Türk Operasının Tarihçesi ve Sorunları


İlk opera 1594 yılında, İtalya’nın Floransa kentinde, Jacopo Peri tarafından bestelenmiş ve üç yıl sonra oynanmıştır. Büyük ilgi ile karşılanan bu yeni tür sanat eseri, kısa sürede İtalya’nın diğer kentlerine ve Avrupa’nın belli başlı ülkelerine yayılıp gelişti. Bu arada, çeşitli ülkelerin kendilerine has olan unsurlarının etkisi ile yavaş yavaş ulusal operalar oluşmaya başladılar. Ancak, ülkemiz uzun süre operaya kapalı kaldı. Gerçi Avrupa’ya giden Türk elçileri opera ile ilgilenmişler, izlenimlerini İstanbul’a iletmişler ama ülkenin kapılarını operaya açabilmeye bir türlü muvaffak olamamışlar. İşin ilginç yönü, bu arada libretto yazarlan Türklerle ilgili bir sürü libretto hazırlamışlar, besteciler de Türklerin mehter müziğinden esinlenip bu tür müzikleri operalarında kullanmışlar...

Elimizdeki bilgilere göre, ülkemizde ilk opera temsili, 1797 yılı Mayıs’ında bir İtalyan kumpanyası tarafından, İstanbul’daki Topkapı Sarayı’nda Padişah 3. Selim’in huzurunda verilmiştir. Bundan sonra oynanan birkaç opera, gene halka kapalı saray temsilleri oldular. Bu arada, bazı yabancı elçiliklerde de sınırı ve özel davetlilere opera temsilleri verildi.


TANZİMAT DÖNEMİ

Tanzimattan sonra Batı ile her alanda ilişkiler artınca çeşitli ülkelerden gelen opera kumpanyaları İstanbul ve İzmir’de verdikleri temsillerle operayı Türk halkına tanıttılar. Opera temsilleri için yeni tiyatro binaları yapıldı. Bunlar arasında en önemlisi, İstanbul’un Beyoğlu semtinde, Bosko adlı bir hokkabazın tiyatrosu idi. Çok zeki bir adam olan Bosko, İtalyanca olarak oynanan operaların İstanbul halkı tarafından rahatça anlaşılması ve sevilmesi için librettoları Türkçeye çevirtip bastırıyor ve seyircilere dağıtıyordu. Bu çevirilerin ilki, Gaetano Donizetti’nin “Belisario” operasının librettosu olup 1842 yılında yapılmıştır. Bosko’nun tiyatrosu, 1844’de el değiştirdi. Yeni sahibi olan, Tütüncüoğlu veya Hoca lakapları ile de anılan Michael Naum, binada gerekli değişiklikleri yaptırdıktan sonra 29 Aralık 1844 günü temsillere başladı. Naum Tiyatrosu’nda oynanan ilk eser, G. Donizetti’nin “Lucrezia Borgia” operası oldu. Naum Efendi bu arada yabancı dillerde eserler oynatmak için gerekli imtiyazı alarak bu alanda bir tekel kurdu. İmtiyazın süresi 1862’ye kadardı. Süre bitince beş yıl daha uzattırabildi. 1870 yangınında tiyatrosu yandıktan sonra, artık iyice yaşlanmış olan Naum Efendi işi bıraktı ve birkaç yıl sonra da öldü.

Naum Efendi ve tiyatrosu, 26 yıl boyunca İstanbul halkına yaptığı hizmet dolayisiyle Türk tiyatro tarihinde önemli ve şerefli bir yer almaktadır. İstanbullular çağın birçok ünlü şarkıcısını orada görüp tanıdılar. Pek çok operayı Naum’un sahnesinde izlediler. Naum Efendi ayni zamanda libretto yazarlarına ve bestecilere sipariş vererek tiyatrosu için opera yazdırtmış ve onların dünyadaki ilk temsillerini tiyatrosunda gerçekleştirmiş bir kişidir:

Bunlardan;
  • librettosu Tondi, müziği Lombardi’nin olan “Giselda” 1849’da,
  • librettosu Dr. Gabriel Naum’un, müziği Giacomo Panizza’nin olan “Silistre” ise 1855’de temsil edilmiştir.

Naum Efendi’nin imtiyazı sona erince, birkaç opera tiyatrosu daha açıldı ve opera temsilleri çoğaldı. Öyle ki, G. Verdi’nin “Aida” operasının aynı gecede üç ayrı sahnede oynadığı bile oldu. Bu arada, azınlıkların kurdukları opera kumpanyalan da faaliyete geçtiler. Yerli opera ve operetler yazılıp bu kumpanyalarda oynanmaya başlandı.

Bu gibi topluluklar arasında;
  • Dikran Çuhacıyan’ın,
  • Güllü Agop’un,
  • Küçük İsmail ile
  • Mınakyan’ın kumpanyaları en önemli olanlarıdır.

Dikran Çuhacıyan aynı zamanda ilk Türk opera bestecisi olarak ün yapmış bir kişidir.
Müzik eğitimini Milano’da yapmış olan Dikran Çuhacıyan, önceleri İtalyanca operalar yazıyordu.
Daha sonra Türkçe eserler de besteledi. Bunlardan bazıları yurt dışında da oynandı.

En tanınmış eserleri arasında;
  • “Arif’in Hilesi” (1872),
  • “Köse Kahya” (1874),
  • “Leblebici Horhor Ağa” (1875) gibi operetler veya gülünçlü operalar sayılabilir.


MEŞRUTİYETTEN CUMHURİYETE KADAR

Opera temsilleri Meşrutiyet döneminde de devam etti. Ancak, Tanzimat dönemindeki hızı azalmıştı ve daha çok yerli operetler oynanmakta idi.

Bu arada, opera denemeleri de yapılıyordu.

  • Lübnanlı besteci Vadya Sabra, Halide Edip (Adıvar) Hanımın “Kenan Çobanları” adlı librettosunu opera haline getirdi.
  • Mehmet Baha Bey "Nesteren" operasını yazdı.
  • Celal Esat (Arseven) Beyin “Şaban” adlı eserini Vittorio Radeglia operet şeklinde besteledi ve 1918’de Viyana’da oynattı.
  • 1920 yılında Nurullah Şevket (Taşkıran), Şehabettin Süleyman ile Hulki Amil (Keymen) beylerin yazdıkları librettodan “İhtiyar” operasını besteledi.


CUMHURİYET SONRASI

Cumhuriyet ilan edildikten sonraki yıllarda opera alanında önemli bir gelişme olmadı.

Sadece 1930’da bir “Opera Cemiyeti” kuruldu. 1934’de ise, Büyük Opera Heyeti tarafından Verdi’nin “La Traviata” operasının sahnelendiğini biliyoruz. Bu durum, her alanda Batılılaşmaya büyük önem veren Atatürk’ün gözünden kaçmamıştı. Artık yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde ciddi ve disiplinli opera çalışmalar yapılması gerektiğine inanıyordu. 1934 yılında bu iş için bir de fırsat çıktı. İran Şahı Rıza Şah Pehlevî, Atatürk’ün davetlisi olarak Ankara’ya geliyordu. Atatürk, İran Şahı’na gerçekleştirilen devrimler gösterilirken bir opera temsilinin de programda yer almasını düşündü. Ama bu opera yabancı değil, bir Türk eseri olmalı idi. Hemen bu yolda emirler verdi. Konuyu da kendi seçerek Münir Hayri Egeli’den bir libretto hazırlamasını istedi. Besteci olarak o zaman 27 yaşında bulunan Ahmet Adnan Saygun seçildi. Genç besteci o sıralarda birtakım kişisel çekişmeler yüzünden, Ankara’daki Musiki Muallim Mektebi’nde adeta yapayalnız kalmış, dersleri de lüzumsuzluğuna binaenkaldırılmıştı. Her şeye küskün bir durumda köşesinde otururken Atatürk tarafindan verilen opera besteleme ve temsili gerçekleştirme görevi, hayatina yeni bir yön verdi. Büyük bir şevkle çalışmaya koyuldu. Gerçi zaman kısa idi. Elde opera için yetişmiş eleman yoktu. Kendisinin de daha önceden opera deneyimi olmamıştı. Bütün bunlara rağmen yılmadı. Bas-bariton Nurullah Sevket Taşkıran ve İstanbul’da görevli sopranolar Nimet Vahit ile Semiha Berksoy’la işbirliği yaptı. Halil Bedî Yönetken’i de ekibine katınca bestelemeye başladı. Ancak icracıları da düşünmesi, fazla zor pasajlar yazmaması gerekti. Bu yüzden eserin birçok yerini konuşmalı olarak bıraktı. Koro için Musiki Muallim Mektebi öğrencilerinden yararlanması imkânsız gibi idi. Bu nedenle Ankara’daki bazı okul öğrencilerinden seçerek koroyu kurabildi. Orkestranın çalıştırılması ise, çok daha güç bir işti. Kişisel çekişme ve düşmanlıklar, bütün olumlu çabaları bir anda yok edecek gibi olduğu sırada Atatürk çalışmaları bizzat izlemeye başladı. Atatürk’ün ortaya çıkışı ve hiddetle konuştuğu bir sırada söylediği Bu bir inkılap hareketidirsözleri, ortamın bir anda yatışmasına, sükunet ve disiplin içinde bestecinin istediği gibi yapılmasına sebep oldu. Nihayet Özsoy veya Feridun adlı operanın ilk temsili Ankara Halkevi Sahnesi’nde, Atatürk, İran Şahı ve seçkin davetlilerin önünde başarı ile gerçekleştirildi.

Ahmet Adnan Saygun ve “Özsoy” opera denemesi, Türk opera tarihinde çok önemli bir yer alırlar. Zira bu olay, Atatürk’ün Türkiye’de opera kurulması hakkındaki düşüncelerini doğrulayan ve uygulama için çalışmaların başlamasına yol açan en büyük olgudur. Özsoy temsilinden birkaç gün sonra Atatürk bir “Devlet Musiki ve Temsil Akademisi” kurulması yönündeki emirlerini verdi. Derhal Musiki Muallim Mektebi, Riyaseticumhur Filarmoni Orkestrası ve Temsil Şubesi’nden oluşacak bir akademinin kurulmasını sağlayacak kanun hazırlanarak 25.6.1934 tarihinde yürürlüğe girdi. Ancak, bu kanunda temsil şubesi için gerekli açıklık yoktu. Bu nedenle akademik bir opera çalışması hemen mümkün olamadı. İşler komisyon çalışmalarında takılıp kaldı. Çalışmaları hızlandırmak için gene Atatürk’ün müdahalesi gerekti.

Nihayet hazırlıklar tamamlanabildi ve Atatürk 1936 yılında, Büyük Millet Meclisi’nin dönem çalışmalarını açış nutkunda şu sözlerle beklenen müjdeyi verdi:

Güzel sanatlara da alâkanızı yeniden canlandırmak isterim.
Ankara’da bir konservatuvar ve bir temsil akademisi kurulmakta olmasını zikretmek, benim için bir hazdır.

Böylece adı henüz kanunla konulmamış olmasına rağmen Ankara Devlet Konservatuvarı 1936’da açıldı ve temsil şubesi (tiyatro ve opera) için öğrenci alınabildi. Atatürk’ün istek ve emirleri üzerine yabancı uzmanlar getirtildi. Bunlardan ilki, konservatuvarın kuruluş hazırlıklarını yapan, ülkenin durumunu ve olanaklarını inceleyip geniş raporlar veren ünlü Alman bestecisi Paul Hindemith’dir. Temsil şubesi icin ise, Hindemith’in tavsiyesi üzerine gene Almanya’dan ünlü tiyatro ve opera rejisörü Prof. Carl Ebert, bazı kişilerin muhalefetine rağmen getirtilebilmiştir.

Ebert 1936 sonbaharinda resmen göreve başladı. Ancak devamli bir sözleşme yapılamamasi yüzünden birkaç yıl aralıklı olarak çalışmak zorunda kaldı. Buna rağmen tiyatro ve opera dünyasinin en başta gelenlerinden biri oluşu ve sistemli çalışması ile kolayca işin üstesinden gelmesini bildi. Ancak, ne kadar yazıktır ki, Türkiye’de opera kurulması için en büyük çabayı gösteren kişi, büyük Atatürk, çalışmaların sonucunu göremeden öldü.

Prof. Carl Ebert’in devamlı olarak sahne işlerinin başına geçebilmesi ancak 1939’da mümkün olabildi. Atatürk’ün izinde giden ikinci Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü, sanattan, özelikle Batı müziğinden çok hoşlanan bir kişi idi. İnönü ile zamanın Maarif Vekili Hasan Âli Yücel, Carl Ebert’e büyük destek oldular. Bu kişilerin çabaları ile, Atatürk’ün emirleri sayesinde 1936’da kurulmuş olan Devlet Konservatuvarı’na ait kanun, 24.5.1940 tarihinde çıkabildi!.. Neticede son sınıf öğrencileri için Konservatuvar Tatbikat Sahnesi de kuruldu ve disiplinli opera çalışmaları hızla ilerledi.


TATBİKAT SAHNESİ

21.6.1940 tarihinde Türk operasının öncüleri olan genç öğrenciler, Ankara Halkevi Sahnesi’nde ilk temsillerini verdiler.

Bu temsillerde Türkçe olarak oynanan iki opera sunuldu.

  1. Bunların ilki, W.A. Mozart’in “Bastien ve Bastienne” adlı eseri idi.
    • Soprano Rabia Erber,
    • tenor Süleyman Alkan ve
    • bas-bariton Ruhi Su rol almışlardı.

Ruhi Su

  1. İkinci eser, G. Puccini’nin “Madama Butterfly” operasının 2. perdesi idi. Burada da;
    • soprano Mesude Çağlayan,
    • mezzo soprano Necdet Demir,
    • bariton Süleyman Tamer,
    • bariton Orhan Günek ve
    • tenor Nuri Turkan rol almışlardı.

Temsillere Riyaseticumhur Filarmoni Orkestrası da katılmıştı.

Fotoğraf: "Operada Çeviri Sorunu" | sanat olayı

Konservatuvar öğrencileri ertesi yıl daha büyük bir başarı gösterdiler.

  • 1941 yılının Nisan’ında Puccini’nin “Tosca” operasının 2. perdesi gene Ankara Halkevi’nde oynandı. Bu temsilde Tatbikat Sahnesi öğrencilerinin yanı sıra Nurullah Şevket Taşkıran ve Samiha Berksoy gibi Avrupa’da öğrenim görmüş profesyoneller de yer aldılar.

  • Birkaç ay sonra 12.6.1941’de gene aynı sahnede Puccini’nin “Madama Butterfly” operasının tamamı temsil edildi. Böylelikle çalışmalar olumlu şekilde sonuçlanmış ve dünya sahnelerinde oynanan büyük operaların bizde de temsil edilebileceği, beş yıl gibi çok kısa bir zaman içinde kanıtlanmıştı.

1941-42 ders yılı sonunda Devlet Konservatuvarı Opera Bölümü ilk mezunlarını verdi.
Bu ilk operacılar, bağımsız operalar henüz kurulmamış olduğundan, Tatbikat Sahnesi’nin elemanları olarak çalışmaya başladılar.
Tatbikat Sahnesi’nin Ankara Halkevi’ndeki temsilleri 1947’ye kadar sürdü.
Beş opera daha başarı ile oynandı.

31.3.1947 günü Türk operası, acısı yıllar sonra çıkacak olan büyük bir darbe yedi. Prof. Carl Ebert’in sözleşmesi, iki tarafın da isteği üzerine yenilenmedi. Ebert gidince Tatbikat Sahnesi’nin yönetimi Muhsin Ertuğrul’a verildi. Büyük Tiyatro binasının açılışında (2.4.1948) Ahmet Adnan Saygun’un henüz tamamlanmamış olan “Kerem” operasından bir bölüm temsil edildi. Daha sonra iki yeni opera daha oynandı ama Ebert zamanındaki başarı pek görülmedi.


DEVLET TİYATROLARI DÖNEMİ

16.6.1949 günü Devlet Tiyatroları’nın kuruluş kanunu yürürlüğe girince Tatbikat Sahnesi tarihe karıştı. Devlet Tiyatroları’nın ilk Genel Müdürü Muhsin Ertuğrul oldu. 1951’de Genel Müdürlüğe getirilen Cevdet Memduh Altar gerçekten başarılı bir yönetici idi. Operayı ehliyet ve liyakatle yönetti. “Repertuar” sisteminin yanı sıra “stagione” (yıldız) sistemine de önem vererek dünya sahnelerinin ünlü isimlerini davet edip, kaliteyi artırdı. Bu arada, soprano Leyla Gencer, bariton Orhan Günek, soprano Ferhan Onat gibi şarkıcılarımız başta İtalya olmak üzere çeşitli ülkelerde Türkiye’yi başarı ile temsil ettiler. Leyla Gencer, ünlü La Scala (Milano) Operası’nda sahneye çıkabilmeyi başaran ilk şarkıcımız oldu.

1954’de Muhsin Ertuğrul tekrar Genel Müdür oldu. Ünlü bir tiyatrocu olan Muhsin Ertuğrul bölge tiyatroları projesi ile tiyatro sahnelerini artıran ve disiplini ile tanınan bir kişidir. Fakat opera ile, tiyatroyla olduğu kadar ilgisi yoktu. Kurduğu sıkı disipline rağmen operada huzursuzluk ve tiyatrodan ayrılma eğilimi başlamıştı. Sonunda tiyatro ile operanın yönetimleri ayrıldı. Ama tıpkı Devlet Konservatuvarının kuruluşu gibi, ilgili kanun çıkmadan!..



DEVLET OPERA VE BALESİ

Yasal olmayan ayrılma 1958’de gerçekleşti. Devlet Opera ve Balesi’nin başına Genel Müdür olarak Necil Kâzım Akses getirildi. O sıralarda opera belki de en parlak devrini yaşıyordu. Ülke maddî sıkıntılar içinde idi. Buna rağmen piyasada Aspirin bile bulunmazken, operanın ve opera sanatçılarının hemen her isteği karşılanıyor, hiçbir şey esirgenmiyordu. Ama bu arada hiç akla gelmeyecek şeyler de oluyordu. 1959 yılında, Türkiye’yi dışarıda pek çok büyükelçiden çok daha fazla tanıtıp temsil eden Leyla Gencer’in sözleşmesi, Genel Müdür tarafından sudan sebeplerle feshedildi. Halbuki pekâlâ Leyla Gencer’in sahneye çıktığı her yerde, Ankara Devlet Operası’nın üyesi olduğu program dergilerinde ve afişlerde belirtilerek hem ülkenin, hem de operamızın propagandası yapılabilirdi. Leyla Gencer’e ödenen para, bu kabil reklamlar için ödenecek dövizin yanında bir hiç kalırdı şüphesiz.

Bu arada, İstanbul’da da bir opera kurulması için hazırlıklar başlamıştı. Gerekli potansiyel İstanbul’da çoktan beri mevcuttu. İş sadece organizasyona kalıyordu. Ankara’nın emektar tenoru Aydın Gün, 1952’den beri rejisörlük yapıyordu. Genel Müdür Necil Kâzım Akses ile anlaşamayınca Devlet Operası’ndan istifa etmek zorunda kaldi. İstanbul’a giderek organizasyon görevini üstlendi. Böylece İstanbul Şehir Operası kurulmuş oldu.

Aydın Gün’ün İstanbul’daki başarılı yönetimi, 1965 yılında Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’ne getirilmesine yol açtı. Ancak, huzursuzluk ve disiplinsizlik gitgide artıyordu. Aydın Gün yıllardan beri bir türlü çıkamayan Devlet Operası kanunu ile işlerin düzeleceğine inanıyordu. Bu maksatla kanunun çıkması için büyük çaba gösterdi. Sonunda Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü kuruluş kanunu 14.7.1970 günü yürürlüğe girdi Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü ile İstanbul Devlet Operası iki ayrı bağımsız bölüm haline geldi. Ama bu kanun da sorunların çözümü için pek yararlı olamadı.

1971’den itibaren Devlet Operası’nda Genel Müdür enflasyonu başladı.

Sırasıyla;
  1. Necil Kâzım Akses,
  2. Cüneyt Gökçer,
  3. Mithat Fenmen,
  4. Şevki Taştan (vekâleten),
  5. Ferit Tüzün,
  6. İlhan Özsoy (vekâleten),
  7. Gürer Aykal (vekâleten),
  8. Adnan Mutlu (vekâleten) genel müdürlük yaptılar.
  9. 1980 yılından beri ise, Genel Müdürlük görevini Yalçın Davran üstlenmiş bulunmaktadır.

Ancak, operamızdaki çöküntü hali maalesef durmamış, her geçen gün daha da artmıştır.
Devlet Tiyatroları döneminde 25 kadar, Devlet Opera ve Balesi döneminde de 50 dolayında yeni eser (opera ve operet) sahnelenmiştir.
Bu yıl İzmir’de de Devlet Operası kurulmuş ve Ankara’dan takviye giden elemanlarla temsiller verilmiştir.



OPERAMIZIN SORUNLARI

Operanın doğuşu, 16. yüzyılın son 10 senesi içinde ve bir araştırma programıolarak nitelendirilebilecek bir çalışma sonunda olmuştur. Bu çalışmalar rastgele bir şekilde değil de birtakım bilimsel metodlar kullanılarak yapılmıştır. Çalışmaların en önemli kısmi şiirle müziğin bir arada nasıl kullanılacağı üzerinde olmuştur. Diğer ülkelerde de (Almanya, İngiltere, Fransa, v.s.) opera kurulurken böyle akademik nitelikte araştırmalar yapılarak ulusal dilin operada nasıl kullanılacağı hususlan saptanmıştır. Ülkemizde operanın kuruluş çalışmalar sürerken, yabancı uzmanlar bu noktayı raporlarında ısrarla belirtmişlerdir. Bunun üzerine dil ve çeviri üzerine araştırma yapma görevi Necil Kâzım Akses’e ve birkaç arkadaşına verilmiştir. Ancak, yapılan çalışmaların başarılı olduğu kesinlikle söylenemez. Opera çevirilerinin maalesef acınacak bir halde olduğu herkesin gözleri önündedir. Bu durum, temsillerin başarısını da önemli ölçüde gölgelemekte, zedelemektedir.

Devlet Operası’nın eleman kaynağı olan konservatuvarlarda artık yabancı uzman ve öğretmenler bulunmamaktadır.
Bunların yerlerini bilgi ve tecrübeleri sınırlı olan öğretmenlerimiz almışlardır. Müfredat programları günün şartlarına uygun değildir.
Çalışma olanakları kısıtlıdır. Dolayisiyle eğitim düzeyi eskiye nazaran oldukça düşmüştür.

Konservatuvarlardan mezun olan gençler, operanın içinde karşılaştıkları huzursuzluk ve disiplinsizlikten etkilenmekte, başarılı olamamaktadırlar.

Yıllardır hiç sahneye çıkmadan yüksek ücretler alan kişiler, onlara sadece kötü örnek olmaktadırlar.

Türk parasının yabancı paralar karşısındaki bugünkü durumu, zaten pahalı bir sanat olan operanın gelişimini önemli ölçüde etkilemektedir. Yabancı uzman ve sanatçı (şarkıcı, rejisör, orkestra şefi, koro çalıştırıcısı, korrepetitör, v.s.) getirtebilmek, ücret yönünden çok zor olmuştur. Bu bakımdan ancak kültürel anlaşmalarla gelebilecek kişilerle yetinilmekte, bunların çoğu da kaliteli sanatçılar olmadıklarından istenen fayda elde edilememektedir. Vaktiyle ne kadar çok ünlü kişilerin (örneğin 1964 yılında tenor Luciano Pavarotti’nin) ülkemize geldikleri hatırlanınca durumun acılığı daha da belirginleşmektedir.

Uzun uğraşlar sonucu 1970 yılında çıkarılan kanun yetersizdir. Birçok yerindeki bağlayıcı hükümleri, operanın düzeltilmesine engeldir. Örnek olarak Genel Müdür tanımı öyle yapılmıştır ki geçenlerde bir gazetede çıkan yazıda olduğu gibi, sadece adayın vesikalık fotoğrafı eksiktir. Bu da operayı içine düştüğü çıkmazdan kurtarabilecek liyakatte kişilerin tanınmasını engellemektedir.

Ulusal Türk Operası diye bir şey henüz söz konusu değildir.

  • İlk büyük Türk operası olan Ahmet Adnan Saygun’un “Kerem”i, Ankara’da 22.3.1953 tarihinde sahneye konulmuş ve birkaç temsili yapılmıştır.


  • Saygun’un “Köroğlu” operası ise, gene bir defa İstanbul’da sahnelenmiştir.
  • Tarihi “Özsoy” denemesi ancak geçen yıl Devlet Operası’nda oynanabilmiştir.

  • Nevit Kodallı’nın “Van Gogh” ve “Gılgameş” operaları ile
  • Sabahattin Kalender’in “Nasrettin Hoca”sı ve
  • Ferit Tüzün’ün “Midas’ın Kulakları” adlı eserleri ise, daha şanslı çıkmışlar, birkaç defa sahneye konulmuşlardır.

Ancak, bu operaların daha şanslı oluşlarını, bestecilerinin Devlet Operası’nın yönetiminde söz sahibi mevkilerde bulunmalarının sağladığı da bir gerçektir.

1940’lardan sonra başlayan opera temsilleri birdenbire, büyük bir aşama göstererek çağdaş sahnelerdeki düzeye erişmişti.
Ama ne yazık ki 1960’lardan sonra seviye düşmeye başlamış, operamız çağdaşlıktan uzaklaşmıştır.


Kötü eğitim ve yönetimin önü alınamazsa durumun daha da kötüleşeceği şüphesizdir. Kurulması için bizzat Atatürk’ün büyük çaba gösterdiği, Cumhuriyet’in en büyük eserlerinden biri olan bu müesseseyi içine düştüğü çıkmazdan kurtarıp eski yerine oturtmak, Atatürk’ün izinde olan Türk aydınlarının ve sanatseverlerinin en büyük görevlerinden biri olmalıdır.



Asım Cem Konuralp | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 73 - 1 Haziran 1983