“Yarın Cumhuriyeti İlan Ediyoruz”


Cumhuriyet’le Atatürk konusunda, bir günler, ileri geri konuşur, sırası düştükçe de yazardım, yazılar bizim oraların bir iki sayfalık gazetelerinde çıkardı. Törenden törene çiğnenen, kalıptan dökülmüş görüşler dışında bir iki söz gevelemeye kalkıştım mı, ya kimse dönüp bakmaz, ya da okusalar bile “anlamazlıktan” gelirlerdi. Epeydir özel olarak bu konularda yazmaktan uzak durmaya çalışıyor, başka şeyler yazarken, yeri gelirse onlara da değinip geçiyorum. İki yönlü, ne yanlış, ne sığ şeyler söylenip yazılıyor! Bu kalabalıktan, bu kargaşadan uzak durmak en iyisi diye düşünüyorum... Öncelikle şunu açıklamam gerek: Ben Cumhuriyet’i tutarım, Atatürk’ü de beğenirim, ama Nadir Nadi benzeri, epeydir “Atatürkçü olmak” içimden gelmiyor. Öte yandan “Atatürk’e karşı olmak” da gitgide boy atıp serpiliyor. Önceleri aritmetik olarak artarlardı, sonra geometrik olarak arttılar, şimdileri ise nerdeyse üstel olarak çoğalıyorlar. Ne yapalım, biz Cumhuriyet’le büyüdük, dilimizin döndüğünü söylemek boynumuzun borcu... Bu borcu şu günlerde ödemezsek bizlerle birlikte gidebilir.

Şurdan başlayalım. Nadir Nadi gibi kırgınlıkla değil, ama bambaşka gerekçelerle “Ben Kemalist değilim” Çünkü, bana göre Kemalizm diye bir öğreti yoktur. Elbette o günlerin olguları, tarihsel konumu bağlamında düşünsel yaklaşımla ele alınır, yorumlanır, tartışılır. Bunu yapmak kaçınılmazdır. Bu yapılmalıdır. Ne var ki bu zorunluk, sonuç ne olursa olsun Cumhuriyet’le, Atatürk’ün “yapmak istedikleri”ne bir öğreti niteliği veremez. Gerçekte Kemalizm "adlandırması" (yaftası) salt bize özgü koşullardan doğmamıştır. iki büyük savaş arasında bu işler böyle idi... Odak’ları Avrupa’da olan sert, hızlı akımların önünde durmak kolay değildi. İtalya’dan başlayan, Portekiz, Almanya, ispanya, hatta Japonya’ya kadar şöyle bir göz atın... Herkesin, doğru yanlış bir “namı” var, bize de Kemalizm düşmüş... Bu yer alışı abartmanın da, küçük görmenin de anlamı, yararı yoktur. Daha doğrusu "Kemalizm”den ve uzantılarından arınmış, takıları çıkarılmış bir Cumhuriyet değerinden yitirmez, giderek daha değerli, anlamlı olabilir.

Gerçekte Cumhuriyet’ten sonra yapılmak istenenler hiç de öyle anlaşılması, yorumlanması güç, karmaşık işler değildir.
Nelerdir bunlar?
Bağımsız bir devlet kurup yaşatmak, bir.
Bu devlet içinde yaşayanlar, yeryuvarlağında sözü geçen canlı, verimli ürün verebilen bir uygarlığın üyesi yapmak, iki...

Bunlar yalın, apaçık işlerdir...
Belki anlaşılması çok kolay, ama uygulanması güç işler.

Bana göre, Atatürk’le yol arkadaşlarının yapmak istedikleri yapılabileceklerin “en iyisi” değildir, yapılacak “tek şey”dir. Bunun böyle olduğunu azçok anlamak için karşıtlarına bir göz atmak gerekir; kimlerdir bunlar? Kalın çizgileri ile şunlar İslam’a uygun bir devlet ve toplum yapısı isteyenler... Komünist’ler...Kürt’ler... Bunlara ek olarak da çok cılız sesleri, bedenleri ile Saltanat isteyenler ve Yayılmacı Irklar. Şu günlerde bunları söylemek dile kolay... O günlerde bunlardan birini ucundan kıyısından uygulamaya kalkışmak Anadolu halkını (halklarını da diyebilirsiniz) nerelere sürüklerdi? Ben bunları tartışmayı bile gereksiz sayıyorum... ama isteyenlerin canı bilir, eski düşüncelerinde, özlemlerinde ayak sürür... Bunları sözün akışı yüzünden değindim, asıl ele almak istediğim bunların dışında, ötesinde duran “yeni Cumhuriyet ve Atatürk” karşıtlığı... Güncel olan tartışmaları bilmeyen kalmadı, çünkü yeni kuramlar günlük gazete sayfalarına kadar yansıdı. Bir ölçüde belirli bir siyasal akımın kaynağı haline dönüştü. En büyük bayrak belli: İkinci Cumhuriyet, sonra derinlere doğru gittikçe “sivil toplum”, çağdaşlaşma, Güney’e (Üçüncü Dünya’ya) sırt çevirme, tam bağımsızlık yerine “karşılıklı bağımlılık”... yalan yanlış çarşı pazar ekonomisi...

Tartışmanın başında şunu arı duru görmek gerekir: Cumhuriyet -Atatürk karşıtlarının elinde taş gibi sağlam bir kanıt vardır... Tek Parti- parti’li Devlet, yurttaşı ezen, onu adamdan saymayan bir devlet... Soyut olarak ele alınırlarsa bu savlar doğrudur. Ne var ki, belirli tarihsel koşullar içinde değerlendirilirlerse doğruluk paylarının büyük oranda silinip gittiği kolaylıkla görülür. Bir örnekle anlatmak istiyorum.

Levent Boyacıoğlu’nun “İnkilap Temsilleri” başlığı ile bir yazı dizisi çıktı. (Tarih ve Toplum, Haziran-Eylül 1992) Bu yazıları büyük ilgi ile okudum. Benim bildiğim kadarı ile içinde bir tek yanlışı olmayan, gerçek bir bilim adamı titizliği, özeni ile kaleme alınan inceleme sonuç olarak Tek Partinin de, Cumhuriyet’in de, Mustafa Kemal’in de canına okuyor. Yazar’a göre o günler kana bulanmış, yerli yersiz adam sallandıran, astığı astık kestiği kestik bir tiranlık dönemi idi... Mustafa Kemal tartışmasız bir PUT idi.. O da buna inanır, tadını çıkarırdı. Akla gelen ilk soru şu: Atatürk hep topu 1923 - 1938 on beş yıl “hükümran” oldu... 1920’den başlarsanız, onu da ağır hasta olduğu günlere sayarsınız. On iki yıllık İnönü dönemi, çok partiye geçme çabaları, on yıllık DP dönemi, on yıllık AP dönemi, darbeler, ortak hükümetler... Bunca zaman geçmesine karşın hâlâ Atatürk’ün çok zararlı, kötü bulaşığı sürüp gidiyorsa bunun bir hikmeti olmak gerekir... İç kaynaklı ya da dış kaynaklı... Buraya geleceğim.

Boyacıoğlu, tiyatro değeri bakımından “İnkilap Temsilleri”ni yerden yere çalıyor. Doğru söylüyor... Ben araştırmacı olarak değil de o günlerde yaşamış biri olarak bir iki şey eklemek istiyorum. Ben bir taşra kentinde doğup büyüdüm. Gösteri sanat’ı bağlamında belli başlı eğlencemiz ayda yılda bir Karagöz’e gitmekti. Binde bir az çok nitelikli Orta Oyunu, Tuluat kumpanyası gelirse sevinçten uçardık. Sonra, Darülbedayi, Raşit Ruza, Ertuğrul Sadi Tek gelirdi, bunlar seçkin tiyatro yaparlardı. Bilmem, nereden başlasam? 1925-30 arasında anam elimden tutar Kadınlar Matinesine götürürdü; sonra arkadaşlarla Darülbedayi’de Musahipzade (buyrun bakalım), Rey Operetleri, Vodviller, Bulvar güldürüleri, bunların uyarlamaları... Siz hiç taşra’da Shakespeare izlediniz mi? Hamlet, Othello... belki Fırtına, Kral Lear, Macbeth de vardır. Sayın Boyacıoğlu “İnkılap Temsilleri”nin iler tutar yerini bırakmamış.. Bunlardan bazılarını gördüm, arada bir figüran olarak görev de aldım... Tiyatro değeri ölçüsü ile bunlarla temsiller arasında göze batar bir ayrım göremiyorum. Bunlar çok düzeysizdi. Saltanat günlerinde bizde tiyatronun boy ölçüsü neydi? Burhanettin Tepsi Avrupa’dan döndükten sonra onu dinlemeye gittik. Ağzım açık kalmıştı, böylesine kötü bir oyuncu nasıl olup da “büyük” sayılıyordu? Ülkemizde birçok alan gibi, kesim gibi, tiyatro da Cumhuriyet’le düzeyli olabildi. Ertuğrul Muhsin ile başlayan, Devlet Tiyatrosu ile yükselen gelişme çizgisi gün gibi ortadadır... Bu yükseliş bir süre sürdü, sonra hem biçimde, hem özde düşüş başladı... Nedenlerini burda ele alamayız. Şunu söylemek istiyorum: Cumhuriyet’e “İnkılap Temsilleri” faturası çıkaranlar Ertuğrul Muhsin ve Devlet Tiyatrosunu da hesaba katmak zorundadırlar.

O günlerde neden tek parti yönetimi varmış? Bunu söyleyenlere çok şaşıyorum. Kim bilir belki çok iyi tarih bilmek tam sonuç vermiyor... Evinizin kırk elli adım ötesinde Serbest Fırka binası olması, orda konuşulanları, sekiz on yaşlarında bile anlayacak açıklıkta, katılıkta dinlemeniz gerekir.

Tek Parti döneminde bir de Avrupa’ya bakalım: İtalya, Almanya, Portekiz, sonraları İspanya..
1938’de Ali Fuat Başgil’den (evet ondan) olanca açıklığı, sadeliği ile dinlediklerimi, okuduklarımı anımsıyorum...

Yalnız iki söz ekleyeceğim: Çağdaş Burjuva Uygarlığı’nın iki ana temelinden biri Yeniden Doğuş... Ana kaynağı İtalya... İkinci temel; Dinde Reform, kaynağı Almanya... Geçenlerde öğrendim. Şu günlerde ağızlardan düşmeyen Aydınlanma deyiminin kökeni Almanca imiş (aufklärung olmalı). Böyle bir geçmişten hız alan iki ülkede TEK ULUS-TEK DEVLET-TEK ÖNDER çığlıkları yeri göğü tutuyor. Yüz yıllık kırık dökük demokrasi -insan hakları- kuldan yurttaşa umutsuz geçiş çabaları içinde debelenen biz, Tek Partinin hesabını vereceğiz... hem de kırk elli yıllık “demokrat” yöneticilerin üzerinden atlayarak vereceğiz... Doğru olur mu?

Bütün bunları hiç anlamadığımı, açıklayamadığımı söylemesine söyledim, ama tümü ile yorumlayamadığımı, bana kapalı kaldıklarını da ileri süremem. Kendime göre bazı çözümlemelerim var; çünkü, sanıyorum, hiçbir toplu olgu gökten zembille düşmez, bir kaynağı olmak gerekir. Üstelik bu “tehevvür ve şikayet” çok düzenli olarak, ustalıkla, beceri ile kotarılıyor, kamuoyuna aşılanıyor. Elli altmış yıl sonra (hem de bunca işimiz varken) neden Cumhuriyet’ten, Atatürk’ten hesap soruluyor? Sanıyorum, Atatürk’ün güncel olan suçu, günahı “bağımsızlık” düşüncesidir, üstelik buna “mazlum milletler” kavramını da katmasıdır. Gerçek sosyalizm iyice yana yattıktan sonra, Yeryüzü Büyüklerini en çok Üçüncü Dünya -Ulusal Kurtuluş- Bağımsızlık kavramları tedirgin etmeye başlamıştır. Bunların da “görüldükleri yerde ezilmeleri gerekir”. Elbette Cumhuriyet’e, Atatürk’e karşı olan herkes bu dürtü ile devinmez. Ama bu da vardır. Özel olarak bazı ağızlara iyice bakın, bu kokuyu, bu havayı sezeceksiniz. İlginç olan şu: bir yandan çok ufak parçalarına bölmek, öte yandan büyükçe bölümleri bastırıp sindirmek...

Bir sorunda yer alırken çevrenize şöyle bir bakmak sağlıklı bir yöntemdir. Geçenlerde İlhan Selçuk yazdı, burada yineleyeceğim. Atatürk’ü savunmak, yüceltmek amacı ile yaygın olan tutum Nazım Hikmet’in Destan’daki sekiz on dizelik geçişine başvurmaktır... Oysa başka ozanlar da var: Bu konuda Fazıl Hüsnü ile, Melih Cevdet ile, Cahit Sıtkı ile, Cahit Külebi ile, Ceyhun Atuf ile, Behçet Necatigil ile, Sabahattin Kudret ile başka ozanlarımızla birlikte olmak bana kıvanç veriyor... Göğsüm kabararak, bundan onur duyduğumu belirterek yakınlarıma anlatıyorum. Bunlar seçkin sanatçılar; bunlar iki paralık dünya nimeti için onun bunun önünde iki büklüm eğilmemişler... işte size benim gönlüme göre belirteç, benim seçtiğim sağlam denek taşı...

Peki, başlık?
Yarın cumhuriyet’i kimler ilan edecek?
Olanak bulursam, ona da gelecek yazıda geleceğim. □



Orhan Barlas | ADAM SANAT - SAYI: 84 - KASIM 1992