Uygarlığın anlamı
ve çağımızda uygar olmak
Uygarlık derken, genel olarak teknik, bilim ve sanatın gelişmesiyle oluşan ileri insanlık düzeyini kastediyoruz.
Örneğin, bir Sümer Uygarlığı’ndan söz ederken, bu düzeyin İlk Çağ’da belli bir coğrafya parçasında, yani Mezopotamya’da belli bir zaman aralığındaki görünüşünü anlatmış oluruz.
Bir eski Mısır, bir Hint, bir Çin, bir Yunan, bir Roma, bir İslâm, bir Batı uygarlığı için de öyle.
Bu düzey, bir uygarlıkta kendisini belli özellikler halinde ortaya koyuyor:
Düşünceler, onun ürünü ve uygulamaları, tutum ve davranışlar; dinden sanat ve edebiyata, giyim biçiminden yenilene içilene kadar yaşamın hemen tüm belirtileri bir özellik gösteriyor. O kadar ki, bir uygarlıkta gördüğümüz çoğu şeyleri bir başkasında göremiyoruz ya da değişik biçimler altında çıkıyorlar karşımıza.
Uygarlık, aynı zamanda özgünlük demek.
İki nokta pek önemli:
Uygarlık, insanlık tarihinde bir aşamanın adı;
sonra da sürekli bir ilerlemenin simgesi.
UYGARLIK BİR AŞAMADIR
İnsanlığın ne kadar eski bir geçmişi olduğu malûm; uygarlık ise o denli eski değil. İnsanlık, uygarlık dediğimiz düzeye belli bir aşamadan sonra varmış. Böylece, insanlığın tarihinin uygarlık-öncesi, uygarlık-sonrası diye ikiye ayırabiliriz.
Hatta asıl anlamıyla tarihi, uygarlıkla başlatabiliriz; uygarlık öncesi, bir yerde tarih öncesi de.
O uçsuz bucaksız uygarlık-öncesi dönem boyunca, insanlar, son derece ilkel aletler kullanan, kendi tüketimleri için üretim yapan, içlerinde toplumsal iş bölümü henüz bulunmayan, doğal ilişkilere dayalı küçük ve dağınık topluluklar halinde yaşamışlardır. Bu toplulukların ilk ve en yalın biçimini ilkel sürüler, biraz daha gelişmiş biçimini de kabileler oluşturmuştur.
Eski Taş Çağı’nda Ön Asya ve Avrupa’da göçebe kabile toplumu saf ve ilkel biçimiyle vardı. Bu toplulukların ilkel köy komünleri halinde toprağa yerleşmeleri genellikle Yeni Taş Çağı’nda gerçekleşir.
Yeni Taş Çağı’nda tarıma geçiş, daha sonra maden -önce bronz, sonra demir- teknolojisiyle birleştiğinde kabile toplumunda hızlı çözülmelere yol açar; tarım ile zanaatlar, köy ile kent, kol emeği ile kafa emeği arasındaki ayırımların derinleşmesiyle kesin olarak barbarlıktan uygarlığa geçilir. Daha önce bir sosyal farklılaşma, bir başka deyişle sınıflar yoktur; henüz farklılaşmaya uğramamış toplumun, yerini sınıflara bölünmüş topluma bırakması da o anda olur. Evrimin “kritik” bir anıdır bu.
Sınıflar vardır artık; onunla beraber “sömürü” de.
İnsanın, hayvanlar âleminden -aman yanlış yapmayasınız, Adem’le Havva’dan değil!- çıkışı, günümüzden -aşağı yukarı- 2 milyon yıl önce belirmiştir. Böylece uygarlık dönemi insanın yeryüzündeki varlığının pek küçük bir parçasını içine alıyor.
Uygarlığın ilk büyük gelişmesi nerede oldu?
Hemen hemen görüş birliği ile kabul ediliyor:
Mezopotamya’da; oradan Anadolu’ya sıçrayış olmuş.
Anadolu, insanoğlunun uygarlıkta ilk büyük adımlarını attığı o kutsal topraklardan biri.
O kadar mı?
Birbirini izleyen ve her adımda birbirini aşan, yığınla uygarlığın potasında ete kemiğe büründüğü belki tek coğrafya.
Anadolu’nun tarihi onun için önemli.
UYGARLIK SÜREKLİ BİR İLERLEYİŞTİR
İlk uygarlıklarla aramızda -doğru- sadece 6000 yıllık bir ara var. Ama, bu topu topu 60 yüzyıl içinde, o ne baş döndürücü gelişmedir o öyle!
Uygarlık-sonrası tarihte önce uzun bir İlk Çağ görüyoruz. Binlerce yılı kapsıyor. Aslında, dayanılmaz acılarla dolu bir çağ; sınıflı toplumların en korkunç biçimi, kölelik var çünkü. Henüz bütün insanların insan olarak da tanınmadığı yüzyıllar. Ama, insanoğlu yazı da içinde olmak üzere, edebiyattan sanata, bilimden felsefeye değin aklın ve beğeninin ilk büyük fetihlerini bu çağda yapmış. Önlerinde bugün de hayranlık duyup, saygıyla eğildiğimiz fetihler bunlar. Bu bakımdan, insanlığın onuru bir çağ bu. Aydınlık Doğu’dan gelmiş önce; onun yüce mirası üstüne, Eski Yunan kendi soluğunu katmış ve büyük bir birleşim yaratmış: Roma, çok daha başka planda damgasını vurmuş o çağa.
İlk Çağ önemli.
Öylesine önemli ki, onu görmeden ve tanımadan, öteki çağları anlamak bütünüyle olanaksız.
Onu, İsa’dan sonra V. yüzyılda başlayan Orta Çağ izler; bir tarihten sonra kölenin de rastlanmadığı feodal Orta Çağ. Sömürü, gerçi bir başka çerçevede sürmektedir ama, insanoğlunun ilerleyişi de.
Bizde Orta Çağ deyince, karanlık bir devir hatıra gelir; Orta Çağ’la karanlık adeta eş anlamlıdır dilimizde.
Bununla Batı Orta Çağı’nı kastediyorsak yanlış;
Batı, bir ara bir alacakaranlığın içine girer gerçi; ama 1000 yılı dolaylarından başlayarak türlü bunalımlarla iç içe de olsa, ilerleyen, yaratan bir Batı’dır o. Burjuvazi’nin doğup geliştiği, Rönesansın gerçekleştiği bir çağı topyekün karanlık diye niteleyemeyiz.
Hele karanlık, Doğu’daki Orta Çağ için asla söz konusu olmaması gerekir:
Orta Çağ’da Asya uygarlıkları, özellikle Hint ve Çin rönesanslarını yaşarlar;
Yakın Doğu’da ise her şey bir yana, VII. yüzyıldan başlayarak insanlık tarihinin en görkemli olaylarından biri sahneye gelir:
İslâm doğar ve fethini yapar. Bu fetihlerden oluşan yeni uygarlık, insanoğlunun gördüğü en parlak uygarlıklardan biri olur ve antik mirasın büyük bir bölümünü canlandırarak derleyip toparladıktan, ona kendi soluğunu da kattıktan sonra Batı’ya da öğretmenlik eder çok noktada.
Doğu’nun çaptan düşüşü, aslında Orta Çağ’dan sonra başlar.
Modern Çağ, Batı’nın yükseliş çağıdır; daha doğrusu, burjuvazinin Feodalite’ye karşı kapitalizmin bayraktarlığını yapan bu sınıf, o yüzyıllarda devrimci bir sınıf olarak, aklın rehberliğinde harikalar yaratır; bilimde, teknikte, felsefede, sanatta devrimler yüzyılıdır o yüzyıllar. Hele XVIII. yüzyılın ortalarından başlayarak İngiltere’de ortaya çıkan ve sonra aşama aşama Batı’ya yayılan Sanayi Devrimidir ki, tarihe asıl hızlanışı getirir. Siyasal ve sosyal planda da devrimler birbirini izleyecektir o yıllardan sonra.
O yüzyıllardan sonra tarih, bir başka tarihtir aslında.
Bizi, doğrudan doğruya etkileyen de o tarihtir.
BATI UYGARLIĞI DERKEN...
Bir noktayı gözden uzak tutmalı: Burjuvazi uygarlığını, uygarlık dışı araçlarla kurmuş, kurabilmiştir. Daha önce de öyle olmuştur gerçi; ama burjuvazinin yalnız Batı’da kendi halkına değil, bütün dünya halklarına çektirdiği acıların bir benzerine, belki tarihin hiçbir döneminde rastlamak olası değil. Üstelik, kendi kurduğu düzenin, uygarlığın son sözü, yeryüzünde tek uygarlık olduğuna inanmış ve başkalarını da buna inanmaya zorlamıştır. O büyük iki düşünürün Bildiri’de söyledikleri pek doğrudur, şöyle derler:
“Burjuvazi, tüm ulusları yok olma olasılığıyla karşı karşıya bırakarak, kendisinin uygarlık dediği şeyi, eşdeyişle burjuva üretim biçimini kabule zorlar.
Nasıl köyü kente bağımlı kılmışsa, öylece yoksul köylüleri burjuva ülkelere, köylü halkları burjuva halklara, Doğu’yu Batı’ya bağımlı kılmıştır.”
Nasıl köyü kente bağımlı kılmışsa, öylece yoksul köylüleri burjuva ülkelere, köylü halkları burjuva halklara, Doğu’yu Batı’ya bağımlı kılmıştır.”
Onlardan birinin bir başka vesileyle söylediği şu sözler, eşsiz bir çözümlemedir:
“Çağımızda her şey kendi karşıtını kapsıyor gibidir.
İnsanların çabalarını hafifletmek ve emeklerini daha verimli kılmak gibi harikalı bir yetiye sahip olan makinelerin insanlara bitkinlik ve açlık getirdiğini görüyoruz.
Şimdiye kadar görülmedik yeni zenginlik kaynakları birer yoksulluk kaynağı halini alıyor.
Teknik zaferlerin bedeli, moral çöküntüyle ödenmektedir.
İnsanlık, doğanın efendisi haline geldiği ölçüde, insan da başka insanların ya da kendisinin kölesi olmaktadır.
Bilimin saf ışığı bile, bilgisizliğin karanlık yüzeyinden başka bir yerde parlayamıyor.
Bütün keşiflerimiz, bütün ilerlemelerimiz şuna varıyor gibi:
İnsanların çabalarını hafifletmek ve emeklerini daha verimli kılmak gibi harikalı bir yetiye sahip olan makinelerin insanlara bitkinlik ve açlık getirdiğini görüyoruz.
Şimdiye kadar görülmedik yeni zenginlik kaynakları birer yoksulluk kaynağı halini alıyor.
Teknik zaferlerin bedeli, moral çöküntüyle ödenmektedir.
İnsanlık, doğanın efendisi haline geldiği ölçüde, insan da başka insanların ya da kendisinin kölesi olmaktadır.
Bilimin saf ışığı bile, bilgisizliğin karanlık yüzeyinden başka bir yerde parlayamıyor.
Bütün keşiflerimiz, bütün ilerlemelerimiz şuna varıyor gibi:
Maddi güçlerin entelektüel bir yaşamı vardır ve entelektüel yanından yoksun bırakılmış olan insan yaşamı basit bir maddi güç durumuna indirilmiştir.”
İşte burjuva uygarlığı!
Ve o uygarlık, kendi düzenini sürdürmek, kapitalizmin emperyalizmini yaşatmak uğruna bugün “yıldızlar savaşı”nın hesapları içindedir. Yeryüzün kararttığı gibi, o canım gökyüzünü de karartacak fırsat bulsa!
ÇAĞIMIZDA UYGAR OLMAK
Çağımızda uygar olmak, elbet körü körüne Batı uygarlığına inanmak değil.
Niyazi Berkes’in büyük bir gerçeği dile getiren sözleriyle söyleyelim:
“Batıcılık, geri kalmış toplumlardaki aydınların, kendi toplumlarının geriliği gerçeği karşısında, ilerlemiş toplumlara bakarak, aşağılık duygularını hafifletmek için yapıştıkları bir hayal, bir toplumsal sakatlığın aydınlar arasında nükseden bir belirtisidir; hiçbir yerde gerçekleşmemiş, son bir çözümlemede gericiliğe yarayan bir bireyci aydın ütopyasıdır o.
Batıcılık, başı sonu belli olmayan anlamsız bir kelimedir;
Batıcılık, başı sonu belli olmayan anlamsız bir kelimedir;
İslamcılık gibi, Osmanlıcılık gibi, Türkçülük gibi...”
Peki, ne o halde çağımızda uygar olmak?
Bugün insanlığın vardığı uygarlık aşaması, tarihsel bir birikimin sonucudur; ve -unutmayalım- tarih de sona ermiş değildir ve ermeyecektir.
İnsanlığın geçmişinde bir “Altın Çağ” olmadı; ama geleceğinde olacak.
Tarihsel birikimi de, karanlık ve kör güçler yaratmadı; tersine onlar, aklın, bilimin, emeğin ve alınterinin eseridir.
İnsanlığın geçmişinde bir “Altın Çağ” olmadı; ama geleceğinde olacak.
Tarihsel birikimi de, karanlık ve kör güçler yaratmadı; tersine onlar, aklın, bilimin, emeğin ve alınterinin eseridir.
Uygar olmak da başta akla, bilime, emeğe, alınterine inanmak. Bütün bunların tarih boyunca düşmanları oldu; bugün de var: Başta emperyalizm ve faşizm onlar.
Uygar olmak, emperyalizme ve faşizme karşı çıkmak; bir başka deyişle ulusal bağımsızlıktan yana olmak, kendi halkına, ama başka halklara da saygılı olmak, demokrasiye, insan haklarına inanmak ve barışı savunmak aynı zamanda.
Çağımızın “onsuz olmaz!” değerleridir bunlar.
Aydınlık geleceğimizin üstünde yükseleceği, ama mutlaka yükseleceği temellerin harcında da bunlar var.
Server Tanilli | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi 128 - 15 Eylül 1985
____________________________________________________________
Bilimler ve uygarlıklar
Epeyce oluyor, Robert Escarpit “Le Monde” gazetesinde yayımlanan “fıkra”larının birinde şöyle diyordu: “Fıkra”nın başlığı “Piyasa Değeri”:
“Bu hafta bir bilgisayar kaçırılmış Amerika’da. Kaçıranlar, kendilerine bir kurtulmalık (fidye) verilmezse bilgisayarı havaya uçurmakla tehdit ediyorlarmış.
Makine bir kez daha insanın yerine geçiyor. Kurban rolünde olmaktan kimse yakınmayacaktır elbet. Dahası, böyle girişimlerin sık sık olmasına da şaşmayacaktır. İnsan beyninin yeterli, yetkin olmayışını düşündükçe, eşit yatırım yapıldığında elektronik beynin daha değerli olduğunu da kabul etmek zorunda kalıyor kişi.
Zeki bir insan her zaman bir aydın, yani bir sıkıntı kaynağı olma tehlikesini taşır kendinde. Onu kurtarmak için gerekli parayı verecek denli deli olabilir mi kimse, makinenin hiçbir şey sormaksızın, soruları yanıtlamak gibi paha biçilemez bir kolaylığı, üstünlüğü varken...”
İşin şakası bu. Kimsenin şundan kuşkusu olmamalı: Bilimler uygarlıkların önkoşullarıdır.
Ama ne görüyoruz?
Zora düştük mü, bilimsel bir başarı kötüye kullanıldı mı, başlıyoruz hemen kızmaya, yakınmaya...
Mehmet Akif gibi, veryansın ediyoruz:
“Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.”
Düşkırıklığına mı uğradık, gelsin”Isırgan Uygarlık”!
Ozan Ali Yüce başlıyor sızlanmaya:
“...
Irgaladım kuru ağaçları
Yanmış güvercinler döküldü
Yetim çocukların eteğine
Bizimdir bu ısırgan uygarlık
Bu yazılmamış roman bizim
Okudum satır satır
Sözcük sözcük ağladım
…”
Umutsuzluğa kapıldığımız günlerde, Cahit Sıtkı Tarancı gibi:
“Bilmek yanmakmış büsbütün” diye yazıklananlarımız da oluyor.
Aşmak gerek bu duyguları, bu düşünceleri!
Ama nasıl?
Geçen Ramazan Bayramı’nın “Gazete”sinde (22 Haziran 1985) Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu “Türkiye’nin Yarınları” başlıklı yazısında şöyle diyordu:
“Türkiye için hedefi Atatürk göstermiştir: ‘Çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkmak.’
Türk İnkılabının amacı ‘çağdaşlaşma’ olarak özetlenebilir. Çağdaşlaşma, bir yönü ile eğitim, bilim, teknoloji ve sanayileşme gibi alanlarda çağın gerisinde kalmamaktır; bir başka yönü ile milli beraberlik ve bütünlüğü sağlamak, hür ve demokratik rejimi işler hale getirmek, hukuk devletini gerçekleştirmek, temel hak ve hürriyetleri kökleştirmektir.
…
Son kırk yılda, bilim ve teknolojideki ilerlemeler çok hızlandı. Adeta tarihin akış hızı arttı. Buhar ve elektrik çağını, birbirinin ardından, atom enerjisi çağı, elektronik çağı, uzay çağı, enformasyon çağı, robotik çağ izliyor.
Elektronik, bilgisayar, laser ışını, becerikli robotlar, hatta ‘yapay zekâ’ alanlarında sağlanan başdöndürücü ilerlemeler insanlığın önünde yepyeni ufuklar, yepyeni çağlar açıyor.
Enformasyon alanındaki yeni teknikleri izlemeyen, ‘Milli Enformasyon Merkezleri’ni kuramayan milletler, yirmibirinci yüzyıla hafızasız (belleksiz) ve bilimsiz gireceklerdir.
…
Dünya bilim literatürüne yapılan katkıların %99’unu 45 ülke sağlıyor.
Geride kalan 117 ülkenin katkısı %1’den ibarettir.
Türkiye, bu sıralamada 41.’dir.
1963’de TÜBİTAK’ı kurarken, çağımızda, milletler arasındaki asıl yarışmanın bilim ve teknoloji alanında görülen yarışma olduğunu söylemiştim.
Bu söz, 1985’de daha da geçerlidir.”
Evet, bunları söyledikten sonra, Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu Atatürk’ün 10. yıl konuşmasından şu tümceyi aktarıyor:
“...Elimizden ve kafalarımızın içinden bilim meşalesini eksik etmemek.”
BİRKAÇ SAPTAMA
Şimdi burada, izin verirseniz, birkaç saptamada bulunalım.
1963’de TÜBİTAK kurulurken onun yanında, onunla birlikte niye bir “İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırma Merkezi” kurulmamıştır.
Bugün hâlâ niye kurulmuyor?
“Tek Boyutlu İnsan” adlı yapıt daha yayımlanmamıştı da ondan belki.
Belki bugün de okunmadığı için...
“Tek Boyutlu İnsan” adlı yapıt daha yayımlanmamıştı da ondan belki.
Belki bugün de okunmadığı için...
“Bilim devlet yönetimine egemen olmalıdır” diyen Devlet Bakanı Mustafa Tınaz Titiz’in TÜBİTAK yetkililerine gönderdiği projenin gerekçesinde özetle şöyle denildi:
“Göründüğü kadarıyla yurdumuzda ilim, günlük yaşayışın bir parçası haline gelememiştir.
Az sayıda bilim adamı, üst düzeydeki bilimsel ve teknik konularda başarılı çalışmalar yapmakta ve fakat büyük kitlelerin ihtiyacı olan ilgilendirme, yol gösterme gibi basit fakat iyi organizasyonu gerektiren fonksiyonlar yapılamamaktadır.
Az sayıda bilim adamı, üst düzeydeki bilimsel ve teknik konularda başarılı çalışmalar yapmakta ve fakat büyük kitlelerin ihtiyacı olan ilgilendirme, yol gösterme gibi basit fakat iyi organizasyonu gerektiren fonksiyonlar yapılamamaktadır.
Özet olarak bilim pek belli olmamakla birlikte saygı duyulması, hatta övünülmesi gereken fakat kullanılmadığı için ciddiye alınmasına gerek olmayan soyut bir kavram görünümdedir.” (Cumhuriyet, 23 Temmuz 1985).
M. Ali Birand, Temmuz ayında, Milliyet’teki “Köşe”sinde Türkiye’nin “SDI” (Stratejik Savunma Girişimi), “Yıldız Savaşları” tasarısı ile EUREKA (Avrupa Araştırma İşbirliği Bölümü) tasarısı arasındaki ilişkiler üzerinde özenle durarak bu tasarılara alınmanın (katılmanın) önemini, yararlarını, sakıncalarını vurgulayarak belirtti.
EUREKA’ya giremiyoruz diye üzüldük, “buyrun” demelerine sevindik. Bu alanlara, konulara ilgimiz öylesine arttı ki, “bilimsel kuşku”muz İstanbul Bayram Gazetesi’ne de yansıdı.
Vecihi Ünal, “Mutluluk ve Teknoloji” başlıklı yazısında:
“Materyalist medeniyet ve teknolojik alanda gelişen ülkelerde mutsuzlarla bunalımlıların daha fazla olduğunu söylüyorlar.
...İnsanlığın mutluluğu için teknolojik gelişmeye paralel olarak iç dünyamızın da aydınlığa kavuşması gerekiyor” dedi.
Selahaddin Şar da “Pozitif Bilim, Uzay ve Kuranı Kerim” başlıklı yazısında:
“Son birkaç yıl içinde Müslüman olan bilim adamları arasında Fransız bilim adamı Maurice Bucaille, Jacques Cousteau, Roger Garaudy’yi belirtebiliriz. Bu bilginler ve buluşlarına bütün dünya basını sahifelerini açtı.
Bizde Zafer dergisi olayları bilimsel açıdan değerlendirerek,
‘Bu bilginler ve başkalarının İslamiyet’e geçişleri, yirminci yüzyıl medeniyetinin Kuran’a teslim oluşudur’ dedi”ğini aktardı.
Eee, bundan kırk yıl önce de tepelerinde iki atom bombası patlatarak Japonlar’ı “teslim” almıştık. İnsanoğlu bu, durum böyle olunca, bilimden, teknolojiden, uygarlıktan kuşkuya düşmesin de ne yapsındı?..
Hem sonra, ne demek uygarlık?
“İlkellik”in, “yabanlık”ın karşıtı mı?
Yirminci yüzyılda bunca savaş ve devrimden sonra, bir de “Bilimsel ve Teknik Devrim” olmuş, öyle mi?
“Savaş Bilimi”, “Barış Bilimi” gibi kavramlar da salınıyormuş ortalıkta...
“HARS” VE “MEDENİYET”
Haa, bir de “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diye bir sözü yineleyip duruyorlar, ne anlama geliyorsa?...
Evet, yukarıdaki söz dile getiren Atatürk, Ziya Gökalp’in “hars” ve “medeniyet” ayrımını eleştiriyor, şöyle diyordu:
“Medeniyetin ne olduğunu başka başka tarif edenler vardır. Bence medeniyeti harstan ayırmak güçtür ve lüzumsuzdur. Bu nokta-i nazarımı izah için hars ne demektir tarif edeyim:
A - Bir insan cemiyetinin devlet hayatında,
B - Fikir hayatında, yani ilimde, içtimaiyatta ve güzel sanatlarda;
C - İktisadi hayatta yani ziraatte, sanatta, ticarette, kara, deniz ve hava münakalatçılığında yapabildiği şeylerin muhassalasıdır...
Hars mefhumunda milletlerin güç ve geç değişen bazı ırkî fıtrî hasletlerine, karakterlerine hasrederler ve buna çok kıymet ve ehemmiyet verirler. Mesela İstanbul’un zaptı hadisesini mütalaa ederken, diyenler vardır ki:
Bizanslılar Türklerden daha medeni idiler, fakat Türklerin harsı kuvvetli olduğu için galip ve muvaffak oldular. Bu telakki ve izah doğru değildir. Hakikatte Türkler Bizanslılardan hem daha medeni idiler, hem de ırkî karakterleri onlardan yüksekti...
Hülasa, medeniyet harstan başka bir şey değildir. Hars medlulünü seciye diyebileceğimiz karakter mefhumuna indirmemelidir. Bu arzettiğim telakki birbirinden ayırt edilmesi güç olan medeniyet ve harsın tarif, izah ve anlaşılmasında kolaylığa da mucip olur.”
Çağdaş, büyük Fransız tarihçisi Fernand Braudel’e göre, uygarlık kavramı tekil olarak kullanıldığında söz konusu olan tüm insanlıktır; çoğul biçimiyle uygarlıklar zaman ve uzayda dağılımlarını dile getirirler bu kavramın. Uygarlık genel olarak ekin(culture) olgularının, özelliklerinin, niteliklerinin bütünü’dür.
H. Marcuse de “Eros et Civilisation”da (Eros ve Uygarlık’da) uygarlık ve ekini eş anlamlı gibi, birbirinin yerine geçebilir biçimde kullanır.
“Her ekin bir kültür olayıdır ama her kültür olayı ekinle sınırlı değildir” diyen Bozkurt Güvenç “İnsan ve Kültür” adlı büyük yapıtında “Kültür sözcüğünün kısa tarihçesi”ni anlatırken bu sözcüğün dört ayrı anlamda kullanıldığını belirtiyor:
- Bilim alanındaki kültür: Uygarlıktır.
- Beşeri alandaki kültür: Eğitim sürecinin ürünüdür.
- Estetik alandaki kültür: Güzel sanatlardır.
- Maddi (teknolojik) ve biyolojik alanda kültür: Üretme, tarım, ekin, çoğaltma ve yetiştirmedir.”
Bozkurt Gönenç, ayrıca bu anlamları da şöyle açıklıyor:
“Modern Mantık’taki ok ( ➨ ) işaretini (kapsamak, gerektirmek, içermek karşılığında) kullanarak şu ilişkiler yazılabilir:
Uygarlık ➨ Bütün kültürler, eğitim türleri sanatlar ve teknolojilerdir.
Eğitim ➨ Bütün özel eğitim türleri sanatlar ve teknolojilerdir.
Sanat ➨ Bazı eğitim türleridir.
Teknoloji ➨ Bazı mesleki ve teknik zanaat ve sanatlardır; üretim, malzeme ve her ikisini birleştiren iş bilgisidir.”
Yalçın İzbul “Kültür ve Kültürel Süreçler” başlıklı incelemesinde (Çağdaş Eleştiri Dergisi, Haziran 1983) önerdiği tanımda kültür kavramının, üzerinde görüş birliği oluşmuş çeşitli yönlerini bir araya getirmekte: Kültür, belirli bir topluluğun, sosyal etkileşim yoluyla sürdürdüğü ve bireylere kazandırdığı maddi manevi yaşam tarzı ve dünya görüşü bileşiği, bütünleşmesi olup varlık nedeni ve sonucu ise çevreye uyarlanma, giderek çevreyi kendi kuramsal amaçları doğrultusunda değiştirme dinamiğidir.”
Gerçi Nâbi:
“Hikmet-ü felsefeden eyle hazer
Evliya zümresine eyle nazar”
demişse de, biz her ozanın her dediğine uymak zorunda olmadığımız için bir felsefecinin, Nermi Uygur’un sesine kulak verelim biraz da:
“Dil açısından bakınca, hiçbir kültür dilsiz varolamaz. Dil: kültür yapısını birarada tutan çimentodur; ya da, tek yanlı izlenimleri gidermek amacıyla başka benzetmelere başvurduğumuzda, dil: kültür alanının her yanını aydınlatan güneştir; dil: kültür kilimini dokuyan ipliktir; dil: tüm kültür anıtlarının yansıdığı akarsudur.
…
Çağımızın evrensel kültür durumunu kabataslak da olsa gözümüzün önünde şöyle bir canlandırmamız, baskın ağırlığıyla kültürün ne denli bir dil ürünü olduğunu belgelemeye yeter: Bugün hepimiz bir dil uygarlığında yaşıyoruz”.
ÇEŞİTLİ BİÇİMLERE BÜRÜNEN UYGARLIK
Günümüzde yanımıza, yöremize, yeryüzüne kulak kabarttığımızda uygarlığın, uygarlıkların çeşitli biçimlere büründüğünü görüyor, işitiyoruz:
“Toplumcu uygarlık”,
“Demokratik uygarlık”,
“Çağdaş uygarlık”,
“Çağcıl(modern) uygarlık”,
“Kavşaktaki uygarlık” ya da
“Dört yol ağzındaki uygarlık”,
“Çokboyutlu uygarlık”,
“Ekonomik uygarlık”,
“Endüstri uygarlığı”,
“Teknik uygarlık” v.b...
Başdöndürücü hızlı bir iletişim ağı içinde çırpınıp duruyoruz. Dünyalaşıyoruz. Kolay değil elbet bu bilince ermek! Çırpınıyoruz mu dedim, sözün gelişi o. Çekişip duruyoruz.
Melih Cevdet Anday “Batı uygarlığı”, “muasır medeniyet” üstüne düşündüklerini “Saygı” başlıklı yazısında (Cumhuriyet, 12 Kasım 1982) şöyle dile getiriyor:
“UNESCO’nun çıkardığı Courrier dergisinde (bu derginin Türkçesi de her ay Arkın yayınlarınca basılmaktadır) yıllar önce bir Japon düşünürünün bir yazısını okumuştum; yazar ‘Westernisation’ (Batılılaşma) sözcüğü yerine ‘Planetarisation’ sözcüğünü kullanmayı yeğlediğini belirtiyordu. Bu yeğleme Batı uygarlığı ilkelerinin bütün dünyaya yayıldığını gösterir.
Nedir bu ilkeler?
Ben bu yazımda onlardan birini ele almak istiyorum, o da ilerleme kavramı. İnsanlığın ilerleyeceği inancı Yeniden doğuş ile ortaya çıkmıştır. Eğer bu inancı, bu ilkeyi Batı uygarlığının temeli sayarsak, demek olur ki, Batı uygarlığı, şurada, bilemedin beş yüzyıllık bir olaydır. Bu bakımdan, daha önceki toplumsal yaşama ‘dural’ nitemini yakıştırabiliriz.
Atatürk’ün sık sık ‘ilerlemek’ten söz etmesi de, işte, Türk toplumunun Batı uygarlığını benimsemesi gerektiğini vurgulamak içindi. Bu gerekseme, kuşkusuz, Atatürk’ten önce duyulmuştur; fakat çok iyi bilindiği gibi, ülkemizde iki uygarlığın yanyana yaşaması olayına köktenci önlemlerle son verme çabasını başlatan Atatürk’tür.
Türk toplumu ilerlemeli idi. Atatürk bunu, ‘muasır medeniyetin üstüne çıkmak’ sözleriyle belirtir. Burada ‘muasır medeniyet’ kuşkusuz, Batı uygarlığıdır. Demek toplumumuz bu uygarlığın ilkelerini benimseyecek ve onu aşacaktı. Gerçekte ‘aşma’ için, önce ‘benimseme’ gerekliydi. Başka bir deyişle, Türk toplumu Batı uygarlığı içinde yerini alacak ve ona katkıda bulunacaktı. Bunca açık seçik olan bir ülküyü, yaşama geçirmek ise hiç de kolay değildi. Bunun için, her şeyden önce ‘ikiliği’ ortadan kaldırmak gerekiyordu. Bizde çok belirli olarak Tanzimat’ta yaşanan bu ikilik, iki uygarlığın savaşımı biçiminde gösterir kendini. Bu savaşım bugün de sürmektedir. Gerçek sorunumuz budur işte!
İlerlemeyi köstekleyen kurumları, inançları yenebilecek miyiz?
Buna devrimcilik-gelenekçilik savaşımı diyebiliriz”.
Macit Gökberk de yine bu doğrultuda şunları söylemiş, “Değişen dünya, değişen dil” adlı yapıtında:
“...doğa bilimi ile teknik ve endüstrinin rational, planlı üretimi arasındaki sıkı işbirliği bugünkü uygarlığın temelidir ve bu tutum, doğduğu yer olan Batı Dünyası’nda kalmamış, bütün dünyaya yayılmaya başlamıştır, bir ‘dünya endüstri uygarlığı’ olmak yolundadır. Bu gelişme de, insanlık tarihinde ilk kez karşılaşılan olayları ortaya koymaktadır. Bunlardan biri -Son iki Dünya Savaşı’nın hızlandırdığı- insanlığın kendisini bir bütün olarak duymaya başlamasıdır. Tarihte, şimdiye kadar, bütün yeryuvarlağını içine alan böylesine bir gelişme olmamıştır.
Tarihöncesinden sonra, bir yandan (4. binyılda) önce Mezopotamya ve Mısır’da, sonra da bütün Akdeniz çevresinde, İndus ve Çinde yüksek kültürler oluşmuş; öbür yandan da: Afrika, Amerika, Avustralya’nın ilkel budunları, yüksek kültürler dışında, kendi içlerine kapalı, binlerce yıl aşağı-yukarı aynı bir yapıyı sürdürerek, tarihöncesi kalıntılarını günümüze kadar ulaştırmışlardır.
Tarihöncesinden sonra, bir yandan (4. binyılda) önce Mezopotamya ve Mısır’da, sonra da bütün Akdeniz çevresinde, İndus ve Çinde yüksek kültürler oluşmuş; öbür yandan da: Afrika, Amerika, Avustralya’nın ilkel budunları, yüksek kültürler dışında, kendi içlerine kapalı, binlerce yıl aşağı-yukarı aynı bir yapıyı sürdürerek, tarihöncesi kalıntılarını günümüze kadar ulaştırmışlardır.
Uzak Doğu’dakiler ile Akdeniz ve gerilerindeki yüksek kültürler de, ayrıca, kendi içlerine kapalı idiler. Uzak Doğu Kültür Çevresi ile Akdeniz Kültür Çevresi’nin, uzun yüzyıllar, birbirleriyle sürekli, öyle derine giden ilgileri pek olmamıştır.
İşte bütün yeryüzünü kaplama yolunda olan yeni endüstri uygarlığı, ‘kültür çevresi’ dediğimiz, ağırlık merkezleri kendilerinde olan bu kendi içlerine kapalı çemberleri kırmış, bütün insanlığı tek bir çerçeve içinde toplamaya başlamıştır. İnsanlığı bir bütün olarak kendisine konu yapan ‘genel tarih’, ‘dünya tarihi’ ancak bundan sonra gerçekten yazılabilir.”
KURTULUŞ YOLU
Yüzyılımızda tarihin hiçbir döneminde karşılaşılmayan iki “Dünya Savaşı” oldu. Milyonlar, milyonlarca insan öldü, yaralandı, sakatlandı. Yine yüzyılımızda siyasal/ulusal devrimler, toplumsal devrimler yapıldı. Bunlar da yadsınılamayacak gerçekler.
Günümüzde yerel savaşlar sürüp gidiyor, açlık çığlıkları şarkılarda, şiirlerde yankılanıp duruyor. Bütün bunlara da gözlerimizi kapayamaz, kulaklarımızı tıkayamayız.
“Bilimsel ve Teknik Devrim”, “Kültür Devrimleri” birlikte ele alınmıyor, yararları, zararları yeterince gün ışığına çıkarılmıyor, gereğince eleştirilmiyor. Bu doğrular da yalanlanamaz. Ama bütün bunları, bu can alıcı, yaşamsal sorunları ne pahasına olursa olsun ortaya atabiliriz. Tartışabiliriz.
“Baskıcı bir uygarlığa” karşı çıkabiliriz.
“Askersel-endüstriyel bütünlüğü” (le comlexe militaro-industriel),
“Askersel-bilimsel bütünlüğü” (le comlexe militaro-scintifique) sorunlarını kurcalayabilir, aydınlatabiliriz.
Bütün bu sorunların çözümleri yine bilimlerde, uygarlıklarda aranacak, bulunacaktır.
Başkaca kurtuluş yolu yok!
Uygarlığın bir yaşam biçemi yolu olduğunu da unutmayalım.
Gözetim, denetim, baskı sis de yine bilimlerle, ekinlerle dağıtılabilir.
“Uygar insan ‘doğanın kollarına’ dönmüyor, ama onu doğayı korunmuş biçimiyle uygarlık kaynağı, varsıllığı olarak görüyor, tasarlıyor”.
Kanada’nın başkenti Ottowa’da UNESCO’nun “Yerel Kültürlerden Evrensele” başlığı altında düzenlenen kongreye katılan Nedim Gürsel, toplantıda sunulan bildiriler çerçevesinde yapılan tartışmalar sonunda saptanan genel ilkeleri kısaca şöyle özetliyor:
“
- İnsanlık tarihi boyunca yaratılmış kültürlerin herbiri kendine özgü nitelikler taşımaktadır. Bununla birlikte, her kültürde insanların ortak özelliklerini yansıtan evrensel öğeler de vardır. Bu durum tikel olanla evrensel olanın karşıtlığını değil, birlikteliğini içeren dinamik bir olgudur.
- Görece de olsa, bir kültürün bir başka kültüre üstünlüğü kesinlikle kabul edilemez.
- Kültürler arasındaki alışverişin, karşılıklı ilişkilerin gerçekleşebilmesi için bazı Batı ülkelerinde hâlâ geçerliğini koruyan Avrupamerkezci anlayışla mücadele edilmelidir. Eski sömürge ülkelerinin kültürlerinde rastlanılan bazı pratikleri ‘ilkellik’le suçlamak yanlıştır. Başka kültürleri yargılamak yerine onları anlamak ve değerlendirmek yoluna gidilmelidir. Değerlendirme ölçütleri çağdaş bilimin ışığında saptanmalı, ama bu saptama yapılırken pozitivist yaklaşımlardan kaçınılmalıdır.
- Kültürlerin, dolayısıyla toplumların yakınlaşmalarını sağlayan en önemli araçlardan biri de çeviridir. Diller arasında bilgi ve sanat dolaşımını kolaylaştıran çeviri etkinlikleri desteklenmelidir.
- Fransız Devrimi’yle gündeme gelen ve çağımızda Birleşmiş Milletlerce geliştirilip onaylanan insanın temel hak ve özgürlükleri korunmalı, bu maça yönünde çalışan örgüt ve kuruluşlar desteklenmelidir.” (Yerel Kültürlerden Evrensele, Cem Yayınevi, 1985)
Sizler ne düşünür, ne söylersiniz bu konularda?
Biz bilgisayar, elektronik beyin olmadığımız için soru sorarız.
Teoman Aktürel | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi 128 - 15 Eylül 1985
____________________________________________________________
Soruşturma
“Çağdaş uygarlık”tan ne anlıyorsunuz?
Çağdaş uygarlığın ne olduğu sorusu ilk çağda sorulsaydı, yanıtı, “kölecilik”, ortaçağda ise, “toprağa bağlı köylü” ya da “lonca” olurdu... diyeceğim ama diyemiyorum.; yaşanan uygarlıkların adı konmamıştı o çağlarda. O yanıtları biz bugün birer nesnel yargı niteliğinde kullanıyoruz.
Oysa, bugün “çağdaş uygarlık” sözü, bir değer yargısını anlatıyor; “Çağdaş uygarlıktan geri kalmışlık” ya da “Çağdaş uygarlığa ulaşma” gibi sözler bunun tanıtıdır.
Demek daha sorulduğunda, olumlu bir yanıt içeriyor bu soru; başka bir deyişle, onu öveceğiz ve onun övülecek niteliklerini belirteceğiz; kapitalizme, ırkçılığa, açlığa, çekilen çeşitli tinsel ve tensel eziyetlere karşın.
Çağımız bir karşıtlıklar ve çelişkiler çağıdır. Gerçi geçmiş çağların da böyle olduğunu söyleyebiliriz, o çağlar da çatışkılar içindeydi; fakat bir kez aşıldıktan sonra, bize onların ayıklanmış karaktersizlikleri kaldı. Bu bakımdan geçmiş çağlar söz konusu edildiğinde, onlar üstüne tarihin malı olmuş sonuçlardan yararlanarak nerdeyse kesin yargılarda bulunabiliyoruz. Burada bilimin temel aldığı yöntemlerden en önemlisi, belli bir çağı, içerdiği tarihçe değişme gizilgücü açısından değerlendirmedir (tarihi bilim konusu yapmanın koşulu idi bu); böylece tarih bir eski öyküler yığını olmaktan çıkar, bir toplumsal sürecin soyutlanmış özü olur. Yineleyeyim, bu soyutlama ancak o çağlar aşıldıktan sonra gerçekleştirilmiştir. Yoksa “kölecilik” ya da “lonca” bir yığın başka kurumla içiçeydi.
Oysa içinde yaşanılan koşullar somut durumlardır ve bizi nesnel olmaktan alıkoyar. Sizin sorunuzun bir değer yargısı taşıması da bunu gösteriyor.
Bugün kimse, “çağdaş uygarlık” sözünün içerdiği olumlu tanıma karşı gelmemektedir.
Bugün kimse, “çağdaş uygarlık” sözünün içerdiği olumlu tanıma karşı gelmemektedir.
Başımızın tacıdır çağdaş uygarlık!
Ama nedir o?
Ben geçmişi de gereğince bildiğimiz kanısında değilim; ilkel toplumların yeni baştan ve yepyeni yöntemlerle incelenmesi buna bir örnek olarak gösterilebilir. Çünkü bu çabalar sonunda, eskiden bilimsel doğrulardır diye öğretilen kimi bilgi ve tanıların yanlış olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu durumda, çağdaş uygarlığımızı, kaçınılması olanaksız duygusal yaşantılarımızla değerlendirmek, büyük güçlükler doğuracağa benzer.
Çağdaş uygarlığımıza çeşitli tanılar konabilir, bunlardan hangisi ilerde en tanıtıcı görüş olarak kullanılacak?
Sorumuzun içerdiği bunca olumlu öze karşın, çağımız, sosyalizm ile yanyana, kapitalizmi, emperyalizmi, ırkçılığı, dinsel yönetim biçimlerini, açlığı, özgürlüksüzlüğü, çeşitli tinsel ve tensel eziyetleri de yaşayan bir çağdır ve üstelik bu “çağdaş uygarlık” dediğimiz olgu, Batı tarihinin belli bir aşamasından başka bir şey değildir. Çin’den, Hint’ten, Mısır’dan taşındı uygarlık Avrupa’ya, burjuva sınıfının elinde eşsiz bir kültür olayı niteliği kazandı, dahası evrensel bir uygarlık oldu. İlerde tarihçiler bizim çağımızı incelerken bu evrensel niteliği gözönüne alacaklardır.
Sorumuzun içerdiği bunca olumlu öze karşın, çağımız, sosyalizm ile yanyana, kapitalizmi, emperyalizmi, ırkçılığı, dinsel yönetim biçimlerini, açlığı, özgürlüksüzlüğü, çeşitli tinsel ve tensel eziyetleri de yaşayan bir çağdır ve üstelik bu “çağdaş uygarlık” dediğimiz olgu, Batı tarihinin belli bir aşamasından başka bir şey değildir. Çin’den, Hint’ten, Mısır’dan taşındı uygarlık Avrupa’ya, burjuva sınıfının elinde eşsiz bir kültür olayı niteliği kazandı, dahası evrensel bir uygarlık oldu. İlerde tarihçiler bizim çağımızı incelerken bu evrensel niteliği gözönüne alacaklardır.
Peki, sorunuza bir yanıt bulamadığımı mı söylemek istiyorum?
Hayır, kâhinlik sayılmasından çekinerek diyeceğim ki, çağdaş uygarlığımız, sosyalist, laik, özgürlükçü, eşitlikçi, sömürünün her türlüsünü ortadan kaldırmış bir uygarlık olarak değerlendirilecektir ilerde.
Melih Cevdet Anday
●
Çoğu Batı dillerinde uygarlık sözcüğü Latince kökenlidir. “Civitas”, yani devlet ya da örgütlenmiş toplum anlamında kullanılır. XVIII. yüzyılın ortalarına dek Fransızlar “civilisé” (uygar) yerine “policé” (kentli) sözcüğünü kullanmayı yeğliyorlardı. Sanırım aynı şey sempatik diller için de geçerli.
Demek ki kentleşme, daha doğru bir deyimle yerleşik topluma geçiş süreci, uygarlığın da başlangıcı olarak kabul edilmektedir. İnsanlık tarihinin ilk uygarlıklarını, Mezopotamya ve Çin’de kurulan uygarlıkları da, bu bağlamda değerlendirmeliyiz.
Ne var ki, Batı kendi tarihsel evrimine ve değer ölçütlerine göre oluşturduğu uygarlık kavramını merkeziyetçi bir anlayışla savunmuş, kendi dışındaki uygarlıkları, eski Yunanlıların yaptıkları gibi, ilkel toplumlar, hatta “barbarlar” olarak nitelendirmiştir.
Örneğin İngiliz yazarlarından Clive Bell, dilimize de çevrilen “Uygarlık” adlı yapıtında (Vedat Günyol’un girişimi ve özverisiyle dilimize kazandırılan bu ilginç kitap da, Çan Yayınları’nın nice kitapları gibi unutulup gitmiş, sessizlik denizine gömülmüştür.) Perikles’in Atina’sını, eski Roma’yı, Rönesans ve Fransız Aydınlanma çağını uygarlığın başlıca aşamaları olarak görür.
Oysa aynı Batı, Hıristiyanlıkla özdeşleştirdiği uygarlık adına Amerika yerlilerini soykırımdan geçirmiş, Birinci Dünya Savaşı gibi tarihin en büyük insanlık kıyımına yol açan bir savaşı, sömürgeleri yeniden paylaşabilmek uğruna ve yine uygarlık adına başlatabilmiştir. Mehmet Akif, “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” diye yakınırken bu gerçeği dile getiriyordu. Ey uygarlık senin için ne büyük barbarlıklara tanık oldu insanlık!
Oysa aynı Batı, Hıristiyanlıkla özdeşleştirdiği uygarlık adına Amerika yerlilerini soykırımdan geçirmiş, Birinci Dünya Savaşı gibi tarihin en büyük insanlık kıyımına yol açan bir savaşı, sömürgeleri yeniden paylaşabilmek uğruna ve yine uygarlık adına başlatabilmiştir. Mehmet Akif, “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” diye yakınırken bu gerçeği dile getiriyordu. Ey uygarlık senin için ne büyük barbarlıklara tanık oldu insanlık!
Çağdaş uygarlık tümüyle teknolojiye indirgenemez elbette, ama maddî temeli olmayan bir uygarlık da, özellikle çağımızda, düşünülemez. İnsanoğlunun, uygarlığın temel koşulları olan değer dolgusuyla aklın egemenliğini gerçekleştirebilmesi için, doğanın güçlüklerine direnebilmesi ve toplumsal eşitsizlikleri aşıp gerçekten özgür bir ortamda kişisel yeteneklerini geliştirebilmesi gerekir. Buysa bir ölçüde Batı toplumlarının ulaştığı, bizimse Atatürk’ün “Muasır medeniyet seviyesi” olarak amaçladığı ve bir türlü ulaşamadığımız uygarlık aşamasında mümkün olabilir ancak. Böylece, çağdaş uygarlığı, bir toplumun hem doğada hem de kendi içinde en iyi ve en özgür biçimde örgütlenmesi olarak tanımlayabiliriz.
Bir de “uygar insan” denilen bir yaratık vardır ki, onun ne olduğunu, nasıl davranabileceğini anlamak ya da ne olmadığını görmek için, çevremize bakmak yeterlidir sanırım.
Nedim Gürsel
●
‘Çağdaş Uygarlık Düzeyi’ kavramı, sanıyorum ki, ‘yerli’ bir kavramdır, ilk defa Mustafa Kemal Paşa tarafından kullanılmıştır. O tarihte (1920’ler), gizli sömürge, yarı feodal Osmanlı ümmet toplumu için, ‘Batılı’ anlamda liberal burjuva, fakat anti-emperyalist, bağımsız ve özgür bir toplum olmayı ifade ediyordu. Buna metod olarak da, pozitivist düzeyde bir bilimsellik (dolayısıyla laiklik) önerilmişti. Neresinden bakılırsa bakılsın, bu öneriler, o dönemlerin Osmanlı toplumu için ‘ilerici’ reçetelerdi.
Uygulamada, liberal burjuva bir topluma ulaşabilmek için, bir ‘geçiş dönemi’ kabul edilmiş, bu dönemde bir yandan, adına ‘inkılâplar’ denilen bir kültür devrimiyle toplumun üstyapısı değiştirilirken, diğer taraftan kapitalist fakat halkçı bir devletçilikle, Osmanlı komprador burjuvazisi yerine, ulusal bir burjuvazinin oluşturulmasına çalışılmıştır. Hesapça özgürlükçü, bağımsız, çok partili ve parlementer, tabii ister istemez ekonomide liberal ‘yeni’ toplumun başını, bir ulusal burjuvazi çekecekti.
Yalnız, ‘Çağdaş Uygarlık Düzeyi’ formülünün, diyalektik bir kavram ve formül olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. Çünkü, 1920’li yıllarda yarı feodal Osmanlı ümmet toplumu için bu düzey, o dönemin gelişmiş toplumları ve teknolojisi ise; 1980’li yıllar için, hiç kuşkusuz bu dönemin gelişmiş toplumları ve teknolojisidir; Yani endüstri sonrası hoşgörü toplumları; yani liberalliğin yanı sıra, sosyal demokratlara, sosyalistlere vs. iktidar olabilme imkânları, yani çoğulculuk, katılımcılık ve özgürlükçülüğün ‘bilâ kayd-ü şart’ işlemesi, yani elektronik ve uzay teknolojisi!
Bilmem özetleyebildim mi?
Attilâ İlhan
●
Çağdaşlık nedir?
Çağdaşlığın ne anlama geldiği konusunda acaba hepimiz bir düşünce birliğine varmış sayılır mıyız?
Sanmıyorum.
Bana sorarsanız, çağdaşlığı bireysel ve toplumsal olarak ikiye ayırıyorum:
Bireysel çağdaşlık, toplumsal çağdaşlık.
Bireysel çağdaşlık, insanların, teker teker doğru bildikleri yolda her türlü güçlüğe karşı savaşım vererek topluma yararlı olmaya çalışmaları anlamına gelir. Bu savaşım elbette sopayla, atom bombasıyla değil, herkes için geçerli eşit bir düşün ortamında verilecektir. Bu açıdan ele aldığımız zaman bir Sokrates, bir Simavlı Bedrettin bugünkü nice Pinochet’lere kıyasla çok daha çağdaştırlar.
Toplumsal açıdan bakarsak, çağdaşlığın ne denli gerisinde kaldığımızı görüyor ve aradaki açığın derinliği karşısında üzülüyor, hatta umutsuzluğa kapılıyoruz.
Bugün tüm bireyleri Sokratlaşmış, karşıt düşüncelere saygılı, onları zorla susturmayı aklına getirmeyen bir toplum düzeni yeryüzünde hemen yok gibidir. Yasadışı eylemleri yasal önlemlerle önlemeye çalışan kimi toplumlar varsa da onların başarısı ulusal sınırlar içinde ancak bir dereceye dek geçerli olabiliyor. Ulusal sınırlar aşılınca kaba kuvvet dediğimiz ilk çağ baskı aracı Demokles’in kılıcı gibi tepemizde asılı duruyor.
Bugün çağdaş dediğimiz uygarlığın sağladığı nimetlerden yeterince yararlanan zengin toplumlar ve bu nimetlerden hemen hiç yararlanamayan yoksul toplumlar yeryüzünde bir arada yaşıyorlar.
Zenginlerin ulusal gelirlerinin yüzde birine bile ulaşamayan yardımlar onları belki bir vicdan rahatlığına kavuşturuyor ama çağdaşlaşma açısından kimseye bir yararı dokunmuyor.
Bu uğurda bir adım ilerleyebilmek için daha kaç fırın ekmek yemek gerektiğini varın artık siz hesaplayın.
Nadir Nadi
●
“Çağdaş Uygarlık” terimi 19. yüzyılda doruğuna çıkmış olan ve insanlığın, tarihin başlangıcından bu yana hep daha ileriye, daha iyiye, daha güzele doğru gittiği varsayımına dayanan iyimser bir dünya görüşünün ürünü.
Temelinde pozitivist bir varsayım var:
İnsanlık ortak bir hedefe doğru ilerlemektedir ve hep gerileyen bu hedefe bir insan topluluğunun ne kadar yaklaştığı ampirik ölçülerle belirlenebilir. Yani, insan toplulukları arasında bir “çağdaş uygarlık” sıralaması yapmak mümkündür.
2000 yılına çeyrek kala, “çağdaş” düşüncenin böyle bir iyimserliği hâlâ paylaştığı söylenebilir mi?
Bence, hayır.
20. yüzyıl düşüncesi (ve tabii 20. yüzyıl tarihi) böylesine bir iyimserliğin temellerini çürüttü. Çağdaş uygarlık dediğimiz zaman artık tüm gözler o “Eurocenstric” (Avrupamerkezci) birikime dönmüyor.
Bugün ulusları uygarlık düzeylerine göre sıraya dizebilir misiniz?
Teknolojilerine göre, belki; ama teknoloji ile uygarlığın aynı şey olmadığını artık çok iyi biliyoruz.
Bu yüzden ben “çağdaş uygarlık” terimini bundan 50 yıl öncesinin yazarları gibi normatif bir terim olarak kullanmıyorum. “Çağdaş uygarlık” bohçasında iyi kötü o kadar çok şey var ki.
Nedir “çağdaş uygarlık”?
İnsan hakları bildirisi mi?
Yoksa 21. yüzyıla egemen giren sığ tüketim kültürü mü?
Nedir çağdaşlığın başarısı?
Sıtma ve veremi yenmiş olması mı?
Yoksa varolmuş ve varolabilecek tüm uygarlıkları bir anda yok edebilme yeteneğini edinmiş olması mı?
Kısacası, “çağdaş” sözcüğünün tek başına bir tılsımı kalmadı. Artık “çağdaş” etiketi yetmiyor.
Kimin için ve hangi amaçla?
Artık bu soruların sorulması gerekiyor.
Halûk Şahin
Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi 128 - 15 Eylül 1985