Kapımızda mı, bacamızda mıydı derken, uydulu televizyon, “antre”mizden içeri süzülüyor işte. Mc Luhan’ın gittikçe küçülen “evrensel köy”ünde, altında kaldığımız mesaj bombardımanına, nicelik ve nitelik olarak bir yenisi daha eklenmek üzere. Bundan tedirginlik duymaya gerek olmayabilirdi; bugün gündemimizde hâlâ “Türkiye’nin Tanıtımı” gibi bir madde bulunmasaydı. Dahası, ulusal kitle iletişim araçlarında, kültürel tarihin “iletilebilir”liği, kültürel üretimin -her düzeyde- iletişime katılımı sağlanabilseydi. Kültür taşrasını aşmış, içten dışa da mesaj veren etkin bir ulus olarak, uydulu televizyona “hoşgeldin” diyebilirdik. Bunun için devletin kültür politikası belirleyici etken elbette. Ama başta günlük basın olmak üzere tüm iletişim araçlarının duyarlığı ve toplumsal sorumluluğunun payını nasıl gözardı edebiliriz? “Kültür”, halkın ilgilenmediği varsayılan bir konu olarak haber üretiminde dışlandıkça, zaten “yazı”yı atlayıp, “görsel”e takılı kalmış toplumda kültürel kimlik durup dururken nasıl oluşur? İşte buna somut bir örnek, Cengiz Bektaş’ın mimar ve ozan kimliğiyle yurt dışında yaptığı “bir şeyler”in hiçbir günlük yayın organından duyurulmayışı. O yüzden “gecikmiş bir sohbet” diye başladım yazıya. Aslında “geciken” sohbet değil, mesajın “haber”liği...
![]() |
| [bedri rahmi nakışlı bir deneme kitabında Azra Erhat'ın önsözünden] |
1985’in son aylarında yurt dışında yoğun bir trafiğiniz oldu. Nerelere gittiniz, neler yaptınız?
Önce, PEN Klüp ve Sırp Yazarlar Birliği’nin düzenlediği, toplum ve edebiyat ilişkisini tartışan bir toplantıya, sansür ve oto-sansür konulu bir bildiriyle katılmak için Belgrad’a gittim. Daha önceden bilmiyor değildim ama, edebiyatın toplum hayatında ağırlıklı yer alışının böylesi örneğini daha önce hiç görmemiştim. Toplantının ertesi günü tüm gazeteler ve televizyon bu toplantıdan söz etti. Benimle ilgili olarak televizyonda yayın yapıldı. Belediye Başkanı ayrı ayrı yazarlarla görüştü. Benimle konuşurken, “vaktiyle, bizim ailelerimizde günlük konuşmalara Türkçe sözcükler karıştırmak, bir soyluluk göstergesiydi” diyen Başkanla, Sırpça’da hâlâ yapı alanında Türkçe sözcükler kullanıldığını gördük. Asıl etkilendiğim şey, Kültür Bakanı’nın, bana, “ülkelerimiz arasında nasıl bir yakınlaşma olabilir?” sorusu oldu. Kendisine, şunca yüzyıllık ortak kültürümüz olduğunu, bu ortak yönün kalın çizgilerle iyilerinin altını çizdiğimizde iyi şeyler, kötülerinin altını çizdiğimizde kötü şeyler olacağını söyledim. Bir yandan da söylediğim şeylerin havada kaldığını düşündüm. Çünkü benim arkamda devlet yoktu.
Diğer yazarların var mıydı?
Evet. Buradan belli bir politika ile gidilseydi ne kadar etkili olurdu. Propaganda olsun diye değil. Apaçık, yalnızca yüreğini açma çok şeyi değiştirebilir. Mesela, Yugoslav çocukları hâlâ Türk düşmanlığıyla yetiştirilmez.
Var mı öyle bir şey?
Eh, dolaylı olarak. Meselâ yabancı yazarları götürdükleri pek çok yerde rastladım. Kosova Savaşı’nda, nasıl yenmişler; bir anıt. Türkler hangi kiliseyi nasıl tahrip etmişler? O yıkıntı. Müzeye götürüyorlar, orada Türk silahları. Böylece, Osmanlı ve Türk ayrımı yapmaksızın, belki isteyerek belki istemeyerek Türk düşmanlığı yapılıyor.
Ama, bizim mimarlık yapıtlarımızı çevresiyle birlikte pek de güzel koruyorlar, değil mi? Biz de tarihi dekor gerekince oraya gidiyoruz.
Belgrad’da birçok cami vardı, şimdi bir tane kalmış. Bu koruma olayı biraz da olayın ekonomik olarak, turistik açıdan öneminin farkedilmesinin sonucu. Onlara yararlı olduğu için öyle. Aynı politika sanatta da var. Mesela, sanatçıları son derece güzel bir dinlenme yerinde 10, 15 gün misafir edip, karşılığında birer sanat eseri alıyorlar. Onlar dinlenirken, bir yandan bir hazine oluşuyor. Neyse, Belgrad dönüşü, burada Yevtuşenko ile karşılaştık. Ağırladık. Kendi çevirdiği bir filmi izledik. Onun da arkasında devleti vardı. Bulunduğu koşullar içinde ülkesinin aleyhine yazarsa ne olur, dışarı çıkabilir mi, çıkamaz mı? Ama bunlar bir yana, Yevtuşenko İngilizce konuşuyordu. Konuşurken de New York’tan bir “komşukent”, Bosquet’den de dayısının oğlu gibi söz ediyor, aynı anda hem burada, hem New York’ta, hem Paris’te olabiliyordu. Bu arada birçok ülkede insanlar yazamaz durumda çünkü dünyada ne olup bittiğini bilemiyorlar. Hâlâ ulusçuluk, devlet tartışmaları, çok uluslu yorumları sürüyor. Bunların içinde benim yazarım, sanatçım nerede? Ve hep geldiğim sonuç: Biz ne kadar kapalıyız.
Kendimize ve dışarıya?
Kendimize ve dışarıya. Şu İstanbul’da bile konuşmuyoruz birbirimizle.
![]() |
| [bedri rahmi nakışlı bir deneme kitabından bir bölüm] |
Sonra ABD’ye gittiniz. Çağrıldınız daha doğrusu. Sizi nasıl keşfettiler?
Evet, Boston, en, geçici olarak ders vermek üzere çağrıldım. Bunun Ağa Han Ödülü’nün yayımladığı “Mimar” dergisinin benim için yaptığı özel yayın üzerine olduğunu sanıyorum. Zaten çağrı da M.I.T’nin İslam Mimarlığı üzerine doktora üstü araştırma yapan bölümünden geldi. “Biz sizi, eserlerinizi ve mimari yorum biçiminizi öğrenmek istiyoruz” dediler. Yahu, niye önemli olsun ki benim yorum biçimim? Sonra düşündüm, niye önemli olmasın ki? Gittiğimde, ders verdim, düzeltme yaptım, özellikle Üçüncü Dünya Ülkelerinden gelen öğrencilerle tartışmalar yaptım.
Neler anlattınız onlara?
Onların bilmek istediği benim ne yaptığımdı. Kendi mimarlık çizgimi anlatırken, mesela Ankara’da yapı yaparken değil, Denizli’de yapı yaparken daha sağlıklı olduğumu, çünkü orada kendi kimliğime kavuştuğumu anlattım. 1964’te Bonn Büyükelçiliği projesini kazandığımızda, Almanya’da Türkiye’yi temsil edecek bir yapıyı nasıl biçimlendirdiğimizi örnekledim. Buradan bir ortak noktaya varıldı, kültürel kimliği bir yapının nasıl göstereceği konusuna. Şimdi gelecek sömestreye ödev olarak bunu hazırlıyorlar. Bu arada geçmişin biçim alfabesiyle, yani kubbesiyle, kemeriyle, penceresiyle bugünün mimarisini kurmaya çalışmanın yanlışlığında birleştiler benimle. Bu hem basit, hem yanlış bir yol çünkü.
Neden?
Ben 200 yıl öncesinin kültürüyle bu çağı anlatamam. Benim yapım çağdaş olacaktır. İkincisi, Türkiye’nin ekonomik koşullarına uygunluk gereklidir. Benim ülkemin insanının yarıya varan yüzdesi tek hacimli bölümlerde yaşarken, temel sorun çağımın insanına yakışır “çevre”yi yaratmaktır öncelikle. Üçüncüsü, ben eğer Türk’sem, yapacağım iş zaten öyle olacaktır. Bunun için biçimden yararlanmak gereksizdir. Ben o değilsem ona benzemeye çalışırım, niye kendi kültürümü yani biçimle işlev arasındaki ilişkiyi uzakta arayayım? Bana Türk Dil kurumu binasında “çağdaştan öte bir şey” olduğunu söyledi, Charles Fourrier, işte o “kültür”dü. Çünkü “çağdaş”, mimarlıktaki tanımında “en az” demek. En azla en çok şeye ulaşmak. Strüktür, yalınlık TDK binasında yaratılan mekânlar var, bunların birbiriyle ilişkisiyle hem geleneğe bağlanan, hem geleceğe dönük bir şey var. İşte ister işlevden, ister biçimden yola çıkılsın, sonunda önemli olan bunların en iyi bileşkesine ulaşmaktır. Bu da şiiriyle, müziğiyle, bütün sanat dallarıyla birlikte oluşan ortak değer yargılarına, ekonomik durumumuza, teknolojimize uygunlukla olacak. Demokrasi var diye, bir yerlerde güzel bir cephe yapmakla bir mimar olamam. Önce kendi insanıma yakışır sağlıklı bir çevre. Bu öyle hümanizma filan değil. Öyle ya doktor apandisit ameliyatı yaparken, “önce bir fiyonk atayım da öyle” diye düşünmez.
Bu mesajlarınızın tepkisi ne oldu?
“Bir Türk mimarı geldi, bize şunu bunu söyledi”nin ötesinde anlamlı oldu. Çünkü konut sorunu A.B.D’de bile var. Ama özellikle Üçüncü Dünyalılar projelendirmede tavır değiştirdiler somut olarak. Programı, insanı düşünmeye başladılar.
Peki, bu iletişime sizin tepkiniz ne oldu?
Ölçek değişmesi öncelikle. Yani, Yemen’in başkenti Sanâ’da yenileşmeyle, korumayla ilgili bir politikayı tartışmaya başladığınız zaman, sorun buradaki konuyu tartışmaktan boyut olarak birdenbire farklılaşıyor. Aslında konu temelde aynı ama biz dışa kapalılıktan, bu farklılaşmayı tepeden bir perspektifle yapamadığımız için bize farklı geliyor. Bu yüzden döner dönmez müthiş bir sorumluluk duygusuyla ingilizcemi ilerletmeye koyuldum. “Masa İngilizcesi”yle tartışmalarda taşı gediğine koyabilmek mümkün değil.
Bedri Rahmi “en az üç dilden ana avrat sövmeyi bileceksin” diye boşuna dememiş.
Evet. Aynı nedenle biz kimi yayınlara da tepki gösteremiyoruz. İşte Yevtuşenko nasıl hem burada hem New York’ta olabiliyorsa, ben de en azından kafaca hem burada, hem New York’ta, hem Paris’te olabilmeliyim aynı anda. Bunu ülke düzeyinde ele aldığınızda sonuç bambaşka olumlu oluyor.
![]() |
| [bedri rahmi nakışlı bir deneme kitabından bir bölüm] |
“Olumsuz ülke imajı” yaratılmasında bilim, kültür, sanattan yararlanmak diyebiliriz buna. Bu açıdan ABD’de neler gözlemlediniz? Sizin ozan kimliğiniz de gündeme geldi mi?
Talât Halman’ın çevirileriyle biraz. PEN Kulübün ikinci başkanı ile tanışıp, tartıştık. Ancak, dediğiniz türden çok etkili örnekler gördüm. Bir keresinde, Halman’la birlikte BM’de bir şiir okuma gecesine gittik. Rus ozanı Voznazenksi için düzenlenmişti gece. Voznazenski de İngilizce konuşuyordu, şiirleri 100 dile çevrilmiş. Carnegie Hall’den başlayıp, kendi deyimiyle “seçim turnesi” gibi dolaşıyor Amerika’da. O gece okuduğu şiirler bana göre pek de iyi değildi. Onun yüz katı iyi şiir yazanlar var Türkiye’de ama yüz dile çevrilmiyorlar. Yine, Metropolitan Müzesi’nde Hint Sanatı üzerine bir sergi, ile, Liechtenstein Prensliği’nin bir diğer sergisi önemliydi.
Peki sizce bizi nasıl tanıyorlar?
Bizi tanıdıkları yok ki. Mimarlık alanında çalışan önemli bir iki Amerikalı hocanın dışında Mimar Sinan’ı bile bilmiyorlar. Yugoslavlar bile, “bize Mimar Sinan hakkında makale gönderin, bilgi verin” diyorlar. ABD’de, bir kez, o da yaşlı bir Amerikalı satıcı, Türk olduğumuzu öğrenince “ah, Kore” dedi. Bu da beni hemen Almanya’daki öğrencilik yıllarıma götürdü. Bizi ancak yaşlı kuşak, o da “Enverland” olarak tanırdı. Biz eğitimimiz gereği Ren Nehri’ndeki balıkları tanırken, 1956’da Almanlar “Arabistan’ın neresindesiniz?” diye sorarlardı. Biz ne kadar oradaysak, adamlar bizi o kadar tanıyorlar. Bunun tek kabahatlisi var, o da yine kendimiziz.
Sizin bu konuda önerileriniz?
Kültüre, sanata, bilime önem vererek, üretimi örgütlemek ve yaymak. Mimar Sinan çocuk kitabı da olmalı, koca ciltli bir kitap, film, video-kaset de olmalı. Hâlâ her düzey okur-yazar bir yabancıya giderken armağan olarak götürebileceğimiz bir Anadolu Sanatı kitabı olmaması çok yazık. Bu tür çalışmalar yapılırken on bin yılın Türkiye’si düşünülmeli, sığ politik detaylara düşülmemeli. Batının en doğusu, doğunun en batısında İstanbul dünyanın en ilginç mekânı. Burada Anadolu Medeniyetleri Sergisi yapılmasaydı, kimse kaç bin yıllık uygarlığın üzerinde yaşadığını bu kadar canlı farketmeyecekti. Ama, ben ki şiirleri en az yabancı dile çevrilenlerdenim, on dile çevrildim, bundan kimsenin haberi yok. Eğer futbolcu olsaydım, üçüncü ligden bir takımla gidip, Yunanistan’ın dördüncü ligden bir takımını yenip dönseydim, herhalde omuzlarda karşılanırdım. Toplumu suçlamak yanlış. Basın ne kadar önem veriyorsa, toplum da o kadar önem veriyor.
●
Şimdi gelin de gönül hoşluğuyla uydulu televizyonları bekleyin bakalım.
(Ha, bu arada “Tarihi İstanbul Çeşmeleri Kurtarılmalıdır” kampanyası kapsamında İSKİ ve Cengiz Bektaş tarafından onarılıp, su bağlanan Mimar Sinan sebil-mezarı hakkında ne ilgililerden ne de basından “tıs” çıkmamakla birlikte “Mimar Sinan Yılı”nda bu mekânın da varlığını hatırlatalım. Hatta biraz daha iyimser olup, Mimar Sinan ve yapıtlarıyla ilgili her türlü belgenin sergilenip dağıtılmaya elverişli bir “enformasyon” biriminin buraya ekleneceğini bile umabiliriz. Kimbilir?)
Avniye Tansuğ | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 142 - 15 Nisan 1986



