Bedri Rahmi Eyüboğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bedri Rahmi Eyüboğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bedri Rahmi Eyüboğlu


Ferit Edgü’nün Vakko Galerisi’nde düzenlediği Bedri Rahmi Sergisi ve Turhan Erol’un Cem Yayınları’nda çıkan Bedri Rahmi monografisi beni dokuz yıl gerilere götürdü. Bedri’yi bu kadar erken yitirmenin acısını yeniden yaşadım.


Bedri ile dostluğumuz tam otuz yıl önce başlamıştı. Ben Akşam’da çalışıyordum. Birlikte bir Hollanda gezisine çıkmıştık. Önce birkaç gün Viyana’da kalmıştık. Sonra da birlikte Hollanda kentlerini ve lâle bahçelerini gezmiştik. Bu bir haftalık gezi Bedri ile aramızda sağlam bir dostluğun başlangıcı oldu. Bunu sonra yine İstanbul’da sürdürdük, Paris’te ve daha sonra yine İstanbul’da. Bedri, Paris’e her gelişinde bizde kaldırdı. Haftalar boyu Bedri’nin bütün coşkularını ve mutsuzluklarını birlikte yaşardık. Ben sabahlar onu evde bırakıp UNESCO’ya giderdim. da akşama kadar evde ya kendi portrelerini çizerdi, ya da kafasında yer eden görüntüleri ve düşünceleri, akşam yediye doğru eve döndüğüm zaman Bedri’yi ya bir renk cümbüşü içinde bulurdum, ya da karabasanlı çizgiler içinde. İçkiye başlamak için ben hep çok geç kalırdım, ben eve gelene dek Bedri şişeyi yarılamış olurdu.

O yıllar Bedri’nin mutsuzluk yıllarıydı. O koca Bedri Reis bunalımların karanlığına yaklaşır yaklaşır geri dönerdi. Zaman zaman yıkıldığı, hıçkırdığı olurdu. Gözlerinden yaşlar süzülürdü. O dönemde ortak dostlarımızın başında Y. Mimar Abdurrahman Hancı geliyordu. Rue Augereanu da ufacık bir apartman katında hep birlikte şarap içtiğimiz akşamları anımsıyorum. Abidin vardı Paris’te, Avni Arbaş vardı, Doktor Safder Tarim vardı. Tevfik Kent vardı, Üstün Üstündağ vardı, Nevin Menemencioğlu vardı... Hasan Esat Işık da büyükelçiydi. Bedri’yi coşturan heyecanlı tartışmalar geliyor aklıma.


Bedri’nin eski öğrencileri de Paris’teydi: Hilda Yosmayan, Ömer Kalesi, Nevhis Tanyeli, Müzehher Bilen ve Tunç Tüfekçi, Sadi Öziş de o sıralarda Fransa’daydı. Madam Angles, Fikret Mualla’yı daha güneye göndermemişti. Mualla, Monceau Parkı’nın karşısında Rue Lion Fost’ta ufak bir otelin üst katında, altı metrekarelik bir odada kalıyordu. Akşamları da parkın karşısındaki bir birahanede zaman zaman buluştuğumuz oluyordu. Mualla ondan yıllar önce hiç olmayacak bir nedenle, kafasındaki bir saplantı ile Bedri’ye küsmüş ve takmıştı. Bana yolladığı bir mektupta da Bedri’ye söylenmedik söz bırakmıyordu. Bunlar düpedüz hezeyandı. Bedri de bunu biliyor ve Fikret Mualla’ya hiç kızmıyordu. Paris’te karşılaştıkları zaman her şeyi unuttular.

Avni ile Bedri 1946’dan sonra uzun yıllar görüşmemişlerdi. Sonra 1958-1959’da Paris’te karşılaştılar. Bedri “Reis”, dedi, “Avni son zamanlarda benim resimlerime ’Fena değil, güzel’ diyordu, bozuluyordum. Bugün atölyesine gidip resimlerini gördüm, harika. Adam benim resimlerim için ’Fena değil’ demekle haklıymış!..

Başka kimler yoktu o dönemde Paris’te?.. Bedri’nin deyimiyle “Böcek”ler, “Benek”ler, “Çepiş”ler...

O yıllarda Paris’e gelen Türkler parayla resim almaya daha alışmamışlardı. Elçiliklerin de bütçesi yoktu.
Bedri’nin bütün zoru biner frank tan bir iki resim satıp biraz malzeme almaktı. Paris’te birkaç frangı biriksin istiyordu olmadı.

Bir mektubunda bana şöyle diyordu:

“Hıfzı Reis, Merhaba,
...Sana bir paket dolusu resim bırakmıştım. Çok perişan bir haldeydiler. Çok aceleye gelmişti. Onlara çeki düzen vermek isterdim. Bir boş vaktin olursa onlara alıcı gözüyle bak. İçlerinde çok sevdiğim birkaç parça var. Ama insan öyle değişiyor ki... Vaktin olursa Abidin’e de göster onları. Millet denize dökülmeden münasip göreceğiniz bir dost evinde bir toplantıda gösterin bunları ve işte en son birkaç tane satmaya çalışın. Bir deneyin sendeki resimleri. Hiç belli olmaz bu işler. Bir de bakarsın sakarın biri birkaç resmi alır. Hep böyle oldu bu... 30 yıldır. Kim ne alır? Ne zaman, niçin alır? Anlayana mükâfat. Paris’ten tatlısı kadar acı hatıraları var...

...Paris bazan o kadar yani başımızda... Sonra birden beş yıl, yirmi yıl uzak. Yurt dışında hızlanan çalışma temposu burada yavaş yavaş gevşiyor. Neden böyle oluyor? Burada herkes kendini bi bok sanıyor, ondan galiba. Dışarı çıkınca hizaya geliyor, bi bok olmadığını bir güzel anlıyor. Kaybettiği zamanı yakalamaya çalışıyor.

Bir gemi yapacaksın, tüm sanatçıları senede bir zorla dolduracaksın gemiye... Zorla dolaştıracaksın, hiç olmazsa senede bir ay. ’Bak, diyeceksin, buna ev derler, buna köprü, buna heykel, buna şiir, buna resim, buna kız, buna karı, buna peynir, buna şarap’...

Sonra siz Parisli Türkleri bir başka gemiye dolduracaksın. Bugünlerde İstanbul’a getireceksin. ’Buna bahar derler, buna da deniz...’ diyecekler... Ödeşeceğiz...

Sabah sabah şairliğim üstümdedir. Çok erken kalkıyorum. Geceler, eski çalışmaların uzun geceleri bitti.
Şimdi bitek ümid erken kalkıp çalışabilmekte. Ağabeyimin dediği gibi, müezzin sabaha el koymadan...”
(17 Mayıs 1968)


BEDRİ’NİN ŞAİRLİĞİ

Bedri ile, ölümünden tam bir yıl önce bir televizyon konuşması yapmıştım.
Sözü Bedri’nin şiirlerine getirmiştik.

Şöyle demişti:

Benim hayatım, biliyorsun, ortadan ikiye bölünmüş. Bazıları beni yazar diye tanıyor, bazıları ressam diye. Ama, Anadolu’da uzun dolaştığım zaman görüyorum ki, ressam Bedri’ye kimsenin metelik verdiği yok. Çünkü görmemişler ki... Ama, yazar Bedri’nin birçok şeyleri ulaşmış olmayacak yerlere. Cemişkezek’e filân gitmiş ve o kadar şaşıyorum ki. Mesela, adam beni çok seviyor, çok saygı gösteriyor. Ama ben oraya resim hocası olarak gitmişim, resim yapmaya gitmişim adam bana şair muamelesi ediyor. Ben şaşırıp kalıyorum. Yani, benim hayat çizgim incecik bir çizgi de olsa, ortadan ikiye bölünmüş bir çizgi. Bunun yarısı resim, yarısı şiir, yazı.

Ressamlara soruyorlar, diyorlar ki “Bedri nasıl ressamdır?
Ressamlar hiç gözlerini kırpmadan diyorlar ki: “Ressamlığını bilmiyoruz, ama şairler iyi şiir yazdığını söylüyorlar...

Şairlere soruyorlar; onlar da hiç şaşmadan “Şiiri hakkında bir şey söyleyemeyiz ama, ressamlar iyi ressam olduğunu söylüyorlar” diyorlar.
Yani, ben bu iki çizgi arasında bugüne kadar geldim...

40-45 sene oldu.
Hiç unutmam, bir gün Cahit Sıtkı ki dünyada en sevdiğim şairlerden biriydi bir gece onunla Ankara’da ağabeyimin evinden çıktık.
Saat 2-3’tü. Orada çukurlar açmışlar, boyuna tökezliyoruz filan.

O bana tamamiyle unuttuğum bir şiirimi okuyor:
“Bir gece yarısı kurdelelerini taktılar.
En güzel esbaplarını giydirdiler,
Onu çok güzel bir yere götüreceklerdi,
Unuttular...”
ve Cahit Sıtkı ağlıyor.

Diyor ki: “Ben bunu çok seviyorum, ama ne olur, sen şiir yazma, resim yap!..
(22 Kasım 1974)


SON ŞİİRLERİ

Bedri 1975 yılına çok kötü girmişti. Sağlık durumu hiç parlak değildi. Mayıs’ta ameliyat masasına yattı, safra kesesini aldılar. Kalamış’ta kendisini en son gördüğüm kez “Reis”, dedi, “bildiğin gibi değil, çok iyi satıyorum. Yaşar Kemal bile gelip 20 bin liraya bir resmimi aldı. Evde kalmış eski resimlerimi de alıyorlar. Durumu kurtardık...

O günlerde yine Paris’e gidecektim, bana bir yığın malzeme ısmarladı. Bende bir Bambara maskesi görmüştü; yüzü kurt boncuklarıyla kaplı bir maske. Onu çok beğenmişti. “Yolun Mali’ye düşerse bana mutlaka onun bir eşini getir” diye sıkı sıkıya tenbih etti. Ölümü hiç aklına getirmiyor muydu yoksa bizi mi oyalıyordu; anlayamadım.

Yatakta, başucunda bazı yeni şiirler vardı; onları okudu. Ben de notlar aldım.

Şunları not etmişim:
Rakı
Ulan rakı,
Ulan namussuz,
Ne sulu, ne susuz.
Sen benim canımı mesken mi bildin?

Safra kesesi
Dokunmayın bana
Safra doluyum,
Beni şimdi yalnız
Safranbolular anlar.

Tabut
Ahret namlusuna sürülmüş bir fişek
Bunu bilmeyen eşek

Ameliyat ertesi
Cumanın ertesi var
Pazarın ertesi
Ameliyatın da ertesi
Bir hafta sonra ızgara köftesi
Ama acıya,
biberliye, ekşiye,
yağlıya,
kızartmalara
cümle sakatata paydos

Aklını başına, canını dişine,
iştahlarını takım taklavatına göre uzatacaksın.
Öğleden sonra iki saat yatacaksın...
Kısacası oğlum Mernuş
Sen,
Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden
Aheste beste yoluna yollanacaksın...
Alkol mü dedin,
yalnız haricen kullanacaksın...


İşte Bedri’yi gördüğüm o son gün Emin Barın da gelmişti. Harika bir yazısını getirip Bedri’ye hediye etti. Bedri bayıldı o yazıya. Geçen gün Paris’te, UNESCO’da Emin Barın’ı gördüm. Bu son ziyareti anımsattım, “Evet, dedi. Bedri o yazıyı çok sevmiş ve benden istemişti...O gün yine Bedri’nin öğrencileri evde baskılar yapıyorlardı. Bedri yattığı yerden onları yönetmeye çalışıyordu. Bir ara Erol Akyavaş’ın geleceğini söylediler. Sonra Edip Çelik uğradı. Galiba hepimiz artık bu Bedri’yi son görüşümüz olduğunu biliyorduk. Ama, o bize moral vermeye uğraşıyordu.


Bedri’nin bir şiiri takıldı kafama:
“Dün gece ölümü gördüm ölümü...
Ansızın tuttu kolumu.
Korkma dedi...

Sene 1975,
Aylardan temmuzun karısı Mayıs,
günlerden Salı.
Büküldü büküldü ama kırılmadı can dalı.

İğneciler bölük bölük geldiler
Her yanımı delik deşik deldiler
Röntgene bastırıp resmim aldılar
Ak kâğıt üstünde tanıyın beni
-Ve çek çek arabaları ameliyathanenin önünde durdu.
Al gözüm seyreyle ameliyat salonunu
Büyük sermayenin en namuslu kasası
Pırıl pırıl bir ameliyat masası
Eter kokusuna bulaşmış bir sası ışık
İnsanlar,
Masalar,
Camlar,
Gömlekler
Umacı başlıkları karmakarışık
Derken, can kuşudur havalandı içinden
Gitti kondu karşıdaki dama
Bütün yüreğiyle dua etmeye başladı
Masada yatan adama,
Ne de olsa, 62 yıllık beden
62 yıllık yuva
Amma da üşüyordu can kuşu, sormayın.
Ve kulunuzun naçiz bedeni
62 yılda ilk defa bir başkasına
Sundu yatağı yorganı
Yani, ten kafesinde üç saat bir başkasıydı
Sonra nasıl oldu bilmem
Adam gözlerini açtı ve damda
Bekliyen minik kuşun “cik” demesiyle
Eski yuvasına dalması bir oldu.
Hiç kimselerin bilmediği yerden girip bedene
Hiç kimselerin bilmediği bir yere kondu.
Adam tanımıştı kırk yıllık can kuşunu
O da ona “cik” dedi.
Ama hikâye bu kadar güzel bitmedi ki

İğneciler gene bölük bölük geldiler
Ortada ne var ne yok delip gittiler
Artık bu kadarına dayanamayan adam
Aldı sazı eline bakalım ne söyledi.

“İnsanın ne kolu kalıyor, ne kıçı
Yatak değil iğneli fıçı
Eğer bir ay böyle sürerse
Ne koyun kalacak ne keçi.”



Hıfzı Topuz | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 98 - 15 Haziran 1984

_________________________________________________________________________________________________________________________




Ey sanat, seni bana musallat ettiler. Eğer ben de seni başkalarına musallat etmezsem yuf olsun!
Ey hayat, sanatı tadamasam, senin zevkine varamayacaktım.
Şu halde, mademki seni bana sanat getirdi, ben de payıma düşeni ona armağan edeceğim: Ödeşeceğiz!

Oy aman aman, bu ödeşme pek yaman! Bu ne menem ödeşmedir ki bir taraf vermiş, ha bire vermiş, yediveren gül misali vermiş! (Zırnık almadan vermiş demeyeceğim, çünkü almış! Sonsuz bir tad, bir keyif, bir sevinç almış.) Bu ne menem paydır ki, dağıt dağıt bitmemiş! Kırmızıyı, maviyi, moru, turuncuyu; renkleri, biçimleri, çizgileri ahenkleri, taşı, toprağı, yaprağı, balığı; doğayı, nakisi, sevdayı; türküyü, yemeniyi, kilimi, sevgiyi, umudu, tutkuyu, coşkuyu bir almış bin vermiş, bir almış bin vermiş!

Oyy aman aman, bu ödeşme pek yaman!
Mademki sanat ona yaşama tadını verdi.
O da tutmuş, karşılık olarak nesi var nesi yoksa yüreğinde, beyninde, ciğerinde, elinde, dilinde, hünerinde nesi var nesi yoksa tümünü sanata vermiş.
Verdikçe de yalnız sanatı değil, yaşamı çoğaltmış!

Oyy aman aman, bu ödeşme pek yaman! “Yaşadım” dedi.

“Yaşadım!
Erik ağaçları şahidimdir!
Yıldızlar şahidimdir.
Yaşadım!
Avuçlarımın gücü yettiği kadar
Dağları, kadınları, meyveleri.
Yaşadım!
İncirin dallarına yürüyen süt
Yonca tarlalarımdan gelen nefes
Horozun ibiginden damlayan kan
Yollar ve sevgili türküler şahidimdir” demekle yetinmedi, bir de onca eser bıraktı.

Yoo, bu eserler de yaşadığına tanıklık etsinler, belge oluştursunlar falan diye değil. Sırf onları gerçekleştirmeden edemediği için.
Belki de -hani biraz hınzırca düşünecek olursak- sırf başkalarına da sanatı musallat etmek için!


Oyy aman aman... Ey okur, böyle coşkulanmamı anlayışla karşıla. Çünkü, Bedri Rahmi’nin sergisinden geliyorum: Yıldız Üniversitesi’ndeki hemen hemen her döneminden çeşitli örneklerden oluşturulan retrospektif sergisinden... Ve sakın benden Ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun resimlerini irdelememi (zaten, bu, resim eleştirmenlerinin işi) ne de Paris’te Lhota Atölyesi’nde ya da Matisse, Dufy etkisinde başlayıp, Anadolu’nun halk sanatlarıyla gelişip özgün çağdaş sanat anlayışına uzanan resim serüveninin ayrıntılarına girmemi bekleme... Çünkü ben Bedri Rahmi’nin resimlerine bakınca şiiri duyuyorum, şiirlerini okurken de resmi görüyorum. Biri nerde bitiyor öteki nerde başlıyor, artık iyice karıştırdım. Son zamanlarda bunlara bir de yeni yayınlanan “Kardeş Mektupları” kitabındaki (Bilgi Yayınevi) mektupları eklendi. Zaten yazının başındaki alıntı da Bedri Rahmi’nin ağabeyi Sabahattin Eyüboğlu’na yazdığı 15 Haziran 1945 tarihli mektubundan.

Ve şimdi dayanamayıp bu mektubun bir bölümünü daha sizinle paylaşmaya karar verdim:

“CANIM AĞABEYİM”

Canım ağabeyim,
..............
Gün deyip geçme
İyisi,, kötüsü var
Kıyısı bucağı var
Öğlesi ikindisi
Mevsimleri türlü türlü halleri var.
Gün deyip geçme, günahtır.

Eğer bir tek gün, başından son saniyesine kadar yaşanmış olsa idi, dünya cennet olurdu.
Her dert devasını bulurdu.
Bir tek gün bütün bir ömür olurdu.
Bir tek günü tam manasıyla yaşamak olsaydı, başkalarına verilecek günlerimiz olurdu.
Bu sabah mektubuma devam edecek yerde, gün yirmi dört saat diye bir şey tutturdum. Hem manzum hem mensur! Hem mülayim hem...

Mütemadiyen göle maya atmakla meşgulüz. Havuza atsaydık, çoktan ayran içerdik. Ben belki boş yere sanat yapmaya uğraşan, tersine kürek çeken biriyim. Durmaktan çok, akmaktan hoşlanıyorum... Sanatın hayatı durdurmaya yeltenen tarafı beni korkutuyor... Gorki’yi okurken senin bir sözünü hatırladım. Bir gün sana niçin yazmıyorsun diye sormuştum. Sen, yazmadan önce yaşamak gerek demiştin. Gorki, bu hikâyeyi yaşamasa yazmazdı. Ama, hayatın ne kadarını yaşamalı, ne kadarını yazmalı?

Bir gün kampanalar, ziller, davullar çalınacak! Buraya kadar yaşadınız. Şimdi paydos, haydi fırçalara, kalemlere, kemanlara sarılınız.

Ama bir de bakacağız ki, kalem kurumuş, fırça çürümüş. Aman kaleme su, fırçaya derken aldı Yunus sazı eline bakalım ne söyledi:

Cevap vermez ise dilim
Acep n’ola benim halim...
Ey sanat, seni bana musallat ettiler. Eğer ben de seni başkalarına musallat etmezsem yuf olsun!

Ey hayat, sanatı tadamasam, senin zevkine varamayacaktım.
Şu halde, mademki seni bana sanat getirdi, ben de payıma düşeni ona armağan edeceğim; ödeşeceğiz.

Hayır, Bedri Rahmi’nin kalemi hiç kurumadı, fırçası hiç çürümedi... Resimlere bakıyorum. Neler yok ki bu resimlerde? Karadeniz’in kayıkları, balıkları, balıkçıları, “Yavuz Geliyor Yavuz”ları, balıkların pulları, deniz kızları, Ankara’nın kavakları, Bodrum’un, İstanbul’un kıyıları, kilimler, cicimler, sac sobalar, pirinç mangallar, dalında elmalar, narin içinde nar"lar, çeşmeler, kubbeler, kızlar, kadınlar, Fosforlu Cevriye ya da Karadut, çıplaklar, gelinler, nar taneleri, nur taneleri “kolu mor kanadı yeşil"ler ve gün ışığı, renklerin ışığı, suların tel tel ışığı, çözülmüşlüğün ışığı, gecenin, yıldızların, yakamozların ışığı ve deniz kokan, yosun kokan koskoca merhabalar var... Ya da bütün bunları ve saymaya fırsat bulamadığım daha bir sürü sözcüğü söylemek yerine “bu resimlerde renk var, leke var, çizgi var, benek var” diyebilirim Bedri Rahmi’den kopya çekerek:

İşte, mağara devrinden günümüzün resmine kadar müzelerde, galerilerde, kitaplarda arayıp taradığınız dört cevher.
İşte sanatımızı taşıyan dört direk: Renk, leke, çizgi, benek.

Kalamış İskelesi’nde, hani “Ben bu iskeledeki ağaçlar yüzünden Kalamışlı oldum.
Günün çeşitli saatlerinde bu ağaç demetini denizden seyretseniz siz de buralı olurdunuz” dediği iskelede gördüğünü yazmıştı bu “dört cevher”i Bedri Rahmi.

Şimdi ben onun resimlerinde görüyorum...


RENK VE YÜREK

Bundan böyle, bir süre gözüm nerede bir mora ya da yeşile değse anmadan edemeyeceğim:
Resimlerdeki moru ve yeşili...
Yok, şiirlerdeki moru ve yeşili...
Yok, yok hayır resimlerdekini...

"Merhaba Yeşil” diye sesleniyor Bedri Rahmi resimlerinden:
“Yeşile de deli gönül tümümüz
Yeşil bizim dünya ahret dostumuz
Muhabbet bir ekin ekip yeşertmek
Yeşil yeşil tütüp gitsin canımız
Yeşile de deli gönul merhaba
Erikler, vişneler, dutlar merhaba
Muhabbet bir ekin ekip yeşertmek
Sahipsiz yoncalar, otlar merhaba.”

Sergide moru kovalamama gerek yok. “Mor” şiirini düşündükçe mora yakalanmamak olanaksız:

“Bütün gün mor üstüne çalışmışım
Mor deyip geçme, belalı renk musibet
Yeryüzünde ne kadar insan varsa, bir o kadar mor
Menekşenin moru, mavzerin moru, kasaturanın moru
Suya dökülmüş mazotun moru
Neftin moru, ziftin moru, asfaltın moru
Telgraf tellerinde petekkiranlar
Buğday tarlasında devedikenleri
Karadutun moru, karamuğun moru, kuzgunun moru sıfırın altında çocuk elleri
Elâ gözlere konmuş murdar sineklerin moru
Gözlerimi yumduğum zaman gördüğüm mor
Morun karanlığı, karanlığın moru
Yok ölünün körü...

Mor deyip geçme, insan misali
Yeryüzünde ne kadar insan varsa, bir o kadar mor
İnsanların hesabı kimden sorulur bilmem
Ama, morların hesabı benden sorulur benden.”

Resimlerden resimlere, renklerden renklere geçtikçe Bedri Rahmi’nin, “Ah, elimde olsa ne yapardım biliyor musunuz?sorusunu yeniden duyuyorum.

Sorunun yanıtını da:

Bu sene yalnız yeşilin peşine düşeceğim derdim. Bütün bir sene gezer, dolaşır, kapanır yeşil arardım. Sonra kırmızıların. Sonra mavilerin... Gücümün yettiği kadar bunları sıraya kor, birer birer hepsini inceler, sonra sizlere ‘yeşile buyrun’ derdim. ‘Maviye gelin’, ‘Morlara buyrun’ derdim. Bir sergi dolusu yeşil, yalnız yeşil...

Deminden beri renk en çok da illaki renk leke, çizgi, benek mi dedim. Hemen eklemeliyim: Bir de yürek! Koskocaman bir yürek.
Egemen her yaptığına. Yaşama, insanlara, sanata, özetle sevdiği her şeye kocaman sarılan, sımsıkı sarılan, tüm benliğiyle, en içten sarılan bir yürek!

Sevdiği her şeyle bir olan, tek olan, hani;
“Erimek belirsizce her şeyde
Karışmak sulara
Yıldızlara sinmek kokusuna mor menekşenin
Yanmak damar damar nefes nefes
Yaşamak tükene tükene...” diyebilen bir yürek...

Ya da;
“Sevmek bu dünyayı çerden çöpten
Sevmek bir zerresini ziyan etmeden
Sevmek, durup dinlenmeden sevmek” diyebilen bir yürek.


Ben sizlere Bedri Rahmi’nin Yıldız Üniversitesi’ndeki sergisini anlatacaktım değil mi?

Olmadı işte!
Bedri Rahmi geldi, daktilomun yanıbaşına oturuverdi.
Çaresiz onun dediklerini yazıverdim.
Teşekkür ederim Bedri Rahmi Eyüboğlu...



Zeynep Oral | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 120 [119 yazılmış] - 15 Mayıs 1985