Kazancakis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kazancakis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bu Yazılar... Bu Yaşamlar...

Rosa Luxemburg, Svevo, Kazancakis,
Anais Nin, Dostoyevski, Durelli,
Lawrence, Camus ve ötekiler...

Esinini yitirmiş şair gibi, kaygılı, karamsar ortalıkta kalakaldığım günlerden birinde, bir düşler kitabı çıkageldi, acıma iyi geldi!
Yaşamlar ve yazılar arasında yeniden dolaşma düşünü estirdi bana.
Sonunda, hep aynı kitabın sayfaları arasında dolaştığım duygusuna kapıldım.

O yiğit kadını, Rosa Luxemburg'u düşündüm önce.

Ilık, yumuşak, eşsiz günleri” özleyen, “buğday tarlaları arasında dolaşmayı” düşleyen, “küçücük bir kat, güzel eşyalar, arada bir opera, her yıl yaz tatili... ve küçük, küçücük bir bebek” isteyen, “yürek çarpıntısıyla mektup bekleyen”, “seni sevmek istiyorum” diye çağıran, “korku, acı, yalnızlık duyuyorum... sana öyle ihtiyacım var ki!” diye içini açan, “bana iyi davran ve beni sev” diye yalvaran “acı acı ağlayan”, “içi kan ağlayan”,  “her şeyi unutmak, kollarına atılmak, hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyorum” diye yakaran “zayıfım, kızamıyorum” diye itirafta bulunan “ben sıradan bir kedi yavrusuyum, okşanmaktan hoşlanan, mutluysa mırıldanan, mutsuzsa miyavlayan... diye kendini anlatan o eşsiz kadını düşündüm. “Hayatı en uç noktasına kadar yaşamak istiyorum!” diye haykırıyor. “Neyin eksik” diye soruyorsun. “Yaşam, eksik olan bu işte!” diye başkaldırıyor.

Mutlu bir yaşamımız olmasını öyle istiyorum ki?” (Sevgiliye Mektuplar).

Camus'yü düşündüm sonra, “Bağlılıkla seviyorum bu yaşamı ve ondan özgür olarak söz etmek istiyorum: O bana insan oluşumun gururunu armağan ediyor” diyor. “Mutlu olmaktan utanmamalı! Yaşamdan zevk almaktan korkan kişi bana göre aptaldır” diye vurguluyor. O aptallardan birinin de Luxemburg'un “sevmeyi bilmeyen”, “ta içinde hiçbir şey duymayan”, “seviyormuş gibi davranan” sevgilisi olduğu o denli belli ki! “Ne zaman anlamsız, amaçsız işler düşünmekten vazgeçip var olanı yaşamaya başlayacaksın?” diye öfkelendiği o soğuk, o coşkusuz, o mutsuz adam. Oysa nihayet bir insan olan Luxemburg, “diğer insanlar gibi” yaşamak istiyor, mutlu, duygulu, sıcak! “Jogiches için neredeyse günah değerinde bir boşa harcama anlamını taşıyan kişisel mutluluk, Luxemburg için uğrunda savaş verdiği 'herkesin hakkı olan mutluluk ve doyumun' doğal bir uzantısıdır.”  Jogiches yaşamıyor, sadece gözlemliyor, eleştiriyor, yargılıyordu.

Sonra Zeno'yu anımsadım.

Zeno da duygularının peşinde, ama sağlıklı mı değil mi diye düşünüp çözümlemeye çalışmaktan, duymaya, duyarak yaşamaya olanak bulamıyor.

Düşünce yaşantıyı boğuyor, söz eylemi tutsak ediyor:

Ne güçlü şeydir sözler! Zamanı aşar, geçmiş olaylara bağlanır. Başlı başına bir olaydır sözler (...) Masallarım o anda bana pek parlak geldi. Beynimizin ürünlerini, özellikle doğar doğmaz incelersek, bulunmaz birer Hint kumaşıdırlar (...) Bildiğim şeylerden ben konuşmak için yararlanıyordum, o bir şeyler yapmak için istemeden ağzımızdan kaçan hayvanca laflar yüreğimizde tutkumuzun bizi sürüklediği en kötü hareketlerden daha ağır pişmanlıklar uyandırır (...) Kafamızı bizce çok önemli olan bir konuyu evirip çevirmekten alıkoymak güçtür. İnsan bunu yapabilse daha talihli bir hayvan olurdu.”  (Zeno'nun Bilinci)

Kafasını yaşamaktan çok yaşadığını çözümlemeye takan Zeno hasta mıydı gerçekten?

Kendisi yanıtlıyor bunu: “Sağlık kendi kendisini çözümlemeye kalkışmaz, aynaya bile bakmaz. Yalnız biz hastalar kendimizi biliriz.”

Ama yaşamın belirtilerini hastalık saymaya da karşıdır Zeno.

Gerçi, “Yaşam biraz hastalığa benziyor benzemesine” der, ama “Acı ve aşk, yani yaşam, acı veriyor diye hastalık yerine konulamaz.

Hasta olan yaşam değil, yaşamı sürekli didikleyip yaşanılmaz kılan kafadır Zeno'da.

Kitabın Fransızca çevirisinin basında yayıncının şu notu var:

Zeno bir hastadır, iradeden yoksun, hareket etme gücü olmayan bir varlıktır. İşte ilk bakışta düşünülen bu, nedensiz de değil elbet! Fakat daha uzağa gitmek, daha yakından bakmak gerekir ve böylece belki Zeno'nun öyküsünün bir dizi başarısızlığın öyküsü olmaktan çok, bir zaferin öyküsü olup olmadığı sorulabilir. Organizmasının en küçük tepkilerini incelemedeki aşırılığı Zeno'yu her türlü hareketten alıkoymaktadır. Ama ne önemi var! Zihni doyum bulmaktadır...”

Bu zihinsel doyum ve zafer Zeno'yu hasta sayılmaktan kurtaramıyor gene de.

Çünkü bu, çağın hastalığıdır.
Zeno'nun bireysel yaşantısında genelleşen çözümleme, soyutlama, yabancılaşma hastalığı!

Bu yazıyı hep edebiyat örnekleriyle oluşturmayı tasarlamıştım, hiçbir açıklama koymayacaktım;
ama tam bu noktada Fromm'un şu sözlerini aktarmadan geçemeyeceğim:

Bilim, iş yaşamı ve siyaset, insancıl açıdan anlamlı olan tüm temelleri ve oranları yitirmiştir. Rakamlar ve soyutlamalar içinde yaşıyoruz; hiçbir şey somut olmadığından, hiçbir şey gerçek değildir (...) Bu çılgın girdap içinde insan, somut yaşamdan gittikçe daha çok uzaklaşarak düşünmeye itilir, soyutlamaların içinde bocalar durur (...) Kendini ancak şöyle algılayabilir insan: Sevgi, korku, inanç ve kuşku duyabilen bir birey olarak değil de, toplumsal düzen içinde belli bir işlevi yerine getiren, gerçek yaradılışından yabancılaşmış bir soyutlama olarak.”  (Sağlıklı Toplum)


KAFA VE YÜREK

Sözün burasında belleğimin sahnesine bir yığın yazar doluşuyor.

İşte, “mürekkep yalamış kâğıt faresi” Nikos Kazancakis:

Sanatın, güzellik aşkının, saflığın ve kederin ne olduğunu bu işçi bana en geniş insanca sözlerle anlattı (...) Ayışığında zorba'ya bakıyordum. Korkusuzca ve safça kendini dünyaya nasıl uydurduğunu, bedeninin ve ruhunun nasıl birleştiğini, kadının, erkeğin, beynin, uykunun ve her şeyin kendi kendine, neşe ve uyum içinde, onun teniyle bütünleşip, nasıl Zorba'yı oluşturduğunu görüyordum. İnsanla dünyanın bu derece dostça bağdaştığını asla görmemiştim (...) İnsan bu demektir diye düşünüyordum. Acı duyduğu zaman gerçek iri gözyaşları döken, sevinirken de sevincini ince metafizik eleklerden geçirerek boşa harcamayan, sıcakkanlı ve sağlam kemikli insan! (...) Onun sözleri ta belkemiğinden, içinden geliyor, üzerlerinde hâlâ insan sıcaklığını taşıyorlardı. Benim sözlerim, kâğıttandı, yalnız bir damlacık kana bulaşmış halde kafadan geliyorlardı (...) Hayatım yanlış yola sapmıştı, insanlarla olan ilişkilerimi bir iç konuşması haline sokmuştum (...) elimde olsa da, Zorba'nın okuluna girip büyük ve gerçek alfabeye başlasam! Ruhumu tenle, tenimi de ruhla doldururdum; kısacası, içimde barıştırırdım bu yüzyıllık iki düşmanı (...) Sözcüklerle değil, insanlarla ilgilenmeye çalışıyordum... Bundan böyle insanlarla dolaysız ve sıkı ilişkiler kurmalıydım (...) Mutluluğun, basit ve açık bir şey olup, bir bardak şarap, bir kestane, kendi halinde bir mangalcık ve denizin uğultusundan başka bir şey olmadığına aklım yattı. Yalnız, bütün bunların mutluluk olduğunu insanın anlayabilmesi için basit ve açık bir yüreğe sahip olması gerekiyordu.”  (Zorba)

İşte, insanlık idealinin ve barışın sözcüsü Romain Rolland:

En büyük kölelik, insanin kendi düşüncesinin kölesi olması ve ona her şeyi feda etmesidir (...) Bir insan için, beyninin yararına yüreğini körletmek hazin bir şeydir, hele beyin de büyük değilse! (...) Hakikat beynin salgıladığı katı bir dogma değildir, bir mağaranın duvarlarındaki sarkıtlar gibi. Hakikat hayattır. Onu kafanızda aramamalısınız. Öteki insanların yüreklerindedir o. Onlarla birleşiniz (...) Hayat tümüyle bir gün işidir. İnsanların şu geçip giden anı kucaklayacak yerde mutlaklık içinde yer almaya kalkışması için insanin şu soyutlayıcı sersemlerden olması gerekir  (...) her çeşit hazzı peşinen önleyen, her türlü eylem arzusunu kiran düşünce gücü, sonsuz çözümleme gücü... (...) Başkaları üzerinde sözle hiçbir etki yapılamaz. İnsan kendi kişiliğiyle yapabilir bunu... Başkaları için mutluluk istiyorsan, önce kendin mutlu ol... Başkalarına güneşin sıcaklığını sunabilmek için, bu sıcaklığın insanın kendisinde olması gerekir (...) Christople hayale dalmıştı. Mutluluğu kaçırdığını hissediyordu. Ama yakınmayı düşünmüyordu: Biliyordu mutluluğun var olduğunu. Güneş, seni sevmem için görmem gerekmez! (...) Geçmişi yargılamanın bir şeye yararı yoktur. Gerektiğinde geçmişe yeniden başlamayı engellemez bu, ama yaşamayı engeller. Güçlü adam, kendisine yapılan kötülüğü unutmasını bilen adamdır - ve heyhat! kendi yaptığı kötülüğü de... Bunu tamir etmesine imkan kalmadığını anladığı an.”  (Jean-Christophe).


YÜREĞİN İÇİ

“Çağdaş sevgiyi irdeleyen” Lawrence Durrel de iyi tanıyor her iki çatışmayı, özellikle yüreğin içindekini:

Cinsellik, toplum, din (beynin bol bol gevezelik etmesine izin veren bütün ana soyutlamalar) gibi şeylerle uğrasan adamın gerisinde, dünyadaki sevecenlik eksikliğinden akılalmaz derecede acı duyan bir adam vardır (...) Bu bizim hastalığımız, bir felsefe ya da ruh durumunun geniş çerçevesi içine her şeyi doldurmaya çalışmak (...) onu Freud'la açıklamaya kalkmak, onun bütün efsanesel özünü, onu o yapan şeyi yok etmek olur. O, bütün töredışı insanlar gibi, tanrıçalık sınırında dolaşan birisi (...) 'Aşk' sözcüğünde, benim sevgilimde eksik olan bir bütünsellik anlamı vardır. (...) Açlığını duyduğu aşka kendini veremiyordu, çünkü onun doyumları artık yaşamadığı bir hayatın alacakaranlık köşelerinde gizliydi (...) Gövdesini bir erkeğe sunarken gerçek benliğini -nerede olduğunu bilmediği için- veremeyen bir kadını sevmekten daha büyük bir felaket olamaz (...) İnsanları eski benliklerinden çıkarırdı. Bunun acı vermemesi olanaksız, pekçokları bu acının niteliğini yanlış anladılar (...) Âşıklar arasında asla denklik olmuyor. Biri daima ötekini gölgeleyip büyümesini engelliyor, gölgelenen daima kaçıp kurtulma, büyüme özgürlüğünü kazanma isteğiyle kıvranmak zorunda. Kuşkusuz aşkın tek trajik yönü de bu (...) Aşk öğrencisi olan biri için her ayrılık bir okuldur, acı ama insanin büyüyebilmesi için gerekli.”  (Justine)

İşte, “Paris doğumlu”, Anais Nin:

Sevginin düşmanı dışımızda değildir hiç, hiçbir zaman bir kadın ya da bir erkek değildir, tersine içimizdeki eksik, doyumsuz kalan şeydir (...) Büyük aşklar hiçbir zaman, hele doğal bir ölümle son bulmamışlarsa, tümüyle yitmiyor, yerlerine titreşimleri kalıyordu (...) Biri tutsun beni, ne olur tutsun, bir sevgiden ötekine sürüklenmeyi bırakabilmem için ne olur biri beni tutsun... Birleştirsin... (...) Kendini ancak sen özgür yapabilirsin. Bu da, sevgiyle olur... Beni kurtaracak olan buysa, öyle çok sevdim ki... Henüz hiç sevmedin, sevmeyi denedin yalnızca, sevmeye başladın (...) Ah, Sabina, sürekli kazanabilmek uğruna öylesine aldattın ki gerçeği... Oysa kazanmak isteyen biri henüz hiç sevmemiş demektir (...) Şimdiyse kaçıyorsun, parçalanmış sevginin, sevgisizliğin suçundan (...) Başına gelen bir şey seni yıkmış ve sonunda tek bir sevgiye karşı olan güvenini yitirmişsin. Kendini korumak uğruna, sevgiyi parçalamışsın.”  (Aşk Yuvasında Bir Casus)

İşte “kadın-erkek çiftinin peygamberi” diye anılan D.H. Lawrence:

Herhangi bir duyguyu öldürmenin yolu, onda diretmek, onu sürekli kurcalamak, abartmaktır... Herhangi bir duyguyu zorlamanın sonu, o duygunun ölümü, onun yerine karşıt bir şeyin konmasıdır... Yapılacak tek şey, içinizde gerçekten taşıdığınız duygulara sahip çıkmak, hiçbirini değişikliğe zorlamamaktır. Öteki kişiyi özgür bırakmanın tek yolu budur (...) Yaratma sevinci içinde ruhun ruha, gövdenin gövdeye koşmasıdır sevgi. Ama her şey bir sevgi bağında birleştirilirse, sevgi diye bir şey kalmaz artık (...) Sevginin sonsuzluğu bir çıkmazdan, bir dipsiz kuyudan başka nedir ki?.. Ama sevgi hep bir birleşmedir. Yalnız erkekle kadının birleşmesinde sevgi, bir anlam ikiliğini sürdürmektedir. Kutsal sevgi ile bayağı sevgi, karşıt olmakla birlikte, aynı şeydir. Kadın-erkek arasındaki sevgi, evrenin görüp göreceği en büyük, en yetkin tutkudur, çünkü ikilidir, iki karşıt tür arasındadır.”  (Anka)

İşte, Berdyaev'in açıklamasıyla Dostoyevski'nin görüşü:

Aşk Dostoyevski'nin yapıtında çok büyük bir yer kaplar. Ancak bu yer öbür yerlerden bağımsız bir yer değildir (...) varlığının nedeni, insana trajik bir yolda olduğunu göstermek, insan özgürlüğüne karşıt güç oluşturmaktır. Dostoyevski aşkın sonuçsuz kalan trajedisini, insanların birbirlerini sevmelerinin olanaksızlığını, yaşamın önceden çizilmiş yollarında aşk gerçekleştirmenin güçlüğünü söyler. Bize, tam bir kaynaşmaya, sarsılmaz bir birliğe götüren aşkı göstermez (...) Dostoyevski'de aşk bölünmüştür. Aşkta birlik ve mükemmellik söz konusu olamaz (...) Aşk hiçbir zaman insanı bölünmüşlüğünü aşmaya götüremeyecek, tam tersine, bölünmüşlüğü daha da derinleştirecektir (...) Kadın ve erkekler bütün bütüne ayrılmışlardır birbirlerinden ve karşılıklı işkence çektirirler birbirlerine.”  (Dostoyevski)

Bütün bu açıklamaların hep iki eksen üzerinde toplandığı açıkça görülüyor:

Düşünceyle duygu arasındaki çatışmalar ve duygu alanının kendi içindeki çatışmalar...

Bu alıntılar “edebiyat” sayılır kaygısıyla, psikolojiden, özellikle varoluşçu ve hümanist psikolojilerden kanıtlar getirilebilirdi,
ama yukardakilerin büyük ölçüde yinelenmesi olacaktı bu. Vazgeçtim.

Böylece, en somut yaşam ayrıntılarından en soyut yazı örneklerine, gezip dolaşıp elimdeki kitaba döndüm yeniden.

Yaşam! Duyguyla düşünce, eyleme söz, yürekle beyin, hazla acı, erkekle kadın, düşle gerçek arasındaki o amansız bütünleşme çabasının savaş alanı... Bir yazar bu savaş alanına dalıp, sevinci ve acıyı, inancı ve kuşkuyu, kafayı ve yüreği, korkuyu, utancı, öfkeyi, coşkuyu, sevgiyi anlatmaya koyulmuşsa, gerçeklerdeki düşü, düşlerdeki gerçeği soruşturmuş, yaşamış, yazmışsa, karşıt sözcükleri bin kez yan yana getirmiş, karşıt yaşantıları ısrarla bütünleştirmeye çalışmışsa, ben de yukardaki her şeyi düşünmeden edemezdim.

Gelecek yazıda düşler var! Yaşanmış, yazılmış, yazılmış...
____________________________________________________________
P.S. Alıntılardaki kimi sözcüklerin altını çizen benim.
Peki o son kitap sözcüğünün altını çizen oyunbozan kim? İçimdeki ben mi?



Bekir Onur | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 117 - 1 Nisan 1985