Denizin iki kıyısı


Betty Friedan, bundan yirmi yıl önce “Kadınlığın Gizemi”ni yazdığı dönemde, kadınlığın tüm sorunlarını “ev kadını” simgesinde toplamıştı. Yüksek öğrenim görmesi, meslek sahibi olması, ev dışında çalışması engellenen kadın olgunlaşamayacak, kendini gerçekleştiremeyecek, mutsuz, uyumsuz, sağlıksız, soğuk biri olacaktı. Bu durumdaki kadın çözüm olarak sevgiye, sekse, çocuk doğurmaya, mutfağa, ev işlerine, giderek alkole, nevroza sığınmayı deneyecekti. Bu koşullarda kişiliğini geliştiremeyen, kimliğini bulamayan kadın için tek çözüm “ev kadını” olmaktan çıkıp “çalışan kadın” olmaktı.

Günümüzde kadının eğitim görmesi, meslek ve iş sahibi olması yönünden azımsanamayacak bir ilerleme var.

Söz gelimi, “Avrupa Topluluğu ülkelerinde yaklaşık yirmi yıldan bu yana kadınların çalışma yaşamına girişlerinde bir artış görülmektedir.
60’larda başlayan bu artış 70’lerde hız kazanmıştır”.

Ne var ki, kadının çalışmasının kadınlık durumunda pek bir değişiklik yaratmadığını gösteren araştırmalar da ortada:

UNESCO’nun 14 ülkede yaptığı bir araştırma, kadınların erkeklerden daha çok çalıştığını, daha az dinlendiğini gösteriyor”.

Geçmişte ev kadını hücre hapsi çekiyordu, bugün çalışan kadın “çifte yük” altındadır. Kadın temelde ekonomik zorunluluk nedeniyle çalışmaktadır, dolayısıyla “ev kadını” kimliğine bir de “aileye ek gelir sağlayan yardımcı” sıfatı eklenmiştir. Bu ikili rol nedeniyle çalışmak ne ekonomik bağımsızlık getirmekte, ne de kendini geliştirmesini sağlamaktadır. Kadının günümüzdeki asıl sorunu budur.

Bütün bu gelişmelerden sonra, yüksek öğrenim görmediği, mesleği ve işi olmadığı için kimliğini bulamamış bir kadının öyküsünü okumak şaşırtıcı geliyor
-kendi içinde tutarlı olsa bile-.

Brigitte Schwaiger’in romanı “Denizin Tuzu Nereden Geliyor” bir burjuva ailesinin tablosuyla başlıyor, o ailenin genç kızının evlilik öyküsüyle sürüyor,
boşanmasıyla bitiyor, arada ihanet var, sakinleştirici haplar, psikiyatrik görüşmeler, intihar girişimleri, kaçma isteği, öldürme düşü var.

Romanın en başarılı saptamalarından biri evlilik ilişkilerindeki yabancılaşma üzerine:

Annem, iyi bir evlilik sürdürdüğüm için pek neşeli. Babamın kendisini anlamadığını söylüyor. Büyükanne, büyükbabamla herşeyi paylaştıklarını söylüyor. Babam, büyükannenin büyükbabamı hiçbir zaman anlamadığını söylüyor. Büyükanne, babamın annemle daha çok ilgilenmesi gerektiğini söylüyor. Babam, annemin, kendisini anlamadığını söylüyor”.

Böyle bir aileden çıkan biri elbette evlenmekten korkacak, ama istemese de evlenecektir:

Rahibin önünde ‘evet’ dedin ve ‘hayır’ diye düşündün. Yalan söyledin yani”.

Sonrası evlilik mahkûmiyetidir: “Güzel bir ev içinden kaçmanın mümkün olmadığı bir hapishanedir

Schwaiger’in kahramanı “Mesleği: Ev kadını” olanlardan. Üniversitede okuyamamış.
Aslında kendisi için düşündüğü hiçbir mesleği yakınlarına kabul ettirememiş demek daha doğru.
Şimdi, süslenmeye vakti olmayan, bakımsız üniversiteli kızlara hayran.

Şimdi, “Ben ben değilim. Rolf’un karısıyım ben”.

Sonra Albert’in sevgilisi olur ve sonuç aynıdır yine: “Ona aitim ben”.

Arada da evdeki köpeğe benzemektedir gittikçe: “Yıldırım ev hayvanı, bense yuva hayvanı”.

Kocası derdin ne diye sorar: “Hayatımda bir anlam yok sanıyorum. Sorumluluğa ihtiyacım var, ilgilenecek bir şeye”.

Kocası çalışmasına karşı değil gibidir: “Eğer çalışmak istiyorsan çalış demiştim sana. Ne yapmak istiyorsun ki sen aslında?
(...)
Ne istediğimi soruyor, sahiden sormuyor ama bunu”.

Sonunda hastalığa sığınmak ister: “Neden deli değilim ben? Hasta olduğuma neden kimse inanmıyor?
(...)
Sevdiğim adam çocuğumu öldürdü, tahammül edemediğim bir adamla evliyim, o da köpeğimi uyuşturarak öldürdü
ve ben de artık yaşamak istemiyorum, çünkü kendime de tahammülüm kalmadı artık

Bu kadın erkeklerin egemenliğini mi gösteriyor, yoksa kendi bağımlılığını mı diye sorduracak kadar uzayıp gidiyor bu yakınmalar.

Yazar bütün bu gelişmeleri kadının iş ve meslek sahibi olmamasına bağlayınca, kentleşme çağında köy romans yazmış gibi bir izlenim uyandırıyor.
Schwaigner’in 1977’de yazdığı roman Friedan’in 1963’de incelediği olgular çerçevesinde daha anlamlı duruyor.

Kaldı ki Friedan sadece “”in yeterli olmadığını da bilmektedir:

Bir erkek için olduğu kadar kadın için de kendini bulmanın tek yolu, kendine göre yaratıcı bir iş yapmaktır. Ama iş -herhangi bir iş- de başlıbaşına bir çözüm getirmez. Aslında böyle bir şey kapana kıstırılmanın başka bir yoludur. Eğer iş, kadını içine kıstırıldığı kapandan çıkabilecekse, bu onun tüm yaşamı boyunca ciddiye alabileceği ve topluma yararlı olabileceği nitelikte bir iş olmalıdır”.

Bu açıdan bakıldığında, öğrenim görmüş ve çalışıyor olduğu halde yine de kendini gerçekleştirmesi engellenen kadınların öyküsü
(Marilyn French’in Kanayan Yürekler’inde olduğu gibi) daha gerçekçi olacak ve günümüze daha uygun düşecektir.

Schwaiger’in romanı, kahramanının cinselliğini temellendirememişse de duyarlılıkla çizmiş.

Brogger’in saptadığı olguyla karşılaşıyoruz burada da:

Erkeklerin çoğunun sevişmekle ırza geçmek arasında ayırım yapmadıkları savı,
kadın hiçbir istek göstermediği halde onunla yatabilen, karısının soğuk kadın olmasından yakınan,
ancak onun ‘karılık görevi’ni yapmaya zorlayan bütün erkekler için geçerlidir” (Bizi Aşktan Koru).

Schwaiger’in kahramanı da “Bir cesedin ırzına geçmek bu yaptığı” diyor kocası için, kocası da “sen frijitsin” demekten geri kalmıyor,

ve sivri öpücükler konduruyor direnemeyen vücuduma, çünkü, eğer bir kadın öpülmek istemiyorsa,
bunu ayrıntılı bir biçimde nedenlendirmek zorundadır ve açıklamayı yaptığında buna karşılık yine öpülür.”

Sonra da: “Diyor ki: Uzun zamandır hiç bu denli güzel olmamıştı seninle. Oysa ben evde bile değildim o sıra.

Aslında çok önceleri kararını vermiştir kadın: “Bana dokunduğun zaman burada olmayacağım

Başka bir erkekle seviştiğinde de bir şey değişmez.

Kısacası, evde, yatakta, konuşmada hep belirlenen, yönlendirilen kişi olmaktan yakınmaktadır kadın.

Konuşmak istiyor: “Bana akıl öğretmeyecek biri ile konuşabilmeyi istiyorum
ama konuşamıyor: “Hiçbir şey söylemiyorum, çünkü ona söylediğim her şeyin posasını çıkarıyor.
Bana kabuğunu geri veriyor; bak, iddian bu kadar boştu

o zaman da öcünü alıyor: “(Koca, erkek) ne yapması gerektiğini ve bundan dolayı benim ne yapmam gerektiğini biliyor,
buna karşılık yine frijit oluyorum ben de, hak yerini bulmalı.

(Böylece hak yerini bulur belki ama, bu adaletten de kimse kazançlı çıkamaz).

Kadındaki cinsel soğukluğun “erkeğin uyandırdığı korku ve nefretten ileri geldiği“, orgazm olamayan kadınlardaki ortak özelliğin
kocaya bağımlı olmaktan duyulan bilinç dışı endişe ve kocayı elden kaçırma korkusu olduğu” (Bizi Aşktan Koru) artık herkesçe bilinmektedir
-eksik bir açıklama olsa da-.

Schwaiger’in kahramanı da rüyasında kocasını ölmüş görünce kaygıyla uyanır:

buna benzer rüyaların sonunda, yanımda yatmakta olurdu Rolf, hâlâ nefes aldığını görmek ve ona sımsıkı sarılabilmek bir mutluluktu.”

Sıra boşanmaya geldiğinde, o müthiş yalnızlık korkusu yine sarar kadını:

O uyumak zorunda olduğu için uyuduğunda, sokuluyorum iyice yanına, çünkü öyle korkuyorum ki, yalnız yatacağım gecelerden.
Ona ihtiyacım olduğunu kabul ettiğim halde, onu neden terk ettiğimi soracaktı. Mecburum çünkü.”

Boşandıktan sonra baba evine döner kadın, son sayfada da çocukluğuna, “hepsi hile” dediği çocukluk yaşantılarına.

Aslında hep dönmek istemiştir çocukluğuna:

Ben çocukken Rolf, büyüyeceğim diye nasıl da sevinirdim. Heyecan ve sabırsızlıkla doluydum.
Her yaş günü bir zaferdi! Ve şimdi, yeniden geriye dönmek istiyorum; şu halimi gördükçe annemin karnına dek girmek istiyorum.”

Rolfcan sıkıntısı” der bu duruma, Albertbunalım”.

Aslında kadın kendi kendisi olmak istemektedir ve kimse izin vermemektedir buna: “Denemek istiyorum. Neden? Anlamıyor bunu.”

Oysa “küçücük bir tekerleği olduğu o kocaman aygıtın nereye doğru yol aldığını bilmeyen” kocası
özgür ve farklı olmak denen şeye” şiddetle karşıdır.

Genç bir öğrenciyken, henüz hırslı bir işadamı olamamışken sevmiştir Rolf’u kadın, şimdi de aynı Rolf’u sevmek ister:

nefret ettiğim o değildi çünkü, onun içine soktukları haldi
(...)
Onun gömdüğünü yeniden bulmak istiyorum, o Rolf’u, ama öyle iyi saklamış ki onu.”

Çarpık bir yaşam düzeninin kadını olduğu kadar, erkeği de değiştirebileceğini, bozabileceğini saptayan ender cümleler bunlar,
kitabın geri kalan tüm eleştirileri ise sadece erkeğe yönelik.

Oysa Fromm’un dediği gibi,
İnsanlığın yarısının diğer yarısı tarafından hor görülmesi ve aşağılanması, her iki cins için de çok zararlı olmuştur ve olmaktadır.”

Adler de savunmuştur bu görüşü:

Cinslerarası ilişkilerde bir bireyin diğerine tâbi olması, her iki taraf için de son derece zararlı olmaktadır.

Erkekle kadın arasında bu derece yaygın olan güvensizlik, her türlü içtenliğe engel olmakta
ve bunun sonucu olarak da bütün insanlık acı çekmektedir.

İşte bu nedenle erkek yönündeki tahribatı da anlatmayan romanları eksik sayıyorum ben. Bu romanı okurken de bazen kadının yerine bir erkek koymak geçti içimden ve psikolojik açıdan çok şeyin değişmeyeceğini düşündüm. Çünkü “iktidar sorunu” (Schwaiger) haline getirilmiş bir evlilik ilişkisinde bundan herkes zarar görür. Böyle bir güvensizlik ortamında, “Kadınlarla erkekler birbirlerinden hem korkuyor, hem nefret ediyorlar” (Kadınlara Mahsus) ve bunu belirtmek romancının görevi olmalı.

Schwaiger’in romanı “engellenmiş bir ruhsal gelişmenin anlatımı” (Adler) olarak son derece başarılı.
(“Büzülüp büzülüp acı bir çekirdek oluyorum. Tükürmek istiyorum kendimi” cümlelerindeki derin acının farkedilmemesi olanaksız).

Ne var ki, sorun sadece kadının bulaşık yıkamaya mahkûm edilmesiyle sınırlı olmadığı gibi erkeğin görünürdeki egemenliğiyle açıklanacak kadar basit de değil. Böyle düşünmekte ısrar edildiğinde, evlilik sorumluluklarının tümünü erkeğe yükleyen kadın ya da kadın yazar, bilincinde olmadan kendi zayıflığını ve bağımlılığını ilan ediyor, erkeği tümgüçlü sayıyor, çözümü de ondan bekliyor demektir.

Oysa doğru olan S. de Beauvoir’ın söylediğini söyleyebilmektir:

Bağımsızlığımı hep korudum, ama kendi sorumluluklarımı Sartre’ın üzerine yıkarak gerçekleştirmeye kalkmadım bunu.”

İşte bu nedenle Beauvoir,
Feminizm denen o boş ve kadının körü körüne savunulmasından başka anlamı olmayan akımın sınırlarına mahkum etmedim kendimi
(Kadınlığımın Hikâyesi) diyebilmiştir.

Sorunu tek yanıyla görme tuzağına düşmeyen herkes, egemenlik kurma isteği ya da sorumluluktan kaçma eğilimi kimden gelirse gelsin,
psikolojik sonucun iki taraf için de her zaman olumsuz olacağını görebilecektir.

Bugün kimi kadın yazarlar sorunun bir bütünlüğü olduğunun farkındalar,
ama yalnızca kendi cephelerini savunmaktan da kendilerini alamıyorlar henüz. Oysa denizin bir de karşı kıyısı var.

Marilyn French, “Belki erkeklerin durumu da benim sandığım kadar iyi değildir.
Belki onlar da türlü bunalımlar geçiriyor, acılar çekiyor da belli etmiyorlar olabilir. Onların çektiklerini onları anlayanlar anlatsın.”
(Kadınlara Mahsus) diyerek kendini haksız yere sınırlamaktadır.

Sorun yazarını arıyor diyebiliriz o halde, iki kıyıyı da görebilen yazarını.




Bekir Onur | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 95 - 1 Mayıs 1984