğum konuşma değil bu.

Joyce: Hayır, hayır, elbet anlıyorum; siz Bayan Nicolson’la kendini beğenmişlik etmeyi yeğlerdiniz. (Dibine dek içer.)

Woolf: Siz hâlâ şu kahrolası bencilliğinizin kurbanısınız Bay Joyce. Şimdi burda olduğumuza göre böyle şeylerin vakti geçmiştir sanırdım.

Joyce: Gözlerimin yerine bana bir benlik tayini bıraktılar.

Woolf: Bir iyileşme yok mu?

Joyce: Daha iyi değil, eskisinin aynılar: (Mırıldanarak söyler.) “Gözlerim müstehcen ve kanlıdır alaycı üstün insan...(Gene içer.)
Kuşkusuz, onurlu Baayan, ölümsüz günlüğünüzde yazdığınız gibi, ben sonsuza dek sığ, sıkıcı öğrenciyim.

Woolf: “Toy yatılı okul öğrencisi”ni kabul ederim ve bunu savunurum.

Joyce: Tutarlılıkta ancak Croke Park Stadyumu’nun kale direkleriyle karşılaştırılabilir. Dikeyliğinizi selamlarım.
(Bir yudum içer. Bardağı doldurur. Sessizlik.) Acaba Ulysses’in 1918’de basılmasını düşünmüş müydünüz...

Woolf: Ama baskı makinasını kurup ayarlamak iki yıl, iki yıl sürerdi.

Joyce: Acaba Bloomsbury adını haklı bulabileceğinizi düşünmüş müydünüz? Yazınsallığın çözülmüş iki büyük ucundan bir kurdela bağı yapabilirdiniz. Onu çevirdiğinizde Blooms gömülmüş ne hoş etkili bir plan olurdu. Ama sanırım pek önemli değil. Bunun yerine Bayan Beach ve Bayan Weaver, olmaları gerekenden daha iyi olmayarak benim harikalarımı doğurdular ve bundan hoşnudum, Tanrı Kral’ı Korusun. Sizi sadece sıkıntıya sokabilirdim.

Woolf: Korkarım beyninizde ilerleyen bir bozukluk vardı Bay Joyce; rütbe gibi birşeyin yozlanması. Yadsıyamazsınız bunu, orada o, biliyorsunuz.

Joyce: İşte bir tuhaflık, rütbe sözcüğü. Beynim onu sizinle birleştiriyor.
Stephen’in mevsiminde söylediği gibi “Servet ya da rütbe sahibi olmak. Ben rütbe sahibi olacak bir adam değildim hiç.

Feeny denilen bir adam tanıdım; şunu söyleyen ben değilsem aynı Feeny’nin karma dilli bir tanıdığı söylemiş olacak:

Dulce et decorum est
Yeleğinde bit bulmamaktır.

Woolf: Ama servet sahiplerine güvenmeniz...

Joyce: Tatlı gönüllüler, Bayan Stephen, ve ölümsüzlük kazandılar. Bayan Stephen! Sizin istediğiniz benim kişilerimden biri olmak değil miydi? Bizim gecikmiş tanışmamızın amacı budur denebilir. Kızım Lucia’yı tanıdınız mı? Sizin gibi görülmemiş huyları olan bir kişi ve edebiyat sanatçısı. Tüm ailenin görgüsüz olduğunu düşünmenizi istemem. Ama beyniniz açık mı artık, yoksa hâlâ cepleriniz taş dolu yaşamı kucaklamaya mı koşuyorsunuz?

Wolf: Bay Joyce, iyi ki bana beyin gerekmiyor.
Yaşam parlak bir aynadır; bilinçlenmenin başından sona değin bizi saran yarı saydam bir zarftır.
Bunu 1919’da yazdım; şimdi o boş ve saf zarf olduğuma göre haklıymışım demek.

Joyce: Bak hele!
Aman çocuklar, sivri ayakkaplarnızla koşmayın sakın; çünkü tüm Dublin’de bir yerlere ayağınız takılıp parlak zarfınızda güzel bir delik açarsınız.

Woolf: (Görünüşte alınmamış) Gene de, benim yaşamımın sizinkini zarflaması ilginç; zaman bakımından demek istiyorum:
Sizden birkaç gün önce doğup birkaç hafta sonra ölmüşüm. Sizin irlandalı manzaranıza bir İngiliz çerçevesi gerekliymiş sanki.

Joyce: Cömert bir düşünce bu.
Benim sizde her zaman hayran olduğum şey zaman zaman eski yaveleri gürül gürül söyleme hakkınızda ısrar etmenizdi.

(Uzun ve belki de pişmanlık dolu bir suskunluk. Sokaktan bir eşek geçer tırısla. Hiç ölü eşek görmemiştik derler.)

Woolf: Bay Joyce, sizin ölmekte olan ananızı avutmak için diz çökmeyip bir dua falan etmemenizi düşünüyorum.
Ben de bunu yapmazdım, ama bunun için kendimi sizden daha çabuk bağışlardım.

Joyce: Sizin ölümünüz de diz çökmeyi reddetmekten başka bir şey miydi? Aynı karardır bu. (Bardaktan içer.) Benim kanımca siz kafası karışık bir kadınsınız. Yaşam bakışık (simetrik) olarak düzenlenmiş bir döner-lambalar dizisi değildir diye yazdınız; ama dostlarınızı değişik biçimlerde bir başka yerde şöyle yazdınız: “Ben dostlarımı çoğu döner-lambalar olarak kullanırım.” Bir kuram olarak ifade edildiğinde çalışmada uzun zaman tat bulacaksınız ama sonların sonunda iki yandan da hiçliğe varacaksınız.

Woolf: Oo, tüm edebiyatın yazgısıdır bu.

Joyce: Bu, bedeni yadsıyan edebiyatın yazgısıdır ki göklere çıkarılmış eski ilişkileri anımsatır. Jeems ardında bir yığın yapıt bıraktı, Bayan Woolf kendi beyniyle uğraşmanın bir yolunu bıraktı. İlerde cam masalı, görkemli akademilerdekilerin bunu söylediklerini işitmiyor musunuz? Bunun acaip bir genelleme olduğunu kabul ediyorum. Onlar aydınlıkta yaşamaktansa yakında döner-lambalarla oynayacaklardır. (Bir başka içki doldurur.) Bir bardak da siz almaz mıydınız? Yoksa sabrınız tükendi?

Woolf: Bazı kimselerle Bahçeler’de buluşmam gerek; gitmeliyim. Tuhaftır, bu buluşmamız beni çok sevindirdi. Ama gene de kararsızım elbet.

Joyce: Bu sizin görüşünüz. Sizin bu benim küçük ateşli odama gelişinize sevindim. Güle güle.

Woolf: Bir başka zaman da gelmeme izin verirsiniz belki.

Joyce: Evet. (Woolf panelin yanından kayıp çıkar. Joyce haç çıkarır ve gözlerin siler.) Evet dedim evet edeceğim. Evet.

(Dışarda akşam karanlığı başlıyor. Döner-lambaların ışığı pencerede titreşir.)



Türkçesi: Yusuf Atılgan | sanat olayı - Sayı: 15 - Mart 1982
________________________________________________________________________________________________________




Ağustos 17, 1938:Hitler milyonlarca adamını silah altına aldı. Yalnızca yaz manevraları mı, yoksa? Harold, ben her şeyden anlarım havasıyla verdiği haberlerde savaş çıkabileceğini çıtlatıyor. Bu yalnızca Avrupa’daki uygarlığın değil, son dönü de aldığımız yolun da tam anlamıyla bitimidir. Quentin askere alınmış vb. Artık düşünmekten vazgeçiyorsunuz- o kadar. Yeni odayı tartışıyorsunuz, yeni koltuğu, yeni kitapları. Çimen yaprağındaki bir tatarcık başka ne yapabilir. ki? P.H.’u (sonradan İki Perde Arasında -  ‘Between the Acts’ adını alacak Pointz Hall) yazmak isterdim ve daha neler neler.

Mayıs 25, 1940: “Rodmell söylentilerle tutuşuyor. Bombalanacak mıyız, buralar boşaltılacak mı?
Camlar mermi sesleriyle zangırdıyor. Hastane gemileri batırılmış. Demek bizim buralara geliyor (savaş).

Ağustos 16, 1940: “Çok yakınımıza geldiler. Ağacın altına yattık. Tam tepemizde, gökte biri testereyle birşey biçiyormuş gibi bir ses. Yüzüstü yattık, eller ensede. Dişlerini sıkma, dedi L. Durağan bir şeyi biçiyorlardı sanki. Bombalar, oturduğum bölmenin camlarını sarstı. Düşecek mi? dedim. Düşerse, hep birlikte parçalanırız. Galiba hiçliği düşündüm -düz, yavan bir şey- ben de öyleydim çünkü. Bir tür korku herhalde. Mabel’i garaja götürse miydik. Bahçeyi aşmak çok tehlikeli olur, dedi L. Derken biri daha sökün etti Newhaven’dan. Uğultu, o testere gıcırtısı, vınıltı dört yanımızda. Bataklığın oradan bir at kişnedi. Nasıl boğucu. Gök gürültüsü mü? dedim. Hayır, makineli tüfek, dedi L. Ringmer’dan, Charleston yönünden. Sonra ses, ağır ağır azaldı. Mabel mutfaktan, camın zangırdadığını söyledi. Hava saldırısı sürüyordu: Uzaktan uçaklar: Leslie top oynuyor. Bitkinim. Kitaplarım bana yalnızca acı verdi, demişti. Charlotte Bronte. Bugün ona katılıyorum. Çok ağır, sersem ve ıslak. Bunu hemen atlatmalı. Alarm bitti. 5’ten 7’ye. Dün gece, 144’ü düşmüş.

Virginia Woolf “sersem”liği atlatmayı başarır, romanını yazmayı sürdürür.
17 Eylül’de evleri bombalanır.

Bu sabah yüzeye çıkan sözcükler şunlar: ‘Ne kadar varsa, o kadar yürekliliğe ihtiyacımız var’:
Meclenburg Alanı’nda bütün camlarımızın kırıldığını, tavanların çöktüğünü, tabak-çanağımızın paramparça olduğunu duyduktan sonra.

Ama günce şöyle biter: “Ben yine de P.H.’u karalamayı sürdürmekte direndim.


Joan Bennett, Virginia Woolf üstüne yazdığı incelemede, geçirilen savaş deneyiminin, iki savaş arasına sağlam bir demir atan bu romanın örgüsünü hiç etkilemediğini söyler. Virginia Woolf’u bu akılalmaz dönem içinde romanını tamamlamaya iten şaşırtıcı yürekliliği, kararlılığı Günce’sinden adım adım izleyebiliriz. Woolf, romanlarını yazarken yaşadığı korkunç gerilimin ve baskının, hep çöküntüye yol açacağını baştan beri bilir. Başarı sevincinin tadıldığı doruk anları umutsuzlukla, başarısızlık duygusuyla yüklü iniş dönemleri izlemektedir. Yine de yolundan şaşmaz. Bedeli bilir, üstüne yürüyen dünyayla başetmenin yollarını durmaksızın araştırır ama çalışmaktan geri durmaz. Günce’lerde L. olarak geçen kocası Leonard Wolf’un yüreklendirmeleri bile geçerli olamaz zaman zaman. Nitekim son mektuplarından birinde (kimilerine göre sonuncusunda) kocasına, “özür dilerim ama yine deliliğin eşiğindeyim galiba” diye yazmıştır. Nedir bu özdenetimi sayrılığın pençesine çeken? Sayrı bir toplum mu?

Bu yayınlar, Virginia Woolf’un dört doktorunun bulgularını açığa çıkarıyor.
Varılan sonuç: Yazarın hastalığı konusunda kesin bir tanıya varılmamış olması.
Şizofren de sayılabilirmiş, manik-depresif de. Kısaca, belirli, adı konmuş bir hastalığı bugün bile saptanamamış.

Bu sonuca bakınca, yazarın özellikle “Mrs. Dalloway” adlı romanında doktorlara bakış açısı yeniden, yeniden gözden geçirilmeye değer görülüyor:

Romanda, doktorlar, “ölçü”yü önerirler hep, “Tanrısal Ölçü”yü: “Sir William hastanelere koşarak, alabalık yakalayarak, Harley Sokağı’nda oturan ve kendisi de alabalık yakalayan ve profesyonellerinkinden güç ayırt edilir fotoğraflar çeken Lady Bradshaw’dan bir oğul peydahlayarak uğruna kurbanlar adadığı Tanrısal Ölçü’ye taparken, yalnız kendi benliği rahata kavuşmakla kalmıyor, İngiltere’yi de rahata kavuşturuyor: Ülkenin delilerini kapatıyor, doğumu yasaklıyor, umutsuzluğu cezalandırıyor, hastalarının kendi kişisel görüşlerini sürdürmelerine olanak vermiyordu, ta ki...

Ta ki romandaki savaş yaralısı Septimus Warren Smith, “gündelik hayatında gevezeliğe boğulan, yalan düzen içinde bozulan, silinen, gün geçtikçe soysuzlaşan, bir şey”i koruma adına canına kıyana kadar. “Ama son dakikaya kadar bekleyecekti. Hayat iyiydi. Güneş sıcaktı. Ama ya insanlar?” “Yaşamı çekilmez hale sokan” doktorlar özellikle?

Ta ki son günlerinde cebine çakıltaşları doldurarak dolaşan, böylelikle belki son ana kadar yerle bağlantısını kesmemeyi ama son anda nicedir Sussex’teki ırmağın sularına hemen kavuşmayı uman Woolf, ölümde nicedir aradığı “iletişim”i buluncaya kadar.

Dalgalar”daki Bernard’ın son sözleri: “Sana fırlatacağım kendimi yenilmeksizin ve boyun eğmeksizin Ey Ölüm”dür.

Sonra “Dalgalar kıyıda çatlar.
_________________________________________________________________________________________________________________________________________________________________
Not: Virginia Woolf’un sanatı üstüne ayrıntılı bilgi için Çağdaş Eleştiri Dergisi’nin Aralık 1982 sayısında Akşit Göktürk’ün incelemesine bakınız: “Mrs. Dalloway’de Karmaşık Olay Örgüsü.
Aynı konuda bkz: Milliyet Sanat Dergisi, 28 Ocak 1977. Sayı: 216, “Virginia Woolf: Zekâ ve Duyarlığını Bilinçakışına Yönelten Titiz Anlatıcı



Tomris Uyar | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 63 - 1 Ocak 1983