İki yıldır süren büyü bozuldu. Bir ipek kumaşın yırtılışı gibi, durgunluk parçalanıverdi.
On yıl önce, sesini yitirmiş bir Ağustos Paris'inden satın alınan gizemli “Picasso” (Braun Yayınları), sonunda, uzun bir bekleyişin ardından evdeki salonun baş köşesine kuruldu. Dikdörtgen salonun kısa kenarını kapatan beyaz boş duvarın tam merkezine. Buna karşılık altta, yanmayan, hiç yanmamış bir ocak. Masası, ızgarası, çerçevesi ve odunları bulunmayan bir şömine. Ayrıca, duvarın tüm yüzeyi bu yeni gelene saygı göstermek amacıyla boş bırakılmış. Duvarın içine gömülen, kirli süt renginde damarlı şömine mermerinin üstünde, yalnız “Picasso” egemen: “Arléquin au Cafe”. “Kahvedeki Palyaço”nun doğum tarihi, 1901. Yani, Mavi Dönem'in ürünü. Ressamın bir ölçüde gençlik çağını yansıtan yapıtı.
Tablo, bir bakıma son derece yalın.
Hepsi hepsi, mor ve ağırbaşlı bir lacivert karışımı fonun ortasında, düşünen, alımlı, ince bir baş: Palyaço!
İki parmağı şakağında. Öteki sağ eliyle, belli belirsiz, kahve koltuğunun deri oturma yerine dayanmış.
Bakışında buruk, gizemli bir yan var. Bütün zamanların birikmiş tortusu gözkapaklarına yığılmış gibi. Açık gözlerinde, sanki bir düş varlığını sürdürüp götürüyor. Belki, tabloda apaçık görünen, sanatçının temsil ettiği tedirginlik. Çünkü bu üzgün yüz, umutsuz değilse bile, karamsarlık taşıyan bir yüz. Belki, gene bu nedenle, çağımızın, dertli bir dönemin somut insanı. Sanki içimizden herhangi biri. Daha yakından bakılsa bir çeşit acının dışavurmuş, ete-kemiğe-sinire bürünmüş, boyaları tablodan ele bulaşacak canlı bir örneği bile sanılabilir.
Aslında, ölçülü başın altındaki uzun, duyarlı yüzün yaydığı som kaygu ona bakanları etkilemiyor denemez. Bununla birlikte, tuhaf olan, biricik ışığın gene o çehreden yansıması; çevreye yayılması. Tablonun başı çevreleyen üst bölümü, sanılır ki, bütünden apayrı. Kırmızı ve sari çiçeklerle, yaşam gücünün desteği bir-iki yeşil yaprakla zenginleştirilmiş bir üstyapı.
Sonra, sol el.. Bir çıkış yolunun, bir aydınlığın, bir umudun araştırıcısı o sol el, aynı zamanda tablonun da merkez öğesi. Yapıtın tartışma kabul etmeyen kalbi. Yaşayan, duyan ve düşünen bir varlık gibi, bu büyüleyici organ, çevresine yoğun bir insancıl sıcaklık yayıyor. Özellikle, şakağın üstünde acili bir yazgının ağırlığını duyuran iki sessiz parmakla. Onlar, dikkati ve bakışları -ister istemez- üstüne çeken sanki birer uzak mıknatıs.
Palyaço'nun ellerinde iki gizemli ülkenin anahtarları duruyor: Biri barış, öbürü yaratış.
Besbelli o eller barışı yaratan, besleyen, koruyan eller ailesinden.
Taşa, ağaca, madene, toprağa ve uzaya iz bırakan, biçim ve bereket veren ellerden.
"Picasso"nun duvardaki yeri, daha başka ve garip bir özelliğe de sahip: Şafak saatlerinin sisli kızarıklığı önce Palyaço'nun yüzünü pembeleştirmekte. Salonda gün ışığı ile ilk buluşmayı o gerçekleştiriyor. Sanılır ki, Palyaço, başlayan her günün sabahında güneşten derlediği ışığı sessizce, alçakgönüllü ve tanıma gelmeyecek birtakım işlemlerle özgün bir enerji kaynağına dönüştürmekte. Bir çeşit, öncü Prometheus gibi. Tek başına tanrılara karşı koyarak insanoğluna ateşi öğreten baş kaldırmanın ilk işaretini ve örneğini veren Prometheus gibi.
Kuşkusuz, şöyle bir soru kolayca dile gelebilir:
Palyaço'daki 'modern Prometheus' çizgileri daha çok hangi noktalarda belirginleşiyor?
Karanlığa, korkuya, kısıtlamalara, sindirmeye, baskıya, işkenceye ve ölüme karşı büyük sessiz çoğunluğun direnişini,
umut dolu gelecek inancını temsil eden tonlarda ve çizgilerde mi? Yoksa, tablonun tüm varlığı mı?
“Picasso”yu seyrederken bir hayaller ve gölgeler galerisinin öteki palyaço çehreleri birbiri ardına gözümün önünden geçiyor:
İzlenimcilerden;
- Cézanne'in “Karnavalın Son Günü - Mardi Gras”,
- Buffet'nin “Palyaçonun Başı”, A. Derain'in
- "Arlequin et Pierrot"su sonra “Gitarlı Palyaço”su,
- Roault'un ve öteki dönemlerin öteki Picasso “Palyaço”ları,
- bir adım ötede “Palyaço aileleri”...
Ama, Mavi Dönem'in ürünü hepsinden daha değişik. Daha başka. “Kahvedeki Palyaço”da derinliğine, saklanamayan bir trajik boyut var. Üstelik, sanatçı resmin bu yanını örtmeye gerek duymamış. Tersine, sanki özellikle o noktayı vurgulamış. Seçimini o yönde yapmış. Belki de, kimbilir? Palyaço'nun en çağdaş ve en ‘İspanyol’ yanı orası.
Ola ki, tablonun yalnız bu yanı, Palyaço'nun içinde yaşadığı koşulları seyircilerine gerçekten daha ustaca yansıtmayı becersin. Gene bu yüzden Picasso'nun Palyaçosu'nu biraz sarssanız, tablonun diş yüzüne egemen o ince hüznü birazcık kazısanız, altından zoraki sürgünün yalnızlığı çıkacak. Ya da, topraktan ve özgürlükten zorla koparılmışların şifasız özlemleri.
Başka bir deyişle, niçin öbürlerinde,
başka “Palyaçolar”da bu tılsımlı etkinlikten, gizemli duyarlıktan hiç ize rastlanmaz?
Bu noktada, işte, Chaplin'in Picasso üstüne söyledikleri dikkati üstüne çekiyor: İki sanatçının ilk karşılaşmasından sonra, sahnelerin unutulmayan kişisi: “Picasso da, ressamdan çok palyaçoyu andıran bir hava var,” demişti. Bu sözlerle, Büyük Şarlo acaba ne demek istiyordu?
Eğer bir duyarlık değerlendirmesi yapılacaksa, iki örnek kuşkusuz Picasso'ya çok yakın:
biri Chaplin'in “Sahne Işıkları”
öbürü Fellini'nin TV filmi “Palyaçolar”.
“Sahne Işıkları”, ABD'nde boykot edilen bu film, geleneksel ve bilinen çerçevede bir Chaplin güldürüsü değildi. Belirli bir sessizlik ve uzun bir bekleyişin ardından doğmuştu. O, aynı zamanda sanatçının Hollywood'dan kopuşuyla eş zamanlı. Kopuşun da gerekçesi sayılır.
Filmin kahramanı palyaço Calvero, yaşamın her yönüyle ezdiği bir komedi oyuncusu.
Bir ölçüde Chaplin'in öz portresi. Ama sanatçı öyle demez.
“Sahne Işıkları”nın bilinen trajedisi, seyirciye 1913/15 Londra'sından bir kesit sunar. Ama, gerçekte, sözkonusu olan McCarthy dönemi Birleşik Devletleridir. Duruşmalar, sorgulama komisyonları, birbiri ardına gelen öteki baskı örnekleri. Ve sonunda, siyasal aforoz. Chaplin, ABD'nden, bir gemi içinde, pervaneler dönünceye dek kamarasından dışarıya çıkamaksızın, “Yabancıları atınız!” sesleri arasında ancak kaçabilir. Dostlardan uzak, insanlardan kopuk ve sevenlerinden habersiz.
ABD, “bu mutsuz ülke, bu engin kıta sanki sislere gömülmüştü,” der, acılı Chaplin. Yıllar sonra.
Evet, adı ister Calvero olsun, isterse Şarlo, palyaçonun mutluluğuna en uygun tanımı gene Chaplin yaptı:
Küçük ekranın unutulmaz ölümsüzü “Palyaçolar”a gelince, elbette, Fellini'nin yapıtı öbür ‘Palyaçolar’dan ayrı ve üstün olacak. Çünkü, her şeyden önce, palyaçonun vatanı İtalya. O, öncelikle İtalyan Komedi Tiyatrosunun bir öğesi. Fırçaların modeli olmadan önce sahnelerin, tüm Avrupa tiyatrolarının ünlü oyuncusuydu. Oradan günlük yaşamımıza girdi. Üç yüzyıl süren uzun ve zorlu bir yürüyüşün sonunda, çağımızın kahramanı olmak gibi bir yüceliğe ulaşı.
“Palyaçolar”,
Federico Fellini'nin geçen zamanla, kendi çocukluğu ile acımasız sayılabilecek bir hesaplaşması.
İtalyan yönetmenin palyaçoluk sanatına ilişkin güldestesi dolayısıyla, belki şu soru sorulabilir:
Her insanın benliğinde, yaşamında bir palyaço barınmıyor mu?
Fellini'nin kahramanı gibi yitik, ezilmiş, sevgilerden uzak,
isimsiz özlemlerle dolu, çevresine yabancı bir başka “ben”?
Sislerin içine gömülüp yokolan “Palyaçolar”ı,
bir bakıma yaklaşan yaşlılığın anımsanması ya da yitirilmiş çocukluğa özlem dolu bir çağrı sayılabilir mi?
Yahut, belirsizliği ağır basan, birbiri ardına bir dizi soru işareti?
Herhalde Fellini, “Palyaçolar”ında, yiğitçe ve korkusuzca kendisini anlatıyor.
Picasso için de durum aynı. İtalyan yönetmenin ürünü nasıl zamanın derinliklerinden fışkıran yürek tırmalayıcı bir çığlıksa, İspanyol ressamın fırçasında, vurduğu boyalarda da benzer bir haykırış gizli. Her ikisi de, varlıklarını sessizce duyuruyor. Tıpkı, bir zamanların “Strada”sında, Giulietta Masina'nın kocaman açılmış masum gözlerinden boşanan tuzlu yaşlar gibi.
Evet, her şeyden sonra, gerçekte palyaço nedir?
Hem harikalar hem saçmalıklarla dolu sirk dünyasına, dünyamıza, o sınırsız serüvene açılan büyük kapının bekçisi mi?
Eşiği atlamak isteyenlere, kapının sakladığı bilinmeyenleri neden fısıldamıyor?
Yaşamın onun için açığa kavuşmuş gizemlerini niçin başkalarına açıklamıyor?
Özlemlerin ardında, kaçan ya da hiç doğmamış fırsatların önünde, hepimiz biraz o değil miyiz?
Çocukların ve genel olarak insanın katıksız, arı ve çocuk yanının kahramanı palyaço?
Günümüzde küçüklerin yatak takımlarının renk ve desenlerini palyaço giysilerinden seçiyorlarsa, elbette bu eğilim yalın bir rastlantının sonucu değil. Çünkü, palyaço her insanın öz çocukluğu. Palyaçonun -önemli ya da sıradan- her hareketinde, her davranışında, büyüklerin dünyasıyla ve o dünyanın temsil ettiği değerlerle kansız bir hesaplaşma var.
Belki bu nedenle, böylesi bir hesaplaşmanın yeniklerini anlatmak amacıyla,
renkli bir siyasetçimiz, bir süre önce, “palyaço doğduk, palyaço öleceğiz,” demişti.
Palyaço, yaşamın kalıcı ve gösteri yanını bulup çıkaran bir keşif adamı.
Onun oynadığı oyun sürekli başdöndüren bir ruh durumuna, yaşam biçimine ulaşıncaya dek sınırları zorlar.
Sessiz, arkada kan bırakmayan bir Rus ruletidir, onun oyunu.
Ölüme meydan okuyan bir çeşit dans!...
Bir İngiliz yazarının bıkmaksızın vurguladığı gibi, hepimiz palyaço olsaydık ne iyi olurdu!..
Hepimiz birer palyaço olarak dünyaya gelseydik...
Picasso ile Goya arasında bir bağ kurulabilir mi?
yine de renkleriyle, çizgisiyle, taşırdığı tüm anlamla benim Palyaço'm Goya'nın en yakın ve doğrudan akrabası. Kan kardeşi. Yoldaşı.
dizilmedi ama, gene de ''3 Mayıs"ın (*) ve toprağın şurasında burasındaki tüm benzer koşulların kurbanı olan bir insan.
İki usta arasındaki bağı tam kurabilmek için, yıllar sonra, başka iklim ve başka bir dekor içinde, Palyaço'nun yanına bir üçüncü öğe ekledim:
Biraz aşağısına, Van Gogh'un ''Yıldızlı Gece''sini yerleştirdim. Acaba sonuç ne olacaktı?
“Yıldızlı Gece”de ağır basan renk lacivert.
Üstelik, insanın üstüne saldırırcasına canlı, ısırıcı.
Daha alttaki renklerle kasıtlı olarak bir uyumun doğmasından kaçınılmış.
Çarpıcı uyumsuzluk ve çelişki, kısaca ısırıcılık, elbette boşuna değil.
Daha başlangıçta, Van Gogh ile Picasso'nun aynı tonu paylaşmaları ilginç bir ortak serüvenin düşüncesini çağrıştırıyor.
İkisinin de geceyi seçmiş olması yadırgatmayan bir rastlantı.
Yalnız biri doğanın gecesini seçmiş, öbürü insanın.
Dayanışmadan uzak insanın.
Her iki tablo da, sanki, yalnızlığın çehresini veriyor.
Ama, benzerliklere ve yakınlıklara karşın, Palyaço, Van Gogh'dan çok Goya'yı anımsatıyor.
Bir bakıma, bu iki İspanyol birbirini bütünlüyor.
Bu arada, kimi zor zamanlarda -bunu artık söyliyebilirim- Palyaço bana uzaktan uzağa gülümser. Güç ve destek verir. Yavaş yavaş oluşan ve olgunlaşan bir dayanışmanın habercisi gibi, sabırla, güven dolu ve bilgelik taşıyan bir gülüşle. Kargaşaya, alacakaranlığa ve gölgelere karşı, dönem dönem yaşanan tiksinti çağına karşı, celladının yenileceğini şimdiden bilen ve ona yürekten inanan birisinin gülüşüyle.
__________________
(*) “3 Mayıs”: Goya'nın N. Bonapart dönemi İspanya'sında başgösteren iç savaştan esinlenerek yaptığı, bir gurubun kurşuna dizilişini gösteren ünlü yapıtı.
Uğur Kökden | sanat olayı - Sayı: 3 - Mart 1981
__________________________________________________________________________________________
![]() |
| [2008 yılında, İzmir'de bir “engelliler anaokulu”ndaki palyaço halim. (sağda)] |


