Hıdırellez etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hıdırellez etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Akdeniz'deki Kültür Kökeni


1953 yılında birkaç arkadaşımla birlikte Türkiye Halk Oyunları Bayramı’nı düzenliyordum. Türkiye’yi bölge bölge dolaşarak İstanbul’daki bayrama katılacak halk oyunları takımlarını seçmekti işim. Böyle bir bayram Türkiye’de ilk olaraktan yapılıyordu. Ben, takımları kendim seçmektense oranın halkına bırakmayı yeğledim. Kendi takimini o bölgenin halkı seçsin istiyordum. Mersin ili de kendi takımı olaraktan Silifke ilçesinin takımını seçip İstanbul’a gönderdi.

Oyuncular ortaya kendi bölgelerinin kılıklarıyla çıkıyorlardı. Anadoluda aşağı yukarı her bölgenin kendine has bir kılığı vardır. Bölgeler az da olsa bu kılıklarını daha koruyorlar. Kimi bölgelerin kılıklar, ta eskilere kadar gidiyor. Örneğin Maraşlıların kılıkları Hitit heykellerindeki kılıklara çok benziyor. Kırmızı postalları bir Hitit heykelinin ayağından alınmış sanki. Başlıklar da öyle. Silifkelilerin de kılıkları böylesi eski kılıklardan.

Silifke takımı ortaya çıkar çıkmaz, daha oyun başlamadan, çok uzaklara, yükseklere. göklere çıkan, uzanan bir türkü doldurdu ortalığı. Sanki baş oyuncu dağın ta doruğundaki bir arkadaşına sesleniyordu. Bozulmamış, yüzyılların olgunlaştırdığı, işlediği bir ses. Sesin arkasından sazlar başladı ve takımdaki oyuncular keklik gibi öterek sekmeye başladılar. Bir yandan keklik gibi sekerek, halka yaparak dönüyorlar, bir yandan da türkülerini keklik sesinin ritmine uyduruyorlardı. Belki on beş, yirmi dakika. ölçülü biçili, ne birazcık fazla, ne şu kadarcık az, yerli yerince bir oyun çıkardılar. Oyun birdenbire bitti ve sonunda gene o dağın doruğuna söylenen türkü duyuldu. Anadoluda böyle temsili birçok oyun vardır ve kökleri çok eski ayinlere dayanır. Kültür tarihiyle uğraşmış bir göz bu oyunların kökenini kolaylıkla bulabilir. Biliyoruz ki Silifke keklik oyununun da temeli çok eskidir. Keklik ayininin buradan kalkıp Girit’e gittiğini de biliyoruz. Tarihçiler, mitolojiyle uğraşanlar Anadolu’da bir ayinin olduğunu oradan Girit’e, Girit’ten de dünyanın değişik bölgelerine yayıldığını, İngiltere’deki. İrlanda’daki, İskandinavya’daki labirentlerin Girit’ten çıkıp oralara gittiğini de saptamışlardır.

1954 yılının Mayıs ayında da bir dizi röportaj yapmak için çıktığım Doğu Anadolu’da, Siirt ilinde kökü çok eskilerde olan bir gelenekle karşılaştım. Bir geceydi, gördüm ki şehrin sokaklarında, caddelerinde, alanlarında, toprak damların üstlerinde top top ateşler yanıyor. Bunun ne olduğunu sordum. Hıdırellez, dediler. Bu gece biri batıdan, biri de doğudan gelen iki yıldız gökte birleşecekti. Bu göğün ortasında birleşen yıldızları kim görürse, o anda da içinde tuttuğu dileğini söylerse, istediği olacak, dileğine mutlaka kavuşacaktı. O gece şehrin bütün halkıyla sabaha kadar gözlerimiz gökte, çakışacak yıldızları bekledik. Yıldızların gökte birleştiği an, eski dünya toptan ölüyor, yeni dünya uyanıyor, var oluyordu. O varoluşla birlikte de insan bütün dileklerine kavuşuyordu. Böyle bir geleneğin Toroslarda da yaşadığını biliyordum. Orada yıldızları değil de, beş Mayısı altı Mayısa bağlayan gece, suları bekliyorlardı. Akarsular, pınarlar, dereler, çeşmeler ne zaman birdenbire akmalarını durdururlarsa işte tam bu anda kim bir dilekte bulunursa dileği yerine gelecekti. Bu suların durduğu anda karaların evliyası İlyas’la, denizlerin evliyası Hızır buluşacaklardı.Onların buluştukları anda da ölen dünya yeniden, taptaze doğacaktı. Ve bahar uyanacaktı. Eğer dünya ölüp de dirilmeseydi, yani gökyüzünde yıldızlar çakışıp akarsular durmasa, durup da yeniden başlamasaydı. dünya bitmiş olacaktı. Bugün bu gelenekler Asya’nın birçok ülkesinde, Akdeniz kıyılarında yaşıyor. Hitit yazıtlarında da böyle bir bahar efsanesini buluyoruz. Dünyanın ölüp, her baharda da yeni doğduğu inancı buna benzer, ya da daha uzak biçimde bütün dünyada vardır.

Boğa kültünün de Toroslardan çıkarak Suriye’ye, Mezopotamya’ya, Mısır’a, ordan da dünyanın başka yerlerine yayıldığını son arkeolojik kazılar gösteriyor. Bugün insanlığın kültür birliğini tanıklamak için elimizde birçok gösterge var. Araştırmalar genişleyip derinleştikçe bu birliğin ne kadar köklü olduğunu şaşkinlik içinde göreceğiz. Özellikle Akdeniz kültür bölgesinin bütünlüğünü daha iyi, açık bir biçimde anlayacağız. Ve kültürlerin birbirlerini etkilemelerinin insanlığımızı yaptığının bilincinde birleşeceğiz. Akdeniz kültür bütünlüğü derken gerçek dışı bir şey söylediğimi hiç sanmıyorum. Sümer, Mısır, Grek, Hitit kültürlerindeki müştereklik bugün kabul ettiğimiz bir olgudur. Sümer’de bulduğumuz boğa. Urartu’da. Hitit’te, Mısır’da bulduğumuz boğanın tıpkısıdır. İşlevleri de aynıdır. Aynı kökenden kaynaklanıyor bütün boğalar.

DÜNYADAKİ bu kültür bütünlüğü, Akdeniz’deki bu kültür birleşimi nereden geliyor? Aynı iklim, aynı ekonomik koşullar bu birleşikliği yapıyor, diyebiliriz. Bu düşünce bugün yadsınacak bir düşünce değil. Ama insanlığın müşterekliğinde başka şeyleri de aramamız gerekiyor. Yeni bulgular, bize tarih boyunca insanların büyük bir iletişim içinde olduğunu da gösteriyor. Gene öğrenmiş bulunuyoruz ki, insanlardaki ulaşım ve iletişim bizim sandığımızdan da daha geniş çaplı olmuştur. Dünya her zaman insanların müşterek evi olmuştur. Burada doğan bir olgu bir süre sonra bütün dünyayı her zaman dolaşıp sarabilmiştir. Boğa kültü, doğanın ölüp yeniden dirilme inancı dünyanın en uzak en kuytu köşelerinde karşımıza çıkan kültür olgularıdır. Daha böyle yüzlerce kültür olgusunu dünyanın birçok yerinde bulabiliriz. İnsan kültürünün kökenleri, müşterekliği üstüne araştırmalar çoğaldıkça birçok ters inançların birer birer yıkıldığını da göreceğiz. İnsanlığın ve kültürün sandığımız kadar sınırları olmadığını bir iyice anladığımızda da düşünce temellerimizde kökten bir sarsıntı olacaktır. İşte o zaman üstün kültürler olduğunu kabul edemeyeceğiz. Yukarda da söylediğim gibi kültür bölgeleri var, kültür renkleri de var, kültür ayrıcalığı, kültür üstünlüğü yok. Mısır uygarlığının kökeninde Sümer’i bulduğumuz gibi, Grek kültürünün kökeninde de Hitit’i, Asur’u, Urartu’yu, öteki Asya bölgelerinin kültürlerini bulmamız olasıdır. Öyle sanıyorum ki, Amerika’daki kültürde de Asya kültürlerinin etkilerini her zaman bulabiliriz. Kültür bölgelerine çok dikkat etmemiz gerekiyor.


Bugünkü Avrupa uygarlığının temelini oluşturan Akdeniz kültürü bölgesi üstünde insanlığın önemle durması gerekiyor. Bu bölgede tarih boyunca niçin bir kültür patlaması olmuştur, bunu derinlemesine araştırmak bize sanıldığından da çok şey kazandırır. Akdenizin coğrafyası, iklimi üstünde durmak araştırmalarımızda bize çok şey kazandıracak. İlk tarımın, ilk yerleşmelerin, ilk uygarlıkların burada doğması bu bölge üstünde epeyce düşünmemizi gerektiriyor. Yumuşak bir iklim, büyük küçük birçok akarsuyun getirerek yarattığı bir toprak, sonra ulaşımı, iletişimi kolaylaştıran deniz... Bu topraklar Asya’nın, Afrika’nın insanlarını kendine çekmiştir. Avcılıkta insanoğlu avları ardında Akdeniz’e gelmişler, aylarıyla birlikte, bir bölüklerini bu verimli yerlerde bırakarak geriye dönmüşlerdir. İnsanlar yer değiştirirlerken doğaldır ki belki de son durakları Akdeniz olmuştur. Dünyanın başka bölgelerinde hayvancılık başladıktan, otlaklar kurutulduktan sonra, göçler başladığında da insanları gene verimli, yumuşak Akdeniz kendine çekmiştir. Akdeniz, nüfus artışı göçlerinin de durağı olmuştur. Ve durmadan insanlar büyük akarsular gibi Akdeniz’e akmışlardır. Akdeniz’deki insan karmaşıklığı, bu bölgenin nüfusunun her zaman öbür bölgelerden daha çok oluşu, nüfus taşmalarında insanlığı Akdenizin çektiği düşüncesini bizde güçlendiriyor. Tarih boyunca bu bölgeye akan insanlar kendi kültürlerini de elbette birlikte taşımışlardır. Bir Hitit tanrısının kökeninde bir Hint tanrısını bulursak şaşmamalıyız. Mısır’da da zenciyi bulmak olasıdır. Kültürler, belki de bütün dünya kültürleri Akdeniz’de düğümlenmiş, burada birbirlerini etkileyip geliştirmiş, kültürler daha gelişmek, kişiliklerini bulmak olanağını bulmuşlardır. Avrupa uygarlığının temelini bu kültüre dayaması, yani insanlığın bir kültür birleşiminin bir sonucu olması doğaldır.

Ülkeler sınırlanınca kültürleri de sınırlamaya kalktı günümüzün insanları, üstün kültür, üstün insan bu yanılmadan doğdu. Kültürlerin temelinde bütün insanlık kültürünün olduğunu akıl edemedik. Dünyada birbirini etkilememiş sanırım ki hiç bir kültür yoktur. Kültürlerin sağlıklı gelişmesi birbirlerini etkilemeyle, birbirlerini aşılamayla olmuştur. Başka kültürlerden aşılanmayan kültürler ergeç sonunda cılızlaşmışlardır. Akdeniz’de kültürlerin gelişmesi, Avrupa uygarlığını yaratması burada dünya kültürlerinin birbirlerini aşılamaları olanağı bulmalarından doğmuştur. Birçok kültürün bir araya gelmesi olanağı, Akdeniz’de iletişim kolaylığı dünyamızı bugünkü haline getirmiştir. Gene tekrar etmek zorundayım, kültürlerin birbirlerini aşılamaları, etkilemeleri bittiği gün kültürler de suyu kesilmiş tarlalar gibi yavaş yavaş güçlerini, renklerini yitirmeye yüz tutarlar.

Çağımızda birtakım güçler, insanlar, ulusal sınırlar olduğu gibi kültür sınırları da var sayıyorlar, en azından kültürlerin de sınırlandığına, ya da sınırlanabileceğine inanıyorlar. Elbette, yukardan beri söylediğimiz gibi bölge kültür özellikleri, kişilikleri, ulusal kültür özellikleri, kişilikleri var. Dün kültür sınırları, kapalı kültür bölgeleri olmadığı gibi, ne kadar gayret edilirse edilsin, bugün de olmayacaktır. Olmamalıdır. Kimi batılı yazarların, düşünürlerin endişelerine de katılmamak olanaksız. Diyorlar ki, Avrupa kültürü yavaş yavaş bir kısır döngü içerisine giriyor, yaratıcılığını yitiriyor. Buna da türlü sebepler buluyorlar. Sebeplerden birisi de az gelişmiş, ya da gelişmekte olan ülkelerin kültürlerinden, kültür geleneklerinden artık bugün Avrupa’nın faydalanamadığıdır. Az gelişmiş ülkelerin gelişmiş Avrupa ülkelerinin kültürlerini taklit ettikleri bir gerçek. Bu taklit olayına örnek olarak kendi ülkemi göstermek isterim. Türkiye, Osmanlı İmparatorluğunun sonunda, onun bir kalıtımcısı olarak doğmuştur. Osmanlı imparatorluğunun kültür temeli Arap ve Pers kültürüne dayanmıştır. Bu temelde Bizans'ın varlığını da yadsıyamayız. Osmanlı kültürü kendine has bir kültürdü. Ama son iki yüzyılda Avrupa kültürüne dönüş çabası bizi tam bir batı kültürü taklitçisi yaptı. Bu, kültürlerin birbirlerini etkilemelerinden, aşılamalarından başka bir şeydi. Kültürlerin birbirlerinden faydalanmaları, birbirlerinden aşı almaları kültürlerin oluşmasına, kişiliklerinin sağlamlaşmasına yarıyordu. Ama taklit, kültürlerin yaratıcılığını yok ediyordu. Kendi kültürünü hiçe sayan, aşağı gören, varsa da yoksa da batı kültürü diyen insanlara, batı kültürü maymun olma olanağından başka olanak tanıyamazdı. Onun için bizde kişiliği olan, yaratıcı, çok az düşünce ve sanat adamı çıkabildi. Cumhuriyetten sonra kendi kültür kökenimize bir dönüş oldu, Osmanlı kültürüne değil de, halkın kültürüne döndük. 13. yüzyılda yaşamış büyük şairimiz Yunus Emre’nin, 16. yüzyılın büyük başkaldırı şairi Pir Sultan Abdal’ın, gene büyük bir ayaklanmanın şairi Dadaloğlu’nun, halkın öbür sanat ürünlerinin, renkli, sağlam kültürlerinin yeni farkına vardık. Bu yaşayan kültürü daha yeni yeni kendimize ana kaynak yapıyoruz. Böyle bir kaynaktan gelişen kültürler, çağımız kültüründe yeni renkler olacaklar, dünya kültürünü de etkileyeceklerdir.

Bizim ülkemizden buna en büyük örnek Nazım Hikmet’tir. O, Osmanlı, batı kültüründen gelen bir ailenin çocuğudur. Ama büyük şiirini halk kültürümüzün kaynaklarından aşılanarak yarattı ve yeni Türk edebiyatının babası, Yunus Emre’den, Pir Sultan Abdal’dan, Dadaloğlu’ndan gelen büyük Türk halk şiirinin son halkası oldu. Çağımız şiirinde Nazım Hikmet yeni bir sestir. Bu yeni sesin elbette dünya şiirine bir katkısı olacaktır. Eğer az gelişmiş ülkelerin her birisi bir Nazım Hikmet vermiş olsalardı, batı kültür dünyasındaki kısır döngü endişelerine bir gerek kalmazdı.

Akdeniz Birliği düşüncesini ortaya atanların başında gelen François Mitterrand ve arkadaşlarına bu birliğin sağlanması ve bunun sürüp gitmesi için batılılar ve doğulular, özellikle tekmil Akdenizliler elimizden gelen her yardımı yapmalıyız. Akdeniz diyaloğu geliştirildiğinde göreceğiz ki Akdeniz yöresindeki birçok bölgede etkilenmeye, aşılanmaya, yaratmaya, dahası etkilemeye hazır, on binlerce yıldır müşterek kökenli bir kültürün tazeliğini koruduğuna tanık olacağız. Akdeniz’deki kültür etkileşimi daha da çok halklardan halklara olmuştur. İnsanlığımızın bu temel zenginliğine, halklardan halklara kültür alışverişine geçebilmek olanağımız bugün her zamandan daha kolaydır.



Yaşar Kemal | sanat olayı - Sayı: 7 - Temmuz 1981

Nevruz Şenlikleri Günü



Ataç, “Okurlarıma Mektuplar” kitabındaki baharla ilgili yazısına şöyle başlar:

Baharınız kutlu olsun benim okurum.

 Nevruz şenlikleri için imrenirim İranlılara.

 En güzelidir, en doğrusudur bayramların.

 (...)

 Baharda benliğimizi, çevremizi, hatta insanlığımızı aşar,
yeryüzünün bütün canlıları, bütün bitkileriyle, kurtlar kuşlarla, tabiattaki kardeşlerimizin hepsiyle bir olur, bir arada seviniriz.
 Toprak anamızın, tabiat anamızın bayram ettiği gündür bahar.

Nevruz yalnız İranlıların bayramı değildir.

Türkiye’de Alevi-Bektaşiler de Nevruz’u kutlamıştır.
Sünni Osmanlı sarayında da Nevruz kutlanmıştır.
Kaygusuz Abdal’dan Nedim’e kadar şairler baharı nevruziyeleriyle kutlamışlardır.

Günümüzde Anadolu’nun bir ucundan Trakya’nın başka bir ucuna kadar uzanan yerlerde hâlâ Nevruz törenleri yapılmaktadır.

  • Örneğin, Milli Folklor Dairesi’nin “Türkiye Belirli Günler Takvimi” (1973) adlı yayınında
22 Mart tarihi Tekirdağ-Hayrabolu’da kutlanan “Nevruz Şenlikleri”nin günü olarak saptanmıştır.

  • Öte yandan “Kars Folklorundan Örnekler” adlı bir yazıda (Hayat Tarih mecmuası, Şubat 1970, Adli Egiter)
Kars’ın Yenigazi köyünde 21 Mart Nevruz günü Yedilevi adıyla anılan törenin yaşatıldığı anlatılmaktadır.

21 Mart’tan bir hafta önceki çarşambaya Ilın âhir tek tek günü (yılın son çarşambası) denirmiş.
21 Mart günü tan yeri ağarırken bütün akarsuların bir an durduğuna inanılırmış.
Bu sırada bir kâse su alabilen olursa niyetleri gerçekleşirmiş. Bu ana da İltefi (yılın başlangıcı) denirmiş.

Nevruz günü evlerde kete, pagaç, berte pişirilirmiş.

Bertede yedi tür kuruyemiş kullanılırmış.

Bunlar da;
iğde,
hurma (üvez),
kuruüzüm,
ceviziçi,
leblebi,
fındıkiçi,
fıstık
(yedilevi: yedi nevi) olurmuş.

O gün nasıl geçerse bütün yılın öyle geçeceğine inanılırmış.

Akşam birer ateş yakılıp çoluk çocuk üstünden atlar,
bu sırada Ağırlığım, uğurluluğum, keçelliliğim, kelliğim hep bu ataşa derlermiş.
Gece yarısı herkes uyanık bulunur, bunu uğur sayarlarmış...

Geçmişten günümüze süren bu inanç ve gelenek şiirimize geniş biçimde yansımış görünür.

Örneğin, Kaygusuz Abdal, Nevruz gelince yeryüzünün nasıl yeşerdiğini, bağı-bahçeyi canlanan kuşların doldurduğunu anlatır:

                                                Erişti bâd-ı Nevruz gülistane,
                                         Gülistan vakti yetti kim uyana.

                                         Tamamet yeryüzü cümbüşe geldi
                                         Behişte benzedi devr-i zamane

                                         Gülistan goncesin açtı donandı
                                         Divane oldu bülbüller divane

                                         Yine simurga haber verdi hüthüt
                                         Otağın başına konmuş şahane

                                         Güvercin çifti ile ötegeldi
                                         Dudak dudağa verdi canı cana

                                         Kışın hâmûş olan kuşlar acep kim
                                         Firak u derd ile geldi lisana

                                         Yine bülbüller gülistan arzu kıldı
                                         Tutiye şeker ü baykuş virane

                                         Zihî fazl-ı bahar ü revnak-ı gül
                                         Zihî zevk ü safa nam ü nişane

                                         Bezendi dağ u Sahra nûr-i rahmet
                                         Nihani nesneler geldi ıyâna

                                         Hezaran revnaka geldi çemenler
                                         Ki serzeniş kılar hur-i cihana

                                         Eğer bildinse hoş Kaygusuz Abdal
                                         Yüzün hâk eylegil pir ü civana

(Gül bahçesine Nevruz yeli ulaştı, gül bahçesinin uyanma zamanı geldi.
Bütün yeryüzü uyandı, canlandı; zaman döndü cennete benzedi.
Hüthüt kuşu otağın başına padişah gibi kurulmuş simurg kuşuna yine haber ulaştırınca güvercin eşiyle öterek geldi; dudak dudağa, can cana verdiler.
Ne şaşılacak şey ki kışın susan kuşlar ayrılıklarını, dertlerini söylemeye koyuldular.
Yine bülbül gülistanı istediğini söyledi; dudukuşu şekeri, baykuş yeri yurdu olan viraneyi dilediğini anlattı.
Baharda ne hareket var, gül nasıl da parlak.
Ne zevk safa, ne ün şan bu!
Dağ ova rahmet ışığıyla bezendi, gizli nesneler ortaya çıktı.
Çimenler bin güzelliğe büründü, cennetteki hurilere dokunaklı sözler söylemeye başladılar.
Bütün bunları anladınsa Kaygusuz Abdal, ne hoş!
Yüzünü gencin yaşlının karşısında toprağa eğ.)

Kaygusuz’un bu canlı, coşkulu sözlerini sevmemek elde mi?

Gönlü acıyla dopdolu Kadriye Hüseyin Birinci Dünya Dünya Savaşı’nda Bağdat’a İngilizlerin girdiğini öğrendiği günün ertesinde Nevruz sabahı Kahire’de Mukattam Dağları’nın kayalarına tırmanıyor. Kaygusuz Sultan’ın dergâhı buradadır. Bugün Nevruz’dur, Kaygusuz Sultan’ın sevdiği gündür diye anlatıyor; Kaygusuz’un öteki Bektaşi ozanların Nevruz şiirlerini anıp canlanan doğayı izleyerek savaşın getirdiği acıları avutmaya çalışıyor.

Mehmet Ali Hilmi Baba’dan okuduğu nevruziye şöyle:
                                                                              Bihamdillah gitti gam geldi nevruz-i neşat-efza
                                                                     Bezendi subesû elvan çiçekle dağ ile sahra
                                                                     Bahar eyyamı kevne zib ü ziynet bakş için elhak
                                                                     Oluptur gül bedende goncalar peyda

                                                                                  (Hamdolsun gam gitti, sevin artıran Nevruz geldi.
                                                                                   Bahar günleri hakçası, evreni süsleyip bezemek için gül bahçesinde,
                                                                                   gül gövdede gül goncaları açıyor...)



Gelenek birbirinden coşkulu Nevruz şiirleri getirir önümüze.

Pir Sultan Abdal’ın Nevruziye’sinde şu dizeler yer alır:
                                                                                   “Cümle eşya bugün destur aldılar
                                                                        Aşk ile didara karşı yandılar
                                                                         Erenler ceminde bade sundular
                                                                        Himmeti erince Nevruz Sultan’ın

                                                                       Erenler dergâhı ruşen bir günde
                                                                       Doldurmuş badeyi suhar elinde
                                                                       Susuz olan kanar kendi gölünde
                                                                       Himmeti erince Nevruz Sultan’ın

                                                                       Sultan Nevruz günü canlar uyanır
                                                                       Hal ehli olanlar nura boyanır
                                                                       Muhip olan bugün ceme dolanır
                                                                       Himmeti erince Nevruz Sultan’ın.


Nevruz ölünün dirilmesi, ölümü yaşamın izlemesidir.

Azerbaycanlı Ehliman Ahundof, “Azerbaycan Halk Yazı Örnekleri” yapıtında (Türkçe’ye aktaran Semih Tercan, 1978) Nevruz bayramıyla ilgili bilgileri sıralarken,
  • yaşlıların toplanıp yıl içinde ölüsü olmuş ailelere o gün yeniden baş sağlığına gittiklerini, bayramlarını kutladıklarını,
  • iki gün önce biri ölmüş evlerde bile şenliğin zorunlu olduğunu,
  • bugün yas tutmanın günah olduğunu anlatır.

Azeri ozanı Şahriyar, “Haydar Babaya Selam” adlı uzun şiirinde çocukluğunun Nevruz bayramlarını anarken şöyle söyler:

                                                       “Bayram yeli çardakları yıkanda
                                                         Nevruz gülü kar çiçeği çıkanda
                                                         Ak bulutlar gömleklerin sıkanda

                                                         Bizden de bir yad eyleyen sağ olsun
                                                         Dertlerimiz koy, dikilsin dağ olsun

                                                         (...)

                                                         Bayram olup kızıl balçık ezerler
                                                         Nakış vurup odaları bezerler
                                                         Tahçalarda (raflarda) düzmeleri düzerler

                                                         Kız gelinin fındıkçası kınası
                                                         Heveslenir anası kaynanası

                                                         Bakıcının sözü, savı, kâğıdı
                                                         İneklerin bulaması, ağızı
                                                         Çarşambanın girdekânı, mevizi (cevizi, kuruüzümü)

                                                         Kızlar diyer atıl matıl çarşamba
                                                         Ayna tekin (gibi) bahtım açıl çarşamba

                                                         Yumurtayı gökçek güllü boyardık
                                                         Çakıştırıp sınanların (kırılanlarını) soyardık
                                                         Oynamaktan birce meğer doyardık

                                                         Ali bana yeşil aşık verirdi
                                                         Rıza bana Nevruz gülü dererdi.”

Günümüzde de Alevi cemaati içinde nevruziyeler söylenmektedir.

Bunlardan birinde emekli öğretmen Abbas Altunkaş şöyle demektedir:
                                                                                                        “İlkyazın büyülü renk armonisi
                                                                                        Toprağın yeşili, göğün mavisi
                                                                                        Coşturur canları Ali sevgisi
                                                                                        Bu Nevruz günleri Nevruz günleri.”

Adil Ali Atalay da,
                      “Adil Ali’yi yaşattı
                        Kötü halleri taşlattı
                        Yazı yeniden başlattı
                        Alim doğdu bugün Nevruz” der.

Alevi-Bektaşî geleneği;
  • Hz. Muhammed’in bugün peygamber olduğunu,
  • Hz. Ali’nin bugün doğduğunu, bugün Fatıma ile evlendiğini kabul eder. Nevruziyelerde bunlara da değinilir.

Yusuf Fahir Baba nefesinde, “Ali’nin doğduğu gündür
                                     Bugün her günden üstündür
                                     Hemen saki kadeh döndür
                                     Bugün Nevruz-i Sultandır” derken bunu belirtir.

Didari’nin Nevruziye’sinde de şu dizeler yer alır:
                                                           “Viladet günüdür hâk Murtaza’nın
                                                             Şemşir-i kudretle ol Kibriya’nın
                                                             Nava-i Haydar tek açıp dehanın
                                                             Nevruzunuz canlar mübarek olsun.”

                                                                           (Seçilmiş kişi, yani Murtaza diye anılan Hz. Ali’nin doğum günüdür.
                                                                            O kudret kılıcıyla savaşanın, o aslan narası gibi haykıranın doğum günüdür.
                                                                            Canlar Nevruzunuz kutlu olsun.)

Nevruz şenliklerini karşılarken coşkulu, sevinçli şiirleri, nevruziyeleri divan şairleri kaleme almışlardır.

Nef’i’nin bu yoldaki bir gazeli şöyledir:
                                                “Erişti bahar oldu yine hemdem-i Nevruz
                                                  Şad etse nola dilleri cam-ı cem-i Nevruz

                                                  Gül gibi cihan oldu yine hurrem ü handan
                                                  Gör neyledi feyz-i eser-i makdem-i Nevruz

                                                  Yılda bir olur bu dem-i Ferhunde acep mi
                                                  Olmazsa her eyyamde ger âlem-i Nevruz

                                                  Rind isen eğer ko heves-i bağ-ı behişte
                                                  Cennet mi değil bezmgeh-i hurrem-i Nevruz

                                                  Nef’i yaraşır bu gazeli eylese taksim
                                                  Bülbül gibi bir mutrib-i mucizdem-i Nevruz

                                                  Bezm-i şehe bu nazmile olsun güher efşan
                                                  Güya ki gülistana düşer Şebnem-i Nevruz

                                                  Arayiş için bezmini Sultan Murad’ın
                                                  Erişti bahar oldu yine hemdem-i Nevruz.”

(Yine bahar geldi, Nevruzun sıkıfıkı arkadaşı oldu;
Cem’in Nevruz’da içilen kadehi gönülleri coşkulu kılsa ne olur.
Dünya gül gibi yine sevinçli, güler yüzlü oldu;
Nevruz’un gelişi sonucunda doğan bolluk bereket neler yaptı gör.
Bu uğurlu zaman yılda bir kez olur,
her gün Nevruz eğlencesi kurulmazsa şaşılır mı?
Rintsen cennet bahçesine hevesi bırak,
sevinç dolu Nevruz eğlencelerinin yapıldığı yer de cennet değil mi?
Nef’i, bu gazeli başkalarını gölgede bırakan bir Nevruz çalgıcısı bülbül gibi taksim etse yaraşır.
Gül bahçesine Nevruz çiği düşmüşcesine padişahın meclisine bu şiirle mücevherler saçsın.
Sultan Murad’ın önünde kurulan eğlenceyi süslemek için yine bahar geldi, Nevruz’un sıkıfıkı arkadaşı oldu.)

IV. Murad’ın Nevruz bayramını kutlamak için Nef’i’nin yazdığı bu gazel, Nedim’in Nevruziye’sini getiriyor akla.
Nevruz eğlencesi Kaptan Paşa’nın evinde kutlanmaktadır. Toplantıya İbrahim Paşa da katılır.

Nedim’in sadrazama yönelttiği övgünün girişi Nevruzu da kendi biçeminde konu edinir:
                                                                                                          “Hoşâ mübarek ü mes’ud rûz-i ferruh-dem
                                                                                                            Zihî güşade vü dilkeş zamane-i hurrem

                                                                                                            Bu rûz odur ki revadır makam-ı hizmette
                                                                                                            Sipihr-i pir-i kühen-sâlin ola kameti ham

                                                                                                            Bu rûz odur ki sabahında sad safa muzmer
                                                                                                            Bu rûz odur ki mesasında bin ferah müdgam

                                                                                                            Bu rûz odur ki sezadır olursa bir demine
                                                                                                            Fedra zamane-i sad Baykara vü müddet-i Cem.”

                                                                                            (Ne hoş kutsal, mutlu, uğurlu gün; ne güzel iç açıcı sevinç zamanı.
                                                                                             Bugün yaşlı eski yılın hizmette iki büklüm olması gereken gündür.
                                                                                             Bugün sabahında yüz sefanın; akşamında bin ferahlığın birbirine eklendiği gündür.
                                                                                             Baykara’nın ve Cem’in hüküm sürdüğü zamanlar bugünün bir anına feda olsa yeridir.)

Bahariyeler de nevruziyeler gibi Nevruz’la başlayan baharın güzelliklerini, bu mevsimin duyurduğu sevinci konu edinir. Nevruziyelerin yanında onların da sözü edilmelidir. Ancak Divan şiirinin bütün örnekleri gibi bunlar da yaşam, doğa, kendine özgü simgeleştirme yöntemiyle yansıtılır.

O örneklere geçmeden önce halk şairinin diliyle baharın nasıl canlandırıldığını Karacaoğlan’ın bir koşması bize hatırlatmış olsun:

                                                             “Bülbül ne yatarsın bahar erişti
                                                               Ulu sular bulandığı zamandır
                                                               Kat kat oldu gül yaprağı karıştı
                                                               Gene bülbül kul olduğu zamandır

                                                               Gene bahar oldu açıldı güller
                                                               Figane başladı gene bülbüller
                                                               Başka bir hal olup açtı sünbüller
                                                               Âşıkların del’olduğu zamandır

                                                               Gene bülbül bilir gülün halinden
                                                               Yeter deli oldum yarin elinden
                                                               Aşıp aşıp gelir yayla belinden
                                                               Yardan bize gel olduğu zamandır

                                                               Gene geldi türlü baharla bağlar
                                                               Bülbül figan edip kamuyu dağlar
                                                               Türlü çiçeklerle bezenmiş dağlar
                                                               Ulu dağlar yol olduğu zamandır

                                                               Karacoğlan der ki geçti çağların
                                                               Meyve vermez oldu gönül bağlarım
                                                               Aklıma geldikçe durmaz ağlarım
                                                               Gözüm yaşı sel olduğu zamandır.”

Akan sular, öten bülbüller, açan çiçekler, coşup eğlenen ya da gönül acısı çeken âşık...
Yalnız Divan ozanları bunları söylüyor diye suçlamak yanlış olur.
Halk şiirinde de aynı toplumun iç içe yaşayan insanların bakışları yansımıştır.
Arada ancak dil ve anlatım ayrılığı vardır.

Divan edebiyatında birçok dünya diline çevrilmiş (Mesihi’nin dünya edebiyatında yer alan Bahariye’si, Fehim Bayraktareviç; Bahariyenin Fransızca, Rusça ve Sırpça çevirileri, İsmail Eren, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, C. XXII, 1977) bir şiiri, bu edebiyatın konuyu ele alışını tarihsel bir örnek olarak sunalım ve çağımızın bizden istediklerini unutmaksızın bahar kutlamasına biz de katılalım:

                                                                         “Dinle bülbül kıssasın kim geldi eyyam-ı bahar
                                                                           Kurdu hor bir bağda hengâme hengâm-ı bahar
                                                                           Oldu sim-efşan ama ezhar-ı bâdâm-ı bahar
                                                                           Ayş ü hûş et kim geçer, kalmaz bu eyyam-ı bahar

                                                                           Yine enva-ı şükûf ile bezendi bâğ ü râğ
                                                                           Ayş için kurdu çiçekler sahn-ı gülşende otağ
                                                                           Kim bilir olbir bahara kim olup kim kala sağ
                                                                           Aş ü nûş et kim geçer kalmaz bu eyyam-ı bahar
                                                                           
                                                                           (...)
                                                                           
                                                                           Umarım bulup Mesihi bu murabba iştihar
                                                                           Ola ehline bu çâr-ebrû güzeller yadigâr
                                                                           Bülbül-i hoş-gûysun gül yüzlülerle yürü var
                                                                           Ayş ü nûş et kim geçer kalmaz bu eyyam-ı bahar.”

                                                                                          (Bahar günleri geldi, bülbülün öyküsünü dinle.
                                                                                           Bahar mevsimi her bağda gürüldedi.
                                                                                           Bahar bademleri ona gümüş saçtı.
                                                                                           Ye, iç, eğlen; çünkü bu bahar da geçer, kalmaz.
                                                                                           Yine bağ bahçe türlü çiçeklerle bezendi.
                                                                                           Çiçekler yiyip içmek için gül bahçesine otağ kurdu.
                                                                                           Öteki bahara kimin ölüp kimin sağ kalacağını kim bilir ki?
                                                                                           Ye, iç, eğlen, çünkü bu bahar da geçer, kalmaz
                                                                                           (...)
                                                                                           Umarım Mesihi bu dörtlemesiyle ün kazansın.
                                                                                           Dört kaşlı güzellere benzer bu dörtlükler anlayanlara hatıra kalsın.
                                                                                           Hoş şakıyan bülbülsün, gül yüzlü güzellerle sen de birlikte git.
                                                                                           Ye iç, eğlen; çünkü bu bahar da geçer, kalmaz.)


Konur Ertop | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 188 - 15 Mart 1988
_________________________________________________________________________________________



Nevruz, “yeni gün” anlamına gelen Farsça bir sözcüktür.
Güneşin Koç burcuna girdiği gün, Rumi 9 Mart’a (Eski Mart), Miladi 21 Mart’a rastlar ve gece ile gündüz eşit olur.
İlkbaharın ilk günü olan Nevruz, eski Türklerle İranlıların yılbaşı olarak kabul ettikleri gündür.

Türklerin daha İslam uygarlığı çevresine girmeden önce kullandıkları on iki hayvanlı takvimde yılbaşı 21 Mart, yani Nevruz’dur.

Divan-ı Lûgat-it-Türk’te yeni-gün şeklinde geçer.
Bugün, Orta Asya’daki çeşitli Türk toplulukları arasında Ergenekon, Nevruz, Navrız, Noruz, Bozkurt, Çağan gibi değişik adlarla kutlanır.
Ergenekon destanı okunur.
Türbe kubbelerine, bayrak direkleri üzerine paçavralar asılır.

Semerkand, Buhara taraflarında şehir dışına çıkılarak “Seyil eğlenceleri” düzenlenir,
bayram nedeniyle köpkari (gökböri) oyunu, güreş, at yarışları vb... gösteriler düzenlenir.

Kazaklarda Nevruz geleneği daha yaygındır.
Navruz köcö adını verdikleri buğday, pirinç, mısır gibi tahıllardan nevruz çorbası yaparlar.
Bu gelenek, Kırgızlarda da vardır.

İranlılar, Ferverdin ayının ilk günü olan Nevruz’u, yeni yılın ilk günü olarak kabul ederler. Bu günü bayram olarak kutlarlar, şölenler düzenlerler.

Nevruz, iki ayrı güne ayrılır.

Birincisi, Ferverdin ayının ilk günü olan “Nevruz-u âmme”,
öteki de Ferverdin’in altıncı günü olan “Nevruz-ı hassa”dır.

Hükümdar bugün halka armağanlar dağıttırır, halkın bütün isteklerini yerine getirmeye çalışırdı.
Halk büyük şenlikler yapar, ateşler yakılır, birbirinin üzerine su serper.

İran’da Nevruz’un bayram olarak kutlanması günümüzde de sürmektedir.
İran geleneklerine göre, Nevruz’a 14 gün kala ayrıca bir bayram daha yapılır, buna İspendarmuz günü denir.
Bereketi simgelemek için İspendar gününde su içine konan buğday filizlendirilir.
Yeni yılın tahvil saati önceden hesaplanıp halka ilan edilir. Tahvile birkaç saat kala evlerde özel sofralar kurulur.

Sofrada Heft sin adlı verilen ve sin harfiyle başlayan yedi çeşit madde bulunur.

Bunlar:
  1. Sünbül,
  2. sirke,
  3. sumak,
  4. senced (iğde),
  5. sîr (sarmısak),
  6. sebze (yeşillik) ve
  7. filizlendirilmiş buğdaydan yapılan semnû ya da semenû.

Yılın bereketli geçmesi için sofraya ayrıca;
  1. Kuran,
  2. kırmızı balık,
  3. boyanmış yumurta,
  4. ayna,
  5. su,
  6. un ve
  7. elma konur.

Nevruz bayramı İran’da 13 gün sürer, on üçüncü gün kırlara çıkılır, buna da Sizdebeder adı verilir.

Nevruz, Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde Nevruz Sultan, Mart Dokuzu adları altında mezhep farkı gözetilmeden kutlanmaktadır.

Bektaşiler ve Aleviler, Nevruz’un Hz. Ali’nin doğum günü olduğuna inanırlar.
9 Mart’ı kutsamak için de Bektaşi tekkelerinde Nevruz erkânı düzenlenirdi.

Mevlevilerin Şems koluna bağlı olanlar da Nevruz’u kutlayıp Nevruz erkânını icra ederler.

Osmanlı sarayında Nevruz’da gelişen bir âdet, Nevruziye adı verilen macunun yapılarak padişaha ve ileri gelenlere sunulmasıdır. Nevruziyenin sunulması daha sonra bir gelenek halini almıştır. Saray hekimbaşısı başta padişaha, sultanlara ve devlet büyüklerine özel olarak çeşitli maddelerden hazırladıkları güzel kokulu Nevruziyeyi yeni yıl ve bahar tebriği için sunardı. Porselenden yapılmış nevruziye kâseleri atlasa sarılıp, kapakları kurdelelerle bağlanırdı. Kurdeleler arasına bir de kulak denilen bir kâğıt iliştirilirdi. Kulakta, müneccimbaşının hazırladığı ve güneşin Koç burcuna hangi saat, dakika ve saniyede gireceği yazılır, belirtilen saatte kâse açılıp içindeki macun yenilirdi. Hekimbaşı da ayrıca ödüllendirilirdi. Sarayın müneccimbaşısı her yıl hazırladığı yeni yıl takvimini padişaha ve sadrazama sunar, buna karşılık da kendilerinden “atiyye” denilen para armağanını alırdı.

Saray âdetlerinden biri de resmi yılbaşı olarak kabul edilen Nevruz’da sadrazam ve devlet ricali, padişaha at ve başka kıymetli armağanlar verirlerdi ki, buna da Nevruziye pişkeşi denirdi. Bir saray geleneği olan Nevruziye ile aynı günlerde Manisa’da halka dağıtılan “Mesir”i birbirine karıştırmamak gerekir.


Turgut Kut | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 188 - 15 Mart 1988
_____________________________________________________________________________________________



Ansiklopedilerde NEVRUZ







_____________________________________________________________________________________________







Kültürün temel kaynağı insandır. Bu dünyada herşey insan eliyle var edilmiştir. En soyuttan en somuta dek kültür, kuşaklar arası taşıyıcı bir organizmadır. O halde bir toplumun üyesi olarak insanın kendini duyumsayabilmesi (hissedebilmesi) kültürüyle açıklanabilir bir olgudur. Kültür için hep önceki bir başlangıç noktası ve süregiden bir sonra vardır. O, değişmez ve etkilenmez bir totem değildir. Kültür insanın doğayla ve yaşamla ilişkisini kuran, düzenleyen ve maddi manevi ihtiyaçlarını gideren bir sistemdir. Ortaklaşa yaratılan, paylaşılan bilgi, değer ve beceriler sistemi olarak bilgi, toplumsal yaşamda soluk alır. Kültür hem bireysel hem toplumsal kimüğin göstergesidir, karmaşık bir yapıdır.

Kültürün en önemli dışavurumcu özelliklerini yaşadığı günler ise bayramlardır. İran'da yaşadığım yıllarda Nevruz Bayramı kutlaması İran'ı anlamamda en çok yardımı dokunan kültürel öğe olmuştur. 21 Mart gününü Batılıların “Christmast” anlayışı içinde uzun ve coşkuyla kutlayan İranlılar, geçmişin izlerini yeni toplumsal yaşamlarına yedirmişlerdi. Eski Zerdüşt bayramı olan ve günün egemenliğinin başlamasını kutlayan Nevruz Bayramı birçok ritüel içermektedir. M.Ö. VII. yüzyılda doğduğu tahmin edilen bu dinin (Mazdaizm) kurucusu Zerdüşt'tür. Zerdüşt doğar doğmaz Tanrı ona dünyayı ıslah etmesini emreder. Büyük Tanrı Ahuramazda'dır. Ahuramazda Zerdüşt'e kendi eliyle Avesta'yı verir. Bu din kitabı Zint diliyle yazılmıştır. Bunun için Zint-Avesta denir. Zerdüştler için ateş ve güneş ön plandadır, çünkü Tanrı güneşte oturur. Ateş, tapınaklarda, evlerde söndürülmeden yanar ve yola çıkarken birlikte taşınırdı. Güneş batınca ateş yanardı. Neft (petrol) çok eski çağlardan beri sönmeyen kutsal ateş olarak bilinirdi. Zerdüştlükte savaş, karanlıkla aydınlık arasındadır. 21 Mart sonrasının kutlanması, günlerin uzaması ve aydınlığın karanlığa üstün gelmesidir. Hürmüz (iyilik ve nur tanrısı) ile karanlıklar tanrısı Ahriman’ın çarpışmasına dayanan mitolojik öyküler vardır.

Nevruz Bayramı kutlamalarında ateşten atlanır, atlarken dilek tutulur. S” ile başlayan yedi yiyecek masaya konur ve bir kırmızı balık mutlaka bulunur. O günle gecenin eşitlendiği anda ters döner diye inanılır, o anı görebilenin tüm dilekleri olur. Evlilik, nişan ve Nevruz masasında hiç eksilmeyen şey şamdanlar ve mumlardır. Mutlaka evlerde ve törenlerde ateş olur, mumlar yanar. İslamiyetten çok önceki ateş kültüne dayanan bu bayramın yayıldığı alan çok geniştir. Yeni gün anlamına gelen Nevruz, yeni yılın başladığı günün temsilcisidir. Orta Asya'da, Ortadoğu'da ve Ege'de Yörükler arasındaki kutlamalan günümüze kadar devam eden bu ateş kültü, Hıdrellez Bayramı'nda da yansımalar bulur. Ege'de ve Teke yanmadasında Yörüklerin kullandığı Sultan Nevruz, çok anlamlı bir gelenek taşıyıcısıdır. Özenle kutlanan bugün baharın da müjdecisidir. Baharda toprağın ve yaşamın yeniden uyanması demek olan bu günler, eskil (antik) çağda Ege ve Anadolu topraklarının kutladığı bir dizi bayramın zamanıdır. Çünkü Şaman geleneklerine göre beş kutsal öğeden biri de ateştir. Kara Han'ın oğlu Büyük Tanrı Ülgen de ateşin yaratıcısıdır.

Ülgen'in ateşi insanlara öğretişinin söylencesi (efsanesi): Ülgen, gökten biri kara biri ak iki taş gönderdi. Kuru otları avucunun içinde ezerek bir taşın üzerine koydu, öbürü ile vurdu. İnsanlar da bunu görerek ateş yakmayı öğrendiler. Altay Şamanlarının “Sıcak ateşi yakarak veren Atam Ülgen sözleri de bunu gösterir.

Ateş yakan Türkler alevin renklerine göre yorumlarda bulunurlardı.

Bu yorumlara göre alev yeşil olursa kıtlığa,
kırmızı ise savaşa,
sarı renkte ise salgın hastalığa,
siyah olursa Hakan'ın öleceğine inanırlardı.

Türklerin ateş üzerindeki bu gibi saygı ve inanışları sonra Mazdaistlere de geçmiştir. Mazdaizmi kabul eden ve ateşe eskiden beri saygı gösteren Türkler, İranlıların da kutsal geleneklerine uyarak güneş battıktan sonra, dağların tepelerinde ateş yakarlardı. Kırgızlarda da bu gelenekler vardır ve sönen ateş yakılmaz. Aynı soydan olmak üzere en yakın komşudan alınır. Şamanlar gibi Maniheistler için de ateş kutsaldır. Her akşam ateşi kül ile örterler. sabahleyin ardıç ile yeniden çoğaltırlar, bu dalı odalarda dolaştırırlar. Şamanlar birer Tanrı sayılan dedelerinin ve büyük analarının ruhuna da (Od Ata) ve (Od Ana) derlerdi. Ateşi yaratan “Od Ana”dır. Yunan mitolojisinde olan Tanrı Zeus'tan ateşi çalarak insanlara indiren Prometeus söylencesinde olduğu gibi büyük Tanrırı Ülgen ile ilgili de söylence vardır. Ateş kutsallığı demirle birleşir. Şamanlar için demir hep kutsal sayılmıştır. Ergenekon efsanesinde de demirle ateş birleşir ve Türkler kurtulur. İran söylencelerinde de Türk hakanının oturduğu yer “içi ejderhalarla dolu demir dağlar diye anlatılır. Kürt söylencesinde, Demirci Kawa dağda kocaman bir ateş yakarak zaferini kutlar. Bu söylencede de demir ve ateş yan yana gelir. Büyük kutlamalar  yapılır.

Kısacası söylenceler, inanışlar ve dinsel inanışlarla beslenen Nevruz Bayramı, barış, dostluk ve kutlama törenlerinin yapıldığı bir törendir çağlar boyunca. Yenip içilir, doğaya çıkılır. dans edilir, kurbanlar kesilir ve gelen bahar, “yeni yaşam” kutlanır. Böyle bir kültürel barış motifinin nasıl siyasal bir şiddet motifine dönüştürüldüğünü anlamaya çalışmak zorundayız sanırım.

Kültür, açık sistemdir ve birbirinden etkilenir. Örneğin İran'da Büyük Kuraş döneminden kalma altı basamakla çıkılan küçük bir mezara halk kabr-i mader-i Süleyman der. Hiç ilgisi yok. Ama mezar çatısı İslam dönemine ait mezarlar da kadın mezarları gibi çifte meyilli olmasından dolayı İslami bir öykü motifiyle örtüşmüştür.

Bu öykü etkileşim açısından ilginçtir.
Tıpkı birçok eski, antik dönem kült merkezlerinin sonradan “yatır”, “dede” olması gibi.

Kültürel üretim kültürel çözümleme için esastır. Bir iletişim yoludur. Bir grubun ya da cemaatin kültürünü simgeleyen duygular, tutumlar ve davranışlar birçok öncü değişimi de banndıran geniş bir alandır. Bunun ideolojik olarak değerlendirilmesi kültürel üretimin indirgenmesi ve zayıflatılması demektir. Kültürün yapısındaki bazı öğelerin desteklenmesi toplumsal ayırım yaratmak amacı güderse, bu sadece savunmacı bir sahip çıkış olur. Değişmeye, yenilenmeye karşıdır.

Nasıl Şaman gelenekleri İslamiyet sonrasında da Anadolu gelenekleriyle birleşerek içten içe sürdüyse, Anadolu Aleviliği gibi senteze dönüşerek halkın kültürünü biçimlendirmiştir. Kültürel öğelerin yayılma alanı ve hızlarını belirleyen. bu öğelerin kendilerini benimsetme gücüyle, karşıtlaştığı direncin bileşkesidir.

Kültür taşıyıcısı olan bireyler kendi kültürleriyle özdeşleşirler ve başka kültür öğelerine yabancılaşma eğilimi gösterirlerse bu, kültürel içe dönüklüğü getirir. Içine kapanan kültür ölür. Çünkü kültür bir organizmadır ve öbür kültürlerden nefes almazsa kültürel yanılgıya dönüşür. Tıpkı fiziksel kapalılığın (aile arası evlenme) neden olduğu gibi yozlaşır ve hilkat garibeleri doğar. Şiddet böyle ortaya çıkar.

Çok eski bir kült olan ateş kültüyle birleşen Nevruz Bayramı, Orta Asya'dan buraya birçok kültürün kutladığı bir bayramdır. Sultan Nevruz'un bir savaş/şiddet nedeni olabilmesi şaşılacak bir durumdur. Kürtler bunu ideolojik bir silah olarak sununca, devlet de ideolojik bir silah olduğunu kabullenince, güzelim kültür öğeleri taşıyan bir form, deformasyona (bozulmaya) uğramıştır. Sultan Nevruz'a ve doğanın sevinç dolu yeniden doğuşuna haksızlık etmeyelim. Onlar bizden binlerce yıl önce vardı ve binlerce yıl sonra da olacak. Onlar bir gün bizsiz olacaklar ama, bugün biz onlarsız kalmayalım derim.



Nevval Çizgen (Antropolog/Araştırmacı) | Cumhuriyet - 21 Mart 1995