çağ atlamak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çağ atlamak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çağ atlamak


Bir süredir siyasal yaşamımıza yeni bir deyim girdi: Çağ atlamak. Çarpıcı, sevindirici bir aşama ile karşı karşıya gelmiş gibi heyecanlanıyorsunuz önce. Sonra düşünmeye başlıyorsunuz: Hangi çağdaydık, şimdi hangisine giriyoruz? Sözcülerine bakarsanız ileri teknoloji toplumu olma yolundayız, bilgi çağına giriyoruz.

Batı Avrupa’nın gerisinde kaldığını anlayıp da yetişebilmek için çırpınıp durduğu bilgi çağıdır söz konusu olan. Peki, ne zaman nasıl giriyoruz? Resmi sözcülerimize göre ekonomimizde birkaç yapısal değişiklik daha yaptıktan sonra Avrupa Topluluğu’na gireceğiz, o zaman. Resmi sözcülerimizin bu iyimserliğinin altında gizli bir umut var sanki. Hele bir Avrupa Topluluğu’na girelim, eksiğimizi, gediğimizi sonra da orada tamamlarız der gibidirler.

Bir yandan aşırı enflasyon, ağır dış borç yükü, tehlikeli boyutlara varan gelir dağılımı adaletsizliği sürerken, ekonominin bir-iki yapısal değişiklikle Avrupa Topluluğu’na girecek duruma geleceğini beklemek hiç de inandırıcı görünmüyor. Ama varsayalım ki öyledir. Apar topar Avrupa Topluluğu’na girdik. Eksiğimizi, gediğimizi orada tamamlayabilecek miyiz? Çağ atlamış olabilecek miyiz? Sorun sadece ekonomik midir? Bu sorulara yanıt ararken önce Avrupa Topluluğu’nun belirgin niteliğini saptayalım: Onlar demokratik, laik, çağdaş bir devletle yürütülen ileri kültür toplumlarıdır. Şimdi, bu nitelikler açısından onlarla bizim aramızda kısaca bir karşılaştırma yapalım.


İLERİ KÜLTÜR TOPLUMLARI

Bu toplumlar teknoloji ve bilgi birikimine dayanan, sürekli değişim ve yenilenme içinde olan toplumlardır. İleri teknoloji, iş bölümü ve üretim biçimleri bu toplumlarda yaygın, ileri düzeyde, türdeş bir kültürü zorunlu kılar. Bu nedenle devletin katkısı ve denetiminde bütün topluma yayılmış, standart, türdeş, yukarı düzeyde bir kültür oluşturmuşlardır. Oralarda kültür artık bir süs ya da seçkin bir azınlığın ayrıcalığı değildir. Kişinin iş bulmasını, toplumdaki saygınlığını eğitimi belirler, ona kimliğini eğitimi verir. Uluslar aynı düzeyde kültürü paylaşan topluluklar olmaktadır.

Bizdeki durum ise değişiktir. Biz sanayileşmeyi de kentleşmeyi de yarım yaptık. Gelişmişlikle az gelişmişliğin iç içe yaşadığı yarı kentli bir toplum aşamasındayız. Kentlere gelenler geleneklerinin, törelerinin, değerlerinin kentte geçersiz olduğunu görmüşler; en kısa zamanda kentteki yaşama, iş bölümüne ayak uydurmak, kültürünü edinerek kentle bütünleşmek istemişlerdir. Ne var ki biz kentlerde onları sürekli horlamış, dışlamışızdır. O zaman onlar kendilerine güvenlerini yitirmemek, ayakta kalabilmek için, ister istemez, geleneksel kültürlerini ya da inançlarım paylaşan bölgelerden gelmiş olanların çevresinde onlarla bütünleşmişlerdir. Oysa kentle bütünleşerek kentli olmak için gelmişlerdi. Böylece yeni bir uygarlığın itici gücü olabilecek kentleşmeyi biz bölünmüşlüğün, umutsuzluğun ürediği bunalım yuvaları durumuna getirmişizdir. Kentlerimiz kimlik bunalım içindedirler. Kırsal kesim de öyledir. Kabuklarını kırarak pazara, kente hatta dış dünyaya açılmışlardır; bizim gibi, içte dışta olup bitenleri günü gününe izlerler. Onların da yeni beklentileri; çocukları ve kendileri için yeni özlemleri vardır, ama onlar da umut kırıklığı, boşluk içindedirler. Peki biz bu durum karşısında ne yapıyoruz? hiçbir önlem almıyor muyuz? Alıyoruz. “Eyvah, toplumsal uyanış başladı diye, telaş içinde, totaliter yönetim değerlerine göre oluşturulmuş devletin vidalarını daha da sıkıştırıyor ya da artık tamamen geçersizleşmiş eğitim sisteminin ufuklarını daha da daraltıyoruz.

Oysa, daha yıllar öncesinden, yeni üretim biçimlerine, yeni iş bölümüne, yeni teknolojilere göre yeni bir yaşam biçimi, yeni bir kültür oluşturmalıydık. Yine yıllar öncesinden bu kültürü devlet olanaklarından da yararlanarak okullar, yerel yönetimler, kuruluşlar, aileler yoluyla gündelik yaşamımıza geçirmiş olmalıydık.

Bütün bunlar için nereden mi kaynak bulacaktık? Bütün bunları gerçekleştirmek için kaynak ayırmadık ama ayırmış olsaydık harcayacağımızdan daha çoğunu, önlem alacağız diye, içişlerine, Milli Savunma’ya vermiyor muyuz? Kentlileşme sorunumuzu çözmeden, toplumumuzu bir ileri kültür toplumuna dönüştürmeden sadece mühendislikle çağ atlayamayız. Avrupa Topluluğu’na girmenin de bize bu konuda bir yararı olmaz. Avrupa güçsüz yanımızı gidermez, tam tersine ondan yararlanmaya bakar. Bu iş bizim işimizdir, çağ atlamanın da ön koşuludur.


DEMOKRATİK YÖNETİM

Sık sık kesintiye uğramasının doğurduğu umut kırıklığından olacak demokrasimizi, kazadan korumak için, Avrupa Topluluğu’na kasko sigortası yaptırmak ister gibiyiz. Avrupa demokrasisi yüzyılların ekonomik, kültürel, toplumsal birikiminin bir ürünüdür; tepeden değil alttan, taş taş üstüne konularak kurulmuştur. Yüzyıllar öncesinden beri oralarda halk kendi yöresindeki işlere kimseyi karıştırtmamış, kendi işini kendi görmüş, kendi denetlemiştir. Merkezde parlamento daha sonraki bir aşamadır. Bu gelenek üzerine kurulan Avrupa demokrasisi şimdi yerel meclisler, parlamento, siyasal partiler, sendikalar, kuruluşlar, dernekler, basın, televizyon, üniversiteler vb yollardan yararlanarak gündelik yaşamın ayrılmaz bir parçası olarak çalışmaktadır.

Bize gelince, kırk yıldır, çok partili demokratik yaşam sürdürürüz. Bu süre içinde demokrasimizi kurumları ve gelenekleriyle kurmuş olmamız gerekirdi. Oysa kırk yıllık birikim, deneyim, buz üzerine yazılmış gibi, eriyip gitti. Şimdi her şeye yeniden başlıyoruz, üstelik onu dördüncü kez yeniden kazaya uğratmak olasılığını kafalarımızdan tam söküp atamadan.

Neden olmuyor? Toplum mu hazır değil, hayır. İnsanlarımız mı yatkın değiller, hayır. O halde neden? Biz ta baştan beri halksız bir demokrasi uyguluyoruz da ondan. Elli beş milyon beş yılda bir seçime gidip 450 kişiyi seçerek merkeze gönderir. Ondan sonra olup bitenler üzerinde ciddi bir etkisi, denetimi söz konusu değildir. Yönetim halkın dışında işler. Milyonluk, yüzbinlerlik kentlerde de beş yılda bir yerel meclisler, başkanlar seçilir. Ama beş yıl süreyle oralarda olup bitenlerle halkın ne bir ilişkisi, ne de bir denetimi vardır. Yörelerinde oturanların rızaları alınmadan, katkıları olmadan bütün işleri yönetimdeki bir-iki kişi kendi niyetleri doğrultusunda dilediklerince yürütürler. Küçük yerel yönetimlerin ise kaynak yetersizliğinden varlıklarıyla yoklukları bir gibidir. Demokrasi bizde beş yıldan beş yıla bir gün için vardır. Parlamento ile devlet, yerel yönetimlerle halk, eğitim sistemi ile demokratik değerler arasında inanılmaz bir kopukluk gittikçe artarak sürüp gidiyor. Bu nedenle demokrasinin sahibi yoktur, başı derde girdiğinde onun için yalnız kalıyor.

Gerçek demokrasiyi kurmak için merkezi hükümetin üzerinden yerel işlerin tümünü alıp, kaynaklarıyla birlikte, yeniden kurulacak tam özerk yerel yönetimlere vermek gerekir. O zaman onbinlerce insanımız yerel yönetimlerde görev alacaklar; yapılan işler halkımızın eliyle, katkısı, rızası ve denetimiyle bugünkünden kat kat daha iyi görülecektir. İnsanlarımız, artık, Ankara’da bir bakanlık odasında oturan görevlinin takdir ve kararıyla değil, kendi takdir ve kararıyla işlerini yürüteceklerdir. Yurdun her yerine canlılık gelecektir.

Büyük kentlerdeki belediyeler de sınırlamaları, yetkeleri, görevleri ile yeni baştan düzenlenmelidir.
Büyük kentlerde belediye işleri her semtte seçimle iş başına gelmiş halk meclislerinin kararlarıyla ve denetimleri altında yürütülmelidir.

İnsanlarımız kırk yıldır demokrasiyi tribünlerden izliyorlar. Onları sahaya indirmenin zamanı gelmiştir.
Demokrasi seyredilerek değil, uygulanarak kökleşir, özümsenir.

Avrupa Topluluğu’ndan medet ummadan önce biz kendimize düşeni yapalım.
Bize, ancak, halkımız yönetimi gerçekten eline aldığında harekete geçecek gizilgüç çağ atlatabilir.


ÇAĞDAŞ DEVLET

Bugünkü sorunlarımızın en önemlilerinden biri de devletin işlemez duruma gelmesidir. Kırsal kesimin ağır bastığı on-onbeş milyonluk bir tarım toplumuna göre, tepeden bir yönetim için, kurulmuş olan bir devlet yapısı ve anlayışı ile kentlerin ağır bastığı elli beş-altmış milyonluk bir sanayi toplumunu, demokratik kurallar içinde, nasıl yönetebilirsiniz? Her şey o kadar değişti ki. Sorunlar çıkınca, çözümü devleti sayısal olarak büyümekte bulduk. Nitelik, işleyiş ve yapısını değiştirmeden sadece bina ve görevli sayısını arttırmakta. Ve işler tıkandı, devlet büsbütün devre dışına çıktı.

Günümüz yönetimine bakınız. Devlet kurulmuşlarıyla iş görmekten bucak bucak kaçıyor. Onun işlemeyen çarkları arasında öğütülmekten, sıkışıp kalmaktan korkuyor. Fonlar, devlet dışı örgütlenmeler, kuruluşlar yoluyla sorunları çözmeye çalışıyor. Bu yöntem bunalımı büsbütün yoğunlaştırıyor. Bir yanda pahalı, yetkili ama işlemeyen koskaca bir devlet yapısı; öte yanda yer yer kaçamaklarla yönetimi yürütmeye çalışan kopuk kopuk girişimler. Hareketli, uyanmış, kentleşme ve sanayileşme yolunda olan bir toplumda yasalar uygulanmaz, kurallar uyulmaz, düzen işlemez olursa, önce bugün olduğu gibi kördöğüşü, sonra kargaşa, en sonra da çöküntü gelir.

Halksız demokrasi yaşatmak gibi, devletsiz toplum yönetmek de bizim buluşumuz. Böyle eskimiş, işlemez olmuş bir devlet yapısıyla hangi yarışa girilebilir? Çağ atlamaya kalkmadan önce devletimizi çağdaşlaştıralım. Demokratik değerlere, insan hak ve özgürlüklerine göre yeniden oluşturulmuş; ileri teknoloji ve yüksek verimle çalışan bir kuruluşun yöntem ve etkinliğiyle işleyen, çalışanlarını sorumluluk ve yetkileri ölçüsünde gereğince değerlendiren; yapısı, hizmet anlayışı ve kadrosu ile yepyeni bir devletin kurulması, bırakınız çağ atlamayı, ayakta kalmamız için zorunludur.


LAİK BİR TOPLUM

Nüfus patlaması, hızlı kentleşme, tarımın makineleşmesi, sanayileşme, birbirinden ayrı içlerine kapanık yaşayan toplulukların sahneye çıkışları ve politika, ekonomi yaşamında etkili olmaya başlamaları toplumumuzdaki yerleşik dengeleri, yapıları, anlayışla, değer yargılarını altüst etti. Karşılaştığımız sorunları çözmekte yeterince başarılı olamadık. Bu büyük dönüşüm içinde çaresiz kalan insanlarımız çoğu kez tutunacak dal bulamayınca bocalıyor ve dine sarılıyorlar.

Bu görüntü karşısında başka başka açılardan akla şu soru geldi:

Avrupa Topluluğu’nun başlıca niteliği laik olmasıdır, bu durumda onlarla nasıl uyuşabiliriz?

Batı dünyası açısından pek sorun yoktur. Kimsenin inancına karışmamayı, çeşitli inançta olanlarla birlikte yaşamayı, hoşgörüyü onlar öğrendiler ve iyi uyguluyorlar. Bize gelince, bin yıldır Anadolu’da her türlü din, mezhepten insanlarla iç içe yaşamışız. Avrupa Topluluğu’yla birlikte olmayı yadırgamayız. Bizi küçümsememeleri koşuluyla uyum içinde de oluruz.

Bizde laiklik tartışmaları yerine oturmak üzeredir. Dinin devlet işlerine karışmaması anlamındaki laiklik Cumhuriyet’in temelidir. Bu temeli çekerseniz iç barış ve Türkiye’nin bütünlüğü tehlikeye girer. Bu anlayıştan bir adım öteye, birbirimize baskı yapmadan, birbirimizi suçlamadan inançlarımıza karşılıklı saygı göstermeye, gerçek hoşgörüye doğru yol almaya başladık.

Çağ atlıyor muyuz, atlamıyor muyuz? Doğrusu yol ayrımındayız. Laik bir ileri kültür toplumu oluşturabilirsek, çağdaş yeni devleti kurabilirsek, gerçek demokratik yönetimi yerleştirebilirsek, hiç kuşkusuz, çağ atlarız. Ama bu temel sorunlara el atmadan kaçınıp ekonomide birkaç yapısal sorunu çözmekle yetinirsek, çağ atlamak şöyle dursun, çıkışı görülmeyen bir bunalıma düşeriz. Çağ atlamak isteyenler önce sorunlarımızı tarihi görev duygusu ile değerlendirmeyi, sonra da kötü toplumsal dönüşümlere girişmeyi göre almalıdırlar. Ötesi boş övünmeler olarak unutulur, gider.



Necdet Uğur | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 187 - 1 Mart 1988