Julio Cortázar

Ölüm, Cortazar'ı çocukluğunda yakaladı

Latin Amerika edebiyatı, usta yaratıcılarını birer birer yitirdiği talihsiz bir dönem geçiriyor. Perulu Manuel Scorza'nın, Arjantinli Ernesto Sabato'nun (“Tünel” romanı ülkemizde yeni yayımlanmıştı), Meksikalı Jorge Ibargüengoitia'nın ve Uruguaylı Angel Rama'nın kasım ayı sonlarında Madrid'deki uçak kazasına kurban gidişlerinin ardından, Latin Amerika'nın efsanevi boyutlara ulaşmış öykücü, romancı ve denemecisi Julio Cortazar, şubat ayı ortalarında Paris'te yaşama gözlerini yumdu. 20. yüzyıl edebiyatına, çok yönlü sanat anlayışı ile yeni ufuklar açan bu dil ustası, 70 yaşındaydı.

Cortazar'ın ölümü, dört edebiyatçı dostunun ölümü kadar ani ve şaşırtıcıydı. Doğrusu hiçkimse, ardında bıraktığı 70 yıla rağmen gençliğinden, canlılığından bir şey yitirmeyen bu gür saçlı, kaba sakallı, dev yapılı babacan tavırlı Arjantinlinin yaşamdan bu kadar kolayca kopabileceğini düşünmemişti. Latin Amerika edebiyatının “erken gelişmiş çocuğu” olarak tanınıyor, hatta “dünyanın 70 yaşındaki en genç yazarı” olarak gösteriliyordu.

Bu övgü dolu benzetmelerin aslında iki anlamı var: Fiziksel yapısını dipdiri tutabilmesinden de öte, yapıtlarıyla sadece Latin Amerika edebiyatına değil, çağdaş sanat anlayışının gelişimine de sürekli taze kan sağlayan Cortazar, yazar olarak da gençliğini korumasını bildi. İlk sözcüklerini kaleme alışından bu yana, tükenmek bilmeyen, yenilgi tanımayan bir arayıştan, yılgınlığa kafa tutan bir değişmeden, yaratıcılığı yücelten bir kendini yenilemeden yana oldu. Ustası Borges'in izinde başlattığı sanat çizgisini, onun el sürmediği, ulaşamadığı noktalara götürdü.

1914 yılında Brüksel'de doğan Cortazar, 7 yaşına dek bu şehirde kaldı; sonra ailesiyle birlikte Buenos Aires'e yerleşti, yaşamını öğretmenlikle sürdürdü. Çocukluğunda öğrendiği Fransızcayı hep ikinci ana dili olarak kullandı. 1950'lerin başında Peron'cuların kültür politikasını reddedip Paris'e yerleşti. Yazarlığını (yapıtlarını sürekli İspanyolcada verecektir) burada sürdürdü; çevirmenlik yaptı.


ÇOCUKSU SEZGİ

Cortazar'ın edebiyata girişi geç ama, telâşsızca oldu. İlk öykülerini “Bestiario” adı ile yayımladığında 37 yaşındaydı. Borges etkisini açıkça yansıtan bu öyküler, usta, “uyanık” bir kalemin ürünüydüler ve yazarına hakettiği ilgiyi fazlasıyla sağladılar; çok geçmeden, Cortazar adı edebiyat çevrelerinde sık sık anılmaya başladı. Bunu izleyen “Oyunun Sonu” (Final del juego) ve “Gizli Silahlar” (Las armas secretas) adlı iki öykü kitabı, yazarın ününü ülkesinin sınırları dışına taşırdı. Mükemmel sayılabilecek bu ilk öyküler, en basit gerçeklerin egemen olduğu, sıradan günlük olayları, coşkun bir hayal evreni ile harmanlayan, okurun algılama gücünü zorlayan olgun yapıtlardır. Cortazar, yer yer inanılmaz ölçülere ulaşan bir ustalıkla kullandığı dili ve su geçirmez üslubuyla, gerçeğin içinden kaynaklanan gerçek-ötesini hiçbir zaman yapaylığa düşmeden gösterir; okur, ister istemez, basit kuralların çerçevesine sıkışmış varoluşsal durumundan rahatsızlık duymaya başlar, gerçek ve gerçek-ötesi kavramlarından kuşkuya kapılır.

Bu etkiyi kolayca yaratabilmesinde, Cortazar'ın kişiliğinde yıpranmadan kalan, çocuklara özgü gözlem ve yorumlama yeteneğinin büyük payı var kuşkusuz; ancak onun sadece "afacan'' bakışla yetinmeyip, sezgiye dayalı algılama gücünü, büyüklere özgü akıl yürütme yeteneğiyle besleyen bir yöntem geliştirdiğini belirtmek gerekiyor. Yazarın yalnız öykülerinde değil, öbür yapıtlarında da belirgin olan bir özelliktir bu: Olgun mantığın bir türlü engelleyemediği çocuksu sezgi, hemen her yapıtta kendisini şaşırtmacayla, güldürmeceyle belli eder.

İnsan varlığını kurutan, katı gerçekler dünyasını kırma yolu, Cortazar'a göre, akıl gücüyle hayal gücünü ayıran dikenli tellerin yok edilmesinden geçmektedir, bu da yazarın yapıtlarına, sınır tanımayan bir yorumlama gücü vermiştir.

Bu güç, özellikle öykülerde, umulmadık boyutlara ulaşır; büyüteç bakışıyla derinlemesine incelenen ayrıntılar, usulca nitelik değiştirerek bir başka evrenin parçaları olurlar. Bunun en güzel örneği, Paris çıkışındaki trafik keşmekeşini anlatan öykülerdir: Araba seli içindeki ayrıntı çalışması giderek öylesine derinleşir ki, tüm boyutlar karman çorman olur, bu modern toplum olgusunu dayanılmaz bir cehenneme dönüştürürler, sonra yine eski durumlarına dönerek, duran araba selini sessizce harekete geçirirler.


USTALIK DÖNEMİ

Cortazar'ın ustalık dönemi 1960'lardadır. Espri unsurunun ve “oyun oynama” tutkusunun en çok göze çarptığı yapıtı olan “Kronopio'larla Fama'ların Öyküleri” (Historias de Cronopios y Famas) şaşırtıcı bakış açıları taşıyan, anarşist yapılı yaratıklar olan Kronopio'ları, yerleşik düzenin koruyucusu Fama'larla karşı karşıya getirir. Bu kısa öyküler, “avant-garde” anlatım tarzının en usta örneklerinden olmakla birlikte, politik çalışma ile sanatı sınırlamaya çalışan dar kafalı bazı çevrelerin ağır hücumuna uğramıştır.

Sanatçı, tavır ve politik sorumluluk, kıtasının hemen her yazarı gibi Cortazar'ı da yaşamı boyunca ikilem içinde bırakmıştır. Sonuna dek sanatçının mutlak anlamda bağımsızlığını savunan Cortazar, politik tavrını açığa vurmaktan çekinmemiş, Küba devrimine -zaman zaman eleştirel davransa- da hep bağlı kalmıştır.

Nikaragua'nın en yakın dostlarındandı; ABD'nın Orta Amerika politikasını en ağır dille eleştiren de odur. Ancak, aynı ödün vermez tavrını, edebiyatı ideolojileriyle yönetmeye çalışanlara karşı da sürdürmüş, sanatsal çalışmasında politik düşünce ile durdurulmayı, sınırlandırılmayı reddetmiştir.

Cortazar'ın sanat anlayışı, en açık biçimde denemelerinde ortaya çıkar:

Sağlam bir üslupla kaleme alınmış bu kısa metinlerde, öncü sanat türlerine, modern anlatım tarzlarına ve “yenilikçiliğe” saygısını dile getirir. Bilinçli bir caz tutkunudur; cazın avangardcı piyanisti Monk'u derinlemesine inceler. Denemelerini “80 Âlemde Devri Gün” (La vuelta al dia en ochenta mundos) ve “Son Raunt” (Ultimo Round) adı altında iki kitapta toplanmıştır.

Latin Amerika romanının 1960'larda dünya piyasasında patlayışında Cortazar'ın romancılığının payı büyüktür.

Bu türde Fuentes'in, Garcia Marquez'in, Vargas Llosa'nın yapıtlarının boş bıraktığı yeri, “Seksek” (Rayuela) adlı romanıyla doldurmuştur. Fuentes'in “İspanyol dilinin Ulysses'i” olarak gösterdiği 600 sayfalık bu dev yapıt, roman türünün gelişiminde bir köşe taşıdır. Seksek oyunundan esinlenme bir biçimi vardır bu romanın, yazar, okuyucuya farklı okuma biçimleri önerir: Yapıt sıradan bir roman gibi baştan sona okumak da mümkündür, belirli bir sayi dizisi izleyip, bölümler arasında hoplayarak okumak da. Paris ve Buenos Aires'te entelektüel ve bohemler arasında geçen roman, karmaşık yapısı ve keyfi okuma yöntemi sayesinde sonsuz yönde gelişebilen “romanlar”a dönüşür. “Seksek” deneysel yazının en güçlü örneği, katı roman anlayışına karşı çıkanların el kitabıdır.

Aynı roman, Cortazar'ın bir başka romanının çıkış noktasıdır.
“62: Bir Model” adlı bu romanda da Paris, Londra ve Viyana'daki bohem çevre anlatılır.

En siyasi romanı ise, 1973'te yayımlanan “Manuel'in Kitabı”dır. (Libro de Manuel).
Burada, Latin Amerika'yı 1960 sonlarında kasıp kavuran siyasi gelişmeler, konuşmaya ağırlık veren bir biçimde yorumlanır.


KEDER Mİ, LÖSEMİ Mİ?

Son yıllarda sadece öykü yazıyordu. 1982 yazında, Kanada asıllı yazar eşi Carol Dunlop'la Paris'ten Marsilya'ya uzanan otoyolda 32 gün süren bir yolculuk yapmıştı. Gezinin kitaba dönüşmesi sırasında, Dunlop kanserden ölünce, pek insan yüzü görmez oldu, günlerini evinde geçirmeye başladı. Bu kısa yalnızlık dönemi, sonunda ölümle noktalandı. Ölüm nedeni keder miydi, lösemi mi, pek anlaşılamadı.

Yakın dostu Pablo Neruda, “Cortazar'ı okumuyorsanız, vay halinize” demişti.

“Onu okumamak, zamanla ortaya çıkacak belâlı, gözle görülmez, elle tutulmaz bir illettir.
 Hani hiç şeftalinin tadına bakmamış kişi vardır;
 hani bu kişinin hüznü nasıl usul usul artar, beti benzi atar, saçları dökülür gider ya, işte öyle bir şeydir bu.”

Bu "genç” yazarın, en “bezgin” okurları, en “yaşlı” edebiyatları bile canlandıracağından kuşkumuz olmasın.
Cortazar adı, her zaman ilk sıralarda yer alacaktır.



Yavuz Baydar | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 92 - 15 Mart 1984
_________________________________________________________________________________________





Beklemek, diyordu hepsi, beklemek gerek çünkü böylesi durumlarda hiç bilinmez, doktor Raimondi de öyle, beklemek gerek, bazen Mecha'nın yaşında, bir tepki ortaya çıkabilir, Bay Botto beklemek gerek, evet doktor ama neredeyse iki hafta olacak hâlâ uyanmıyor, iki haftadır ölü gibi yatıyor, doktor, biliyorum Bayan Luisa, klasik bir koma ile karşı karşıyayız, beklemekten başka yapacak hiçbir şey yok. Lauro da bekliyordu, fakülteden her dönüşünde kapıyı açmadan önce bir an öylece duruyordu sokakta, düşünüyordu, bugün, evet bugün onu uyanmış bulacağım, gözleri açılmış olacak, annemle konuşuyor olacak, bunca uzun zaman sürmesi mümkün değil, yirmi yaşında ölemez, mutlaka yatağında doğrulmuş annemle konuşuyordur, ama beklemeye devam etmek gerek, hiçbir değişiklik yok yavrum, doktorun öğleden sonra yeniden gelmesi gerek hepsi de yapılacak bir şey yok diyorlar. Gel bir şeyler ye dostum, annen Mecha'nın yanında olacak, yemek yemen gerek, sınavlarınızı düşünün, bu fırsatla haberlere de bir göz atarız. Burada her şey bir fırsatla yapılıyor zaten, değişmeksizin sürüp giden, her geçen gün öbürünün tıpkısı olan tek şey Mecha, Mecha'nın yataktaki gövdesinin ağırlığı, yaşam dolu, incelikli Mecha, rock yapan, tenis oynayan, orada ezilmiş, haftalar boyu herkesi ezen, karmaşık gelişimli komaya yolaçan virüslü bir hastalık Bay Botto, ne olduğunu söylemek olanaksız Bayan Luisa, ona ancak destek olabilir, tüm olanaklar onun için kullanabiliriz, onun yaşında insanlarda yaşama isteği şaşırtıcıdır. Ama doktor, o kendine yardım edemez ki, hiçbir şeyi anlamıyor, o sanki, Tanrı beni bağışlasın... ne söylediğimi bilmiyorum.

Lauro'nun da inandığı yoktu, Mecha'nın her zaman ona yaptığı inanılmaz şakalar gibiydi; merdivenlerde önüne hayalet kılığıyla çıkmak atağın içine hayvan postu koymak, öylesine gülerlerdi ki ikisi, tuzaklar icat ederler, sanki küçük çocuklarmış gibi oynarlardı. Karmaşık gelişimi virüslü bir hastalık, bir öğle sonrası ateşle gelen bir kopma ve ağrılar, birdenbire gelen sessizlik toprak rengine dönüşen ten, belli belirsiz ve sakin nefes: Bunca hekimin, cihazın, analizlerin, konsültasyonların ortasında tek sakin olan şey. Mecha'nın kötü şakası herşeyi etkisi altına alıp saatler geçtikçe hepsini, dona Luisa'nın çok geçmeden neredeyse belirsiz gözyaşlarına giderek banyo ve mutfak uğraşlarının iç sıkıntısına dönüşen umutsuz çığlıklarını, babanın gazeteye atılan göz ya da televizyon haberleriyle arada kesilen beddualarını, Lauro'nun eve her dönüşündeki umut soluğunu, fakülteye gidip gelmeler, dersler, toplantılarla parçalanan inançsız öfkesini bastırıyordu. Mecha bunu sana ödeteceğim, bu da yapılır mi, göreceksin fazlasıyla iade edeceğim bunu sana. Örgü ören hastabakıcının dışında sakin olan tek canlı dayılardan birinin evine götürülen köpekti. Şimdi doktor Raimondi de artık meslektaşlarıyla gelmiyordu, akşama doğru uğruyor ve çok az kalıyordu. O da her geçen gün Mecha'nın gövdesinin herkesi ezen, herkesi yapılacak tek şey olan beklemeye alıştıran ağırlığını duyuyor görünüyordu.

Karabasan dona Luisa'nın dereceyi bulamadığı gün başlamıştı. Bu ise şaşıp kalan hastabakıcının köşedeki eczaneye kadar gidip bir yenisini alması gerekmişti. İki kadın tam o sırada bundan söz ediyorlardı. Günde üç kez kullanılan bir derece böyle yok olamazdı ortalıktan. Kadınlar Mecha'nın yatağının yakınında yüksek sesle konuşmayı alışkanlık haline getirmişlerdi. Başlangıçtaki fısıldaşmaların artık anlamı yoktu. Çünkü Mecha duymuyordu, doktor Raimondi komanın onu tüm duyularından yoksun bıraktığını söylüyordu. Her şeyi söylemek mümkündü, Mecha'nın ilgisiz ifadesi değişmiyordu. Sokağın köşesindeki silah seslerini duyduklarında kadınlar hâlâ dereceden konuşuyorlardı. Silah sesleri belki de, daha uzaktan, Gaona'dan geliyordu. Kadınlar birbirlerine baktılar, hastabakıcı omuz silkti, bu ne bu mahalle ne de başka yer için yeni değildi.

İki kadın Mecha'nın ellerinde beliren titremeyi dona Luisa'nın derece konusunda bir şeyler daha eklemek olduğu bir sırada gördüler. Bu sadece bir saniye sürmüştü, ama ikisi de fark etmişlerdi. Dona Luisa bir çığlık attı. Hastabakıcı eliyle onun ağzını kapattı, Bay Botto koşarak salondan geldi ve üçü birden titremenin hızla hareket eden bir yılan gibi boyundan ayak uçlarına, tüm gövdesi boyunca yayıldığını, gözlerinin, göz kapaklarının ardındaki devinmesini, yüz hatlarının hafif kasılmayla sanki konuşmak istercesine belirginleşmesini, nabzın hızlanmasını, yavaş yavaş yeniden hareketsizliğe dönüşü gördüler. Telefon, Raimondi, gerçekte yeni bir şey yoktu, belki birazcık daha fazla umut ki, Raimondi buna pek katılmıyordu, Aziz Meryem ne olur bütün bunlar gerçek olsun, kızım uyansın, bu acı bitsin. Tanrım. Ama bu sürüyordu, bir saat sonra giderek çok daha kısa aralarla yeniden başlıyordu. Mecha sanki düş görüyordu ve bu düş acele ve umutsuzdu, karabasan sürekli geliyor, gene geliyordu. Genç kız ondan kurtulamıyordu. Onun yanında olmak, ona bakmak, onunla konuşmak işe yaramıyordu. Dışardan hiçbir şey ona ulaşamıyordu. Genç kızın bu bir başka şeyle kuşatılması adeta onların karabasanın da yoğunlaştırıyordu. Onunla ilişki kurmak olanaksızdı. Tanrım kurtar onu, böyle bırakma ve dersten dönen Lauro da yatağın yanına geliyor, eli dua eden annesinin omuzunda, bekliyordu.

Akşamleyin, bir konsültasyon daha yapıldı. Başa ve bacaklara uygulamak üzere vantuzlu ve elektrodlu yeni bir cihaz getirmişlerdi. Raimondi'nın dostu iki hekim, salonda uzun uzadıya tartışıyorlar, beklemeye devam etmek gerekiyor, Bay Botto, hastanın durumunda değişiklik yok, bunda herhangi bir iyileşme belirtisi görmek için vakit henüz erken. Ama doktor, düş görüyor, karabasan görüyor, siz de farkettiniz, yeniden başlayacak, bir şeyler duyuyor olmalı, öyle acı çekiyor ki, doktor. Bütünüyle bitkisel, Bayan Luisa, sizi temin ederim bilinçten bütünüyle yoksun, olup bitenden etkilenmeden beklemek gerek, kızınız acı çekmiyor, biliyorum bütün bunlar size acı veriyor, bir gelişme olana dek onu hastabakıcı ile yalnız bıraksanız daha iyi olur, dinlenmeye çalışın, Bayan Luisa, size verdiğim haplardan alın.

Lauro, arada ders notlarına göz atarak geceyarısına dek Mecha'nın başında bekledi. Canavar düdükleri duyulduğunda Lucero'nun verdiği numaraya telefon etmesi gerektiğini anımsadı, ama evden telefon etmemeliydi, hemen canavar düdüklerinin ardından sokağa çıkması da söz konusu değildi. Mecha'nın sol elinin parmaklarının yavaş yavaş kıpırdadığını görüyordu. Gözler gözkapaklarının ardından yeniden oynamaya başlamışa benziyordu. Hastabakıcı ona odayı terketmesini öğütledi, yapılacak hiçbir şey yoktu, sadece beklemek gerekiyordu.

“Ama düş görüyor,” dedi, Lauro, “şu anda düş görüyor, bakın”

Tıpkı dışardaki canavar düdükleri gibi, sürüp gidiyordu bu, elleri sanki bir şeyler arıyordu, parmaklar örtüye tutunmak istiyordu. Dona Luisa yeniden odaya dönmüştü. Uyku tutmamıştı. Ama neden -hastabakıcı neredeyse öfkeli- doktor Raimondi'nın haplarını almamıştı?

Dona Luisa, şaşkın, “Çünkü bulamadım onları. Başucumdaki masanın üzerindeydiler, şimdi bulamıyorum.”

Hastabakıcı gidip hapları aramaya koyuldu, Lauro ve annesi bekliyorlardı, Mecha parmaklarını oynatıyordu usulca, anne ve oğlu karabasanın hâlâ orada olduğunu hissediyorlardı, ama karabasan sürüp gidiyor, sanki onu ve herkesi uyandırarak dehşetten kurtaracak nihai bir acıma ve merhamet noktasına dek gelmeyi reddediyordu. Ama genç kız düş görmeyi sürdürüyordu, bir anda parmaklar kıpırdamaya yeniden başlıyordu.

“Onları hiçbir yerde bulamadım, Madam”, dedi hastabakıcı. “Hepimiz öylesine dağıldık ki, bu evde neyin nerede olduğu bilinmiyor.”

Ertesi akşam Lauro eve geç geldi. Bay Botto kupa ile ilgili yorumlara dalmış, televizyondan gözünü ayırmadan oldukça belirsiz bir soru yöneltti Lauro'ya.

Sandviç yapmak için bir şeyler ararken “arkadaşlarla bir toplantı” diye yanıtladı Lauro.

“Bu gol harika” dedi Bay Botto. “Maçı televizyondan vermeleri çok iyi. En iyi paslar açık seçik görülüyor.”

Lauro'nun gole aldırdığı yoktu. Başı öne eğik sandviçini yiyordu.

“Her neyse, ne yaptığını biliyorsundur umarım oğlum,” dedi Bay Botto, “topu gözden kaybetmeden, ama kendine dikkat et.”

Lauro şaşırmış gözlerle babasına baktı, babası ilk kez bu denli kişisel bir imada bulunuyordu. Lauro, konuşmayı sürdürmemek amacıyla ayağa kalkarken “Merak etme baba” dedi.

Hastabakıcı lambayı kısmıştı ve Mecha güç seçiliyordu. Dona Luisa, durduğu koltukta, ellerini yüzünden çekti ve Lauro annesinin alnını öptü.

-Devam ediyor, dedi dona Luisa. Hep devam ediyor. Bak, ağzının nasıl titrediğini görüyorsun, zavallı yavrum, Tanrım ne görüyor acaba, ama bu nasıl böyle sürüp gider, nasıl, nasıl...

-Anne

-Ama bu imkânsız Lauro, kimse benim gibi anlayamaz, kimse onun sürekli karabasanlar gördüğünü ve uyanmayı bir türlü başaramadığını anlamak istemiyor...

-Biliyorum anne, ben de gördüm. Ama bir şeyler yapılabilse, Raimondi şimdiye değin yapardı. Onun yanında kalmanın ona yararı yok, gidip uyumak, bir yatıştırıcı alıp uyumak gerek.

Onun ayağa kalkmasına yardım etti ve kapıya kadar geçirdi. Birdenbire durarak, “Bu neydi Lauro”, “Hiç anne, uzaktan gelen silah sesleri, biliyorsun” Dona Luisa ne biliyordu ki gerçekte. Ona daha fazlasını anlatmanın ne yararı var. Şimdi gerçekten geç oldu, onu odasına bıraktıktan sonra, bir de aşağıya bakkala inip Lucero'ya telefon etmesi gerekiyor.

Akşamları giymeyi sevdiği mavi bluzonunu bulamadı. Annesinin onu koridordaki elbise dolabına asıp asmadığına baktı. Sonunda eline gelen ilk ceketi alıp sırtına geçirdi. Dışarda hava serindi. Çıkmadan önce, Mecha'nın odasının önünden geçti. Karanlıkta onu fark ettiğinde karabasanı, ellerin titremesini, genç kızın gövdesindeki gizin derinin altında gezindiğini hissetti. Dışarda yeniden canavar düdükleri, çıkmak için biraz beklese iyi olacak. Ama o zaman da bakkal kapanacak ve telefon etmesi mümkün olmayacak. Gözkapakları ardında Mecha'nın gözleri oynuyor. Sanki kendine bir yol açmak, ona bakmak, yanına gelmek istiyor. Parmaklarının ucuyla alnını okşuyor, ona dokunmaktan, böylece ne denli küçük olursa olsun dışardan bir müdahalenin karabasanı daha da yoğunlaştıracağından korkuyor. Gözler yuvalarından dönmeyi sürdürüyor ve Lauro uzaklaşıyor, nedenini bilmiyor ama giderek korkusu artıyor, Mecha'nın gözlerini açıp ona bakabileceği düşüncesi onu uzaklaştırıyor oradan. Babası yatmaya gittiyse eğer, yavaşça konuşarak salondan telefon edebilir. Ama Bay Botto naklen yayınlanan maçı izlemeyi sürdürüyor.

“Maç söz konusu olunca konuşurlar elbette” diyor Lauro kendi kendine. Sabah erken kalkacak, Lucero'ya fakülteye gitmeden önce telefon edecekti. Uzaktan hastabakıcıyı odasından çıkarken gördü. Elinde parlak bir şey vardı, şırınga ya da kaşık.

Bu sonsuz bekleyiş içinde, zaman da her şey gibi karışıyor, şaşkına dönüyordu. Uykusuz geçen geceler, onu karşılayan gündüz uykuları, aile bireylerinin belirsiz vakitte gelip gitmeleri, dona Luisa'yi eğlendirmek ya da Bay Botto ile domino oynamak için iş bölümü yapmaları, hastabakıcının bir haftalığına Buenos Aires'e gitmesiyle onun yerine yenisinin gelmesi, tüm odalara dağıldıklarından kimselerin bulamadığı kahve fincanları, fırsat bulunca eve uğrayan evden ne zaman çıkacağı ise belli olmayan Lauro, mutad ziyaretini yapmak üzere kapıyı bile çalmadan gelen Raimondi, olumsuz hiçbir değişiklik yok Bay Botto, bu süreçte ona destek olmak gerekiyor, sonda ile beslenmeyi takviye ettim, beklemek gerek. Ama sürekli düş görüyor doktor, bakın, neredeyse hiç dinlenemiyor. Hayır Madam Luisa, düş gördüğünü sanıyorsunuz, ama bunlar sadece fiziksel tepkiler, bunları size anlatmam güç, bu gibi vakalarda çok sayıda öğe etkili olabiliyor, size düş gibi gelen şeyin bilincinde olduğunu sanmayın, bu refleksler güçlü birer yaşam belirtisi, iyi işaretler bunlar, inanın bana onu yakından izliyorum, ama dinlenmesi gereken sizsiniz, Madam Luisa, gelin tansiyonunuza bakalım.

Lauro yolların tıkanıklığı ve fakültede olup bitenler yüzünden her geçen gün daha da artan güçlüklerle dönüyordu eve. Mecha'dan çok annesi için günün herhangi bir saatinde evin yolunu tutuyor ve bir süre evde kalıyordu. Aldığı haberler hep aynıydı. Ana-babasıyla gevezelik ediyor, onları oyalamak için konular buluyordu. Mecha'nın yatağına her yaklaştığında hep aynı ilişki kurma olanaksızlığı hissini duyuyordu. Bunca yakin olduğu Mecha sanki onu çağırıyor gibiydi. Parmakların belirsiz kıpırdanmaları, dışarı çıkmaya çalışan bu hapsedilmiş bakışı, hiç bitmeyecekmiş gibi süren bu şey, bir tutuklunun gövdenin duvar!ari arasından gelen mesajı, dayanılmaz ölçüde yararsız çağrısıydı onun. Bazen histeri nöbetine yakalandığını hissediyordu. Mecha'nın onu, annesinden ya da hastabakıcıdan çok daha iyi tanıdığından kuşkusu yoktu. Karabasanın en yüksek noktasına ulaştığı zaman durup ona bakmaktansa, çabucak çekip gitmek daha iyiydi. Çünkü hiçbir şey gelmiyordu elinden, çünkü onunla konuşmak hiçbir işe yaramıyordu. Küçük budala, benim küçük meleğim, bırak artık bana eziyet etmeyi, aç gözlerini ve bu kötü şakaya son ver. Küçük budala, benim küçük kardeşim, bizimle alayı daha ne kadar sürdüreceksin, delibozuk, pis hayvan hadi bitir şu komediyi ve geri dön, sana anlatacağım çok şey var, küçük kardeşim, olup bitenlerden hiç haberin yok, ama gene de anlatacağım sana, Mecha, sana anlatacağım, anlamıyorsun çünkü. Bütün bunlar Mecha'ya tutunmak isteğiyle bir dehşet yaylım ateşi gibi düşünülmüştü. Ama hiçbir sözcük yüksek sesle söylenmemişti. Çünkü hastabakıcı ve dona Luisa Mecha'yı hiç yalnız bırakmıyorlardı ve o, onun yanında bütün bunlardan söz etmeye öylesine ihtiyaç duyuyorduk ki, sanki Mecha onunla öbür kıyıdan, kapalı gözleri, yatak örtüsü üzerine yararsız harfler çizen parmaklarıyla, konuşuyordu.

Günlerden perşembeydi. Hangi günde olduklarını bildiklerinden ya da bunun kendileri için herhangi bir önemi bulunduğundan değil, mutfakta kahve içerlerken hastabakıcının söylemesinden öğrenmişlerdi günlerden perşembe olduğunu. Bay Botta bir özel haber bülteni olduğunu, dona Luisa'nın ise kızkardeşinin perşembe ya da cuma geleceğini bildirdiğini anımsadılar. Lauro'nun sınavlarının başlamış olması gerekirdi kesinlikle, saat 08.00'de Allahaısmarladık demeden, salona bir küçük not bırakarak gitmişti, akşam yemeği saatinde eve döneceği kuşkuluydu, onu beklemesinlerdi. Lauro akşam yemeğine gelmedi. Hastabakıcı nasılsa dona Luisa'yi erken yatmaya razı edebilmişti. Bay Botto televizyondaki yarışmayı izledikten sonra pencereden dışarı bakmaya koyulmuştu.

İrlanda alanı yönünden makinalı tüfek sesleri duyuluyordu, sonra ani bir sessizlik, uzun süren mutlak bir sessizlik, ortalıkta bir devriye arabası bile görünmüyor, en iyisi gidip uyumak, televizyondaki saat 10 yarışmasında sorulan tüm soruları yanıtlayan şu kadın doğrusu yamandı. Antik çağla ilgili bildikleri müthişti. Jules Cesar döneminde yaşadığı söylenebilirdi. Kültür, sonunda, mezat uzmanlığından daha çok para getiriyordu anlaşılan. Hiç kimse sokak kapısının gece açılmadığını ve Lauro'nun odasına çıkmadığının farkına varmamıştı. Sabahleyin ise herhangi bir sınavdan sonra hâlâ uyuduğunu ya da kahvaltıdan önce çalıştığını düşünmüşlerdi. Evde olmadığını saat 10.00'da öğrendiler.

“Endişelenme,” dedi Bay Botto, “arkadaşlarıyla sınav sonrasını kutlamıştır.”

Bayan Luisa'nın Mecha'nın yıkanması ve çamaşır değiştirmesi için hastabakıcıya, yardım etmesi gerekiyordu. Sıcak su, pudra, pamuk, örtü derken öğle olmuştu, ama Lauro hâlâ dönmemişti.

-Tuhaf değil mi Eduardo, nasıl oluyor da telefon bile etmiyor. Nasıl böyle yapar. Yılbaşı şenliklerinde bile saat 09.00'da telefon etmişti, hatırlıyor musun? Bizim endişelenmemizden korkmuştu. Oysa o zaman daha da gençti.

-Şu sınavlar çocuğun başını döndürdü, dedi Bay Botto, göreceksin çok geçmeden gelecek. Saat 01.00 haberlerinden önce burada olur hep.

Ama saat 01.00 olduğunda Lauro orada değildi, güvenlik kuvvetlerinin acil müdahalesiyle önlenen yıkıcı suikastle ilgili flaş haberle, spor haberlerini kaçırmıştı. Başkaca yeni bir şey yok, ısıda hafif bir düşme, dağlık yörelerde yağmur.

Hastabakıcı, tanıdıklarının tümüne telefon etmeyi sürdüren dona Luisa'nın yanına geldiğinde saat 07.00'yi geçiyordu. Bay Botto bir komiser ahbabından telefon bekliyordu. Bir şeyler öğrenirse haber verecekti, dona Luisa'dan sürekli hattı boşaltmasını istiyordu. Ama dona Luisa adres defterine bakarak tanıdıklarına telefon etmeyi sürdürüyordu. Lauro belki de Fernando dayıda kalmıştı, ya da başka sınavlar için yeniden dönmüştü fakülteye.

“Bırak telefonu lütfen, diye yineledi Bay Botto, bir kez daha, çocuk telefon etse hattı meşgul bulacak, anlamıyor musun? Telefon kulübelerinden başka nasıl becerebilir bunu. Eğer bozuk değillerse, sırasını bir başkasına bırakmak zorundadır.”

Hastabakıcı ısrar edince dona Luisa Mecha'nın yanına gitti. Genç kız birdenbire belli aralıklarla başını sallamaya koyulmuştu. Başını usulca bir yandan öbür yana çeviriyordu. Alnına düşen saçlarını kaldırmak gerekiyordu. Hemen doktor Raimondi'ye haber ulaştırılmalıydı. Akşam üzeri onu bulmak güçtü. Ama saat 09.00'da karisi telefon ederek doktorun hemen geleceğini söyledi.

Bir kutu şırıngayla eczaneden dönen hastabakıcı, “Buraya kadar gelmesi zor olacak. Mahalle kuşatılmış durumda. Nedenini kimsenin bildiği yok, canavar düdüklerini duyuyor musunuz?”

Dona Luisa başını inatçı bir red hareketiyle usulca oynatmayı sürdüren Mecha'dan gözlerini ayırmadan Bay Botto'ya seslendi. Hayır, hiç kimse bilmiyordu, çocuk da kuşatma yüzünden gelemiyor olmalıydı kuşkusuz, ama Raimondi'ye, doktor plakasıyla, mutlaka izin verirlerdi.

-Hayır Eduardo, böyle olamaz, başına mutlaka bir şeyler gelmiştir, ondan bu saate kadar haber alamamamız olanaksız, Lauro hiçbir zaman böyle...

-Luisa bak, dedi Bay Botto, elini, dahası kolunu nasıl oynatıyor görüyor musun? ilk kez kolunu oynatıyor, Luisa, belki de bu...

-Öncekine göre daha fazla Eduardo, sancılar içinde kıvrandığını görmüyor musun? Sanki kendini korumaya çalışıyor... Rosa bir şeyler yapın, onu böyle bırakmayın. Romero'ları bulmaya çalışacağım, belki haberlidirler, kızları Lauro ile birlikte ders yapıyordu, Rosa lütfen ona bir iğne yapın, hemen geliyorum, hayır Eduardo en iyisi onları sen ara, sor onlara lütfen, çabuk.

Salonda, Bay Botto numarayı çevirmeye başladı, sonra fikrini değiştirerek ahizeyi yerine bıraktı. Lauro belki de, Romero'lar Lauro hakkında ne bilebilir, en iyisi biraz daha beklemek. Raimondi gecikiyordu. Sokağın köşesinde yolunu kesmiş olmalıydılar, şu anda onlara durumu anlatmakla meşguldür. Rosa'nın Mecha'ya iğne yapması olanaksızdı, yatıştırıcı çok kuvvetliydi, en iyisi doktorun gelmesini beklemekti. Mecha'nın üzerine eğilmiş onun yararsız gözlerine düşen saçlarını kaldıran dona Luisa sendelemeye başlamıştı. Rosa bir sandalye çekerek, dona Luisa'nın ölü bir ağırlık gibi, oturmasına yardımcı oldu. Mecha'nın gözkapakları aniden açıldığında Gaona yönünden gelen canavar düdüğünün sesi giderek artıyordu. Haftalar boyu tüllere gömülü gözler, çığlıklar atan, iki elini göğsüne bastırarak çığlıklar atan dona Luisa'ya bakıyordu şimdi. Rosa onu uzaklaştırmaya çalışırken umutsuz bir biçimde Bay Botto'yu çağırıyordu. Odaya giren Bay Botto yatağın ayakucunda durup kalakalmıştı kımıltısız, gözleri Mecha'nın usul usul dona Luisa'dan Bay Botto'ya, sonra da hastabakıcıya, tavana bakan gözlerinde odaklaşmıştı. Genç kızın elleri yavaşça belinden yukarı doğru uzanıp boşlukta birbirlerine kavuşmak için emekliyordu adeta. Mecha'nın gövdesini bir titreme sardı, çünkü şu an kulaklar giderek sıklaşan canavar düdüklerinin seslerini, kapıya tüm evi sarsarak inen darbeleri, emirleri, makineli tüfek atesiyle patlayan ahşabın çatırdısını, dona Luisa'nın çığlıklarını, hepsi birden içeri doluşan gövdelerin itiş kakışını duyuyordu belki de. Mecha'yı uyandırmak için her şey tam zamanında olmuştu. Gerçekten de, Mecha'nın karabasanının sona ermesi, sonunda gerçeğe, onca güzel yaşama dönmesi için her şey tam zamanında olmuştu.
_____________________________________
Not: Fransız diline ilk kez çevrilen "Karabasanlar'' Julio Cortazar'ın 1983 sonunda Meksiko'da Ed. Nueva Imagen tarafından yayınlanan ve DESHORAS adını taşıyan öykü kitabından alınmıştır.



Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 92 - 15 Mart 1984