İstanbul Üniversitesi, yıllardır İsviçre’de yaşayan Prof. Dr. Gazi Yaşargil’e “onursal doktorluk” payesi verdi. Hiç de şaşırtıcı olmayan, doğal bir davranış bu... Tıp’tan, özel olarak da beyin cerrahlığından anlamam, ama Dr. Yaşargil’in yaygın ününü bilirim. Ne var ki, bu “karşılıklı” ilişkide bana ayrıksı gelen bir başka yön var. Dr. Yaşargil, Ataç’ın öğrencisi imiş, bunu yeri geldi mi övünerek anlatır. Ataç “ödüller” konusunda açık, kesin bir tutum alır. Bu konuda titiz, kuşkucu ve “seçmeci”dir. Acaba Dr. Yaşargil’in öğretmeni olduğu günlerde Ataç’ın ödül sorununda belirgin bir görüşü oluşmamış mı idi? Ya da, olsa bile, bunu öğrencilerine aktarmayı uygun görmemiş miydi? Çıkarım çabaları ister istemez açıkta, boşlukta kalıyor. Şöyle bağlayabilirim: benim bildiğim Ataç, bu koşullarda bir “paye” almayı kolay kolay içine sindiremezdi. Bu nedenle de öğrencilerine bu yoldan gitmeyi salık vermezdi. Neden mi?
İstanbul Üniversitesi’nin yetkili, görevli kurumu, Dr. Yaşargil’i onurlandırmadan yaklaşık bir yıl önce bir başkasına “onursal doktorluk” payesi yöneltmişti. Bana göre, bu edimin, hukuk, demokratlik, düşünce özgürlüğü bağlamında iler tutar yanı yoktu. Yerleşik ölçülere göre “üniversite” düzeyinde bilimsel yaklaşıma ve aktöre kavramlarına da ters düşüyordu. Dr. Yaşargil, ortaçağdan kalma törensel hava içinde cübbesini sırtına geçirirken bunu düşünmek zorunda idi. Şu günlerdeki “kuruluş” ölçeklerine göre İstanbul Üniversitesi’nin yetkili kurumunun değer tavanı, bunun üst çizgisi bir siyaset adamına eline bir post geçirir geçirmez sunulan paye kadardır. Bundan yüksek olamaz. Yarın o kurumun bileşimi değişir, birileri gider, başkaları gelir. O günlerde elbette değer ölçüleri de değişir, verilen doktorluklar da başka anlamlar kazanır. Bu bir örnek. Başka ödüller, armağanlar da da az çok İstanbul Üniversitesi’nin “onursal doktorluk” dağıtımına yakın durur.
Ülkenin en büyük gazetelerinden biri yıllar yılı “ödül” dağıtır. İyi de eder. Bu saygın ödülleri sekiz on dalda hak edenlere vermek için yüzlerce uzman toplanır. Fizik, kimya, biyoloji vb. hiç bilemediğim alanları bir yana bırakalım. Az çok yakın durduğumuz, değer biçme hakkını kendimizde gördüğümüz ana dallarda bazen öyle ödüller veriliyor ki, bu işlerin ölçüsünün bambaşka olduğunu düşünüyorsunuz. Son dağıtımda bir dergiye de ödül verildi. O derginin iki sayısını gördüm. Bizim dergicilikte (süreli yayında) beceri, başarı ölçümüz bu ise söyleyecek hiçbir şey kalmıyor. Ama, tanışmadığım için adını yazabilirim Cevdet Kudret ile tüm “getirdiği götürdüğü bir arada” işte o dergiyi yan yana getirmek biraz aykırı kaçmıyor mu? Geçenlerde bir derneğin yıllık ödüllerini okudum. O derneği de o derneğin ardında duran kurumu da, o kurumun ardında yer almış "gücü" de herkes az çok bilir. Ödül alanlardan birini ben demokrat, özgürlükten, bağımsızlıktan yana biri sanıyordum. Acaba yanıldım mı, yoksa gerçekçi tutum “ödül gelsin de kimden gelirse gelsin” mi? Bir de bana çok ağır gelen bir başka olay var, çok eski bir olay, bir iki kez de yazdım. Çalımlarından geçilmeyen bir iki yazar bizim eski Dil Kurumu’ndan ödül aldılar, sonra da Dil Kurumu’na ve Kurum’un amaçlarına söylemediklerini bırakmadılar. Acaba sorumlu kimlerdi? O yazarlar mı, yoksa o yazarların ağızlarına birer parmak bal çalarak yola getirmeyi düşleyen Kurum yöneticileri mi?
Bu türden ödüller bir anlamda yapaydır. Görecedir. Şu ya da bu oranda “özendirme” amacı taşıyabilir. Geçmiş emekler için verilmiş bir armağan olabilir. Başkalarına yol göstermek, hız katmak düşüncesi ile dağıtılmış olabilir. Tanıtma, reklam kaygısı temel alınmış ödüller de var. Sözgelimi o kadar çok film ödülü var ki, içinizden "ödül”den kurtulabilmiş film seçmek geliyor.
Bunu burda bağlayıp bir başka “ödül”e geçeceğim. Bana kalırsa asıl ödül de bunlar. Sayıca ve değer biçme yetenekleri ile ister istemez sınırlı olan kurullardan çıkan ödüller hali ile dört yandan gelen tartışmaların, çekişmelerin, anlaşmazlıkların konusu olacak... Pulitzer de, Goncourt da, Oscar da, Nobel de, başkaları da... Peki, hangi ödüller tartışma dışı kalabilir? Ben işte asıl bunları yazmak istiyorum.
☆☆☆
Üç beş yıl yıl oldu, adının Saadettin Erbil olduğunu sonradan öğrendiğim bir bey televizyonda konuşuyor. Söz döndü dolaştı, oğluna, Mehmet Ali Erbil’e geldi. Baba Erbil başladı, ufak ufak ağlamaya, göz yaşlarını tutmakta güçlük çekiyor. Nedeni de apaçık ortada, zaten baba Erbil bunu anlatıyor. Oğlunun bir gerçek oyuncu olmasını düşlermiş... ama, o ola ola “sunucu” olabilmiş... Oyunculuk gibisi yokmuş, oğlunun bu yüce işte ilerlemesini istermiş, bu sunuculuk da neyin nesiymiş! O gün Saadettin Erbil’i çok iyi anlamıştım. Şimdi daha da iyi anlıyorum. Dün gördüm, Mehmet Ali Erbil’in, Allah’ın belası “ak-cam”da, pantolonu düştü, donu göründü. İşte toplumun verdiği gerçek ödül budur! Baba oğul Erbillerin ödülü budur! Bizim ödülümüz de budur!
Sorunu dallı budaklı dağıtmamak için gösteri alanını seçiyorum. Hekimlik, bilginlik, hukuk, sanatın öbür dalları vb. uğraşları bir yana bırakalım. Gösteriyi ele alışımız bize birkaç açıdan kolaylık sağlıyor. ilkin “alıcısı, tüketicisi” çok. Üstelik, ucundan kıyısından da olsa herkes bu işlerden anlıyor ya da anladığını sanıyor. Bunun haklı kaynakları da var. Sanattan herkes anlar, anlama “hakkı” vardır. Görsel sanatlarda bu “hak” daha da geniş dağılır. İş gösteri sanatına geldi mi (televizyonun da etkisi, katkısı ile), çocuklar da içinde, en geniş anlamda genel oy geçerli olur. Şimdi, örneklerle bir yandan başlayabiliriz.
Televizyon’da iki paralık değeri olmayan bir eğlence yayını var. Buna Yasemin adlı bir hanım çıkıyor, marifetler sergiliyor. Onu her seyretmemde sıkılarak, üzülerek başka odaya geçiyorum. Yasemin Hanım yetenekli bir oyuncu, o düzeysiz işlere hiç layık değil. Ama “toplumun” Yasemin Hanıma verdiği ödül işte bu... O izlencede bir de sunucu var, bir günler haberleri okurken ne kadar iyiydi, sonra bir sanat kültür izlencesine katkısını gözledik, başkalarına örnek olacak düzeyde idi. Gele gele işte “oraya” gelebildi. O gelmedi, oraya getirdiler.
Siz Ahmet Uğurlu’yu bilir misiniz? Onu Devlet Tiyatrosu’ndaki rollerinden anımsıyorum.
Her görüşte içimden, “Keşke Uğurlu’yu klasiklerde, tragedyalarda filan izleyebilsek!” diye geçerdi.
Bugün ayak bastığı yer neyin nesidir? Oranın tiyatro ile, gerçek bir gösteri ile ilgisi nedir?
Levent Kırca konusunda tüm umutlarımı yitirmek istemiyorum. Sarkaç gibi ordan oraya gidip geliyor.
Perran Kutman nerede?
Müjdat Gezen neler yapıyor?
(“Ama nerde bıldır yağan kar şimdi?”)
Başka koca yetenekleri anımsamaya çalışıyorum.
Muhsin Bey’in iki seçkin oyuncusu vardı. Birini izlemeye benim gücüm yetmez.
Sağdan soldan duyuyorum. Sezen Aksu ile ortalığı kırıp geçiriyorlarmış...
Öbürü, Şener Şen “reklama” çıkıyor. Benim bildiğim, reklam gibi satış yöntemlerinin toplum yapısının olmazsa olmaz öğesi olduğu ülkelerde başarılı hiçbir sanatçı, dorukta olduğu dönemde reklama çıkmaz. Bizde Şener Şen çıkar... Şevket Altuğ da çıkar. Nedir onun hali? Şu aşamada bunun ayıbı ona düşmez, “lotaryacılığı, kumarı ülkenin belli başlı geçim kaynağı” yapmak için ellerinden geleni artlarına koymayanlara düşer. Onlardan önce de bizlere düşer.
İşte “pazar ekonomisi”nin tek çözüm, en büyük erdem sayıldığı ülkemizde gerçek ödül budur. Ödüllerin, armağanların en kocamanı da, ellerinde hıyarlar, kılıçlarla rakseden kızlar (kız oğlan kızlar) arasında, belden aşağı şakalar yaparak pazar ekonomisinin beylerini, ağalarını eğlendirmektir. Ödül dağıtanlara da, ödülleri hak edenlere de bu yollar helal olsun... □
Orhan Barlas | ADAM SANAT - SAYI: 76 - MART 1992
