İnsanoğlu, güneş adını evrendeki tek bir yıldıza vermiştir. Ama Nâzım Hikmet’in iki güneşi vardır. Biri, “yakında zaptedilecek” olan güneştir. Diğeri hapishanenin avlusunda şairi ısıtan ve gevşeten, “güneşin zaptı” seferini bir an için unutturan güneştir. Nãzım’ın sanatı ve eylemi, kanımca bu iki güneş arasındaki çelişme ve mücadele ile açıklanabilir. Büyük şairin birinci güneşi, onun devrimciliğidir, ütopyasıdır; dünyayı değiştirme, enginleri fethetme çağrısıdır, doğaya hükmetme ve bu çabayla birlikte insanlar arasındaki ilişkileri değiştirerek insanı özgürleştirme, zorunlulukların prangasından daha çok kurtulma ülküsüdür. İkinci güneşi, Nazım’ın o an çevresini kuşatan gerçekliktir, varolan koşullardır, statükodur; zamanın sonsuzda birinde değişmez olan, ama ikinci bir kez yaşanamayan, eskiyen, yok olandır; geleceğe doğru bir derinliği olmayandır. Zaptedilecek güneş ütopyadır, ama insanlık bazen onu yakalar da! Yakalar gerçeğe dönüştürür ve yeniden avuçlarından kaçırır. Ve o güneş yeniden zaptedilecek ufuklarda, yüreklerimizi alevlendirir ve gözlerimizi kamaştırır.

Nazım Hikmet’in birkaç gün önce Türkiye’de ilk kez yayınlanan “İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?” adlı oyunu, (2) büyük şairin “güneşi zaptetme” tutkusunun bir ürünüdür. Eser, 1955 yılında Moskova’da yazılmıştır. Nãzım, bu oyununda “Turandot’nun etkisi” olduğunu söyler (3), Daha fazla açıklama yapmaz. Ama açıktır ki, buradaki “Turandot”, Puccini’nin ünlü operası değildir. Söz konusu olan, Brecht’in son yıllarında yazdığı “Turandot ve Aklayıcılar Kongresi” adlı oyunudur (4). Brecht’in bu oyunuyla sosyalizmin kuruluş döneminde ortaya çıkan bürokrasi eğilimlerini eleştirdiğini biliyoruz. Nitekim Nazım Hikmet de, “İvan İvanoviç...”te, Sovyetler Birliği yöneticilerinin emekçi halktan kopması ve sınıflaşması eğilimlerini ele alır. Oyunda, sınıflaşma olayı, toplumsal saflaşmadaki boyutlarıyla, ama aynı zamanda yönetici Petrof’un iç çelişmesi olarak verilir.
Yunus Emre, “Çok canavarlar yürür donunda dervişlerin” demişti. Yaşadığımız çağın yaratılmasında önemli rolü olan büyük bir düşünür ve eylem adamı ise, kendi içinde “hem kaplan hem maymun” bulunduğunu söyler. İvan İvanoviç, Petrof’un yani tek tek Sovyet yöneticilerinin içinde yürüyen “canavar” ya da “maymun”dur; somut olarak dile getirecek olursak, yeni bir sınıf oluşturma eğilimidir. Birin ikiye bölünmesi gibi, her Petrof’un içinde bir İvan İvanoviç vardır. Üstelik İvanoviçler, Sovyetler Birliği’nde “kıyamet kadar”dır (s. 94). “Yüzyılların arkasında” kökleri olan bir soydandır onlar (s. 93). Yalnız Sergey Konstantinoviç Petrof gibi kasaba düzeyindekiler değil, Konstantin Sergeyeviç gibi daha üst düzeydekiler de birer İvanoviç olmuşlardır. Nazım, onların emekçi halktan kopuşlarını fırça darbeleriyle resmeder: Otobüse binmesini bile unutmuşlardır, troleybüse ise hiç binmemişlerdir; “ayak takımının bindiği o adi tramvaylar hâlâ işliyorlar mı”, bilmiyorlardır bile (s. 87). Dostoyevski’nin Ecinniler’indeki unutulmaz tip, komplocu Verkovenski, anavatanında bu kez bir Sovyet yöneticisi olarak hayatını sürdürmektedir. Yöneticiler ayrıcalıklar içine gömülmüşlerdir. Devlet aygıtı, adam kayırmalarla, formalitelerle, bugün git yarın gelle, sıradan halka tepeden bakışıyla, tüm olarak bürokratik mekanizmalarıyla halka yabancılaşmış; artık başkasının, İvanoviçlerin olmaktadır. Doğal olarak böyle bir yönetim, halka yalan söylemek, onu aldatmak zorundadır. Yöneticiler çevresinde dalkavuklardan, evet efendimcilerden, boynu eğik, deforme olmuş bir insan güruhu oluşmuştur. Bürokratlaşmadan “daha beter” bir olaydır, söz konusu olan (s. 55), gittikçe sistemleşmekte ve kurumlaşmaktadır (s. 89, 91). Yüzme havuzu sahnesinin ortasına inerek, havuzu ikiye bölen tahta perde, aslında bir semboldür: “Sahne de aynı zamanda ikiye bölünmüştür. Bir yanda halk ve kasketli, bir yanda Petrof ve etrafındakiler kalmıştır” (s. 68). Adına “sınıf” deyin ya da başka bir terim bulun, toplumsal saflaşma bir tahtaperdeyle belirlenmiştir. Böyle bir cepheleşmenin varlığını inkâr edenler, yalnız ve yalnız İvanoviçlerdir. Çünkü onların ayrıcalıklı durumlarını sürdürmeleri, bu gerçeğe itiraz edilmemesini gerektiriyor. Nâzım ise, kulisten seslenerek, onların “hane sahibini sokmak isteyen yılan” olduğunu haykırır (s. 73).
Çağımızın önünde duran büyük bir sorunun, bundan 30 yıl önce, üstelik bir piyeste teorik düzeyde konması elbette beklenemez. Ancak Nazım Hikmet, daha sonra 1960’larda teorileştirme denemesine girişilen sosyalist toplumda sınıflaşma sorununa ilişkin önemli bazı gözlemlerde bulunmuştur. Bir kez, bu olay Nâzım Hikmet’e göre, Sovyetler Birliği’ne özgü değildir, sosyalizmin evrensel bir sorunu olarak kavranmalıdır. Hemen “birinci tablo”nun başındaki konuşmalar, sınıflaşma eğiliminin, sosyalizmin kuruluşu aşaması boyunca her ülkede görülebileceğine işaret eder (s. 10 vd). Ama oyunda sergilenen boyutlarıyla, mekânın Sovyetler Birliği olarak seçilmesinin de bir anlamı vardır kuşkusuz.
Maxime Rodinson, bu yergisiyle ilgili olarak Nâzım’dan söz ederken şöyle der: “Biliyordu ki, hiçbir şey tümüyle saf, hiçbir kişi, hiçbir parti, hiçbir toplum lekesiz ve günahsız değildir (5). Mülkiyetin dönüşmesi, toplumun sınıflara bölünmesini otomatik olarak ortadan kaldıramamıştır. Belki de daha önemlisi: Nâzım, yeni sınıfın tasfiye edilmiş eski sömürücü sınıfların kalıntıları olmayıp, bizzat iktidardaki parti ve devletin içinden çıktığını da net olarak saptar. Petrof tipi, parti sekreteri, Sovyet Yürütme Kurulu başkanı, fabrika müdürü ya da parti gazetesinin başyazarı olabilir (s. 11), başka deyişle Sovyetler Birliği devletinin ve ekonomisinin yöneticileri.
Nâzım Hikmet, “İvan İvanoviç” yergisiyle şeytanı kendi ülkesinde taşlamış, kendi deyişiyle “yılanın başını ezme” çabasına katılmıştır. Bunu doğal olarak İvanoviçler de saptamışlardır. Maxime Rodinson, Nâzım’ın bu piyesi nedeniyle “dar kafalı kişilerin ve bürokratların düşmanlık ve engellemeleri ile karşılaştığını” Les Temps Modernes’deki yazısında açıkça belirtir (6)
Nâzım’ın yergisine yöneltilen suçlamalar şunlardır: “Sovyet düşmanlığı”, “ideolojik yanlışlık”, “Sovyet insanının itibarını kırmaya kalkışmak” (s. 64 ve 72). Nazım ise bu suçlama ve eleştirilere, oyunun içine kendisini koyarak cevap vermiştir. Öte yandan piyeste bu suçlamaların ima yoluyla ve gizli, kapaklı yapılmasından yakınmaktadır (s. 64). İvan İvanoviçler, Nâzım’a “ne diye bizimle uğraşıyorsunuz” der ve işi tehdide kadar da götürürler: “Konuğun kusuruna bakılmaz, ama bir hadde kadar” (s. 72). Nazım, bu yergiden “vazgeçmeli”dir. Yoksa? Evet, “yoksa”nın ardından kibar bir külhanbey tehdidi gelir: “Sonra sizin için iyi olmaz” (s. 72). Piyesin oynanması tavsiye edilmez (s. 64). Yazarın aklını çelme çabaları (s. 72), buna rağmen başarısızlığa uğrar ve piyes, Moskova Yergi Tiyatrosu’nda sahneye çıkar, ama yalnız beş kez! Nâzım’ın korktuğu başına gelir: Beşinci oyunda perde, Nâzım’ın bu oyunu için bir daha açılmamak üzere iner ve yergi, Nâzım’ın deyişiyle “resmen afişten kaldırılır” (7). Sovyetskaya Kultura dergisi bu oyunu oynadığı için Moskova Yergi Tiyatrosunu kınar. “Bu oyun ne demek oluyordur?” (8). Otorite sahiplerinin maaşlı “kültür” adamlarının, yazar arkadaşlarına dayanışmaları da budur.
Nâzım kendisiyle yapılan bir görüşmede, oyunundan çok kendi yazısını dile getirir:
“Oyunumun yeniden oynanması için, törel ya da ideolojik bir yasaklama söz konusu olamaz sanıyorum.
Yeniden yayınlanmadan önce uzun süre beklemek, bazen bazı yapıtların yazgısıdır” (9)
Nâzım’ın yazgısı, bu kez başka bir ülkede gene azınlık çıkarına dayanan bir başka otorite ile karşı karşıya gelmesidir. Rodinson, “Bu sorunu ele almak SSCB’ye sığınmış bir yabancı olan Nâzım Hikmet için tehlikeliydi” (10) der. Ama Nâzım, ancak başını dik tutabildiği sürece Nâzım olduğunun bilincindedir. Charles Dobzynski’ye sosyalizmin kuruluşunu yaşayan bir toplumda “ortaya çıkan tüm sorunları, bu toplumun çelişkileri dahil, ele almaktan korkmamak gerektiği”ni söylemiştir (11). Bir de susanlar, boyun eğenler ya da tersini ileri sürenler vardır.
Nâzım Hikmet, Rodinson’a yazdığı mektupta, onlarla ilgili tanısını da açıklar:
“...bu oyunun oynanması davamız için yararlı olacak; eğer biri bunun tersini ileri sürüyorsa,
o, ya bir budala ya da kendi İvan İvanoviç’ini yenememiş bir Petrof ya da hâlâ kötülüğümüzü isteyen bir düşmandır” (12).
İvan İvanoviç, Moskova’da afişten indirilmiş, fakat daha önce “Stalinabad’da” ve Riga’da oynamış, Prag, Bratislava, Leipzig, Schiller Tiyatrosu ve Zeffenberg sahnelerine çıkmıştır (13) Fransızca’ya çevrilmiş ve Jean Paul Sartre’ın ünlü Les Temps Modernes dergisinde basılmıştır (14). Sofya’da yayınlanan Nâzım Hikmet’in “Bütün Eserleri”nde yer almıştır. Oyun, uluslararası alanda yankı yaratmış, tartışılmıştır. Fakat kendi özyurdunda hem de otuz yıl sonra ilk kez yayınlanıyor. Bu, her şeyden önce hepimizin kusurudur, yazarı-çizeri yayıncısıyla bütün aydınlarımızın ayıbıdır. Türkiye’nin “İvan Ivanoviçleri”nden, yani sosyalist maskeli yeni bir hakim sınıf oluşturma programıyla ortaya çıkanlardan herhalde bunu bekleyemezdik. Onlar, Moskova’da beş gün sonra piyesi afişten indirttiklerine göre herhalde burada afişe çıkaramazlardı. Ama afişten indirilemeyecek bir gerçek vardır: Nâzım, kendi yurdunda olduğu gibi, Sovyetler Birliği’nde de “kasketli”nin şairidir. O, teoride net olarak yeri olmayan yeni bir olay karşısında susmamış, kafasını omuzlarının arasına çekmemiş, boyun eğmemiş, Türkiye’deki standartlarından farklı bir standart benimsemeyi içine sindirememiştir. Bu oyunuyla yeni bir saflaşmada “Kasketli”ler arasındaki yerini bir kez daha tanımlamıştır. Özetle Nâzim, şair yüreğini Türkiye sınırında bırakmamış, oralara da götürmüştür. Nâzım emekçi sınıfları ezen resmi bir otoritenin kalıplarına uzak diyarlarda da sığmamıştır. Çünkü piyesteki “Hasırşapkalı” rolünü kabul etmemiştir. Onun bu tutumu, Cemal Süreya’nın geçende söylediği gibi, Nâzım’ın şiiriyle de uyumludur, tutarlıdır. Bu oyun, fanatik sağcılara da esaslı bir cevaptır. Nâzım, onların göstermek istediği gibi Sovyetler Birliği’nde bir “kapıkulu” olmamıştır, sanatını herhangi bir makama kiralamamıştır. Ne yazık ki, Nâzim’ın bu tavrı, yeterince ortaya konmamış ve Türkiye halkına anlatılmamıştır. Aziz Nesin’in “Benim Delilerim”de, Nâzım Hikmet’in son yıllarını bilen bir hanımın anlattıklarına yer verdiğini hatırlıyorum. Zekeriya Sertel de birçok gerçeği açıklamıştı. Yaşar Kemal, bana yıllarca önce Nâzım’la ilgili çok güzel şeyler anlatmıştı. Gönül ister ki, bunları yazsın, bizim bildiklerimizi, o değer verdiğimiz, cahil kalmasın dediğimiz halk da bilsin. Öte yandan “İvan İvanoviç” yergisinin Nazım’ın sanatı içindeki yeri ve bağlantıları da tartışılmalıdır. Acaba bu oyunun düşünsel kökleri “Benerci Kendini Niçin Öldürdü”de bulunabilir mi?
İvan İvanoviç... yergisinin Nazım Hikmet’in kişiliği, düşüncesi ve eylemi açısından büyük bir değeri vardır. Kanımca bu oyun, onun sanatı açısından değil, fakat siyasal tavrı açısından, Nazım Hikmet’in denebilir ki, yarısıdır. Çünkü Nâzım bu eserinde insanlığın henüz tanımadığı sömürü ve baskıyı ortadan kaldırma program ve eylemiyle kurulmuş bir emekçi sınıflar rejiminde iktidar sahipleri içinden yeni bir sınıfın oluşmasına parmak basmıştır. Nâzım, yeni oluşan sistemin gerçek içeriğini gizleyen ideolojik örtülere kanmamıştır. Bu nedenle “İvan İvanoviç” adlı oyunu onun büyüklüğünü tamamlayan bir değerdedir.
Nâzım’ın bu oyunu, onun “güneşi zaptetme” ülküsünün bir ürünüdür. İnsanoğlu güneşi tam zaptedeceği sırada gene avuçlarından kaçırmıştır. Kimileri düşkırıklığına uğramış, bu “sevda”dan usanmıştır. Oysa zaptedilecek güneş gene insanlığın ufuklarında durmaktadır. Gramsci, iyimserliğin insanın irade gücünden geldiğini söyler. Nâzım da, büyük irade gücüne sahip ve dünyayı değiştirme kararı kesin olan bütün büyük yaratıcılar gibi iyimserdir. En sonunda gülen kasketli olacaktır (s. 73). İvan İvanoviçler, 1999 yılında artık yaşayamayacaktır, “öküze benzemek için şişen kurbağalar, aslan postu giyen eşekler filan” insan kimliğiyle artık karşımıza çıkamayacaklar, o zaman “hayvanat bahçelerine düşecek”lerdir (s. 11) (hayvanlara haksızlık olmuyor mu?). Bu iyimserliğini bir Fransız dergisine yaptığı açıklamada ve Rodinson’a yazdığı mektupta da görüyoruz (15).
Sömürü ve baskının olmadığı, barışçı ve uyumlu bir dünyada yaşamak, kuşkusuz insanlığın gündemini daha uzun bir süre işgal edecektir. Ama Nâzım iyimserliğinde gene de haklıdır. Çağımız büyük bir devrimci atılım dalgasına tanık oldu. O dalga kırıldı ve duruldu, ama dünyamız geçen yüzyıla dönmedi. 20. yüzyılın hareketliliği, insanlığa gene de çok şey bıraktı. Ve Fichte’nin demokratik devrimler için söylediği gibi, tohumlar serpti. Böyle derin bir tarih bilinci, “güneşin zaptı” tutkusunun da kaynağıdır. Evet bir yönüyle güreşi zaptetmek, 1999 yılı bir ütopyadır. Ama dünyayı değiştirme eyleminin insan düşüncesindeki ateşleyicisi olduğu için gerçektir de.
________________________________________________________
- Aktaran: Charles Dobzynski, Nazım Hikmet ile Sanat Anlayışı Üzerine Bir Konuşma, Paris Ma Rose, Pierre Jean Oswald, Paris 1961, s.12-25’ten Türkçeye çeviren Kenan Somer, Militan Dergisi, s. 61-66. Sayı 13, Ocak 1976
- İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu? Kaynak Yayınları, Kasım 1985 İstanbul. Oyun hakkında bilgi için bkz. Sunuş, s. 7 vd.
- Nâzım Hikmet, Bütün Eserleri, Sofya baskısı, c.5, s.9.
- Brecht’in bu oyununu okumadım. Ama Ahmet Cemal’in geçen yıl Varlık Dergisi’nde çıkan bir yazısından ve Osman Abbasoğlu’nun Saçak Dergisi’nde (sayı 9, s. 34) yazdıklarından bilgileniyoruz.
- Rodinson, Les Temps Modernes, Avril 1958, no 146, s. 1721 vd.
- Rodinson, aynı yerde.
- Charles Dobzynsk ile konuşmasında, agy, s. 65-66. Nâzım Hikmet’in oyununun Moskova’da sahneye konacağı sırada, otorite sahiplerinin alacağı tavırdan kaygılanan notları için bkz. piyesin Kaynak Yayınlarına ait sunuşu.
- Rodinson, agy.
- Dobzynski ile konuşya, agy. s. 66.
- Rodinson, agy.
- Dobzynski ile konuşma, agy. s. 64.
- Aktaran: Rodinson, agy.
- Dobzynski ile konuşma, agy s. 65-66.
- Les Temps Modernes, Avril 1958, no 146, s. 1732 vd. Sartre’ın “Kirli Eller” ve “Siyaset Çarkı” adlı oyunlarındaki temalarla Nâzım’ın oyunu arasındaki yakınlık da tartışılabilir.
- Dobzynski ile konuşma, s. 64 ve Rodinson.
Doğu Perinçek | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 132 - 15 Kasım 1985

