Klasik nedir?

Basında "klasik" tartışmaları


Melih Cevdet Anday, 15 Ocak günü Cumhuriyet'te yayımlanan "Herkesin Kendi Klasiği" başlıklı denemesinde "klasik" kavramı üzerinde duruyor; "Klasik" sözünün, bir açıdan, "örnek tutulan, dili taklit edilen bir şiir anlamına" kullanıldığını belirttikten sonra, şunları yazıyordu:

" Bu anlamı ile Divan şiiri klasiktir, ama yalnızca Yahya Kemal için. Tanzimat'tan bu yana o şiir etkisini yitirmiştir, Yahya Kemal'e kadar açılmamıştır, unutulmuştur. Bugün ise, doğru olarak okunamaz bile. Yahya Kemal, Verlaine'nin XVIII. yüzyıl Fransızcasını kullanmasından esinlenmişti. Ama niyeti yeni bir şiir yaratmaktı.

Bu sözcüğün bir de 'geleneksel' anlamı var; "Eskimiş ve üstünde tartışılmayacak kadar gelenekleşmiş, değeri kabul edilmiş" (Felsefe Ansiklopedisi). Bu anlamda bütün edebiyatların bir ya da birkaç klasiği vardır. Burada artık 'Fransız Klasik Edebiyatı' denilen, belli bir çağa özgü edebiyatın özelliklerinden uzaklaştık. Ama "eski, değeri kabul edilmiş' niteliği bizim edebiyatımız için gene de pek geçerli değil, bunun nedeni, dilimizin büyük değişiklikler geçirmiş olmasıdır. Başka bir deyişle dil bakımından taklit edilecek bir ozan bulmak son kerte güçtür geçmişimizde. (...)
Ben, 'Bizim klasiğimiz yok' demekte hiçbir sakınca görmüyorum. Yeni Türk Şiiri modern olarak doğdu. Bugün eski şiirimiz ancak ozanlarımızın uzmanlık alanları içinde yer alabilir (sözgelişi ben çok yararlandım o şiirden). Bunda üzülecek bir şey yok, ben olanı dile getiriyorum sadece."


Anday, denemesinin ikinci bölümünde, Kültür Bakanlığı'nın Türk yazarlarının yapıtlarını yabancı dillere çevirteceği yolundaki haberi ele alıyor ve diyordu ki:

"Artık çağımızda devletler (toplumlar) kendilerini kültür, sanat varlıkları ile tanıtarak saygı kazanmaya çalışıyorlar. Biz ise, bu açıdan bakıldığında, talihsiz ülkeler arasında sayılırız. Bunca yazar, ozan, sanatçı yetiştirdiğimiz halde, bırakın bu yoldan saygı kazanmayı, Türkiye'de edebiyat, sanat diye bir etkinlik olduğunu bile gereğince duyuramamışızdır. dünyaya. Oysa bugünkü edebiyatımız ve sanatımız, insansal ve çağdaş bir düzeye varmıştır, kültürleri ile övünen ileri toplumlarda layık olduğu ilgiyi görmekte gecikmeyecektir elbet. Devletin hiçbir yardımı olmadan, sadece kendi değerlerinin gücü ile Batı'da ve dünyada tanınmış olan ozan ve yazarlarımızın başarısı bunu gereğince göstermektedir. Nazım Hikmet ile Yaşar Kemal bunun kanıtlayıcı örnekleri olarak gösterilebilir. Bu başarı Cumhuriyet'le birlikte toplumumuzun dünyaya açılmış olmasından kaynaklanmaktadır.

(...)Siyaset adamları kendi işlerini genellikle ve hiç gerek yokken çok büyütürler kafalarında, bu yüzden de edebiyatı izlememekte bir sakınca görmezler, dahası bunu yakıştırırlar da kendilerine, "Ah klasik edebiyatımız!" diye hayıflanırlar. Onun ne olduğunu biliyormuşcasına. Sorsak acaba bize hangi adları verirlerdi? Yukarda sözünü ettiğim "eski" özlemi, onların kurtarıcısı olur. Ama Divan şiirini anlamadıkları için, yeni yeni klasikler icad ederler. Bu tür klasikler son zamanlarda arabesk ile sentezleşmiştir.

Bunun dışında siyasal tercihler de büyük ölçüde etkiler siyasal iktidarların yargılarını. E... güçlü bir edebiyat eğitimnden geçmemiş kişilerin damgasını taşıyacak olan böyle bir seçim karşısında iyimser olabilmek kolay mıdır? Bakarsanız, 'Önce klasiklerimizi tanıtalım' diye düşünerek Mehmet Akif'i çevirtiverirler."



"MEVLÂNÂ KLASİK DEĞİL"


Nokta Dergisi, bu yazıdan yola çıkarak, 1-7 Şubat günlü sayısında Anday'a kimi sorular yöneltti. Anday, "Bizim edebiyatımız için bütün dünyanın klasikleri bizde de klasiktir" diyordu. Konuşmanın bundan sonrası Mevlânâ üzerineydi:
"Nokta: Ya Mevlânâ?
Anday: Mevlânâ'yı şiir olarak Türkçeleştirememişiz. Yani dilimize ve kafamıza getirememişiz...
Nokta: Homeros'un da dili farklı...
Anday: Tabii ister istemez tercümelere dayanarak kabul edebiliriz.
Nokta: Aynı şey Mevlânâ için de geçerli değil mi?
Anday: Olmuyor, insani bir sonuç çıkmıyor...
Nokta: Ne bakımdan?
Anday: E, artık kelimeyi kullandım "ne bakımdan' olur mu? Bütün insanları ilgilendirecek bir anlayış çıkmıyor Mevlânâ'dan...
Nokta: Peki ingilizler, Almanlar, Fransızlar ne buluyorlar Mevlânâ'da?
Anday: Hepsi yalan onların..."


"KLASİK VAR MI?" TARTIŞMASI


Nokta dergisi, "Klasiklerimiz var mı, yok mu?" sorusunu kimi yazarlarla bir gazeteciye de yöneltiyor ve şu yanıtları alıyordu:

Hilmi Yavuz: "Bir edebiyatın klasiği olmadığını söylemenin, onun, bugüne kalabilen, kalma gücünü gösterebilen bir geçmişi, haydi açıkça söyleyelim, bir kültürü olmadığını söylemek anlamına gelebileceğini bilmiyor mu Melih Cevdet Anday? Klasiği olmayan bir kültürden söz edilebilir mi? Yabanıl toplumların mitlerinin bile, bugünün insanı için bir anlamı olabileceği gözardı edilmezken, Türk kültürünü 'klasiği olmayan kültür' diye göstermek, ne demeye gelmektedir?"

Füsun Akatlı: "Klasik arama çabası neden? İlle bizim klasiklerimiz olmasına gerek yok. Dünyaya mal olmuş klasikler var zaten."

Beşir Ayvazoğlu: "Eğer klasik deyince her çağda okunup zevk alınabilen, zamanla değerlerinden bir şey kaybetmeyen eserler kastediliyorsa, hem de ne klasiklerimiz var."

Çetin Altan: "Mekteplerde okutulan isimler bizim ölçülerimizde klasik demektir. Her memleketin, her toplumun kendi klasiği mutlaka vardır."


VE "MEVLÂNÂ KLASİK Mİ?" TARTIŞMASI


3 Şubat günlü Milliyet'te Aydın Özdalga, Melih Cevdet Anday'ın görüşlerini aktardıktan sonra, "Mevlânâ'nın klasikliği" konusunda kimi edebiyatçıların değerlendirmelerini aktarıyordu:

Attilâ İlhan: "Mevlânâ elbette bir Türk klasiğidir. Her millet bir medeniyet çerçevesinde gelişir. Türk medeniyeti de Doğu-İslam medeniyeti çerçevesinde gelişmiştir. Nasıl ki Fransız kültürü içinde Latince ve Yunanca yazmış büyük yazarlar varsa, Türk edebiyatında da Arapça ve Farsça yazmış büyük yazarlar vardır. Bunlar birer Türk klasiğidir. Üstelik Melih Cevdet Anday'ın zannettiği gibi Batı Hıristiyan kültürünün Doğu-İslam kültürüne bir üstünlüğü yoktur. Evrensellik iddiası ise emperyalizmin dünyaya 'cebren ve hile ile' kabul ettirmek istediği bir iddiadır."

Tomris Uyar: "Türkiye'de klasik vardır ve Mevlânâ da bu klasiklerin en güzel örneklerinden biridir. Ancak, bu tartışmanın sağlıklı bir şekilde yürümesi için önce klasiğin tanımı üzerinde anlaşmak gereklidir."

Selim İleri: "Yıllardır tekrarlanan 'Türkiye'de klasik yoktur' görüşüne katılmıyorum. Klasik edebiyat eserinin yaşarlılığını yalnız dille sınırlasak bile, bugün okunmayan klasik eserler yine de değerlerini korumaktadır. (...) Mevlânâ yaşadığı umutsuz çağa, sanatı ve duygusu ile aydınlık getirmiştir. Acı olan, bugüne kadar, Mevlânâ'nın eserlerinin şiir diline yaraşır bir sanatkârlıkla Türkçeye kazandırılamamasıdır. Montaigne'e, Rabelais'ye değer veren Türk aydınlarının Mevlânâ'yı klasik saymamaları acıdır."

Asım Bezirci: "Türkiye'de elbette klasikler vardır. Yunus Emre, Karacaoğlan ve Pir Sultan Abdal bence birer klasiktir. Ancak, Türk halk şairleri için söylediğim bu sözleri, divan şairleri için söyleyemem. Çünkü onlar kaynak ve temelde Fars şairlerini örnek almıştır. Sürekli olarak Farsça yazan Mevlânâ'yı ise Türk klasiği kabul etmek zordur. Bu nedenle, Fars edebiyatı tarihçileri onu Fars şairleri arasında gösterir."

Atilla Özkırımlı: "Klasik terimini öteki anlamlarını düşünmeden yanlış biçimde kullanıyoruz. Fransız, Rus klasikleri diyoruz. Oysa klasik evrenseldir. Evrensel bir klasik insani bir öz taşır ve insanların ortak değerlerini yansıtır. Bu anlamda Türk klasiklerinden söz etmek zor. Belki Yunus Emre. Yoksa 'eski, geleneksel' anlamında her ülkenin klasikleri vardır. Mevlana ise evrensel anlamda bir klasik değildir. Mevlânâ'da yaşayan bir insan yoktur. (...) Ayrıca, ulusal bir belirleme yapılırsa, Mevlânâ bir Türk klasiğinden çok, İran klasiğidir."


"KONYALILARA HAKARET" İDDİASI 


4 Şubat günlü Milliyet'te ise Özdalga, "Mevlânâ'nın bir Türk şairinden çok İran şairi olduğu yolundaki iddiaların Mevlânâ'yı sevenlerin tepkisine yol açtığını" belirttikten sonra "Mevlânâ'nın ulusal kimliği konusunda" görüşleri aktardı:

Feyzi Halıcı (Konya Turizm Derneği Başkanı): "Bu tür abuk subuk iddialarda bulunanları açık oturuma davet ediyorum. Mevlânâ'yı anlamayanlar ona dil uzatmasın. (...) Dönemin koşulları gereği Farsça yazdı diye Mevlânâ'yı Türk saymamak Türk milletine ve ölene kadar yaşadığı Konyalı hemşehrilerine yapılabilecek en büyük hakaretttir."

Orhan Şaik Gökyay (Şair): "Beni böyle saçma iddialarla uğraştırıp kızdırmayın. Mevlânâ Farsça yazdı diye İranlı olursa, İngilizce yazan bilim adamlarımız da İngiliz mi oluyor? Mevlânâ'nın Türklüğünden kuşku duyanlar, oğlu Sultan Veled'in yazdığı Türkçe divan şiirlerini alıp okusunlar."

Prof. İnci Enginün (Marmara Üniversitesi): "Kendini bir Türk olarak gören Mevlânâ bu nedenle Celaleddin-i Rumi diye anılır. Türk olduğundan hiç kuşkum yok. Sanatkârlar yaşadığı dönemin kültür diliyle yazar."

Celalettin Çetin (Mevlânâ'nın 19. göbekten torunu): "Mevlânâ'yı Farsça ve Arapça ağırlıklı yazdığı için Türk saymamak, en hafif deyimiyle memleket kültürüne ihanettir. Bir memba olan Mevlânâ, edebiyat ve düşün dünyamızın ilham kaynağıdır."

Necati Sepetçioğlu (Yazar): "Mevlânâ, söyleyiş biçimi, düşünce ve insanlara bakış açısı ile Türk-İslâm çizgisinde bir şairdir. Nasıl ki Latince yazmış bir Alman yazar Almanlıktan çıkarılmazsa, Mevlânâ da Türklükten çıkartılamaz."

Prof. Tahsin Yücel (İstanbul Üniversitesi): "Mevlânâ'nın ulusal kimliği biraz tartışmalı. Birtakım ünlülere birden fazla ülke sahip çıkar. Kanımca Mevlânâ'ya yüzde 100 Türk demek zor. Anadolu topraklarında yaşamış olan Mevlânâ'nın Türk özelliği ağır basmakla birlikte, Türk edebiyatının biraz dışındadır."

Cemal Süreya (Şair): "Ben bu konuda tek bir cümle söyleyeceğim. Mevlânâ'yı da mı Türk vatandaşlığından çıkartıyorlar?"


Milliyet Sanat Dergisi - Sayı 186 - 15 Şubat 1988
__________________________________________________________


Bakalım ne diyor sözlükte?


"Hiç unutmam bir Haziran günüydü
Göz açıp kapamadan güneş söndü
Akıl... karanlıkları yarıp geldi
Ama bütün gün eşikte bekledi"

                                      Bertold Brecht (Galileo Galilei)


Sözlüğe bakmayı, sözlük kullanmayı sevmiyoruz nedense! Oysa Roland Barthes'ın dediğine göre: "sözlük bir düş olduğu gibi bir kavgadır da..." Sonra da şunu ekliyor yazar:

"Her sözcük gözlerimizin önünden anakaraları, çağları ve insanları geçirip götüren bir gemidir sanki... Bizi ülkemizden alır gider, dolanıp gezdirir, bilgimizi sağlamlaştırır ve imgelemimizi sarsar."

Merak edip baktım Türkçe Sözlük'te, "klasik" sözcüğünün ne anlama geldiğini öğrenmek için. Yolculuğa birlikte çıkalım isterseniz?

-Klasik s. Fr. 1. Eski Yunan ve Roma çağı dili ve sanatı ile ilgili olan: İlyada klasik bir yapıttır. 2. XVII. yüzyıl Fransız dili, sanatı ve yazarlarıyla ilgili olan: Racine bir Fransız klasik yazarıdır. 3. Üzerinden çok zaman geçtiği halde değerini yitirmeyen, türünde örnek olarak görülen (yapıt ya da sanatçı): Leyla ile Mecnun Türk klasik yapıtlarından biridir. 4. Sanatta kuralcı. 5. Alışılmış olan, yenilik getirmeyen, geleneksel: Klasik yöntem. 6. a. Eski Yunan, Roma ya da XVII. yüzyıl Fransız sanatıyla ilgili sanatçı ya da yapıt: Yunan klasikleri. Fransız klasikleri.

Evet, "klasik" sözcüğünün karşısında bunlar yazılı. Üşenmedim, "klasisizm" sözcüğüne de baktım. Ama orada gördüğüm iki üç satır bilgi beni doyurmadı. Bu kez "Türk Dili Dergisi"nin "Yazın Akımları" özel sayısının yapraklarını karıştırmaya başladım. Derginin 23. sayfasında çok hoşuma giden bir benzetmeyle karşılaştım. Rabelais "Gargantua" adlı ünlü yapıtında şöyle giriyor söze: 

"Kemiğin iliğini bulmaya çalışan köpek ne hayranlıkla bakar ona, ne özlemle koklar onu, ne coşkunlukla yakalar, nasıl bir dikkatle dişler, ne sevgiyle kırar, ne heyecanla yalar onu." 

Söz Rabelais'den açılmışken, Klasisizm Akımı'nı inceleyen Tuğrul İnal şöyle diyor:

"XVII. yüzyılın pek ilgilenmediği Rabelais, klasisizm öncesinde Aristoteles'in tuttuğu ışığı canlandırır, elini açar, kolunu daha da ileriye doğru uzatır, onun öğretisine uyarak Gargantua'nın başında klasiklere anahtar olacak sözler buyurur: 'gülme insana özgüdür' (Gargantua, s.7.) simgesel sözüyle Aristophanes'in güldürülerinden çok daha gür ve renkli Moliére'in güldürüsünü haber verir, onlara aynı şeyi aynı sözcüklerle yinelettirir. Bunu söylerken klasiklerin XVII. yüzyılda dilde ve düşüncede, yazın ve sanatta girişecekleri bir uğraşı haber verir gibidir."

Ayrıca, şunu da ekliyor Tuğrul İnal özenle:

 "Gerçekten de bir bilim ve us çağı olan XVII. yüzyıl sürekli araştıran, araştırmayı bir bilimsel izlence sayan dönemdir. Araştırma sevgisini ve gereğini Moliére'i anımsatırcasına hoş ve alaylı, ama anlamlı bir benzetmeyle duyuran Rabelais, klasiklerin severek ve programlayarak izleyecekleri bir yolu açar; doğaya uymanın us için bir erek ve gerek olduğunu patırtılı gürültülü ve renkli cümbüşlü bir dille buyurur. Klasisizm, ortaçağın ve uyanış çağının dinsel, toplumsal ve ekinsel çalkalanışlarından sonra bir düzen arayışı ve ulaşılması gereken bir aşama ise, Rabelais bu aşamaya giden düzenli yolları eliyle göstermektedir:

Din, devlet düzeni ve yönetimi -siyasal taşlamalara dikkat- bilim, sanat (ve eğitim), yücelik, erdemlilik alanlarında bilinmesi gereken şeyleri usun ve sağduyunun yardımıyla güldüren, ama düşündüren imge ve simgelerin bolluğuyla vermektedir. Us ile aydın düşünceyi usta bir dille insanlık güldürüsüne dönüştüren Moliére'le insanlık ağlatısına dönüştüren Corneille'le Racine'in yapacakları da bundan ayrı bir şey midir? 

Güldüren ve düşündüren Rabelais'nin en büyük silahı da kullandığı dildir. XVII. yüzyılın başında dilin öneminin her şeyden önce geldiğini söyleyen ve klasisizmin ilk kuramcılarından sayılan Malherbe'den önce, denilebilirse Fransız yazınında ilk kez dili önemseyen, onu insancı bir anıt gibi yücelten Rabelais'dir. Rabelais bir söz sanatçısıdır. Dili başlıbaşına ve kendi kendine bir sanat olarak düşünür. Bu açıdan, hiç eskimeyen, insanlar oldukça eskimesi olanaksız olan bir yazınsal gerçeği, dilin önemini klasiklerden önce kavrar, kavradığı gibi bütün Fransa ve bütün insanlık duysun diye haykırır. Rabelais Gargantua, Pantagruel ve öteki yapıtlarında klasisizmin temel ilkesini: özle biçimi, içerikle ölçüyü, düşünce ile dili birbirine kaynaştırır."

Burada, bu kısacık derleme çerçevesinde klasisizmin bellibaşlı sanatçılarını, evrimini, nasıl gelişip serpildiğini gözden geçirecek değilim. Dilerseniz, Cevdet Kudret'in "Örneklerle Edebiyat Bilgileri 2" adlı yapıtında verilen özetin özetine de bir göz atabiliriz:

"Fransa'da XVII. yüzyılın ilk yarısında kardinal Richelieu ve Mazarin'in çabalarıyla, iç kargaşalıklar sona ermiş; derebeylik ve kilise direnişleri kırılmış; soylular 'merkezi otorite'nin (sarayın) buyruğuna girmiş; teberk (monarşi) güçlenmiş; siyasal alanda düzen, kural, yasa egemen olmuştu. Bunun edebiyatta da yankıları görülmüş, dilin ve edebiyatın kural ve yasalarını saptamak için 'Fransız Akademisi' kurulmuştu (1634).

Aynı dönemde filozof Descartes (1596-1650) 'usçuluk' (Fr. ratinoalisme) akımını güçlendirmiş; gerçeğin ve doğrunun ancak akılla bulunabileceğini ileri sürmüş; 'düşünüyorum öyleyse varım' diyen bu filozof her alanda aklın üstünlük ve kılavuzculuğunu savunmuş; bütün tutkuların (aşk, kin, istek, sevinç, keder, vb) akıl aracılığıyla iyi kullanılmasının sağlanmasını; aşırılıklardan sakınmak için tutkulara irade ile yön verilmesini amaç edinmiş; toplumda ve edebiyatta 'uyumlu kişi' (Fr. honnéte homme) kavramının doğmasına öncülük etmişti."

Görüyoruz ki söz dönüp dolaşıp nasıl bir toplum düzeni kurmaya, nasıl insanlar yetiştirmeye dayanıyor. Uygarlıkların tarihlerini araştırmak da bu amaca yönelmiyor mu? Fernand Braudel de "geçmiş şimdiyi açıklar" demiyor muydu? Günümüzde de "yeni insan", "tüm insan" yetiştirmek sorunları kafalarımızı kurcalayıp durmuyor mu?

Ünlü bir tarihçinin sözünü andık, oldu olacak bir de filozofun, Louis Althusser'in "Felsefe ve Bilim Adamlarının Kendiliğinden Felsefesi" adlı yapıtının konumuzla ilgili bölümüne bir göz atalım:

 "Geleneksel olarak, edebi disiplinlerin 'nesneleri' ile çok özel ilişkileri vardır: Pratik bir kullanım, değerlendirme, zevk alma ya da başka deyimle tüketim ilişkisi. Güzel yazılar, Latin ve Yunan edebiyatı ve dili eğitimi (humanités) ve onların yüzyıllardan beri bağlı araştırma ve öğretim pratikleri bir 'kültür' okulu oluşturmaktadır. Bu iki şey ifade eder. 

  1. Edebi disiplinler ile nesneleri (edebiyat, güzel sanatlar, tarih, mantık, felsefe, ahlak, din) arasındaki ilişkinin başat işlevi bu nesneyi tanımaktan çok, kültürlü kişilerde kendileriyle bu nesneler arasında 'kültürel' ilişkiler kurmaya yönelik kuralları, normları ve pratikleri tanımlamak ve öğretmektir. Her şeyden önce: 'adabına' uygun biçimde tüketmek için bu nesneleri kullanmasını bilmek gerekmektedir. 'Okumayı' bilmek, yani 'tat almayı', klasik bir metnin değerini ölçmeyi bilmek, 'iyi' düşünmek (mantık) için iyi bir yöntem uygulamayı, din, ahlak, bilim, varlık sorunlarından anlayabilmek için uygun (juste) fikirlerden yararlanmayı (felsefe) bilmek.

    Edebiyat ya da Latin ve Yunan dili ve edebiyatı, nesneleriyle olan özel ilişkileri nedeniyle belirli bir 'bilgi' vermekteydi: nesnelerin bilimsel bilgisini değil, nesnelerin mekanizmasına dair bir bilgi değil, ama bir yapmasını-bilmek (savoir-faire): daha doğrusu: bu nesneyi iyi değerlendirmek-yargılamak, tadalmak-tüketmek- kullanmak için nasıl-yapmak gerektiğini-bilmek. Bu da 'kültür' denen şeydir:... için-nasıl-yapılması gerektiğini-bilmek bilgisi. Oysa burada ikincil olan (ihmal edilebilir olmamakla birlikte yüzeyde, biçimsel kalan) "bilmek"tir. Ağır basan... 'için nasıl-yapılması gerektiğini-bilmek'tir.

    Demek ki, edebiyat, esas olarak öğretimin, yani kültürel eğitimin en iyi yapıldığı yerdir: iyi düşünmesini, iyi yargılamasını, iyi tadalmasını, iyi tüketmesini, insan varlığının bütün kültürel nesneleri karşısında iyi davranmasını öğrenmek. Amaç: namuslu insan, ya da 'kültürlü' insan.
  2. (...) Çeşitli dallarıyla klasik eğitimin (humanités) verdiği kültür, bizzat toplumda var olan 'kültürün' (çoğunlukla da kutsal nesnelerin) yorumundan başka bir şey değildir. Klasiklerin verdiği 'kültürün' anlamını anlamak için bizzat klasikleri, ya da yalnızca klasikleri değil, ama bunları üreten toplumdaki mevcut kültürü ve kültürün işlevini, yani bu toplumdaki sınıflaşmayı sorgulamak gerekir. Okullarda öğretilen 'kültür', aslında daima ikinci sınıf bir kültür, bu toplumun, az ya da çok sınırlı bir kesimi için imtiyazlı konularda (edebiyat, sanat, mantık, felsefe, vb.), bu konulara eğilebilme, ilgilenme sanatı üreten bir kültürdür. Bu da, bu insanlara, bu toplumun olayları, değerleri karşısında belirli davranış kalıpları aşılamanın pratik bir aracıdır." (Birey ve Toplum Yayınları, Ankara, 1984, çeviri: Ömer Sezgin). 

Bu arada şunu da belirtmekte yarar var: "Klasik" kavramı ülkeden ülkeye biraz değişiyor, başka türlü adlandırıldığı da oluyor. Örneğin, Akşit Göktürk'ün açıklamasına göre:

"İngiliz yazınında da genellikle, on yedinci yüzyılın ikinci yarısını kapsayan, yazın tarihçilerinin kısaca John Dryden'dan (1631-1700) Alexander Pope'a (1688-1744) diye belirledikleri dönem klasik ya da neoklasik dönem diye anılır.
(...)
Alexander Pope, Newton'ın Westminster Abbey'deki gömüt taşına şu dizeleri yazar: 


"Doğa ile doğanın yasaları gecenin karanlığında gömülüydü
Tanrı Newton olsun! dedi, her şey ışığa büründü."





Teoman Aktürel | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı 186 - 15 Şubat 1988
__________________________________________________________



Klasik sanatın tanımı


Bir yapıt, hoş bir şeyle ve insanların genel beğenisine uygun bir tatla dolu değilse, az sayıda bilen kişice beğenilse de boşunadır, hiçbir zaman iyi bir yapıt sayılmayacaktır; sonunda ise, bilen kişilerin kendileri, onu beğenmekle yanıldıklarını açıklamak zorunda kalacaklardır. Bu hoş şey, bu tat nedir diye bana sorulursa, yanıtım şudur ki, bu, anlatılmaktan çok duyulan, ne olduğunu bilmediğim bir şeydir. Bununla birlikte, bana göre bu tat, gerçekte, okura ancak doğru düşünceler ve yerinde deyimler sunmaktan doğmaktadır. İnsanın usu, doğal olarak, doğru konusunda birçok karışık düşünceyle doludur ve çoğu zaman bunları, ancak hayal meyal görür insan ve hiçbir şey bu düşüncelerden birkaçının aydınlatılmış ve açığa çıkarılmış olarak kendisine gösterilmesinden daha hoş değildir.

Nedir yeni, parlak, olağanüstü bir düşünce? Bu, hiçbir zaman bilinçsizlerin inanmak istedikleri gibi, kimsenin usundan geçmeyen ya da geçmemesi gereken bir düşünce değildir. Tersine, herkesin usuna gelmesi gereken, ama yalnız birinin ilk kez anlatımını bulduğu bir düşüncedir bu.

Herkesin usundan geçen bir düşünce ancak canlı, ince ve yeni bir biçimde söylenirse değeri olan bir düşüncedir.

Boileau (1701'de toplu olarak yayımlanan yapıtlarına yazdığı Önsöz'den)



Klasik nedir?


(...)
Alışılmış tanımıyla klasik, öteden beri herkesçe beğenilen ve kendi alanında yetkisi kabul edilen bir yazardır. Bir anlamda klasik sözcüğü ilk defa Romalılarda görülür. (...)
(...)
Başlangıçta yeniler için gerçek klasikler doğallıkla eskiler olmuştur. Romalılar, önceleri, kendilerinden başka klasik tanımayan Yunanlıları klasik olarak görmüşler, onları taklit için çalışıp çabalamışlardır. Edebiyatlarının en güzel çağlarından sonra, Cicero ile Vergilius'tan sonra, Romalıların da kendilerine özgü klasikleri olmuş, böylece, sonraki yüzyılların klasikleri olmak ayrıcalığını (imtiyazını) elde etmişlerdir.
(...)
Klasik kavramı, doğrudan doğruya bir ulusun kendi içinde bulunan, bir bütünü oluşturup gelenek halini alan, yavaş yavaş meydana gelen, kuşaktan kuşağa geçip giden, sürekli ve yerleşmiş bir şey gerektirir. Fransız ulusu böyle bir mutluluğa ylaştığını ancak XIV. Louis devrinin o güzel yıllarından sonra ürpererek hissetti; bundan da haklı olarak övünç duydu.
(...)
Akademi'nin ilk sözcüğü (1694), klasik yazarı şöyle sade biçimde tanımlar: "Çok beğenilen ve yazdığı eserin, konuların üzerinde yetkisi kabul edilen yazardır."

Akademi'nin 1835'te çıkan sözlüğü, bu tanımı biraz da sıkıştırıyor, kapalı olan eski tanıma kesin, hatta daha da dar bir biçim veriyor. Klasik yazarı: "Herhangi bir dilde örnek yazar halini alan kimse" olarak tanımlıyor; daha sonraki maddeler de de, "örnek" sözcüğü, kompozisyon ve üslûp için ortaya atılan "kural" sözcüğü, sanatın "uyulması gereken kesin kuralları" deyimi sürekli olarak yineleniyor.
(...)
Gerçek klasiğin tanımını ben şöyle duymaktan hoşlanırım:

"İnsan zekâsını zenginleştiren, hazinesine gerçekten bir şeyler katan, onu bir adım daha ileri götüren; tereddüte yol açmadan manevi bir gerçeği keşfeden, ya da bilinmedik bir yanı kalmadığı sanılan insan kalbinde öteden beri var olan bir tutkuyu bulup ortaya atan; düşüncesini, gözlemini ya da buluşunu herhangi bir biçimde, bununla birlikte geniş ve büyük, ince ve akla yakın, sağlam ve doğallıkla güzel bir biçimde açıklayan, kendine özgü bir üslûpla, ama içinde herkesin kendi üslubunu bulduğu bir üslûpla, hiçbir yeni sözcüğü kapsamadığı halde yeni sayılan bir üslûpla, aynı zamanda hem yeni hem de eski olan bir üslûpla, bütün çağların kolaylıkla anlayabileceği bir üslûpla yazan adamdır."
(...)
Klasik sözcüğünün yukardaki tanımının, alışık olduğumuz tanımı azıcık olsun aştığını inkâr edecek değilim. Klasik kavramına, bütün koşullara egemen olup hemen hemen hepsini kapsayan "düzen, usluluk, ılımlılık ve akıl" koşullarını da sokarlar. (...) Marie-Joseph Chénier, o ılımlı ve yetkin (mükemmel) yazarların şiir anlayışını şu dizelerle bakın ne güzel belirtiyor:

Her şeyi, erdemi, dehayı, zekâyı ve sanatı meydana getiren
Yalnız sağduyudur, yalnız akıldır.
Erdem nedir? aklın uygulama alanına geçirilmişi;
Sanat nedir? parlak sözlerle ortaya atılan akıl;
Zekâ nedir? aklın incelikle anlatımı;
Zevk, ince bir sağduyudan başka bir şey değildir;
Dehâ ise, en üstün akıldır.

Sainte-Beuve (Pazartesi Konuşmaları, seçmeler, c. I; çev. F. Baldaş)


Klasik edebiyatın ayırıcı nitelikleri


Bu edebiyatın temel konusu, ne başka canlı varlıklar, ne eşyadır, yalnız insandır; çünkü insan belli bir düşünce olgunluğuna eriştiği zaman ancak insanla ilgilenir. Fakat insan bile, dış görünüşü, yani giyinişi ve vücudu bakımından değil, ruhu bakımından edebiyatın incelenmesine değer bir konusudur. İnsan ruhu, sürekli değişmez bir temel öğedir; onun dışında kalan şeyler yüzeysel, geçici, değişkendir.Fakat okuyucu ya da seyirci her türden insana da ilgi göstermez: Bundan dolayı, ona, yeterince öğrenim görmüş, soylu ya da burjuva, çağdaş insan, toplumsal insan tasvir edilir; bundan başka, bu okuyucu ya da seyirciye, okul geleneği dolayısıyla alışmış bulunduğu Yunan ve Romalı'lardan birkaç örnek gösterilir; çünkü uygar insan bütün büyük devirlerde aşağı yukarı birdir. Bundan dolayı, klasik edebiyat, bir sanat eseri olan olgun insanın kabataslakları ya da bozul çıkmış nüshaları demek olan vahşi insana, barbara, köylüye, çocuğa hemen hiç yer vermez. Giysiyi, dekoru, yerli rengi kesinlikle ihmal eder
(...)
Klasik yazarları, insanın ruhsal varlığını gözlemeğe yönelten şey onu iyi bilmek ya da iyi tasvir etmek zevki değildir; klasik devrinde ne bilimsel çözümleme, ne "sanat için sanat" kuramı egemen oluyor; yazar adını taşımağa değer her yazar, ahlâkî bir amaç izler; hattâ, tiyatro yazarı ya da romancı, insanı, seyirci ya da okuyucularına kendilerini düzeltebilmeleri için ne olduklarını öğretmek ereğiyle inceliyor
(...)
Edebiyatın konusunu bırakarak, başvurduğu kaynaklara, kullandığı yöntemlere, yöneldiği sanata geçersek görürüz ki, klasik devir her şeyden önce doğayı, yani gözlemin bize eriştirdiği gerçeği izlemek iddiasında bulunıyor: Bu edebiyat, açıkça realisttir. Sanat gerçeğe benzeyişle hoşa gitmelidir: Gerçeğin biçimini bozan şatafatlı sözler, kılı kırka yaran incelikler, süslemeler hiç olmamalıdır. Doğayı, gerçeğe sadık kalarak tasvir ettikleri içindir ki eskiler bizim için taklide değer örneklerdir; doğayı onlar gibi tasvir etmeyi onlardan öğrenmelidir.
(...)
Bu edebiyatın anlayışına göre yazarın yanılmayan ve başka hiçbir yol göstericiye gerekseme bırakmayan tek kılavuzu akıldır; hayal kurma ve duyarlık insandan insana farklı, fakat akıl bütün insanlarda bir olduğu için, "beşeri" olmak isteyen bir edebiyat akla dayanmalıdır. Geçici heveslere bağlı fantazyaya, hayalci imgeleme, şaşırtıcı kapalılığa hiç yüz verilmemelidir:

Edebiyattta hoşa giden yalnız akla uygun, doğru, sağlıklı olan şeylerdir. Sanata uygulanan akıl, zevk'tir; zevk, dehânın sapmalarına karşı dizgin görevini görür; zevk, bir an için doğan bütün hevesleri, yerinde olmayan bütün aşırılıkları, bütün sahte elmasları, sürekli ve herkesçe kabul edilir bir değer göstermeyen bütün şeyleri atar. Artık, yaldızlı sözler, nükteler, yapmacıklar bir yana bırakılıyor; gerçeğe uygun, sade, doğal olmağa çalışılıyor.
(...)
Bu sanat ilkeleri, hiçbir yerde, Fransa'da 1655'ten 1695'e kadar olduğundan ne daha açık bir biçimde tasarlanmış ve anlatılmış, ne daha parlak bir biçimde uygulanmıştır; özellikle 1665'e doğru, La Fontaine'den, Moliére'den, Boileau'dan, Racine'den birleşik bir gerçek ozanlar okulu oluşuyor: bunlar Pascal ile Bossuet'nin nesirde gittikleri yola koşut bir yön izleyerek, onlarla birlikte klasik ülkünün saltanatını, yapmacıklığın, şatafatlılığın, kaba şakanın ve çokbilmişliğin yıkıntıları üzerine kuruyorlar.

Van Tieghem (Rönesans'tan Beri Avrupa Edebiyatı Muhtasar Tarihi 1928, s. 96-98, çev. Yusuf Şerif)


Milliyet Sanat Dergisi - Sayı 186 - 15 Şubat 1988
__________________________________________________________


Dünya klasikleri karşısında Türk edebiyatı


Bizim klasiklerimiz var mı?

1988'in ilk günlerinde Melih Cevdet Anday'ın "Herkesin Kendi Klasiği" adlı yazısıyla (Cumhuriyet, 15 Ocak) gündeme gelen bu sorun, edebiyatımız için hiç de yeni değildir, tam doksan yıldır farklı edebiyat kuşakları klasikler konusunu farklı biçimlerde ele almışlardır.

Konu ilk kez Batı klasiklerinin dilimize kazandırılmasına çalışan Ahmet Mithat Efendi'ye bu tür yapıların bize gerekmeyeceğini ileri sürenler arasında tartışılmıştır.


NAMIK KEMAL'E GÖRE DİVAN EDEBİYATI


Tanzimat yazarları yeni düşünce ve anlatımla yeni bir edebiyat geliştirirken, eski edebiyatımızın aksak, eksik yanlarını kesin çizgileriyle ortaya koymuşlardı. Namık Kemal'in, Celaliettin Harzemşah oyununun önsözünde Divan şiirini nasıl gördüğünü dile getiren sözleri bu eleştirilerin örneklerindendir:

"Divanlarımızdan biri okunurken, insan onun içerdiği hayalleri zihninde canlandırırsa, çevresini kasidelerde övülen maden elli, deniz gönüllü, ayağını Zühal'in tepesine basmış, hançerini Merih'in göğsüne saplamış adamlar; gökyüzünü tersine çevirmiş de kadeh diye önüne koymuş, cehennemi alevlendirmiş de dağ diye göğsüne yapıştırmış, bağırdıkça arşıâlâ sarsılır, ağladıkça dünya kan tufanlarına boğulur âşıklar; boyu serviden uzun, beli kıldan ince, ağzı zerreden ufak, kılıç kaşlı, kargı kirpikli, geyik gözlü, yılan saçlı sevgililerle dopdolu göreceğinden kendisini devler, gulyabaniler ülkesinde sanır."

Namık Kemal'in yine aynı yazısında eski halk hikâyelerimizi, mesnevilerimizi konu edinen sözleri de şunlardır: "Bizim hikâyeler tılsım ile define bulmak, bir yerde denize batıp sonra müellifin hokkasından çıkmak, ah ile yanmak, külüng ile dağ yarmak gibi bütün bütüne doğanın ve gerçeğin dışında birer konuya dayandığı ve edebiyatın ahlaksal durumu canlandırma, gelenek-görenekleri anlatma, duyguları açıklama gibi koşullarının tümünden yoksun olduğu için roman değil, kocakarı masalı türündendir."

Namık Kemal'e göre Şinasi, edebiyatımızın yenilik öncüsüdür ve edebiyatın Batı'dan alınmasının gerektiğini göstermiştir!


KLASİKLERİN ÇEVRİLMESİ


Batı edebiyatını örnek almak için bu edebiyatı tanımak gerekir. Bunun için de bu yapıtlar Türkçeye çevrilmelidir. Okurlarına eğitim kazandırmayı amaç edinmiş olan Ahmet Mithat Efendi bu konuda, "Avrupa'nın edebiyat yapıtlarından klasik sayılmak derecesini bulanların yavaş yavaş dilimize çevrilmesini" öğütler. "Muallim Naci'yi Mes'ud-u Harabati'likten çıkarıp bir Racine, bir Bouleau etmek için" yani Türk-İslam ortaçağ insanından evrensel kültür kaynaklarının beslediği evrensel değerleri taşıyan bir yazar oluşturmak için nasıl çalıştığını anlatır. Naci'nin bu çetin yolu aşması Batı klasiklerini tanımasıyla sağlanabilmiştir:

"Racine'den, Corneille'den birkaç trajedi ile Shakespeare çevirilerinden birkaç dramı henüz Fransızca bilmediği için harf harf çevirerek okudum. Merhum gerçekten bir adam idi. Bu yoldan kalsikleri gereğince anlamayacağını düşünerek zaten başlangıcını biraz gördüğü Fransızcayı ilerletmeye heveslendi. Öyle gelgeç denilebilecek bir heves değil. Yedi-sekiz ay bir çabayla Victor Hugo'yu Prudhomme'u filanı anlamaya başladı ki, bunlardan yaptığı çeviriler ortadadır."


KASİDE ÇEŞNİSİ


Ahmet Mithat Efendi klasiklerle beslenen, onları örnek alan, giderek de onlarla boy ölçüşen ürünler verilmesini bekler. Muallim Naci bu yolda denemelere girişmiş, başaramadığını görünce de ustasına bir itirafta bulunmuştur:

"Hazret! Bunları yazdım ama yine klasiklere benzetemedim. Voltaire'in Henriade'ını taklit mümkündür. Çünkü bir tür şehnamedir. Fakat Racine'in, Corneille'in trajedilerini taklit mümkün olmayacak. Biz henüz edebiyatın bu dönemine gelmemişiz. Ne yapsak, kaside çeşnisinden kurtulamıyoruz."

Ahmet Mithat Efendi bu ortamda uygun çözüm yolunu arayacaktır:

"Biz gerçekten klasikler dönemine henüz girmedik. Onun için diyorum ki, Faust'lar, Cid'ler, Andromaque'lar, Romeo-Juliette'ler gibi yapıtları, yazarlarımız, şairlerimiz daha meydana getiremeyeceklerinden hiç olmazsa şimdilik çevirilerini olsun ortaya koyalım."

Klasiklerin çevrilmesini isteyen Mithat Efendi'ye karşılık Muallim Cevdet, böyle bir işin başarılamayacağını, dilimizin bu iş için yetersiz olduğunu ileri sürer:

"Klasikleri daha çevrilebilecek bir durumda olmadığımızdan onların eldeğmemişliğini dilimizin gelişmesine kadar korumalıyız."

Ahmet Mithat bu köstekleyici görüşe derhal karşı çıkar:

"Dilimizin istenen gelişimi bu yoldaki çalışmamızın sonucunda sağlanacaktır. Boş durmakla dil gelişir mi? İlk yaptığımız çeviriler istenene uymazsa ikinci, üçüncü kez yeniden çevrilir."

Tartışmaya katılan Cenap Şahabettin'e göre klasiklerin Türkçeye çevrilmesi gereksizdir:

"Bizim Avrupa'nın klasik yapıtlarına muhtaç olmadığımız, onlara rağbetimiz olmamasından anlaşılmaktadır. Tıpkı sebze sevmeyen bir adamın yaradılışı gereği sebzeye pek az muhtaç olduğu gibi... Eğer edebiyatımızın klasikliğe eğilimi ve elverişli yanı olsaydı, şimdiye kadar bu dönem çoktan gelip geçmiş olmak gerekirdi."


DOĞRU DOĞRUDUR


Klasiklerin çevrilmesinde Yunan ve Latin yapıtlarına, hatta Hint kaynağına gidilmesini öneren Mithat Efendi'ye karşılık, örneğin Hüseyin Daniş'e göre Doğu Doğu'dur; Batı da Batı! Batı'daki klasiklerin, Doğu'daki bizlere gereği yoktur: 

"Doğu, Batı'yı taklit edemez. Batı edebiyatı Doğu'nun ardından gidemez. Batı dillerine çevrilen yapıtlarımız Batılılarca bilgilerini derinleştirmeye, gelenek-görenekleri, farklılıkları iyice araştırmaya yaradığı için alınmaktadır. Bilgiyi derinleştirme bakımından yararlıdır. Klasikler de bizim için o kadar yararlı olabilir. Yoksa şiirimize, edebiyatımıza bir kılavuz olamaz."

Çeviri hareketini gereksiz bulanlar arasında Kemalpaşazade Sait gibi daha başka kalem sahipleri de yer alır:

"Biz Avrupa'nın bugünkü düşüncesini biliyoruz. Eski edebiyatlarını da, yeni edebiyatlarını da tanıyoruz. Pek büyük zahmet ve külfetlere katlanarak o klasik denilen manevi anıtları çevirmeye çalışmamız abesle uğraşmaktır.

Gerçek gelişme, halkımızın eğitimini bugün uygar ülkelerde geçerli düşüncelere uygun yolda geliştirme ve yaygınlaştırmayla sağlanır. Yüksek zatınızın klasikleri bu kadar şiddetle savunmaları, klasik terimine vurgunluktan ve classicomanie denilebilecek bir hastalıktan başka bir nedene bağlanamaz."


UYGARLIK BİR BÜTÜNDÜR


Bu tartışmayı izleyen yarım yüzyıl boyunca Türk okurunun karşısına klasiklerden bölük pörçük çeviriler yapılıp çıkarılmıştır. Köklü ve verimli çeviri hareketiyse 1940'larda Milli Eğitim Bakanlığı'nın Dünya Klasiklerinden Çeviriler dizisiyle gerçeklemiştir. Bu hareketin öncülerinden Hasan Âli Yücel, Tercüme dergisinin ilk sayısındaki sunuş yazısında şöyle der:

"Uygarlık bir bütündür. Doğu'su, Batı'sı, yeni ve eski dünyası kişilik ayrılıklarıyla bu bütünün birer görüntüsü sayılabilir. Biz Türkler, tarihin her türlü çağlarında ona yeni öğeler katmış ve ondan bizim için yeni olan öğeleri hiç bağnazlık göstermeden bol bol almışızdır."

Yücel'e göre, Türk toplumunun gelişim doğrultusu, 'Ağırlık merkezini Avrupa'da tutmakta olan uygarlık bütünü'dür. Bu uygarlığın ürünlerini klasiklerin çevirisi yoluyla toplumumuza kazandırma işinde devlet öncülük görevi yüklenmiştir.

Klasikler yayımlanırken Devlet Başkanı İnönü'nün her cildin başında verilen sunuş yazısı, bu kültür hareketinin akılcı, insancı, evrensel, çağdaş bir yorumudur:

"Eski Yunanlılardan beri milletlerin sanat ve fikir hayatında meydana getirdikleri şaheserleri dilimize çevirmek, Türk milletinin kültüründe yer tutmak ve hizmet etmek isteyenlere en kıymetli vasıtayı hazırlamaktadır. Edebiyatımızda, sanatlarımızda ve fikirlerimizde istediğimiz yüksekliği ve genişliği bol yardımcı vasıtalar içinde yetişmiş olanlardan beklemek, tabii yoldur. Bu sebeple tercüme külliyatının kültürümüze büyük hizmetler yapacağına inanıyoruz."


KLASİK NEDİR?


Klasiklerin çevrilmesi, klasiğin ne olduğu, uygarlık, kültür ve sanat dünyasına etkileri gibi sorunları da beraberinde getirir. Saint Beuve'ün Tercüme dergisinden yer alan, "Klasik Nedir?" başlıklı yazısında verdiği tanımla klasik yazar, "Öteden beri herkesin beğenisini kazanmış olan ve kendi alanında yetkisi onaylanan eski bir yazardır". Saint Beuve'ün daha geniş ayrıntılarına indiği tanımı ise şöyledir:

"İnsan zekâsını zenginleştiren, hazinesine gerçekten bir şeyler katan, onu bir adım daha ileriye götüren, tereddüte yol açmadan manevi bir gerçeği keşfeden, ya da gizli bir yanı kalmadığı sanılan insan kalbinde öteden beri varolan bir tutkuyu bulup ortaya atan, düşüncesini, gözlemini ya da buluşunu herhangi bir biçimde, bununla birlikte geniş ve büyük, ince ve akla uygun, sağlam ve doğallıkla güzel bir biçimde açıklayan, kendine özgü bir anlatımla, ama içinde herkesin kendi deyişini bulduğu bir deyişle, hiçbir yeni sözcüğü içine almadığı halde yeni sayılan bir anlatımla, aynı zamanda hem yeni hem eski olan bir anlatımla, bütün çağların kolaylıkla anlayabileceği bir anlatımla yazan adamdır."


KLASİKTE YENİ


Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı Tercüme Bürosu'nun Başkanı Ataç, Tercüme dergisi ikinci yılına girerken yazdığı yazıda, çağdaş insanın klasikler karşısındaki yerini konu edinir:

"Bu satırları yazan, yeniliği sevmez, yeni savlara düşman bir adam değildir; tersine kültür geleneğinin devam edebilmek için durmaksızın yenileşmesi, ufkunu genişletmesi, araştırmalara girişmesi gerektiğine inanır. Fakat bunun için de dünü anlamak, kavramak dileğini kaçınılması olanaksız bir koşul diye bilir." Ataç klasikle yeniyi daha başka yazınlarında da karşılaştırır. Bu ikisinden birine sarılıp kalmamayı, her birinin dışındaki güzellikleri, değerleri aramayı öğütler:

"Klasik eser yüksek sınıftan, soy bir eser olduğu için yeni yetişenlerce örnek diye gösterilir. Ama bir gence, 'Bu eser sana örnek olsun' demek, 'Sen ille de buna benzetmeye çalış, bunun dışında güzellik olmaz' demek değildir."

Klasikleri dilimize kazandıran hareketin öncüleri bizim de klasiklerimiz olup olmadığı konusu üzerinde sık sık durmuşlardır. M. C. Anday, yukarıda anılan yazısında pek gençken, Garip hareketinin öteki iki ozanıyla birlikte Hasan Âli Yücel'le yaptıkları bir görüşmede Yücel'in kendilerine, "Divan şiiri bizim klasik şiirimiz sayılır mı?" diye sorduğunu anlatıyor.


BİZİM KLASİĞİMİZ


Melih Cevdet'in "Bizim klasiğimiz yok" demesi, nedense tepkilerle karşılandı. Gelenekçi, tutucu, Türk-İslam sentezi yanlısı kalemler ozana şiddetle karşı çıkarken, tartışmayı hiç akla gelmeyecek biçimde Mevlânâ'nın adı anıldı diye Konya Büyükşehir Belediye Başkanı'nın da karıştığını, Anday'ı cahillik, hatta Türk düşmanlığıyla suçladığını gazeteler yazdılar. Oysa o yazarların toz kondurmadığı Cemil Meriç de, klasikleri konu edinen ayrıntılı incelemesinin sonunda şu yargıya varır:

"Edebiyatımızda klasik diye adlandırabileceğimiz bir dönem yok. Divan şiiri kendi nevinde mükemmele ulaşmış bir şiir. Fakat bir Bâki'ye, bir Fuzuli'ye, bir Naili'ye klasik demek, kelimeyi zorlamak olmaz mı? Klasik, romantik gibi tabirler, Avrupa edebiyatları için geçerlidir."


Claude Roy, "Klasiklerden Nasıl Yararlanmalı?" başlıklı yazısında (Kültür Bakanlığı Çeviri Dergisi, Eylül 1979), "Her klasik yapıt, bir mektup gibi, insanlığa postalanmış bir mektup gibi okunur" diyor.

Bizim klasiklerimiz olup olmadığı sorusu, Fransız yazarının işaret ettiği yolda insanlığa, yani bize ve başkalarına seslenecek, yeni düşünceleri besleyecek, yeni insanı oluşturacak, örnek oluşturacak yapıtlarımız var mı anlamındadır. Bizim eski edebiyatımız ise geçmişe ait bir anıdır ancak. Onları okuyup kavramaya çalışmak, genç kuşaklara öğretmek sorunu başka, onları örnek tutmak, onlarla beslenmek başkadır. Eski edebiyatımızın hele Divan şiirimizin bu ikincisini sağlayacak bir kaynak olduğunu söylemek güçtür.



Konur Ertop Milliyet Sanat Dergisi - Sayı 186 - 15 Şubat 1988