Eleştirilerin Eleştirisi


Vatan gazetesinin Molla Fenari Sokağı’ndaki ahşap idare binasında güncel tiyatro eleştirileri yazmaya çalıştığım yılların üzerinden otuz yıl geçmiş. Arada geçen sürede, kendimi başka uğraşlara kaptırmış olduğumdan, tiyatro ve sinemayı seyir ile yetinir oldum. Ancak gazete ve dergilerde bu konularda çıkan eleştirileri okumak da hâlâ sevdiğim bir uğraş. Ne yazık ki, basınımız, bu konulara giderek ilgisini azalttı.

Böyle bir giriş yaptıktan sonra, yakın sürede okuduğum ve kanımca yanılgıya yol açan iki eleştiri yazısına değinmek ve yazarlarının görüş açılarına karşıt olan görüşlerimi açıklamak istiyorum. Konuların biri, bir tiyatro oyunu, diğeri de sinemalarımızda gösterilmekte olan bir filmi ilgilendiriyor. Bunların seyircileri arasında benim görüş açımı yeğleyecek kişilerin çıkacağını umduğum için bu yazıyı yazmaya gerek duydum.

Birinci konu olarak, yeni vizyona giren Tarzan filmini ele almak istiyorum. Bu filmin alışageldiğimiz ve yaşdaşlarımın hatırladığı Johnny Weismuller’li eski Tarzan filmlerinden çok değişik bir açıdan ele alınmış olduğuna her görenin inandığına eminim. Bu film hakkında, geçenlerde, Cumhuriyet gazetesinde bir eleştiri yazısı çıktı. Eleştirmen, Tarzan’ın seksten arınmış bir yaban-erkek simgesi olduğunu ve yönetmenin, özellikle filmin son bölümünde, maymun, Jane ve Tarzan arasında üçlü bir sekse giriş sahnesi yaratmış olduğunu vurguluyordu. Burada, eleştiriyi yazana çok hak verdiğim bir yöne de dokunmadan geçmek istemiyorum. Bu son sahne, filmin bitimindeki jenerikleri de içine alan, uzunca bir bölüm olarak tertiplenmiş. Oysa, bizim sinema salonu yöneticilerimiz, öncelikle bir seans seyircisini boşaltıp ikinci seans seyircisini doldurmayı düşündüklerinden, daha bitiş jenerikleri başlamadan, yan kapıları açarak seyirciyi salonu boşaltmaya çağırıyorlar ve filmin gerçekten önemli bir bölümünün kaybolmasına neden oluyorlar.

Ancak, eleştiriyi bitirdikten sonra, bence oldukça önemli bir konuya değinilmemiş olması dikkatimi çekti. Üşenmedim ve belki atladım diye, yazıyı baştan sona bir kere daha okudum. Yanılmamıştım. Eleştiriyi yazan, Jane ile babasının ilişkilerini önemli saymamış ve özellikle tanınmış bir İngiliz aktörünün canlandırdığı Afrika’yı keşfe çıkan, delişmen ruhlu, asil tavırlı, sergüzeşt İngiliz baba karakterinin sözünü bile etmemişti. Oysa bu filmde beni en etkileyen simge, bu baba karakterinin ele alınış yönü olmuştu. Tarzan kitaplarının yazarı, Kraliçe Viktorya İngilteresinin dünyaya bakış açısından ve Afrika’nın araştırılmasını bir kahramanlık öyküsü olarak tanımlayan bir yazardır. Yönetmen ise, filmde, belki Tarzan ile Jane ilişkisinden çok, Jane ile babasının ilişkisini alışagelenden değişik bir şekilde işlemişti. Edgar Rice Burroughs hayatta olsaydı, her halde bu yönetmeni dava ederdi.

Kanımca bu yeni Tarzan filminin en önemli yanı, olaylara, günün koşullarına göre, çok gerçekçi bir gözle bakılmış olması ve Afrika’da o yıllarda yaşamlarını sürdüren insanları, Viktorya döneminin gözlük camlarının süzgecinden değil de, aslında olması gerektiği gibi göstermeye çalışılmış olmasıdır.

Ağırbaşlı bir İngiliz yatılı kız okulunda eğitim görmüş Jane, ünlü ve delişmen babasının peşinden tek başına Afrika’ya gitmeye kalkabilen ve parayla tuttuğu motorun kaptanının kendine tecavüze hazırlandığını vaktinde anlayıp tabancası ile adamı vurmayı becerebilen bir kız olarak tanıtılmaktadır. Tarzan’ı vurup, derisini doldurtup, Londra’daki klübünün salonlarında seyre çıkaracağını bir düzine tekrarlıyan babanın da ne denli macera tutkunu ve serüven düşkünü bir kişiliği olduğu baba-kız ilişkilerinde, belki de abartılarak, seyirciye sunulmaktadır.

En azından, filmi göreceklerin, bu konuya da ilgilerinin çekilmesi gerekirdi kanısındayım.

ikinci konum da bir tiyatro oyunu. Yazık ki, bu yazı yayımlandığında, bu oyunun gösterisi bitmiş olacak.
Ancak bazı konuların, geç de olsa, üzerine basılması, hiç olmazsa ileride yapılacak uygulamalara yararlı olabilir.

Ünlü romancımız Yaşar Kemal’in Ağrı Dağı Efsanesi adlı yapıtı, sanırım dört yıl kadar önce, İstanbul Şehir Tiyatroları’nda sahneye uygulanmıştı.
Bu mevsim içinde de, Dostlar Tiyatrosu aynı oyunu sahneledi.

Milliyet Sanat Dergisi’nde, bu oyunla ilgili bir eleştiri okudum. Her iki sahnelemeyi de seyretmiş bir seyirci olarak, düşüldüğünü gördüğüm bir yanılgıyı belirlemek istiyorum. En azından, oyunu ilk uygulayanlar ile bu yıl yenileyenlerin haklarını vermek için bu açıklamanın yapılmasında yarar görüyorum.

Yaşar Kemal, romanında yöresel bir efsaneyi iki yönlü işlemiş ve mükemmel bir yapıt ortaya getirmiş. Bir yandan yörenin görenek ve gelenekleri canlandırılırken, hem kişisel ilişkiler ve bir aşk öyküsü geliştiriliyor, hem de yönetici Osmanlı ile yönetilen halk arasında bulunan aşılması güç uçurumlar sergileniyor.

Eleştirmen, ilk uyarlamada ön plana çıkarılan bu aşk ögesinin, yeni uyarlamada kaybolmuş olduğundan yakınıyor ve Dostlar Tiyatrosu’nun gösterisini aşağılıyordu. Oysa, Yaşar Kemal’in yapıtında her iki öge de yerini almış durumda. Dostlar Tiyatrosu’nun ikinci temayı ön plana alması taşlanacak ise, duruma böylece açı getirmek gerekirdi. Dostlar Tiyatrosu’nun sunuşunda Osmanlı Beyinin Ağrı dağı çobanlarına uyguladığı zulüm, diğer bir deyimle yöneten ile yönetilenin çelişkisi ön plana alınmış, Bey kızı ile çobanın aşkı ikinci plana itilmişti. Bunun bilinçli bir tutum sonucu olduğunun açıklanmasında yarar var sanırım.

Son olarak, Dostlar Tiyatrosu’nun kullanmak zorunda kaldığı Baro Hanı’nın bodrumundaki tiyatro sahnesinin sağladığı kısıtlı olanaklara karşın oldukça cesaretli bir sahne düzeni geliştirdiğine de işaret etmek istiyorum.

Umarım, bu yazıma konu olan genç eleştirmenler uyarılarımda biraz olsun haklı olduğumu ya da en azından böyle konularda değişik görüş açılarının yayımlanmasında yarar olacağını teslim ederler. Tiyatro ve sinema konularında, okuyucuyu uyarmak ve konuya gereken ilginin sağlanmasına çalışmak, herhalde hepimizin ortak amacıdır.



Ali Neyzi | sanat olayı - Sayı: 15 - Mart 1982
_____________________________________________________________________________________________