Cemil Meriç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cemil Meriç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cemil Meriç


  1. Cumhuriyet dönemi entelektüel yaşamının “Caniler Çağı” başlığı altında incelenebileceğini düşünüyorum. Gerçekten de manen ve maddeten ne çok insan katledilmiştir. Yüklendiği, yüklenmek zorunda olduğu işlev dolayısıyla her tür iktidara karşı olan aydın, daima marjinalde saklanmak zorunda kalmıştır bu muhalif kimlik, ömrünü “cadı avları”ndan kaçmaya çalışmakla geçirmiştir Türkiye’de.
Ne tuhaftır ki, Türkiye’de kuşaklar ise red-i miras’la başlamaktadır. Kültür yaşamımızdaki kopukluğun, kısırlığın ve cılızlığın başlıca nedenlerinden biridir bu. Bir tarihi olması ve bu tarihe sahip çıkması gereken düşünce, bu yüzden, ya özgünlüğünü yitirmekte ya da mükerrer olmaktadır.

Söylemek bile fazla Tek düşünce olamayacağı gibi tek doğrultu da olamaz. Dolayısıyla düşünceler vardır ve bunlar, sürekli biçimde bir karşıtlık yansıtırlar. Gelgelelim, bu karşıtlık belli bir iç ilişkinliği de zorunlu kılar.

Acıdır ama gerçektir:
Türkiye’de düşünce çok uzun yıllar bu iç ilişkinlikten yoksun olarak yaşatılmaya çalışıldı.

Bu durumun şimdi bile tümüyle aşıldığı söylenemez.

Kaç kişi biliyor Yusuf Akçura’nın,
Ağaoğlu Ahmet’in,
Kerim Sadi’nin,
Hikmet Kıvılcımlı’nın,
Peyami Safa’nın,
Abidin Nesimi’nin yapıtını?

Adları çoğaltmak mümkün elbet, ne var ki, bu kadarı bile sorunu görebilmemize yeter. Hep söylenir: Geçmişi bilmek geleceği kurmanın önkoşuludur. Ama kim biliyor, kim bilmek istiyor geçmişi? Aydın da öteki insanlar gibi toplumunun ürünü son kertede. Bu yüzden, içine doğduğu, oluşumuna ve gelişmesine katkıda bulunduğu ideolojinin tümüyle dışına çıkamıyor. Düşünceleri de yeniliğine, muhalifliğine rağmen ister istemez egemen ideolojinin tortularını taşıyor. Düşüncelerin tarihini bilmek işte bunun için gerekli. Onların hangi koşullarda üretildiğini, hangi beklentileri dışa vurduğunu ancak bu sayede anlayabiliriz.

Gelgelelim, Türkiye’de okur-yazarlar, bırakın 50 yıl öncesindekileri, 10 önce yazılmış kitapları bile yeniden okumuyorlar.

  1. Kimim ben? Hayatını, Türk irfanına adayan, münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi” diyen Cemil Meriç, kendini “cadı avı”ndan kurtarabilmiş aydınlarımızdan biri. Kronolojik bir anımsatma bile, Meriç’in bir aydın olarak yaşadığı trajedinin boyutlarını yeterince açıklar: İlk yazısı 1941 yılında çıkıyor, ilk telif kitabının yayın tarihi ise 1964. Doğmak için 23 yıllık bir bekleyiş. Şunları yazıyor: “Yirmi yıl bir Jan Valjan hayatı.

Burada özellikle vurgulanması gereken bir nokta var: Cemil Meriç’in ilk telif kitabının adı Hind Edebiyatı. Anakronizmi hemen görmek gerekiyor: 10 yıldır kör olan bir Türk aydını, başka bir kültürün içinden sesleniyor bize. Türkiye’nin sorunlarından bir kaçış olarak mı görmeliyiz bunu? Althusser, “Montesquieu: Siyaset ve Tarih” adlı çalışmasında, onun geleneksel bakış açılarını da yansıttığını vurguladıktan sonra şöyle diyor:

Bir taviz, başını derde sokmamak için dünyada yeretmiş önyargılar karşısında ödenen bir fiyat anlamına gelmemektedir.
Montesquieu’nün bu kaçışa ve sığınağa ihtiyacı vardı.” (Vurgulama Althusser’in).

Meriç, Batı’dan başlar: Balzac’la. Bir çevirmen olarak.
Doğu’dan gelir: Bir yazar olarak.
  1. Cemil Meriç, kendisinin de belirttiği gibi “kitaplarla yaşadı”. Yani düşüncelerle. Ama, düşünceyle böylesine içerden kurulmuş bir ilişki, tehlikeli bir girişimdir. Çünkü düşünce, değişken ve çoğuldur. Bunun farkına varan insan, ömrünü bir muvafık olarak sürdürme olanağından da yoksun kalır. Adını andım, örneği de ondan vereyim: Marksist düşünce içinde bir kanal olan Althusser’in da bu sorun  katmanda yer alıyor sanırım.

Şöyle yazıyor Meriç: “İnsan cemiyetle tam bir uyum halinde olduğu zaman tarihi yoktur; doğar, yaşar, ölür. Tarihi yaratan, fertle kalabalık arasındaki anlaşmazlık.” Aydın, bir anlamda bu anlaşmazlığı sürekli biçimde üretmesi gereken kişi. Siyasal düzeyde de kültürel/ideolojik düzeyde.

Dört yıl Ganj kıyılarında vecitle dolaştım, sağ dediler.
Saint-Simon’la uğraştım iki yıl, çağımız onunla başlıyordu, sol dediler.” (Vurgulamalar benim.)

Düşünceler arasındaki bu yolculuğun çetinliğini anlamak gerekiyor.
Meriç’in deyişiyle söylemek gerekirse “bu parçalanış”ın bireysel sonuçlarına katlanmak, öyle sanıldığı gibi kolay değil.
Daima afaroz, daima duvar, daima husumet.

Bu sözlerin, Türk aydınının hem nüfus kâğıdına hem mezar taşına yazılması gerekir.

  1. Bir anımsatma: 1954’te kör oldu Cemil Meriç, son kitabı Işık Doğudan Gelir 1984’te yayınlandı. Ama, hemen “30 yıl karanlık” demeyelim. Tam tersine: Meriç, bu 30 yıl boyun gördü. Beş para etmezlerin yazar sayıldığı yıllar içinde bir Jan Valjan olarak yaşayan Meriç’in bilmek ve anlamak aşkının boyutlarını betimlemek mümkün değil. Kültür ufkunun genişliğini, ansiklopedik bilgisinin derinliğini kavramak için “Akıl mı Cinnet mi?” ve “Bible yahut Kitab-ı Mukaddes” gibi yazılarına bakmak yeter. kırk yaran arayışlar,  alıntılar, tanımlar. Şimdi bu satırları yazarken, Kerim Sadi’nin polemiklerini de anımsıyorum.

Uzlet” teslimiyet anlamına gelmiyor elbet. Yenilgi anlamına da. Cemil Meriç, yaptığının bilincindedir:
Daha bir asır Türkiye’de Saint-Simon yazacak çıkmaz.” 100 yılın 20 yılı geçmiş bulunuyor.

Yazarımızın, aydınımızın Tanzimat’la birlikte edindiği ürkeklik ve aşağılık duygusundan artık kurtulması gerekiyor. Batı kültürü karşısında da Doğu kültürü karşısında da. Özgün düşünebilmek yazarın, aydının başlıca görevi. Hiç kuşku yok: Söz alan, belli oranda yanılacaktır. Ama tarih karşısında yanılmayan kim? Yanılmak papağan gibi tekrarlamaktan yeğdir. Yazından örnek vereceğim: Kafka’nın en önemli kitapları çevrildi. Kafka üstüne yazılmış en önemli kitaplar, makaleler de. Ama Kafka üzerine düşünebilen bir yazarımız hala yok.

Ancak, son yıllardaki umut verici gelişmeleri de görmeliyiz.
Özellikle tarih, toplumbilim, siyaset bilim alanında küçümsenmemesi gereken bir üretim var.

  1. Cemil Meriç, işte bu türden bir aydındı. Özgün olabilen ve üretebilen. Düşüncesinin çeşitliliği, onu belli bir dünya görüşü içinde dondurmamıza olanak vermiyor sanırım. Doğu/Batı sorunsalı içinde düşünmek zorunda kalan her aydın gibi Meriç de belli bir ikilem yansıtır yazılarında. Bunu da doğal karşılamak gerekir. Çünkü çözümlememiştir sorunu, çözümü aramaktadır.

Bu noktada, şu soruya geliyoruz: Sağcı mıydı Meriç solcu mu? Doğrusunu söylemek gerekirse, kendisinin de vurguladığı gibi hem sağcıydı hem solcu. Dolayısıyla ikisi de değildi. Hem itildiği hem seçtiği o güzel yalnızlıkta yarattı kendini. Toplumla ilgisini kesen, ona aşkımlaşan fildişi kule anlayışının karşısında oldu ama ömrünün sonuna kadar kalabalığa yenilmeyen bir fildişi kule anlayışının savunucusu olabilmeyi de başardı. Bu noktada yine de Meriç’in kaleminden bir anımsatma yapılabilir:

Sağcı dergi ve yayınevlerinde çalışmak. Bu yolu ben seçmedim. Solun kadir na-şinas davranışı beni gericilerin kucağına değil yanına itti. Bu yakınlığın fikri iffetim için bir tehlike teşkil etmediğini kitaplarımı okuyunca anlamak mümkün. Sol, sağın gösterdiği dostluğu göstermiyor.” (Vurgulama benim.)

Meriç’in Jurnal’inin tümü yayınlandığında anlayabileceğiz bu bireysel trajedinin gerçek boyutlarını.
Ancak, bu noktada şu hemen söylenebilir: Hangi kampta bulunursa bulunsun, yazarın, aydının tek sorunu var: “Fikri iffet.

Tam da bu yüzden, hem Celal Nuri İleri’yi yapıtıyla canlandırmaya çalışır Cemil Meriç hem de “okunmayan bir dergi” olan İnsan’ı çıkaran, daha şimdiden unutulmuş bulunan Celal Sılay’ı. Bu yüzden, bir zamanlar Celal NuriLe Bon’dan bir formacik olsun okunmadan, doğru dürüst bir başmakale bile yazılamaz” demiş olsa da, Le Bon’un zaman içinde kazanılmaz bir büyük ünü bulunsa da, Meriç ona “Frenkçe yazan bir Rıza Tevfik. Köksüz bir intelijansiyaya ufuksuz bir mürşit”’ demekten çekinmez.

  1. Cemil Meriç’in bir yazısının başlığı şöyle “Slogan, İlkelin İdeolojisi.” Bana çok önemli görünüyor o küçücük yazı. Aslında, başlık bile yeterli. Çünkü, burada slogan yalnızca siyasal düzeyi imlemiyor. Sözcük, bana kalırsa, yazınsal/sanatsal düzeyi de kapsıyor ve bize ancak sloganın dışına çıkılabildiğinde yaratıcı ve özgün olunabileceğini anımsatıyor.

Şu sözlerine de kulak verelim. Sınıflar üstü hakikatlerin taharrisi... Bu yaklaşımın ütopik içeriği kolaylıkla gösterilebilir. Ne var ki hem bilimin, hem siyasetin ütopyalara gereksinmek zorunda olduğu da söylenebilir. Cemil Meriç, konuya tarih nosyonu içinden baktığımızda kültürel miras sorununa yöneltmektedir burada. Siyasetin dışında olana değil, üstünde olana besbelli: Shakespeare sınıflı bir toplumun ürünüdür ama, zamanın aynasında ondan yansıyan yalnızca sınıf çatışmaları değildir.

Cemil Meriç’in yapıtı önümüzdedir. Bu yapıtı anlamalıyız. Bütün öteki yapıtları da. Çünkü kitap varoluş nedenimizdir. Söylemek bile fazla: Cemil Meriç’in yapıtında, düşüncelerinde katılmayacak yanlar da bulacak okur. Ama, bu katılınmayan düşünceler de yol açıcı olabilir. Çünkü, ancak onlardır yeni bir söyleme ya da paradigmaya geçilebilmesine yol açacak soruları sordurabilen.

Yaşadığımız cinnet koşullarında, kaç yazar var Cemil Meriç’in şu sözlerini yazabilecek olan diye düşünüyorum:

San Cassino’da çile dolduran Machiavelli, akşamları kütüphanesine girerken kirli libaslarından sıyrılır,
bir tacidarın huzuruna çıkar gibi itina ile giyinirmiş. Sonunda kendi de kitap olmuş. Kitap, yani ışık”. (Vurgulama benim)



Ahmet Oktay | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 171 - 1  Temmuz 1987