şairlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şairlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Şiirin İlkeleri


On altı kanallı televizyonda görünür bir şey ararken, hangi filmden olduğunu saptayamadığım bir sahnede durdum. Soyluluğu giyiminden ve duruşundan belli bir genç, orkestra şeflerinin yaptığı gibi elini kolunu oynatarak, boynuna çalgısını da asmış bulunan bir yoksul âşığa şarkılar söyletiyor. Üstü çiçeklerle kaplı bir duvarın arkasındalar. Onları kimse görmüyor, ama şarkı, bahçeleri aşıp balkonlardan içeriye süzülüyor.

Yüksekçe bir balkonda, çiçekler arasında aşk gibi bir güzel, kendinden geçerek bu yanık sesli aşığı dinliyor.
O sesin sahibini bulmak için karanlıkları yutacak sanki.

Buraya değin her şey, Romeo ve Juliette’teki balkon sahnesini çağrıştırıyor. Oysa, insanı coşkular dünyasının sevda gölünde yüzdüren bu sahnede komedya oynanmaktadır. Çünkü o gece gölgeli kıza tutulmuş olan, şarkıyı söyleyen değil, elini kolunu sallayarak onu yöneten gençtir. Bu şef (!) olanca kurnazlığını ya da hinoğluhinliğini kullanarak, o yoksul âşığı şafak bülbülü gibi öttürmektedir. Yoksul âşık ise, bu geçici aşkın etkisinde mutlu görünüyor. Yüz anlatımından sezilen, mutluluktan çok muzipliktir ya, gene de biz bu aşk düdüğünü mutlu sayalım.

Salâh Birsel’in dört kez basılan Şiirin İlkeleri (Broy Yayınları, Eylül 1986) adlı yapıtında yer alan şu yargılar, kim bilir hangi çağda yaşamış bu yoksul getirdi gözlerimin önüne:

...Büyükler olsun, delikanlılar olsun, her türlü okur, şiire duyu organlarını kamçılayan bir nesne gözüyle bakmaya eğilimlidirler.
Onun için gerek gençler, gerekse zihnin verdiği en büyük haz diye bellemiş olanlar şiiri hevesleriyle yakalamak isterler.

Yalnızca her düzeyden okur için değil, şair için de geçerlidir bu yargılar. Şair, “zihnin verdiği hazzı en büyük haz diye belleme” tuzağına okurdan daha kolay düşer. Yaygın imgeler, duygu avcılıkları, günlük sloganlar... Şairi bu tuzağın karanlıklarına gömmeye çok elverişlidir. Bu tuzağa düşmüş olan her şair, başkasının şiirini yazar. Kırk yıl şiir yazıp da bir tek “şiir” yazamadan ömrünü tüketenler bu sınıfa girerler. Tıpkı yoksul âşık gibi,yakasını bunlardan kurtaramayan şair, kırk yıl şiir de yazsa, bir türlü şiirini bulamayacak, bilinçsizlik içinde, sözcüklerle boğuşup duracaktır.

Birsel’in, şiiri “zekâ” işi saymasının nedeni bu olmalıdır.

Duygu” ve “lirizm” gibi kavramlara sığınarak şiirini bayağılaştıranlara da kesin bir uyarısı vardır Birsel’in:

...Bu ilkeler ozanı, kendisini bayağı’dan, şiir-olmayan’dan sakınmağa götürürse en büyük işi yapmış olacaktır.

Genellikle, duygulu şiir, “lirik” anlamında kullanılmaktadır.

Oysa, Birsel, daha ilkelerin başında bu kavramlara açıklık getirmektedir:
Duygulu şair’den ’usta şair’, ’lirik şiir’den de ’zekâ şiiri’ anlaşılması” gerektiğini açıklamaktadır.

Şu yargılar da bu kavramları somutlaştırıyor:

Bilinç verilerinin duyu verileriyle pek öyle ilişiği bulunmadığı yerleşmiş bir kanı olarak görünmekle lirik şiir yazanların alışverişlerinin de zihinle değil, gönülle olabileceği sanılmaktadır.

Bu düşüncenin savunucularından Fransız şairi Max Jacob Genç Bir Şaire Öğütler adlı kitabında lirikliğe kaynak olarak bilinçaltını gösterirse de bunun denetimli bir bilinçaltı olduğunu da belirtir.

Bizce bilinç verilerini en süzülmüş, en arınmış duygular diye kabul etmek ya da gönül coşkularına aklın coşkuları gözüyle bakmak konuya yeni açılar kazandırabilir. Pascal’ın “Gönül aklı” deyimiyle anlatmak istediği de aşağı yukarı bu olsa gerek.

Bu görüşlerin de ışığında, kendini “bayağı”dan, “şiir-olmayan”dan sakınmağa götüren kaç şair vardır? İlkeler yayımlanmaya başlayalı neredeyse kırk yıl olmuş. İyi şair gene “iyi” şiirini yazıyor, kötü şair gene “bayağı”dan kurtulamıyor. Bayağılıklara “duygulu şiir”, “lirik şiir” savları altında düşüldüğü de açık. Kuşkusuz, hangi tema işlenirse işlensin, şiirin bir “sevda” yanı vardır. Bunu da lirizm sağlar. Kitlelerin, şiiri, “duyu organlarını kamçılayan bir nesne” gibi görmelerini buna da bağlayabiliriz. Ama, zekâdan yoksun hangi şiir aynı zamanda liriktir de? Birsel, ilkelerine aldığı örnekleri Tarancı, Saba, Dıranas, Külebi... gibi ozanlardan seçiyor. Bu seçmede, sorulan sorunun yanıtı yansımaktadır. Şair, “yeni bir beğenisi olan adam” diye tanımlandığına göre, lirikliğin ya da zekânın anlamını da bu beğenide aramak gerekecektir. Belli bir şiir değerine varmamızın ya da varılmış bir değerden uzaklaşmamızın kökeninde de bu beğeninin oluşmuş ya da oluşmamışlığına bakılmalıdır.

Birsel’in şu gözlemleri de bu yönden ele alınmalıdır:

Çağları gözden geçirin, kötü ve anlayışsız sanatçıların hepten usta şairlerin paçalarına yapıştıklarını, onlara tebelleş olduklarını görürsünüz. Bu taklitçiler en büyük hüneri kendi çaplarının üstündeki şairlerin yaratmalarını, çalışmalarını yinelemekte ya da aktarmakta bulurlar. Aynı çağ içindeki sanat ürünlerinin gerek konu, gerekse yapıtı işleyiş bakımından birbirlerini andırmaları, hele kimilerinin örnek belledikleri yapıtlardan ayırt edilemeyecek bir hale düşmeleri hep bu yaratma yetersizliğine dayanır.

Belki 1947’lerde durum böyle idi; kötü şairler hiç değilse usta şairlerin paçasına yapışma hoşgörüsünü (!) gösteriyorlardı. Bugünkülerin çoğu bunu da gerçekleştiremiyorlar. Usta şairleri kendi düzeysizliklerine çekmeye çalışıyorlar. Bu yetmiyormuş gibi kendileri büyük bir şiir ortaya koymuş gibi, geçmişteki iyi şairleri suçlamaya da kalkıyorlar. Sanıyorlar ki, varsa yoksa, bir-iki şair. Şiirin bir ortak beğeni üretimi olduğunun bile ayırdında değiller. Yazının başında öyküsünü anlatmaya çalıştığım yoksul aşığın düştüğü tuzağa düşerek, iri laflarla, bayatlamış imgelerle, slogan özentileriyle, -genellikle- orta düzeydeki şairlerin düttürüleri oluyorlar.

Kötü şairlerin usta şairlere öykünmelerinin olanaksızlığı göz önüne getirilirse bu doğal bile sayılabilir. Sanatta “kötülük”, beğenisizlikler batağına düşmek demektir. Bu batağa düşmüş kişiden, güzellikleri kavraması da beklenemez. Bu düzeydeki kişiler, daha şiirin kıyısına bile varamadan, “Benim Şiirim!” diye tutturmaktan başka bir iş yapamazlar. Şiirini köklendirmemiş birinin çıkıp, yalnız kendi çağına değil, bütün çağlara; yalnız kendi kuşağına değil, geçmiş bütün kuşaklara hatta yalnızca kendi ülkesindeki değil, öbür ülke ozanlarına da akıl vermesi bir ruh çarpıklığının sonucu değil midir? Hele yurt dışı gözlemleriyle yazmış olmayı bir üstünlük saymak ise, çarpıklık da değil, düpedüz hastalıktır. Koca Külebi! Yıllarca İsviçre’lerde yaşadı da, şiirine tek özenti tozu kondurmadı.

Bu açıdan ele alınırsa, Birsel’in yukarıda çizdiği tablo gene de bir aşamayı gösterir. Şair için gene de bir düzeydir bu. Ne ki, kötü şairce öykünülen bir usta şairin toplum katlarında bir değer düşümüne uğrayacağı da göz önünde bulundurulmalıdır. Kötü şiirin çok yazıldığı dönemlerde iyi şiirin değer düşümüne uğradığı gibi.

Örneğin, bundan nerdeyse kırk yıl önce varılmış şu yargılar, bugün geçerliğinden hiçbir şey yitirmiş mi?

...Kötü paranın iyi parayı kovduğunu açıklayan Grasham yasası gereğince kötü şiir iyi şiiri ortadan kaldırmaktadır. Orada da edebiyat simsarları, büyük eleştiri kurumları, roman toptan satış depoları, aktarmacı şairler birliği piyasanın dizginlerini avuçlarında sıkmakta ve piyasayı bozacak kitapların sürümüne ya da meydana çıkmasına engel olmak için aralarında her türlü kartel ya da tröst kurmaktan çekinmemektedirler.

Yalnız bununla da yetinilmemekte, biri birini mikrofonlarda öttürürken, öbürü de onun kötünün kötüsü şiirlerine sayfa açmaktadır.
Gidinin gidisi yoksul (!) âşıklar!..

Düşük düzeyli sanat ürünlerine ilginin önceden beri var olduğu, bunun giderek de arttığı bir gerçektir. Hele son yıllarda doruk noktasına varmıştır bu. Ne ki, düzeyli yapıtlara ilginin arttığı da bir gerçektir. Sözgelimi bundan yirmi yıl önce yazılmış olsaydı, Birsel’in denemeleri bugünkü ilgiyi görür müydü? Bugünse, Birsel, kısa aralıklarla birkaç baskı yaparak, denemeleriyle bilinçli bir okur kesimi yaratmayı başarmıştır. Bu bir başarıdır; çünkü bir yazarın yeni bir okur-kesimi yaratması, onun yazarlığının düzeyi ile ilgilidir. Böyle yazarlar, başkalarının okurunu kaparak böyle bir kesim oluşturmuyorlar; kendileri, kendi kavramlarıyla, kendi beğenileriyle bir kesim oluşturuyorlar. Yazar görünmez bir okuru tasarlarken, okur da onu arayıp buluyor. İkisi arasında doğan sargınlığın temelinde ise bir beğeni, bir kavramsal iletişim yatmaktadır. Birsel’in, şairi, “yeni bir beğenisi olan adam” diye tanımlaması buna bağlanabilir.

Birsel, yalnız bu genel kavramlar üzerinde durmuyor; şiirin tekniğini, işçiliğini de gösteriyor.

Örneğin, şiirini imge boğulmasına uğratan şairlere şu sözler çok şey söyleyecektir sanırım:

Mecazlar olsun, benzetmeler olsun yani bir nesneyi başka bir nesneyle anlatmak sanatı zekânın aşağı değil yüce bir katını gösterir.
Zekâ, ileri atılışlarını ancak bu düşünce alıştırmaları, düşünce oyunlarıyla sağlayabilir.

Ama nedir, benzetmeler, sıfatlar karşısında uyanık bulunmazsa yapıt tümüyle tehlikeye düşmüş de olabilir.

Oysa, şiirini salt benzetmeler, mecazlar üzerine kuran şair de az değil.

Birsel, Jean-Jacques Rousseau’dan da esinlenerek, ilkeleri “Zamanımızın şiir anlayışlarını, şiir çalışmalarını gördüm de bu iç dökmelerini yayımladım” diyerek bir amaca bağlıyor. İlkelerde, şiire yönelik saptamalar, uyarılar çoğunlukta. Ancak, sanatın, edebiyatın genel sorunları, sanat eseri ile okur arasındaki ilişkilerde yoğun biçimde yer alıyor ilkelerde.



Adnan Binyazar I Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 164 - 15 Mart 1987