Dario Fo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dario Fo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Dario Fo

[Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 119 - 1 Mayıs 1985]




Saat 20.00. Roma’nın en kuzeyinde haritaya bakınca daha kuzeyde yeşillikten bir şey görünmeyen bir meydanda kurulmuş Teatro Tenda (Çadır Tiyatrosu) önünde uzun bir kuyruk var. Bilet kuyruğu değil bu, biletler çoktan tükenmiş. Oyunun başlamasına daha bir saat olmasına rağmen, seyirciler salona, şey, dilim, sürçtü, çadıra girip (gerçek bir sirk çadırı bu), yer kapabilmek için çoktan kuyruğa girmişler bile. Acele etmek gerek, çünkü yerler numarasız ve her ne kadar çadır 2500-3000 kişilik ise de yer bulmak mümkün olmayabilir.

Zorlu bir uğraştan sonra saat 20.30’da itişe kakışa çadıra girmek ve iyi kötü bir yer bulmak oldukça maharet istiyor. Ayrıca seyircinin acele etmesi için bir neden daha var: Her ne kadar oyun saat 20.45’de başlıyor ise de Dario Fo saat 20.30’da salona seyirci kapısından giriyor ve girer girmez de, seyircilerin eksiksiz tümü tarafından sanki içgüdüsel olarak fark ediliyor ve derken bir alkış kopuyor. Dario Fo ise, sıcak gülümsemesiyle seyircileri selamladıktan sonra, sanki hiçbir şey olmamış gibi seyirciler arasında dolaşmaya, özellikle arka sıralarda kalanların yanına gidip onlarla sohbet etmeye başlıyor. Bu, oyunun “girizgâh”ı ve Dario Fo’nun yarım saat süreyle, gerek ışıkları, gerek çadırın ısıtılmasını, gerek ses düzeninin çeşitli aksaklıklarını denetlemesi, gerek de seyircilerle tek tek sohbet etmesiyle saat 21.00’e kadar sürüyor. Öyle ki, sanki oyun yokmuş da orada öylesine, yalnızca bir arada olmak için toplanmışsınız duygusuna kapılıyorsunuz.

Saat 21.00 sularında Dario Fo ağır ağır sahneye ilerliyor. (Yuvarlak sirk çadırının bir yanı Shakespeare’in Globe Tiyatrosu’ndaki sahne gibi oluşturulmuş ve önünde geniş bir ön sahne seyircinin içine doğru uzanmış.) Dario Fo sahneye adımını atar atmaz bir alkış kopuyor, o ise yine o sıcak gülümsemesiyle alkışlara teşekkür ediyor. Bütün bu gürültüye tepkisiz kalan tek kişi ise, ışıkçı!Lino!” diye sesleniyor Dario Fo. “Lino yok! Derken “Lino” elinde pizzasıyla seyirci kapısından giriyor ve Dario Fo “Lino”yu seyircilerle tanıştırıyor. Lino, iriyarı, tam bir “amele”. Derken Lino, sahnenin tam karşısındaki seyircilerin arasına yerleştirilmiş ışık masasının başına geçiyor ve sahneyi aydınlatıyor. Ama her nedense salonu karartmayı unutuyor! Bu arada Dario Fo seyirciyle söyleşini sürdürüyor. Saat 21.15’e doğru da yavaş yavaş, biz hiç farkına bile varamadan oyuna başlıyor. Daha doğrusu ancak bir süre sonra oyunun başlamış olduğunu fark ediyorsunuz.

18 Ocak 1987 Cumartesi gecesi, Dario Fo, “Mistero Buffo” oyunun birinci versiyonuyla, daha önceden oynanmış olmasına rağmen Roma’da bütün çadırı yine de dolduruyor. Oyunun bundan sonrasını altmış bir yaşında bir oyuncunun sahnede neler yapabileceğine hayret ederek geçirmeniz mümkün. Ancak kendinizi Dario Fo’nun ustalığına fazla kaptırmayın; çünkü o zaman Craxi’den Papa’ya, Arlequino’dan Mehmet Ali Ağca’ya, Amerikalı bilim adamından Ortaçağ azizlerine kadar bir dizi karakteri (sayısını tahmin etmek güç) canlandırırken nasıl hicvettiğini gözden kaçırabilirsiniz. Sonra heyecandan patlamış mısırınızı da fazla gürültülü yemeyin, çünkü Dario Fo bunu hemen fark eder ve oyunu bırakıp sizi hicvetmeye başlar.

Tek kelime İngilizce ve İtalyanca konuşmadan, ama kesintisiz sürdürdüğü Amerikan İngilizcesi taklidiyle yaklaşık yirmi dakikalık silahlanmayı hicveden ikinci öyküsünün sonunda Dario Fo, Lino’ya bir kez daha sesleniyor ve Lino artık çadırı aydınlatan ışıkları da söndürüyor. Ancak sahnenin genel aydınlatması, salonu yine de aydınlıkta bırakıyor. Üçüncü öykünün sonunda Dario Fo, sahnenin kenarında kendini bekleyen bir bardak suyu alıyor, on beş dakika ara verdiğini, bu arada bir kaç gün sonra başlayacak yeni oyununun biletlerinin 10.000 liretten satışa çıktığını, “Mistero Buffo II”nin biletlerinin satışının devam ettiğini seyirciye hatırlatıyor.

Onbeş dakikalık ara, Dario Fo seyirciyle sürdürdüğü söyleşisini noktalayamadığı için yirmibeş dakikaya kadar uzuyor. Çok geçmeden, Dario Fo seyircilere yerlerine oturmalarını söyleyerek, yerleri işgal edilmiş olanları (yerler numarasız olduğu için böyle şeyler oluyor) bizzat bir kez daha yerleştirerek ikinci bölüme başlıyor. Dansla, şarkıyla “mukallidlik”le dolu ve kesintisiz devam eden, ancak arada su içmesi veya seyirci ile şakalaşması dışında ritmi kesinlikle düşmeyen tam bir saatlik bir ikinci bölümden sonra oyun Dario Fo”nun ünlü sıçrayışı ve çığlığıyla noktalanıyor. Seyirciye bir kez daha hatırlatarak iyi geceler diliyor. Arabasını park yerinden bir an önce çıkarmak isteyenler ve son otobüsü kaçırmamaya çalışanlar bu ziyafete doyamadan aceleyle ayrılmak zorunda kalıyorlar. Saat: 23.45.


“DOĞRUDAN İLETİŞİM”

Dario Fo’nun gerek sahnede, gerek de kamuoyu önündeki göze çarpan ilk özelliği canlılığı ve güleryüzü. Bu nedenle o, seyircinin “Dario”sudur. Ona kolaylıkla ulaşabilir, konuşabilir, danışabilirsiniz. O, bir dostunuzdur, sizinle şakalaşır, size saygılıdır, sevecendir, sizden biridir. Bu nedenle yaşı altmışbir olmasına rağmen seyircisinin önemli bir kısmını gençler oluşturur. Onun tiyatrosunda oyun seyrederken yiyebilir, içebilirsiniz (güvenlik ve sağlık nedeniyle sigara yasak). Sözünü, düşüncesini satmak için karanlığa, sessizliğe ihtiyacı yoktur. Ama gerektiğinden klasikçi yaklaşımın sağlayacağı yoğunlaştırıcı etkileri o ustalığıyla elde eder. Çünkü o da, geçmişteki bütün halk tiyatrolarının en önemli özelliği olan bir noktayı kendine temel almıştır: Önemli olan seyirciyle “iletişim” kurmaktır. Bu iletişim “doğrudan” olmalıdır. Yoksa “sanat yapmak” onun işi değildir. Biliyorum, önceki cümle derhal bazı şimşekleri üzerine çekecektir. Ama Dario Fo”nun tiyatrosuna yakından bakılınca aslında yaptığı işin, çok eski bir sanatın günümüz koşullarında yeniden üretilmesi olduğunu ve hiç de sanıldığı kadar basit olmayıp büyük bir ustalık ve zihinsel üretim gerektirdiğini görmemek olanaksızdır.

1978 yılında “The Drama Review” dergisiyle yaptığı bir röportajda şöyle diyor Dario Fo:

Aslında, çalışmalarımın kaynağı Il ditto nell’ochio (Gözdesi Parmak)’dan da önce öykü anlatıcılardır. Yirmi beş yıl önce başladım. Daha sonra JESTER (soytarı) geleneğinden de bir şeyler aldım. Öykü anlatıcılar ve soytarı iki sabit noktadır; birincisi 17-18. yüzyıllara, ikincisi ise Ortaçağ’a kadar uzanır. Ancak anahtar aynıdır. Her ikisi de aynı boyuta sahiptir. Ben bu işi doğup büyüdüğüm Maggiore gölünün kuzey kıyısındaki öykü anlatıcılardan öğrendim. Bu gelenek artık yok oldu. Bir başka etki de kukla geleneğiydi, ancak el kuklası, ipli kukla değil. En son olarak da gezginci oyuncular tarafından sergilenen epik tiyatronun popüler türüyle ilgilendim; Romeo Juliet (Shakespeare’inki değil Lombardiya versiyonu), Othello gibi 15. yüzyıl öykülerine dayalı oyunlar ve “Kinin Vebali Kindir” gibi çarpıcı başlıklar taşıyan melodramlar oynuyorlardı. (1).

Dario Fo’nun sözünü ettiği etkileri “Mistero Buffo”da ve oyunculuğunda fazlasıyla görmek hiç de zor değil.

  • Oyuna bir söyleşi havası vererek başlaması,
  • oyunun içinde kişileştirme ya da, eski deyimiyle “mukallidlik” ögesini bol bol kullanması
  • ve bunu yaparken hem sesiyle, hem vücuduyla tam bir iletişim kurabilmesi hep birer örnek.

Ayrıca;
  • öykünün gelişimini seyirci bağlamında sürekli kontrol etmesi,
  • heyecanlı bir yerde bir bardak su içmesi
  • veya bir sebep yaratarak seyirci arasından birine laf atması, böylece ritmi düzenleyip gerilimi arttırması
  • ya da vurucu bir noktadan önce kazara (!) bir spotun sönmesi, çabucak onarılıp oyuna devam edilmesi gibi özellikler ve daha pek çokları insana ister istemez, halk tiyatrosu geleneği bakımından çok canlı ve zengin bir geçmişi olan ülkemizde, tanzimattan beri devam eden bir ilgisizliğin neden hâlâ sürdürüldüğü sorusunu sorduruyor.

Bu sorunun yeni olmadığı, artık bıkkınlık derecesinde tekrarlandığı malûm. Ancak bu konudaki yaklaşımlar teknik yaklaşımlar olmaktan kurtulduğu zaman üretici çalışmalara başlanabilecek ve pek çok araştırmacının tespit ettiği o halk tiyatrosu geleneği geçmişteki canlılığıyla yeniden yaratabilecektir. Tartışmanın merkezi geçmişin yeniden yaratılması değil, geçmişteki sahne seyirci bağının günümüz yapı ve ilişkileri içinde yeniden üretilmesidir. Bu bakımdan “Mistero Buffo”dan ve Dario Fo’dan alınabilecek dersler oyunculuk ustalığıyla sınırlı değildir. Üstelik Dario Fo’nun halk tiyatrosunun günümüzdeki devamı olduğunu söylediğimizde asıl dile getirmek istediğimiz onun teknik benzerliğinden çok şimdi üzerinde durmak istediğimiz özelliğidir.

Bu özelliği, Dario Fo “Mistero Buffo”nun girişinde şöyle dile getiriyor:

MISTER oyuncusu İsa’dan sonra 2., 3. yüzyıllardan beri kutsal bir gösterimi, bir yansılamayı betimlemek için kullanılan bir terimdir. Hatta bugün bile ayin sırasında rakibin ‘Birinci ulu misterde, ikinci ulu misterde...’ diye ona kadar saydığını duyarız. Öyleyse mister, kutsal temsil anlamına gelmektedir, mistero buffo ise grotesk gösterim demektir.

Grotesk gösterimi icat eden ise halktır. Özellikle grotesk tiyatro, halk için her zaman, hemen hemen öncelikle bir ifade, bir iletişim aracı, ama ille de düşüncelerin kışkırtıldığı ajite edildiği yer olmuştur. Tiyatro halkın dramatize ettiği ve konuştuğu bir gazetedir. (2)

Alıntıdan da kolaylıkla anlaşılacağı gibi halk, her zaman tiyatroyu kendi geliştirdiği, ortaya koyduğu değer ve yargılar sisteminin bağnazlaşmasını, tutucu ve boğucu bir şekle girmesini engelleyici bir şekilde kullanmıştır. Batı tiyatrosu tarihinde bu halk tiyatrosu geleneğinin gelişimini konu alan pek çok çalışma yapılmıştır. Dario Fo da bu geleneğin günümüzdeki bir temsilcisi olarak halkın bağnazlığa, tutuculuğa, kendi koyduklarını kendisi yıkıp ileriye, geleceğe dönük olanla değiştirme özelliğine dayanarak hem popüler bir tiyatro örnekleri üretmekte, hem de böylece tiyatrosunun politik bir tutumu da olmaktadır. Bu özellikler bakımından bizim tiyatro geleneğimiz de, Batı tiyatrosu geleneğinden pek geri değildir. Bizim tiyatro geleneğimizin tabuları yıkıcı, politik, keskin bir hicvi olmadığını ileri sürebilmek, bu konudaki araştırmaların ışığında olanaksızlaşmaktadır. (3)

Şimdi yapılması gereken,
  1. bir yandan tiyatro geleneğimizden biçimsel olarak yararlanırken yeni bir estetik yapı oluşturmak;
  2. öte yandan da, tarihteki meslektaşlarımızın o günlerde yaptıklarını günümüz bağlamında yeniden üretmektir.

  • Yalnız bu ikincisi için, 1768’de Halep’teki Yeniçerileri alaya alabilen isimsiz Karagözcünün cesareti (4) ile
  • İnsanlar, Tanrı bile sizi Kuran’da hicvetmiştir; o zaman ben niye bir insan olarak sizin kötücü yaşamınızı hicvetmeyeyim (5) diyen o eski oyuncunun kurnazlığı gereklidir.
_________________________________________________
(1) “Dario Fo Explains-An Interview by Luigi Balerini and Giuseppe Risso. The Drama Review-March 1978
(2) Le Commedie di Dario Fo V. S. 6.
(3) Bu konu için bkz:
  • And, Metin, “A History of Theater and Popular Entertainment in Turkey Forum, 1963-64 Ankara.
  • And, MetinGeleneksel Türk Tiyatrosu Bilgi Yayınevi, 1969 Ankara.
(4) And, MetinGeleneksel...” S. 132.
(5) And, MetinA History of...” S. 132.



Metin Balay / Roma | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 166 -  15 Nisan 1987