"Sevinç şiire bağlıdır,
Tüm şiir, birer sevinçtir. Ağıt bile bir sevinçtir.
Paco de Lucia sevinçtir.
Evimin yanına çocuk parkı yaptılar, sevincim arttı."
Can Yücel, merhaba... Nasılsınız, iyi misiniz?.. Bugünlerde kendinizi nasıl hissediyorsunuz?
İki insan karşılaştığında hal hatır sormak için söylenen bu sözlere gümbür gümbür yanıt gelmeye başladı.
"Kendimi zaman zaman pek kötü hissediyorum, zaman zaman da çok fiyakalı bir adam gibi... Kendimi nasıl hissettiğim havaya bağlı, yaptığım işe bağlı, bulunduğum yere bağlı, arkadaş ihaneti ve dostluğuna bağlı, yazılarımın düzeltilecek denli güzel olmasına bağlı, çiçeklerin açması, kelebeklerin uçması, kuşların ötmesine bağlı ve sevişmeme bağlı…"
Son iki sözcükte gözlerime bir soru işareti takılmış olmalı ki, Can Yücel fırsatı kaçırmadı:
"Arada kaçamak yaparım ya, bunun hiç önemi yok. Babam bana 'Sen tek karıyla yaşamaya mahkûmsun' derdi. Güler'le yaşıyorum. Çok da seviyorum. (Güler Can Yücel'in 1956'dan beri eşi, Hakan, Su ve Güzel adlı çocuklarının annesi.) Kendi içimden gelen bir güdüyle bir kadını, tek kadını sevmenin, büyük dikkat ve yoğunluk isteyen ve mutluluğu çağıran bir yaşam tarzı olduğuna inanıyorum. Yani ben Muhammedi değilim, bu açıdan, İslamiyetten ayrılıyorum. Dört değil, tek kadınım var."
Bu konuyu kapıyoruz sandım… Hayır, henüz kapamıyormuşuz:
"Benim sevişmede dikkat ettiğim şu: Sevişme, dokunma olduğuna göre, dokunmayı yüceltmeli, dokunmayı düşünce tarzına dönüştürmeli."
Bir an durdu, üzerine basa basa ekledi:
"Temas, en büyük düşüncedir. Bu, tekraren yaşanan düşüncedir. Tekrar edilmezse zaten yaşanmaz. Temasın, sevişmenin, düşüncenin hayat tarzına çevrilmesi tekrarına bağlıdır. Yani müzik gibi bir şey! Her zaman sevdiğim şeyleri, sadık bir köpek olduğumdan, tekraren sevmişimdir. Tıpkı Bach gibi… Söylediklerim çocuk eğitimi için de geçerli. Çocuk eğitiminde, tekrar çok önemli. Çocuk nasıl tekrarla eğitilirse, organlar da tekrarla eğitilir. Demek sevişmenin tekrarında yarar vardır."
Merhaba deyip, röportaja paldır küldür girmemiz ve sevişme üzerine düğümlenmemizin önlenemez hercailiğini ortadan kaldırmak için olsa gerek, "sevişme…yani aşk…öyle mi?" diyecek oldum. O koca davudi ses dolu dolu bir kahkaha attı:
"Vallahi, bu işte rivayet muhtelif!" diye kahkahayı noktalayıp, sözü sürdürdü:
"Benim gördüğüm, aşk, sevmekten başlayan azgınlıktır. O kadar çok sevmek ve azmak lazımdır ki hiçbir boğa seni tutamasın, hiçbir toreador sana kırmızı şal gösteremesin... Evet, aşk kendine mahsus bir boğa güreşidir. Picasso dahi bunu çok iyi bilir."
Bir yandan onu dinliyorum, bir yandan kafamda evirip çeviriyorum: Yeryüzünde çocuk eğitimiyle sevişmek arasında paralellik kurabilecek herhalde tek insan Can Yücel. "Bugünlerde nasılsınız?" sorusunu Bach, Picasso ve Hz. Muhammed'ten geçerek, boğa güreşleriyle, özür dilerim, yani "aşk"la yanıtlayacak da çok insan yok galiba… Benim röportajın başı sonu, sağı solu altüst olmuş durumda. Önceden hazırladığım tüm soruları bir yana bıraktım. Pupa yelken Can Yücel'in peşine takıldım.
"Kendimi nasıl hissettiğim çalışmama bağlı" demişti. Çalışma dönemleri de böyle fırtına gibi mi gelip gidiyor?
"Yoo, ben muntazam bir adamım. Şimdi şiir yazmada intizamım var. Hep şiir düşünüyorum... Ben ki, büyük planlarda, İşçi Partisi döneminde on yıl şiir yazmadım... Şimdi ciddi olarak çalışma olanağım var. Rahatım yerinde. W.B. Yeats'in dediği gibi: Ben gençken ilhamım ihtiyardı. Şimdi ben ihtiyarım, ilhamım genç..."
"Şimdi rahatım"ın ardından gelmişti: "Eskiden babaanneme anlatırdım. Bak şimdi, şu yazıdan elli lira kazanacağım, ötekinden şu kadar... diye. Kadıncağız kahkahalarla gülerdi. Hiçbiri doğru çıkmazdı. Para kazanmak için birtakım işler yaptım, tercümeler, fıkra yazarlığı. Ama aldığın para para değil, ekmek parası bile değil. Peki nasıl geçiniyorum: Ankara ve Dragos'taki baba evlerini sattık, Kuzguncuk'ta ev aldım. Artık babam sayesinde parasızlıktan şikâyetim yok. Nuh Kuşçu'dan daha iyi durumdayım. Türkiye’deki ekonomi politikadan para geldi. Bu heriften istemezlerdi ama, güttükleri enflasyon politikasıyla bana para kazandırdılar."
"Şimdi ben ihtiyarım, ilhamım genç"… Notlarımın arasında çizmişim bu sözün altını… İlham ya da esin dediğimiz şey, peri padişahının kızı değil ki genci, yaşlısı olsun… Esin, olsa olsa Can Yücel’in dediği gibi, "şiire temel olan şiir güdüsü, şiir gücü, etleşmemiş şiir düşüncesi"nden başka bir şey değil. "Bu güdü, bu güç, bu düşünce, çalışarak geliştirilir; bu güdü, bu güç, bu düşünce insanın kendi içinde hazırlığına ya da hazırlıksızlığına bağlı, insanın kişiliğine bağlı."
Can Yücel'in 1946’dan bu yana yazageldiği kitapları önümde. ("Yazma", "Sevgi duvarı", "Bir Siyasinin Şiirleri", "Ölüm ve Oğlum", "Rengarenk", "Gökyokuş" ve "Canfeda"…) Tüm şiirlerini toplu olarak yeniden yeniden okuyorum. Ve herbirinde şairin yaşı kaç olursa olsun ilhamının ne denli "genç" olduğunu görüyorum. Çünkü onun ilhamı yaşanılandan, yaşamakta olduğundan başka bir şey değil. Kişiliğiyle, engin kültür birikiminin getirdiği çağrışımlarla, dil ustalığıyla yoğunlaştırdığı yaşamın ta kendisi.
80 sonrasında,"Şili'deki Tencere'ye",
"Tencere dibin kara
Seninki benden kara" derken,
ya da "Shakespeare Üzre",
"Türkiye'nin Manimarkası'nda bir şeyler kokuyor
Kimine göre tuz, kimine göre et,
Hamlet!
Hamleeeet!" diye seslenirken de;
"1972 Yazı"nda,
"(…) Garson dedim, bana biraz sabır ver
Allah'tan isteyeceğinizi benden istiyorsunuz paşam, dedi
Öyleyse bir Allah ver, dedim
Gitti, bi daha da gelmedi" derken de Can Yücel'in ilhamı hep genç.
Can Yücel'le şiir üzerine konuşuyoruz. Şiirin bütünlüğünü oluşturan dili ve ayrılmaz nitelikleri olan ironi, humor ve başkaldırı üzerine konuşuyoruz. Ama her birinde "babam" sözcüğü o kadar sık geçiyor ki…
● Çapkın baba, erotik dede
"Dil" diyorum… "Ben dili babamında dahil olduğu Dil Kurumu planında görmedim" diye söze başlıyor…
"Başkaldırı" diyorum… "Böyle bir memlekette böyle bir babadan doğduğun zaman…" diye söze başlıyor…
Evet, en iyisi önce şu "baba" işini halletmek!
(Hâlâ bilmeyen var mı? Can Yücel yazar, felsefe ve edebiyat öğretmeni, Maarif Müfettişi, Milletvekili, Milli Eğitim Bakanı, Konservatuvar, Köy Enstitüleri ve Tercüme Bürosu kurucusu Hasan Ali Yücel'in oğlu)
"Babam bana garip düştü… Böyle bir memlekette, böyle bir babadan olduğun zaman Atatürk ideolojisinin bünyesinde yaşadığını yavaş yavaş kavrıyorsun ki, bu iş, temelde yeterli hal çaresi değil."
Can Yücel'in bunu kavraması ve başkaldırıya sarılması 1942-43 yıllarına rastlıyor. Yani yirmili yaşlarının başına. Ama daha önceye dönecek olursak:
"İlkokul üçteyim. Küçücük çocuk. Boğaziçi okulunda okurdum. Evden yolladılar. Leyli yollandım. Hem aynı şehirde oturacaksın, hem de okula leyli yollanacaksın. Çok bozuldum, çok üzüldüm. Evde, ikiz kardeşimle kavga ediyorum diye yollandım."
Karşımdaki kocaman Can Yücel, şimdi küçücük oluverdi. Ve o "çok bozuldum" büyüdükçe büyüdü... Peki çok üzülüp, çok bozulup da ne yaptı?
"Hiiiç. Benimsedim. Her şeyi benimsediğim gibi… Futbol vardı, futbol oynuyordum… İyi bir futbolcu olacaktım. Nasıl gol atacağım hâlâ rüyama girer… Zaten şiirde de hep nasıl gol atacağımın peşindeyim ya!"
Futbol ve gol atma sayesinde tam okula ve leyliliğe alışmıştı ki…
"Haydiii Ankara'ya! Babam vekil oldu. Annemin başına şapka kondu, doğru Ankara'ya… Annem Romanyalı, mahzun kadın. Çok güzel. Boy:1.80. Müthiş şevkatli. Babamın zamparalığı malûm. Metreslerini -bu söz kadına ayıp ama- işte onları eve getirir. Hepsi uzun sürer. 10 yıl aynı kadın... Annem hep kabullenir. Annem hepsine göğüs gerer. Annem âşık babama… Babam tatlı herif, bütün bunları idare eder. Kırkından sonra kabakulak oldu, …kalkmadı ya, o da başka… Yahu babam haklıydı da. Babam hep seferberdir. Herkesi çalıştırır. Kendi de çok çalışır... İt. Serseri. Çok da severim o serseriyi, o tatlı herifi! Annemin âşık olmamasına imkân yok. Ben de âşıktım ona aslında... Birden terslenir. Sonra öyle insan canlısı ki. Annem peşinde pervane. Sonradan şeyi kalkmadı işte..."
"Bir de dedem var, telgraf nazırı Ali Rıza Bey…"
(Öyle dolu dolu anlatıyor ki, durdurmaya, kesmeye kıyamıyorum.)
"Dedem babama kızıyor. Kemalizm meselesi. Dede, Mevlânakapı tekkesi müridi, ney üfler. Babam da orada yetişti. Dedeyle babaanne asmaların altında düzüşürlermiş. Dede sonradan softa kesildi, babama kızıyor, annem şapka giyiyor diye anneme kızıyor. Sonunda evi terk etti. Atatürk düşmanı. Ben 8 yaşında falanım. Hep herifle kavga ediyoruz... (Bir dakika şimdi bu hangi "herif"? Tüm sevdiklerine herif diyor da… Baba mı, dede mi?) Dedem. Bir tekme indirdim, hiç unutmam. Kavga ediyoruz ama çok da seviyorum herifi. Kemalistim diye bana kızıyor. Şu Kemalizm bana dedemi doğru dürüst sevdirmedi… Babaannem de harika. Türkçeyi ben ondan öğrendim. Dede evden gitti, küs... Ben dedeyle babaanneyi barıştırdım. İkisini bir hastanede buluşturdum, ikisini öpüştürdük. Çok erotik herif ha... Anti Kemalist olarak, döndü, 'bu Can'da iş var' dedi... En çok babaannemle babamı sevdim... Nesil dalgaları bunlar..."
Şey... Annenizin başına şapka ve haydiiii Ankara! Okul durumları ne oldu?
"Ankara'da Taş Mektep. Ahır gibi. Bombok bir yer. Futbol da yok. Üstelik vekil oğlusun. Bombok bir durum. Hiç sevmedim... Ortaokul bitti. Atatürk Lisesi. Aynı numara. Orayı da sevmedim."
Ve babasının önayak olduğu Klasik Şube. "Harikaydı. Harika kadro. Nurullah Ataç, Cevdet Kudret ders veriyor. Nazım okuyoruz. Dünya edebiyatını tanıyoruz. Latince öğreniyoruz. Sekiz öğrenciyiz. Gazi Yaşargil de orada. Gazi çok çalışkan, bize karışmaz. Orada komün kurduk. Harçlıklarımızı komüne verip para biriktiriyoruz. Dışarı gitmek için. Sonra tüm topladıklarımızı Gaziciğimize verdik, onu dışarı yolladık." (Çoook sonraya sıçrayıp bir ayrıntıyı belirteyim: Can Yücel'in büyük oğlu Hasan'ın yurt dışındaki yüksek eğitimini yıllar sonra, o Klasik Şube'deki can dostlarından biri Gazi Yaşargil üstlenecekti.)
"Ben babama hep posta koyuyorum. Tek parti numarası vardı ya. Utanıyorum senden derdim. O da niye utanıyorsun diye çıldırıyordu. Arabasına binmezdim. Öyle bir gerginlik işte. Sonunda beni Cambridge'e postaladılar. (Yıl 1946) Bu da çılgınlık. Ben Dil Tarih Fakültesi'nde Almanca öğrenmiştim, Alman edebiyatını biliyorum, İngilizce bilmiyorum. Niye yolluyorsunuz Cambridge'e. Çılgınlık işte! Züppelik!"
"Cambridge'de Allah muhafaza, kuş gibiyim. Ben de hayatta kuş gibiliğine razı değilimdir. Bütün Katolik papaz çocukları benim Latince'min on mislini biliyor. Ben de kafayı modern tarihe taktım. Bertrand Russell derse gelir. Ama hem kuş gibiliğe hem ukala İngiliz numaralarına yokum. Ayrıldım Linkfield'e gittim. Bülent, Rahşan orada. Ali Neyzi, Yavuz Bayraktar orada. Havuzlu, tenis kortlu lüks evlerde oturuyorlar ama yemek yiyecek paramız yok. Babam geldi ziyarete. Mezarlıktan ebegümeci toplayıp ikram ediyoruz... Londra'da, resim tarihi öğrenmek için 'Court of Institude of Art'a gidiyorum. Orada bizim ressamları buldum. Avni, Bedri Rahmi'ler, Selim, Şadi Çalık, İlhan Koman. Orada hem eğlendik, hem öğrendik... Arada şişeye giriyoruz..."
Can Yücel anlatırken araya girmek çok güç, neredeyse olanaksız ama burada dayanamadım: Ne demek şişeye girmek?
"Hani reklam için. Karton levhalar takarlar önüne arkana, yürüyen reklam olursun. Para kazanmak için... Sonunda babadan emir geldi, memlekete dön diye. Oysa ben Paris'te patatesle idare ediyordum."
Emre uyup döndüğünde yıl 1950. "Döndüğümde…" (noktasız sürdürüyor Can Yücel anlatmayı) "...babam mebusluğu kaybetmiş. Boyuna imtihan kazanıyorum ama, işe alınmıyorum. Sonra Güler'le evlendim. (Yıl 1956) Güler'i Şair Nigar Sokağı'nda İlhan Koman'ların evinde buldum. Âşık oldum. Pek severim karımı haa!"
Bir çırpıda girip çıktığı işleri anlattı. Hindistan sefaretinde çalışırken verem olduğunu; 1957’de Londra’ya BBC’ye gidişini; dönüşünde, Marmaris’te turizm şefiyken, palmiyelerin kesilmesine engel oldu diye, bina yapılacak yere Atatürk büstü koydurttu diye, kafasına şemsiye vura vura onu nasıl bezdirdiklerini ve Marmaris’ten tüyüşlerini anlattı...
Can Yücel, şiir diyorduk...
"Bir kez, gözaltındayken, hayatını anlat dediler, bir başladım, nasıl susturacaklarını bilemediler, sonunda siktir ol git deyip kovdular!"
Gözaltında herkesi konuşturmak için baskı yaparlar, Can Yücel’i susturmak için yapmalarına şaşmamak gerek. Bayılıyor yaşamı oluşturan o minicik anlara ve yaşamı zenginleştiren binbir ayrıntıya!
Ve bakmayın demin araya girip tepki gösteremediğim "babamdan utanıyorum"a falan, o en çok babasını sevdi. "Hayatta ben en çok babamı sevdim" başlıklı şiiri okumadan şunu da eklemeliyim: Hayatta en çok bir de Güler’i sevdi. Bir de Hasan’ı, Güzel’i, Su’yu... (Tüm şiirleri onlarla dolu.)
"Hayatta ben en çok babamı sevdim
Karaçalılar gibi yardanbitme bir çocuk
Çarpı bacaklarıyla -ha düştü, ha düşecek-
Nasıl koşarsa ardından bir devin
O çapkın babamı ben öyle sevdim
Bilmezdi ki oturduğumuz semti
Geldi mi de gidici –hep, hepp acele işi!-
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi
Atlastan bakardım nereye gitti
Öyle öyle ezber ettim gurbeti
Sevinçten uçardım hasta oldum mu
40'ı geçerse ateş, çağ’rırlar İstanbul'a
Bi helallaşmak ister elbet, diğ'mi, oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oy'nunu
Ohh dedim, göğsüne gömdüm boynumu
En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim
Hayatta ben en çok babamı sevdim."
● Gürültüden müziğe
Can Yücel şiir nasıl, ne zaman başladı?
" İlk şiirimi on yaşında yazdım. Babamın metresi olan hanımın yuvasındaydım. Yuvada bir çocuk öldü. Çok üzüldüm. Arkasından şiir yazdım."
"Şiire babamın yardımı çok oldu. Hep şiir çevresindeydim. Babam okur, babaannem okur... Şiire elverişli bir dünya yaratmıştı babam bana... İngiltere dönüşümde çevreme çok dikkatli baktım. Herkesle beraber olmayı ve dinlemeyi seçtim. Cahit'le, Orhan'la... Bu arada insan şiiri kaybedebilir de. Ama temelde şiir güdüsü yatıyordu. Dili iyi biliyorsun, şiirin ne olduğunu biliyorsan yazmadan duramazsın."
"Goethe der ya: Dil orman gibidir. Ağaçlar çürür, orman kalır. Bizde ağaçları kesmeye kalktılar. Biz de katıldık buna. Hâlâ kahroluyorum. Yanlıştı. Sadeleştirme meselesi, o bütünlüğün içinde sözcükleri, tümceleri nereye oturttuğunun hesabını vermek meselesidir. Türkiye kendi içinde bünye halinde gelişiyor. Kötü yanı, bu bünye çok milliyetçi, çok İslamiyetçi bir gidişte. Biz akıllıca sentaksı kurabilirsek, 'dur' noktasını buluruz. Şimdi 'dur' deme noktasındayız. Türkçeyi konuşamıyoruz, öğretemiyoruz. Evren basın toplantısında 'Türk milleti huzur ve sükûna müstahaktır.' diyor. Olmaz böyle Türkçe..."
Aman konuyu dağıtmayalım şiir ve dil konusuna baştan başlıyoruz:
"Oktay Rifat'ın söylediği gibi: Kelimeler günlük konuşma ve iletişimde yıpranırlar. Oysa kelimeler bütünselliğin parçalarıdır. Şiir, kelimeleri bu galaksiye iade etmektir. Bu arada kurulan güzellikler, bütünlükler büyük bir 'happening' olur."
"Şiir gürültüden müziğe geçmektir. Şiir evrenin -bak kainatın demiyorum- içinde büyük seslerin, molekül ve atomlardan başlayan bütünlüğü, bu bütünlüğün müziğidir. Şairin görevi bu musikiyi kurmaktır. Kosmosdan aşağı şiir yazılmaz. Üst tarafı minördür... Harika o ki, insanlar kendi adlarına değil, kainat adına yazarlar. Bütünselliğin dışında şiir yoktur. Hayat ve ölüm de bütündür. Şiir bu bütünden çıkan büyük çılgınlıktır."
"Hani La Fontaine'de 'Dağ fare doğurmuş' ya... Diyelim Cilo Dağı. Habire duruyor. Değişmesi, çook zor. Rüzgârlarla, sellerle, yıllarla değişecek. Birdenbire Cilo Dağı fare doğurmuş. Müthiş bu. Fare müthiş. Dağ kıpırdayamıyor, fare kıpırdıyor. Dağ yürüyemiyor, fare yürüyor. Dağ koşamıyor, fare koşuyor! İşte şiir mucizesi de böyle. Dağın fare doğurması gibi. Doğan fare şiirdir. Düşün koskoca Habsburg İmparatorluğu'nda bir serseri Mozart çıkıyor... İmparatorluğun yapamadığını yapıyor... İşte şiir böyle bir faredir. Ve millet korkuyor bu fareden!"
Can Yücel şiirinde humor ve ironi de o bütünlüğün parçaları. O konuda ne diyecek?
Yüzü yine kahkahayla aydınlanıyor:
"Bak biz evde kahkahayla yaşardık. Gece geç gelip sabaha dek babamla konuşur eğleniriz... Humor bir sığınma mekanizmasıdır. Savunma ama, bir başkaldırıya, bir saldırıya dönüşür... Hani idam edilecek adam, tam sehpadayken, 'bu bana iyi bir ders olacak' demiş ya! İşte öyle…"
"Çok ağır geçen hayatımızın içinde, ironi, bütünselliği bozmayacak ana çaredir. Bir direnç kahkahasıdır. Bence kahkaha çiçekleri yaratmak Baudelaire'in 'Şer Çiçekleri'nden daha iyidir. Hiç olmazsa, kahkaha çiçeklerinden L.S.D. yapılır."
Yalnız humor'du, ironi'ydi, bizim hükümetler bu işlerden pek hoşlanmıyor. Can Yücel'in bir de tutuklanıp iki buçuk yıl hapis yatması var.
Düzeltti. "Şiirden değil, çeviriden yattım" diye.
"İki çeviri yapmıştım. Biri Che Guevera’nın 'İnsan ve Sosyalizm'i, öteki 'Gerilla Harbi'. Bu ikincisi üç bölümden oluşuyordu. Guevera’nın, Mao’nun ve bir Amerikalı generalin günlüğünden. Amerikan general contre-gerillayı anlatıyor. Dava dört yıl sürdü. Amerikan general yüzünden mahkûm olduk. Adamın sicilini öğrendim. Parlak bir sicili varmış. Telgraf çektim: Sayın General sakın buralara gelmeyin 142'den sizi bekliyorlar diye... Ya işte Amerikan general yüzünden ben yattım. Bu da CIA'nın en güzel oyunudur. İki buçuk yıl yattım..."
Sonra:
"Af bir atıfettir
Şartı bunun nedamettir
Nedamet de hıyanettir,
Hıyanet de fazilettir,
Fazileti faşizmin...
Bunlar eveleye, geveleye böyle,
Eninde sonunda Af'fı verecekler bize.
Amaaaa
Biz onları, biz onları affetmeyeceğiz, azizim…"
1974’de yayınlanan "Bir Siyasinin Şiirleri" kitabındaki şiirler, o iki buçuk yılın ürünü. Hani diyordu ya:
Yaşamak istiyorum
Yaşamayı bu soğumuş cehennemde
Ölü bir dost gibi içim titreyerek düşünmek değil
Yaşamayı yaşamak istiyorum
Bu damsız damda
Bu Havvasız havada
Saf şair olamıyor adam,
Sökmüyor sırf şiirsel yorum.
Hani
Ben artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyorum diyor ya Nazım,
Ben de artık şiir düzmek değil, şiiri düzmek istiyorum.
Yaşamayı yaşamak istiyorum, demiştim,
Neylersin ki bu damda bu dem
Ayaklarımla uyaklarımda zincir,
Böyle topal koşmalarla geçiyor günlerim,
Oysa –methetmek gibi olmasın kendimi ama-
Yaşamım benim en güzel şiirim."
Çeviriden girmişti.
"Yok, şimdi yatamam artık sıkıldım... (Bir an durdu:) Bize düşerse, yine yatarız... Yalnız İstiklal Marşını sonuna dek okuyamam, ondan boku yerim..."
Çeviri deyince. Can Yücel'in çeviri konusunda, "Özü çevirmek"ten yana olduğunu biliyorsunuz değil mi? "Salozun Mavalı" (P.Weiss), "Sırça Kümes" (T. Williams), "Güneşin Çocukları" (Gorki), "Bahar Noktası" (Shakespeare) oyunlarını izlediyseniz, "Her Boydan" kitabındaki çevirileri okuduysanız, biliyorsunuz.
"Elektriği naklederken, dolaştırırsan, ne kadar boktan olursa, çeviride de öyle. Bu adam ne söylemiş, ne yapmak istiyor, hangi olayı durumu kurmak istiyor deyip, onun söylediğini yeniden söylerim" diyor.
● Uygunsuz
Şiirimizin asi çocuğu Can Yücel, (bunu kim söylemiş, başkası mı, ben mi, bilmiyorum) kendini "uygunsuz" diye tanımlıyor. (Gavurcası,"Non-Conformiste").
"Uygunsuz... Hani gazetelerde uygunsuz biçimde yakalandılar denir ya, öyle... Ben insanlara baktığımda, sezgiyle bakarım. İyilerini ararım. Doğrusu ben insan görmek bulmak istiyorum. Asilik aslında bir asalettir. Şairler asildir. Aristokrat olmadan elbet. İnsanın iyisini-yemeğin, içkinin iyisini seçmek gibi bir asalet vardır. Yoksa insan yaşayamaz. İşte benim asiliğim bu! Bu memleket paçavra olsun istemiyorum, hepsi bu. Şimdilik bu memleket, kadrosuz bir kız bisikleti gibi."
Can Yücel, kavgacı mısın?
"Değilim. Bazen düşünüyorum, hani insanın içinden gelir ya... Bu herifler denizi kirletiyor, rüşvet veriyor, hırsızlık ediyor, kızıyorum... Bir arkadaşın hıyarlığına, aptallığına kızıyorum... Bir çocuğun adam olması lazım, olmamış kızıyorum. Kitap bulamıyorum kızıyorum. Babama kızıyorum, içki içiyorum diye kızıyorum, memlekete kızıyorum, niye daha iyi adam olmadım diye kızıyorum... Kızıştırmak için değil: Ama heyecan, 'heylican' olsun istiyorum. Patlasın istiyorum! Sigortalar atsın istiyorum!"
Heyecan ya da 'heylican' dışında, özlemlerin var mı?
"Hiç yok. Evimdeyim, tavuklar geliyor, ağacı görüyorum, sabah olmuş, ne özlemim olsun ki…"
Sevinçlerin neler?
"Geçen hafta kızı evlendirdik. Nikâh kıyıldı İzmir'de. Sonra Efes'te Igor Oistrach'ı dinlemeye gittik. Güzel de geldi gelin elbisesiyle. Gürer Aykal'ın çiçeğini verdi. Gürer de ona buketini verdi... İşte bu benim için en büyük sevinç..."
Can Yücel'in her doğan günle kendine ve çevresine yeni sevinçler ürettiğinden hiç kuşkum yok, nedense. Ya bugün. Bugünün sevinçleri ne? Bugünü anlatır mısın?
"Bu sabah yatağımda uyandım. Taktuk taktuk'la uyandım. Tamirci gelmiş. Yanımda Güler. Onun yüzünü okşadım, elini okşadım. O taktuk bile güzel geldi. Çay içtik. Su uyandı. Benim nah şu giydiğim gömleği ütülediler... Evden çıktım. Yolda elektrikçi nerelerdesin dedi. Sonra başkasına rastladım... Sevinçliyim. Buraya geldim..."
Ben sormadan o söyledi:
"Sevinç şiire bağlıdır. Tüm şiir, birer sevinçtir. Ağıt bile sevinçtir. Paco de Lucia sevinçtir... Sevincim her gün değişiyor. Bir numara, bir kahkahayla günüm aydınlanıyor. Evimin yanına çocuk parkı yaptılar, sevincim arttı... Çocuklarım sakat doğmadı, onları kaybetmedim. Sevinçliyim. Daha ne isteyeyim ki..."
Galiba çok iyimser bir insan Can Yücel…
"İyimser değilim. Hatta kötümser bile sayılabilirim. Ama kainatın da kendisi olan umut yok edilemez. O olmasa yaşanır mı?"
Ya düşler? Düşlere yer var mı?
"Ben hep iki tür düş görüyorum. Ya futbol düşleri -şuradan pas verdi, oradan karşıladı, gole gidiyor falan diye-, ya da erotik düşler. Erotik düşler, eski hikâyelerle. Kadınları çok seviyorum. Kadın erkek çelişkisi çok önemli. Çok yakın bu iki cinsin, bu çelişkiyi gerilim içinde yaşaması bir mucize. Erotizm, bu gerginliği yaşama. Hayatın temelindeki erotizm bu. En güzel yanı insanları ayakta tutması... Bunun algılanması Türkiye'nin İslamiyet'ten gelen ve ilerlemesine engel olan bir eksiklik. Gerginliğin yok olması, yerini rehavete bırakması 'oldu bitti'ye getirilmesi olacak iş değil."
Can Yücel yaş oldu... O tamamladı: "Rivayete göre ya 62 ya 63. Karışık mesele."
Peki yaşlılık korkusu? Ölüm endişesi?
"Yaşlılık... Siroz işi başladı, karaciğer büyüyor. Bütün gayretime rağmen Kemalist olamıyorum. Erotik planda şükürler olsun düşkünlüğüm yok... Ölüm: Ölmekten değil, ölümün acısı olmasından, işkenceden korkuyorum. Ölüm içimizdedir, her doğan çocuğun içinde. Ölüm bütünselliktir. Bu bütünselliği bozacak, beni parçalayacak acıdan korkuyorum. Türkiye'deki durum malum... Ama artık korku olmaktan çıktı. Fikrine alıştım bu bokun! İnsanı ezici, bütünselliği bozucu herşeyden nefret ediyorum. Yavaş yavaş ölümle anlaşmak istiyorum. Ama acı çekeceğimi bilirsem, bu işi temelden hallederim. Hemingway gibi..."
Tanrı korusun. Ama Can Yücel böyle gümbür gümbür şiir düzdükçe, gümbür gümbür sevdikçe, sevindikçe, yaşamın her anından kahkaha çiçekleri ürettikçe, karıncaya dokunamayan Can Yücel, ölümü öldürür demeyeceğim, ölümle öyle bir dost olur ki, kimse, hiçbir şey onun bütünlüğünü parçalayamaz.
__________
On Üç, On Beş Yaşında
İkizi Canan'la sürekli kavga ediyor. Bir piyano yüzünden.
19 Mayıs'ta denize giriyor. Top oynuyor. Futbolcu olacak.
Babası bakan olunca küçük mutluluklar dönemi bitti.
Ankara.
Babaannesi bir pantol almış ona; uzun, mavi, upuzun; yürürken ayaklarına dolaşır. Ömrünce çıkarmayacak o pantolu.
Taş mektep orda. Sekiz arkadaşı var. Kırkikindi yağmurları güneşin içinde yağıyor, senin içine yağıyor sanki.
Babasıyla dolaşıyor.
Babası okula geliyor. Öne çıkmasını istiyor. Utanarak öne çıkıyor. "Saçlarınızı işte bununki gibi kestireceksiniz!"
Ertesi gün saçını başını, üstünü başını dağıtarak gidiyor okula.
Örnek çocuk.
Yalnız kendi örneğiyle varolmak istedi.
Top oynarken bir arkadaşıyla kavga etse, müdür yardımcısı o arkadaşı suçlu buluyordu. Bu küçük Can'da bütün suçları üstlenme duygusu yarattı. Hatta suç arama.
Babasıyla hep mücadele etti. Çok sevdiği.
O söylev verirken Can kaçıp geneleve gidiyordu. İlk gidişinde belsoğukluğu kaptı.
Ölülere tutkun.
Ertuğrul öldü, şiir yazdı.
Azarde'yi seviyordu. Eli eline değmemişti. Azarde öldü. Şiir yazdı.
Ünlü hocaların ters öğrencisi.
Her şeyini Ankara'ya borçlu İstanbullu çocuk.
Uzun pantollu çocuk.
Mavi çocuk.
Kir bekleyen çocuk. Atmak için.
Zekâsı toz yaprak içinde dinlensin ister.
Bir gün bir büyük şişe votka aldı. Aynanın karşısına geçti. Engin bir ayna.
Meraktan ve giysilerinden kurtulmak istercesine, yudumlamaya başladı.
Bir yandan da kendini seyrediyordu.
Cemal Süreya
Zeynep Oral | EDEBİYATIMIZDAN ON İNSAN BİN YAŞAM - 6