Ebabil’ler, Delice’ler, Gökkarga’lar, Çaylak’lar ve Çatalkuyruk Kırlangıç’lar dolanıyordu tepemizde ya da hışımla geçiyorlardı yöremizden. Sonra gümüş gümüş Işılayan Tuz Gölü’ne batan güneş vuranda ala durdu gümüşlük ki bu yolu yarı etmek demekti, sonra gün de battı, sonra ay şavkıdı yine gümüşlendi Tuz Gölü ve “bermutad” lastik patladı, biz otuz kırk yolcu atlamış idik Haşim Ağa’nın kara Opel kamyonundan, kimileri ötelere gitti, “çödürmeye” durdular ay aydınlığında.
Baba evim artık çok ötelerde, arkadaşlarım, çimdiğim Uluırmak, avlandığım kınalı dağlar, köpeğim Lortop, illa ama illa anam, O’ndan Irak olmanın acısı çöküvermişti içime, illa anam, anam ki herşeyim benim, kardeşim küçük daha, sonra eczaneye gelen köylüler, partal giysileri, çökmüş avurtları ve umutsuz yalvaran bakışları, onları görüyorum gümüş tabak gibi Tuz Gölü’nün şavkında... Okumaya gidiyorum büyük bir kente. O büyük kent ki “Makarrı Hükümet”tir, ülkenin başşehridir, Başkentidir, Ankara’dır yani...
Bilir sanırdım Ankara’yı. Sınıf geçtiğim yıllar ki ah, öylesine az olurdu ki, babam, eczacı bir arkadaşına salardı on günlüğüne, Hamamönü’nün de bizim eczanenin aynı adını, yani Halk Eczanesi adını taşıyan eczanenin sahibi Seyit Amca’lara.
Bu gidiş on günlüğüne değil, uzun sürecek. Nedim ağabeyim Ankara Devlet Konservatuvarını bitirdi, evlendi, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasında trompet üflüyor, bilmem, onlar mı gelip almışlardı bizim kamyonu son durağı Nevşehir hanından Hergele Meydanında, İç Cebeci Yazgan Sokak 33/A’ya? Anımsamıyorum, uzun gelişim böyle oldu Ankara’ya 1941 yılının güzünde. Ankara Atatürk Lisesi’ne yazdırdılar. Üzerimde babadan müdevver ve de sırayla ağabeylerimin giydiği sonra da bana çevrilen, kruvaze olmasına karşın iki mendil cepli bir ceket ve de otuz iki paça pantalon ki o yıllar bobstil modası kasıp kavuruyordu yeryüzünü ve de Ankara’yı ve de millet bir acaip bakıyordu giysilerime ve bobstil modasının hükümran olduğu Ankara’ya Aksaray’dan ben getirmiştim 33 paçalı pantalonu ve kruvaze çift cepli ceket modasını, ne var ki beni taklit eden bir başka canlı da yoktu gördüğüm bildiğim kadarıyla! Gördüğüm bildiğim kadarıyla okulda arkadaşlarım olmuştu Saracoğlu’nun, Hasan Ali Yücel’in, Recep Peker’in oğulları, en çok Can Yücel’i sevmiştim yandan yandan, bakan başbakan oğullarıydı kendileri.
Aksaray’da bir heykel vardı, taştan bir adam, kıçını yufka ekmeğiyle sildiği için Allah baba o vaziyette taş kilmişti kendisini, bildiğim gördüğüm tek heykel budur ve Ankara’da günlerden birgün tarih öğretmenimiz Hitit Müzesi’ne götürmüş idi şaşakaldım, çoğu Tanrı’ydı, ayağınız tökezse bilin ki o bir Tanrı’dır, öylesine bol ve ağzım açık bakıyordum Tanrı’lara ve koca tarihi yapının gökkubbesi çınılamıştı “kim yaptı bunu” diye, cırtlak ses tarih öğretmenimizindir!.. Varıp koştum sese doğru, iki sınıf öğrenci bir Hitit aslanının ağzına bakıyor ve aslanın ağzından tükrükler iniyor yavaş yavaş, tükürmüşler aslanın ağzına köpük köpük! Hocanımın gözleri de çakmak çakmak ve o çakmaklı gözleri bana çevrildi. “Bunu”, dedi, “yapsan yapsan sen yaparsın pis Anadolululu!” Ve çıkarttırmıştı mendilimi, sildirdi, yetmedi gömleğimin ucuyla da sildirdi ve işim bitince tükrükleri silme bâbında, koşarcasına çıkmıştım tarihin içinden ve merdivenleri ikişer üçer atlayıp iniyordum Bendderesi’ne doğru, “aslanın ağzına ben tükürmedim” diyerek ve işte Hergele Meydanı, işte orada Haşim Ağa’nın kara Opel kamyonu, ver elini memleketim Aksaray, lanet olsun okumaya, böyle okumaya ve okuyordum kitapları, usuldan usuldan yazıyordum Aksaray’daki köylüleri, ençok Gorki’yi seviyordum. “Gorki de mi okumuş? Okumayacağım.” Ve babam uzatmıştı beyaz eczane gömleğini!
Ertesi yıl kendimi İstanbul’da buldum, Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümündeyim. Ortaköy Sandalcı Mecit Sokak 25 numaradır ve tavan arası yeni barınağı ve iki yılım geçecektir burada. İstanbul’da ağabeyim şair Nusret Otyam vardır üniversitede ve Bayazıt Soğanağa’da bir yurtta kalmaktadır, eczacı olacak ve Nusret ilk kılavuzumdur İstanbul’da, paniklememeyi, herşeyi ölçüp biçmeyi, edebiyat dergilerinde olan “sol”u O’ndan bellemişimdir, Suat Derviş abla’lı, Yeni Edebiyat’lı, Ses’li, Üsküdar Cezaevinde yatan Reşat Fuat Baraner’li yıllardır bunlar, pazarları Üsküdar’a varıp dalarız içeri Reşat ağabey’in yanına, baş gardiyan Zafes amca yakınımızdır ve ilk gazetecilik yıllarımda bir röportaj için girdiğim Üsküdar Cezaevinde “siyasi mahkûm”lar bölümünde Aziz Nesin’le ilk merhabamız da burada olacaktır.
Bedri Rahmi Eyuboğlu ki hem ressamdır. hem şair hem de yazar ve zamanın deyimiyle de “solcu”dur üstelik! Bizlerse ilk çıkışında bırakılmış ve jilet değmemiş bıyıklarımızla çiçeği burnunda ressam adayı ve yazar adayı ve Hoca’nın atölyesinde zamanın en ünlü yazarları, çizerleri her zaman hazır ve nazırdır ve ben Aksaraylı Fikret Otyam, hocanın isteğiyle sırası gelende ve elimi çeneme atanda en güzel uzun havaları avazlamaktayım yanık yanık ve o yıllarda kendimi en ünlü yazarların çizerlerin içinde buluveriyorum yaşımın küçüklüğüne karşın Orhan Kemal’in deyişiyle “iki ayı”, yani Yaşar Kemal’le Aksaraylı Fikret, duman ediyoruz İstanbul’u patavatsızlıklarımızla ve az meclis oluyor bizsiz, artık Dünya gazetesinde Falih Rıfkı’nin imzasının hemen yanıbaşında adımı taşıyan yazılarım çıkıyor, nice edebiyat dergilerinin sayfalarında da yazılar, resimler! Sonra Orhan Kemal’li İstanbul, günler kazan ve kepçe olarak İstanbul’u arşınlayarak, istanbul, bana önce ünlü ünsüz binlerce dost verdi, iki meslek yazarlık ve ressamlık sonra bir eş, sonra bir kız çocuğu ve şimdi onun da bir oğlu var, aşklar verdi. anılar verdi. Hanya’yı Konya’yı öğretmeyi verdi; aldıkları da gençliğimin en güzel yılları ve önce anam, sonra en büyük ağabeyim, sonra babam. Ayıptır yazması söylemesi, biraz da "un" denilen nesneyi verdi sanırım!
Nereden nasıl bilebilirdim 1955 yılında Polatlı Yedek Subay Okuluna gideceğimi ve kur’a çekmeden Ankara Bando Mızıka Hazırlama Ortaokulu resim öğretmenliğine atanacağımı ve askeri üniformayla Ulus gazetesinde kaçak çalışacağımı ve terhis olanda demiri Ankara’ya atıp Ankaralı olacağımı ve iki kızımın daha dünyaya geleceğini 23 yıl sonra eşimden ayrılacağımı ve 1962 yılında Cumhuriyet Gazetesi Ankara Bürosunda parlamento muhabiri ve röportajcı olarak 1979 yılına kadar çalışacağımı? Bilemezdim elbette.
Hep sevmişimdir Ankara’yı, hep. Bir kere bozkırdadır, doğup büyüdüğüm yer gibi.. Yeniden yaratılmıştır. yeri uygundur değildir başka konu, Türkiye’nin kalbidir, derlidir, topludur, hele bir zamanlar, aradığını ha deyince bulabilirdin, bir koca ailedir Ankara... Sevdalarımın, sevdalanmalarımın kentidir aynı zamanda, mayası İstanbul’da çalınmış “ün”ün geliştiği, boylandığı, dal budak saldığı yerdir benim için... Ve yıllar sonra “ünlü” (!) bir gazeteci olmuşken, aslanın ağzına tükürmediğimi o tarihe öğretmenim bayana haykırdığım kenttir Ankara.
Anlatması, inandırması zordur, kimbilir gereksizdir belki, soyadıma uygun olarak haftalarca “ot” yiyerek yaşadım Türkiye’nin kalbi Ankara’da, tüm güzelliklerin yanı sıra! Her çalıştığım, ekmeğini yediğim her yere canımla dişimle kul köle olduğum gibi Ulus gazetesine de olmuştum, ama yaşamdır, bazı insanlarımızın yapısıdır, çok çalışanı, vefalı, doğru dürüst olanı, boyun eğmeyeni, açık sözlüyü tutmazlar pek, öyle oldu, bir yönetici ve yazar arkadaşın da oyunuyla Ulus’tan ayrılmıştım ve kar kış kıyamet işsiz kalmıştım o cânım Ankara’da, sonra yollara düşüp ekmeğimi taştan, Doğu’dan, Güney Doğu’dan çıkarmıştım: röportajdı fotoğraftı ve vurunca sırtına ikinci çocuğumu, Kastamonulu yardımcı kadınımız, ki öldüyse kabri nûr ola, ot toplar idi civardan, ikiyüz gram kıyma alırdı kedi payı olarak ve aşlar ederdi bizlere, sustururduk açlığımızı!
Mayamdan da olacak ve ustam arkadaşım Orhan Kemal’den de olacak, inandığım. sevdiğim, güvendiğim yazarlardan da olacak, insanlara sıkılan bir yumruk değil, açılan dost eli, dost kolu, dost yüreği olmayı daha çok Ankara’da yaşamışımdır, burada olgunlaşmıştır, yüreğimdeki insan sevgisi, ülkemin yedi iklim dört köşesinden gelen, derdine deva bulmaya gelen halkımı daha iyi tanımışımdır Ankara’da gazetede çalışır iken, onları daha bir sevdim ilerici yurtsever bir aydın olarak, bir sanatçı olarak halkıma, insanlarımıza karşı üzerime düşen sorumluluğu daha çok Ankara’da yaşamışımdır, onlar için daha çok çalışmayı Ankara’da yapmışımdır, daha çok çalışmışımdır onlar için “Başkent Notları”yla, ilkbahar, yaz, sonbahar kış demeden Ankara’dan koşmuşumdur nerede bir zulum varsa, nerede bir hayınlık varsa oraya, halkın dili, halkın kulağı, halkın gözü olmaya çalışarak. Ankara’da olmuştur her iki evim de “yol geçen hanı”. yurt içinden yurt dışından. Kapım, aşım, yüreğim yalansız çıkarsız hep açık olmuştur insanlara yetmiş iki millete. Kınamıyorum kimseyi, vefalısı olmuştur, vefasızı olmuştur, herşeyimi çıkarı için kullanan olmuştur, bu açık yürekliliği, bu el açıklığını, bu sofra açıklığını bir “ben”lik uğruna olduğunu yazan da olmuştur yıllar sonra son açtığım sergimiz nedeniyle! Ki ona da açmışızdır soframızı, yüreğimizi, insan sevgimizi; ne var ki rahleyi tedrisimizden iyi geçtiğini sandığımız bu kişinin aklında kala kala sadece kurulan sofralar kaldıysa ben neyleyim, nereden bilebilirdim beyninin midesine, salt midesine bağlı olduğunu, bilemezdim elbet ama çok görmüşümdür hele Ankara’da, beyni olmayıp da midesiyle, çıkarıyla yaşayabilenleri ki, halkımız bu gibilere “nasipsiz” der. büyük büyük adam olmuş bellerler kendilerini, ben nideyim?
Şöyle bir bakıyorum, gözlerimin önüne kendilerinden çok şeyler öğrendiğim,
çok şeyler aldığım insanlar geliyor üst üste çektiğim fotoğraflar gibi, dostluklar, arkadaşlıklar, muhabbetler kurduğum;
işte Atatürk Bulvarında kolkola yürüdüğümüz Ataç..
İşte Kürdün Meyhanesinde yanında saygıyla oturduğum Cahit Sıtkı,
işte semaveri başında çay değil muhabbet içtiğimiz Şevket Süreyya,
işte koca Hasan Âli Yücel, işte tüm güzelliğiyle Nusret Hızır..
Nurettin Artam,
Çetin Altan,
Ahmed Arif,
Şahap Sıtkı,
İlhan Tarus,
Fethi Giray,
Salim Şengil,
Nezihe Meriç,
Can Yücel,
Suphi Taşhan,
Fahir Aksoy,
Mehmed Kemal,
Bahri Savcı,
Bahri Savcı,
Mümtaz Soysal ve Sevgi ve Veysel Öngören ve Nermin Menemencioğlu,
Cahit Külebi,
Suat Taşer,
Bülent Nuri Esen,
Rasim Adasal,
Erdal Öz,
Orhan Duru,
Ahmet Oktay,
Ahmet Oktay,
Salah Birsel,
Sunullah Arisoy,
Hasan Hüseyin,
Aşık Feyzullah Çınar,
Mahzuni,
Vüs’at ve Erhan Bener,
Sami Özerdim,
Oğuz Tansel,
Kerim Afşar,
Turgut Alpagut,
Cevdet Kudret,
Tarık Dursun K,
Doğan Avcıoğlu,
Kemal Aydar,
İlhami Soysal,
Cüneyt Arcayürek,
Attila İlhan,
Bedrettin Cömert,
Suna Kan,
Dursun Akçam,
Adnan Binyazar,
İlhan ve Muzaffer Erdost,
Remzi İnanç,
Remzi İnanç,
Bilge Karasu,
Eşref Üren,
Osman Akol,
Hüsnü Göksel,
Talip Apaydın,
Ahmet Say,
Cengiz Bektaş,
İbrahim Demirel,
Orhan Peker,
Turan Erol,
Nusret Otyam,
Fakir Baykurt,
Behruz Çinici,
Fehmi Yavuz
ve nice öğretim üyeleri,
nice öğretmenler, nice öğrenciler,
zanaatkârlar, esnaf, politikacı, denlisi, densizi,
unutamadığım kapıcılar Ankara yaşamımda,
sevdiğim kadınlar, kızlar,
yedi iklim dört köşeden diplomatlar,
niceleri daha, niceleri!
Saysam hepsini doldurur derginin tümünü, yetmez bile, öylesine...
Ankara, bunların dostluğunu verdi, görgülerini, bilgilerini, sevilerini, sevisizliklerini verdi bana, az şey mi?
Bir de ev verdi, banka borcunu hâlâ ödemeye çalıştığım!
Ben mi çok yaşadım acep, yoksa onlar mı erken öldüler, nicelerini kendi elimle yatakladım taze topraklara, bunlar da Ankara’nın benden götürdükleri oldu yerleri doldurulmayacak ve çok yaşadım Ankara’da bin yıl mı ne? Sonra, on yedi yıl emek yoğurduğum. ekmeğini yediğim, karşılığını çok ama çok verdiğim gazetede sevisizliğin, çekememezliğin, kıskançlığın, çok çok sevilmenin, başarılı olmanın göze battığı, çürümenin başlaması oldu ve bitiriverdi Ankara’mı, oradaki yaşamamı, tıpkı İstanbul’da olduğu gibi, pat diye değil, yavaş yavaş.. Suratları gibi yürekleri de kapkara olan bazı insanlara tahammül etmek niye, neden? Dünyanın, yaşamın, okumanın, dostluğun hiçbirisinden, ama hiçbirisinden nasibini alamamış kişiyle, kişilerle aynı çatı altında kalmaktır dünyada kabir azabı bence ve ihanetlere, faklara, artık yeter. al atını ver tımarını diyende 26 Mayıs 1979 saat 13.10’da gaza bastım “Cumhuriyet gazetesinden emekli” olarak. sevdiklerimi, güzel çirkin günleri, şanı şöhreti, kadını kızı, parayı pulu hepsini ama hepsini orada bırakarak; anı yüklü, hüzün yüklü, tarifsiz kederler içinde bastıkça gaza, araba yedi bitirdi yolları; on bir saat yirmi dakika sonra yeni yaşam yerim Gazipaşa’daydık kurduğumuz yeni evimizde bir dağ eteğinde kente on kilometre uzaklıkta denize karşı ve en yakın komşunun Tanrı olduğu!
Tadına doyumsuz bir doğa, kışın bitmeyen yağmurlar, şimşekler, yıldırımlar, kendi elinle ektiğin sebzeler, ürün veren, on bir ay yumurtlayan tavuklar, ötelerden çok ötelerden konu komşunun getirdiği sütler, yağlar, yoğurtlar, canlı tavuklar, armağan olarak, yılanları öldürmek, akrepleri ezmek, kedilerle köpeklerle oynamak, güvercinlerle şakalaşmak yedi yıla yakın yaşamı, acısıyla, keyfiyle yokluğuyla varlığıyla paylaşan can yoldaş. Kilim dokuyan karını seyretmek, sırası gelende on, on beş saat resim yapmak, yazı yazmak, ardı ardına kitap okumak, hatta canının çektiği bir şeyi bulamamak yokluklara eyvallah demek, hepsi hepsi hoş güzel: hoş olmayan, alışılmayan şey sevdiklerinizin özlemidir, dostlarınızın arkadaşlarınızın yokluğudur. Ol nedenle kapınızın önünde duran otomobil, vefalı dostlarınızın inişi bir bayramdır, uğurlaması da hüzünün, acının ta kendisi!
Seviyorum yeni yaşam yerim adı güzel Gazipaşa’yı, doğasını, insanlarını,
yediden yetmişe “Baba” diyenleri, “Gazteci” diyenleri, “Amca” diyenleri ve bu sevgidir karşılıklı, saygıdır.
Aksaray’da doğdum, çocukluğum ilk gençliğim orada tükendi, sonra Ankara sonra İstanbul, sonra yine Ankara ve ülkemin her bir yanı tam otuz yıl karış karış, dağ dağ, köy köy, ırmak ırmak, yazar olarak, ressam olarak ve buralardan derlediğim sevgi malzemesiyle kendimce bir gönül kâbesi kurdum öyle ha deyince yıkılmayacak, unutulmayacak, bunu adım gibi biliyorum ve bu gönül kâbesinin harcı dostlara, insanlara selam olsun, kalsınlar sağlıcakla, tüm sevgim özlemim üzerlerinedir, selâm beni ben eden, beni benden eden canlara, yaşadığım kentlere...
Fikret Otyam | sanat olayı - Sayı: 12 - Aralık 1981
