Siyah Kalem


İpşiroğlu, Siyah Kalem resimleriyle ilk kez 50’li yılların başında, İstanbul’un alınışının 500. yıldönümünü kutlama şenlikleri sırasında İstanbul Üniversitesi’nin açacağı bir serginin hazırlıkları için, Topkapı Müzesi Kitaplığı’nda çalışırken karşılaşmıştı. Bunları gördüğü anda duyduğu coşkuyu hiç unutamam. Büyülenmişti sanki. Büyü yaşamının sonuna değin sürecek ve Siyah Kalem bizi bir daha bırakmamacasına dünyamıza girerek üçüncü bir kişi gibi yaşamımıza katılacaktı.

İpşiroğlu’nun S.Eyuboğlu ile birlikte 1954’de yayımladığı “Fatih Albumuna Bir Bakış” adlı kitabı çeşitli dergilerde çıkan makaleler, film çalışmaları, Graz’da yayımlanan bir Siyah Kalem monografisi ve yine Graz’da yayımlanan ve bu kez daha geniş bir okur çevresine seslenen “Wind der Steppe” Bozkır Rüzgârı izledi.

Siyah Kalem kimdi?
Resimlerindeki bu büyüleyici etki nereden kaynaklanıyordu?

Sanatçının kimliği, nerede ve ne zaman yaşamış olduğu bilinmiyordu. Siyah Kalem adı bile ona sonradan verilen bir takma addı. Bu sanatçının yaşamış olduğunu kanıtlayan tek belge yapıtları olduğuna göre, bu sanatı anlayabilmek için gidilecek yol da yine sanatçının yapıtları olmalıydı. İpşiroğlu bu yolda yıllarca adım adım yürüdü.

Siyah Kalem üzerine ilk çalışma olan Fatih Albumuna Bir Bakış”ta İpşiroğlu ve Eyuboğlu, sanatçı hakkında bazı varsayımlar ileri sürmüşlerdi. Bunların en önemlisi, bu resimlerin bozkır sanatını o zamana kadar bilinmeyen bir yanıyla bize tanıttığı, göçebelerde de resim sanatı türünün varlığını kanıtlayan en eski örnekler olduğu varsayımıydı ki bugün bu kanıtlanmış bir sav oldu.



İLK ÖNEMLİ AŞAMA

1977’de yayımlanan monografi Siyah Kalem araştırmasında ilk önemli aşamadır. Bu kitapta Topkapı Müzesi Kitaplığı’ndaki Siyah Kalem resimlerinin tümü ve Saray Albumlarından seçilen Siyah Kalem okulundan ve çevresinden ilginç örnekler tıpkı-basım olarak veriliyordu. Arada geçen yıllar içinde resimler tek tek incelenmiş, aralarındaki bağlantılara ve üslup farklarına göre gruplandırılmış ve bunların kitap ya da duvar resmi olarak değil, rulo olarak yapıldıkları ortaya çıkarılmıştı. Rulolar, toplantılarda yüksek sesle okunan epik, dramatik ya da dinsel metinleri, dinleyicilerin gözönünde canlandırabilmesi için “göstermelik” olarak kullanılıyordu. Ne yazık ki albumlara gelişigüzel yapıştırılmış olan resimlerin pek çoğu kaybolduğu için, ruloları aslına uygun biçimde tamamlama olanağı yoktu. Ancak bunların üslup, konu, büyüklük ölçüleri, teknik ve malzeme özellikleri gözönünde tutularak aralarında bağlantı kurulmaya ve hangi resimlerin hangi rulolara ait olduğu saptanmaya çalışıldı. Böylece ilk kez monografide tek tek resimleri bir bütün olarak görebilme olanağı sağlanmış oldu.


Bozkır Rüzgârı”, Topkapı Müzesi Kitaplığı’ndaki Siyah Kalem resimlerinin tümünü ve Siyah Kalem okulundan üç resmin tıpkıbasımını veriyor. Burada, monografide olduğundan çok başka bir yaklaşımı var İpşiroğlu’nun Siyah Kalem resimlerine. Bunlara soyut bir müze objesi olarak yaklaşmıyor, toplumsal ortamı ve bağlam içinde ele alarak bu alışılmadık sanatın işlevini ve amacını anlamaya ve açıklamaya çalışıyor.

Kitabın başında, başlangıcından bugüne kadarki Siyah Kalem araştırması hakkında bilgi, sözlü metinler için yapılan göstermelik ruloların geleneği, Siyah Kalem resimlerinin anayurdu ve tarihlemesi üzerine yapılan açıklamalardan sonra biçim irdelemeleri ve ikonografya üzerinde duruluyor. Son bölümde ise Siyah Kalem tarihsel bağlamı içinde ele alınıyor.



KAVRAM RESSAMLIĞI

Siyah Kalem’ler arasında bir dizi resim bozkır halkının güncel yaşamını, bir dizi resimde onların inanç dünyasını bize tanıtır. Kukla ve gölge oyununda olduğu gibi, değişik halklardan ve ırklardan çeşitli tipler görürüz. Siyah Kalem figürlerini belli bir çevre içinde göstermez. Bunları gölge oyununda olduğu gibi, boş bir yüzey üzerinde birbirini örtmeyecek biçimde yanyana sıralar. Bastıkları yer belirtilmez, ama kol ve bacak kaslarının şişkinliği, bacakların yeri kavrarmışçasına açılışı, yer çekimini her zaman duyurur ve figürlere inandırıcı bir ağırlık kazandırır. Bu ağırlık hareketten yoksun, donmuş bir ağırlık değildir. Tersine, Siyah Kalem’in figürleri sürekli hareket içindedir. Oturdukları zaman bile gerilimli, her an yerlerinden fırlamaya hazırdırlar. Burada iki karşıt güç, yer çekimi ve ona karşı koyan canlı vücudun dinamizmi birleşir. Siyah Kalem hareketi sürekliliği içinde verebilmek için, belli şemalar kullanır. Örneğin yürüyüş motifini, ayakların birini alttan, birini üstten göstererek verir. Doğacı sanat geleneği içinde bizim alışmış olduğumuz saptanmış tek-bakış noktası, Siyah Kalem için bağlayıcı ilke değildir. Bu nedenle biçim çarpıtmalarından kaçınmaz. Bizim biçim çarpıtması olarak gördüğümüz, ona göre çarpıtma değildi. Onun dünyası, bizim duyularla algıladığımız dünyadan farklıydı. Onun dünyası İnanç, umut ve korkuyla bağlanılan nesnelerin yeraldığı bir deneyim dünyasıydı. Burada her şey gizemli güçlerin etkisindedir. Bu nedenle Siyah Kalem, nesnelerin dış görünümünü vermekle yetinmez, bütün Ortaçağ sanatında olduğu gibi onların özünü, “görünen”de “görünmeyen”i arar. Öz”ü verebilmek için, algıladığını düşüncesinde parçalar ve onu yeniden kurar. Siyah Kalem’in sanatı çağdaş sanatın bir deyimiyle bir tür “kavram ressamlığı”dır.


İpşiroğlu kitabın önsözünde, bundan önceki çalışmalarında Siyah Kalem’in yapıtlarına hep doğacı sanatın ürünleri gözüyle baktığını ve doğacı sanat geleneği içinde ortaya çıkabilecek bir dışavurumculuğu bu sanatın en karakteristik yanı olarak gördüğünü, fakat artık bu düşünceden uzaklaşmış olduğunu söylüyor. Siyah Kalem doğacı sanatı hiç tanımamıştı. Onun sanatı animist bir dünya görüşünden kaynaklanıyordu. Animizm inancına göre her şeyin bir ruhu vardır ve her şey gizemli güçlerin yönetimi altındadır. Bu güçlerden arınmış nesnel dünya anlayışı, Yeniçağda bilimsel düşüncenin yerleşmesiyle ortaya çıkar. Siyah Kalem’in dünyası ise bir büyü dünyasıdır ve bilimsel düşünceden önceki aşamada mitler çağına özgü düşüncenin yarattığı dünyadır. Siyah Kalem bizimle ruhlar arasında aracı olmayı üstlenir. O yalnız sanatçı değil büyücüdür de. Bilim-öncesi düşünce deyimi bu kitapta anahtar-kavram oldu. Bu kavramdan hareket ederek Siyah Kalem’in sanatını soyut bir müze objesi olarak değil de, sosyal bağlantıları içinde görmeye çalıştım ve bu sanatın işlevinin ve amacını daha belirgin biçimde kavrama olanağını buldumdiyor veBu çalışmamın sanat tarihçilerimizi daha bitmemiş gördüğüm Siyah Kalem araştırmalarını sürdürmeye ve yeni yorumlar getirmeye özendirmesini dilerim diye ekliyor. Siyah Kalem’in büyüsü sürüyordu. İnanıyorum ki, daha yaşasaydı Siyah Kalem onu bırakmayacaktı, araştırmalarını sürdürecek ve yeni yorumlar getirecekti. Son yıllarda en çok istediği şey, Siyah Kalem’i Türk okuruna tanıtmaktı. Kendisine bu olanağı sağladığı için, Ferit Edgü’ye müteşekkirdi.


Kitabın basımına gelince: Ülkemizde ilk kez böyle bir basımı gerçekleştiren Ferit Edgü’yü bu başarısından dolayı kutlamalıyız. Sanat tarihi kitaplarının basımının ne denli güç olduğunu işin içinde olan bilir. Hele tıpkı-basım söz konusuysa karşılaşılan güçlüklerin ardı arkası kesilmez. Siyah Kalem dostumuzu da büyülemiş olmalı. Bu kitaba nasıl sevgi ve özenle eğildiğini, yılmadan, hiçbir özveriden kaçınmadan aylarca nasıl uğraştığını çok yakından biliyorum. “Bozkır Rüzgârı”nın bir başlangıç olmasını ve Ferit Edgü’nün daha uzun yıllar çalışmalarını bu yolda sürdürmesini dilerim.



Nazan İpşiroğlu | Milliyet Sanat Dergisi - 15 Kasım 1985
__________________________________________________________________________________________




İpşiroğlu, ölümünden kısa bir süre önce “Bozkır Rüzgârı/Siyah Kalem”in basımıyla ilgili çalışmalarımızı sürdürürken, her sanat tarihçisinin “tutsağı” olduğu bir konu, bir sanatçı olduğunu, kendisinin de, Siyah Kalem’in tutsağı olduğunu söylemişti.

Kuşkusuz, bu gerçek, tüm sanat tarihçileri için değil, sanat tarihine yeni açılımlar getiren, “tutsağı” oldukları sanatçı ya da konular üzerindeki yorumları sanat tarihinin aşamalarını oluşturan büyük sanat tarihçileri için geçerlidir.

İpşiroğlu, bu büyük sanat tarihçilerinden biriydi. Otuz yılı aşan bir süre üzerinde çalıştığı Siyah Kalem incelemeleri ise, hiç kuşkusuz dünya sanat tarihinin, kendi alanındaki önemli aşamalarından biridir.

İlk kez, 1953’te, Sabahattin Eyuboğlu birlikte “keşfettikleri” Fatih Albümü’ndeki Siyah Kalem resimleri, son günlerine değin İpşiroğlu’nun tutkusu olmuştu. “Tanıdığımız, bildiğimiz sanat dünyalarından hiçbirine girmeyen bu değişik sanat ürünlerini, tarih, kültür, sanat, toplum, coğrafya bağlamında kavrayıp açıklamak yolundaki çabaları, ancak sanat tarihinin yol açıcı büyükleri tarafından göze alınan bir sabrı ve sürekli olarak görüşlerini düzeltip yenilemeyi gerektirmişti.

En son yorumlarını içeren yapıtına yazdığı önsözde, Siyah Kalem’in sanatı üzerinde sonsözü söylemediğini belirten şu cümle yer alıyor:

...daha bitmemiş gördüğüm Siyah Kalem araştırmalarını (bu çalışmamın) sürdürmeye ve yeni yorumlar getirmeye özendirmesini dilerim.


Kendi deyimiyle, hâlâ çözülmemiş bir bilmece olarak duran Siyah Kalem’in resimlerini kavramak, yorumlamak için, sanat tarihinin kullanılagelen yöntemlerini bırakmak gerekiyordu. 1954’te Sabahattin Eyüboğlu ile birlikte kaleme aldıkları incelemede yer alan görüşlerin büyük bir bölümünü daha sonraları bırakan İpşiroğlu, “hayatının yapıtı” diye nitelendireceğim, “Bozkır Rüzgârı”nda yaratıcı, yol açıcı sanat tarihçiliğinin, yalnız yurdumuzda değil, dünyada da pek fazla karşılaşmadığımız bir örneğini verdi.

Siyah Kalem’in sanatını “soyut bir müze objesi olarak değil de, sosyal ortam ve bağlantıları içinde görmeye çalıştı. Tarih, etnoğrafya, değişik kültür ve sanatlar arasındaki etkilenmeler bu “bağlantıların” açıklanmasında ana-öğeler olarak yerlerini aldılar. Ve tüm bunlar bir “çağdaşlık” bilincinin ışığında gerçekleşti.

İpşiroğlu’nun kişiliği ve yapıtları göz önünde tutulduğunda sözünü ettiğim bu “çağdaşlık bilinci”ne şaşırmamak gerektir. “Siyah Kalem” onun “hayatının kitabı” da olsa, o İslâm resmi, Türk minyatürleri konularındaki önemli incelemelerinin yanı sıra, çağdaş sanat ve düşünce akımları üzerinde de durmuş, bu konularda da önemli yapıtlar vermiştir. Sanat tarihçilerinin birçoğu gibi, yalnız saptamalarla ve yavan betimlemelerle yetinmeyip, yaratıcı sanat tarihçiliğinin yolunu açan ve bu yolda örnekler veren odur.

İpşiroğlu’nun bu yöntemi, yalnız Doğu ve Batı sanatları konularındaki derin bilgisinden değil, tüm yapıtlarına yansıyan çağdaşlık bilincinden almaktadır gücünü. Bunun en belirgin örneği de Siyah Kalem’dir.

Eğer bugün, Siyah Kalem adıyla bilinen resimlere çağdaş bir gözle bakıyorsak, bu resimlerden çağdaş ve evrensel bir duyarlık açısından etkileniyorsak, bunda en büyük pay İpşiroğlu’nundur. Çünkü bu resimlere çağdaş bir gözle bakan, ve onları tarihsel, yöresel boyutlarını gözardı etmeden, ama çağdaş bilgi ve estetiğin ışığında inceleyen ilk ve tek sanat tarihçisi odur.



Ferit Edgü | Milliyet Sanat Dergisi - 15 Kasım 1985