Best-seller


Çağlar boyunca best-seller



Geçtiğimiz Mart ayında Paris’te düzenlenen “Salon du Livre” (Kitap Sergisi), tarih boyunca süregelen bir olguyu yeniden gündeme getirdi:

“Best-seller” nedir?

Bu tartışmalar, best-seller’in ilk çağlardan beri var olan bir olgu mu, yoksa çağdaş yayıncılığın müthiş keşiflerinden biri mi olduğundan, hangi kitapların, ne gibi ölçütlere göre bu sınıflamaya sokulacağına, bir kitabı “best-seller” yapan ve bu tür kitapların hemen tümünde bulunan ortak öğelerin saptanmasına değin uzandı, gelişti.

Dünyanın en önemli yayınevlerinden Gallimard’ın önde gelen yöneticilerinden, yazar, araştırmacı Pierre Nora, “best-seller”in gerçekte belirli bir yasası, kuralı olmadığını vurgularken, bir kitabın çok satmasının gerçek nedeninin örgütlenme ve yazar-yayıncı-okur üçlüsünün konsantrasyonundan kaynaklandığına dikkati çekiyordu.


Nora’nın bu saptamasına göre, sanıldığının tersine,
küçük bir yayınevinden çıkan bir kitabın “best-seller” olma şansı,
büyük bir yayınevinin yayınından çok daha fazla.

Çünkü bir kitabın, okura en güçlü bir biçimde ulaşmasının ana koşulu, yayıncı ile yazar arasında kesin ve sürekli bir iletişimin, güvenin kurulması. Kitabın gücü konusunda iki tarafta da hiçbir endişenin kalmaması.


Yayıncı, yazar işbirliğine hemen yakın tarihten bir örnek verelim.


Hetzel, 19. yüzyılda Jules Verne’e “Michel Strogoff” adlı kitabının son bölümünü tam yirmi kez yeniden yazdırmıştı. Ta ki, ikisini de hoşnut kılacak bir sona varıncaya değin...

Yayıncı ile yazarın yakın işbirliği, başka gereklerin de yerine ulaşmasını sağlıyor. Basına kitapla ilgili bilgilerin önceden ve en ayrıntılı bir biçimde ulaştırılması, basın gezileri, vitrin sergileri, kitapçılara artı pay, tanıtım vb. unsurları bir kitabın “best-seller” olmasının kaçınılmaz gerekleri arasında yer alıyorlar. Ve bunların gerektiğince oluşabilmesi için, yayıncının tüm özenini, dikkatini tek bir yazara, tek bir kitaba vermesi gerekiyor. Bu da, ancak küçük yayınevlerinin harcı, Nora’ya göre.

Ancak “best-seller” olgusunun, tarihsel akış içinde gelişimini etkileyen başka nedenler de var. Toplumun giderek daha ses getiren bir kimlik kazanması, televizyon, video gibi media’ların yayıncılık üzerindeki etkisi gibi.

Çağdaş yayıncılık, artık büyük tirajlar arıyor. Bunu sayılara dökersek, 1962 yılından 1982 yılına değin, bir yıl içinde Fransa’da yayınlanan kitapların sayısı 11 binden 26 bine yükseldi.

Oysa, yüz yıldır bu sayı 10 bin dolaylarında dolaşıyordu.

Son bir yıl içinde ise, her iki kitaptan biri, kitapçı dükkânlarının dışında, yani büyük alanlarda satılmaya başlandı.

1970 yılında Fransa’da bir kitabın, kitapçı vitrininden kalma, başka bir deyişle, alıcı bulma şansı bir yıl süresince varlığını korurken, şimdi en çok üç ayda alıcısını yitiriyor kitaplar. Bir kitabın kendini kurtarma şansı ise, yine son on yılda üç misline yaklaşan bir sayıya yükseldi.

1973 yılında 3 binlik bir satış kitabın maliyetini kurtarırken, şimdilerde 8 binlik bir satış gerekiyor.

Artık, ne yazar, okurunun kitap üzerindeki tepkisini kolayca anlayabiliyor, ne de yayıncı eleştirmenlerin kitabı okura tanıtmalarını bekleyebiliyor.

Kitabın kimliği, şansı, okuru, daha piyasaya çıkmadan belirleniyor.

Pierre Nora, tüm dünyadaki bu gidişin yeni bir anlayış getirdiğini belirtiyor yayın dünyasına:

“Eskiden yeni bir kitap yazmak için satmak gerekirdi, şimdi satmak için yeterli koşulları taşıyan kitabı yazmak gerekiyor.”

Dünyanın en önemli yayınevlerinden birinin kurucusu olan Gaston Gallimard:

"İyi bir kitap, ancak namuslu bir kadın kadar satılır"

BEST-SELLER Mİ, LONG-SELLER Mİ?


Best-seller (çok satan) kültürü, ister istemez, bir başka olguyu, “long-seller” (uzun süre satan) olgusunu da getiriyor gündeme.

“Long-seller” bir bakıma “klasik”lere verilen yeni bir ad. Bu kitapların tarih boyunca satışlarının toplamı, ”best-seller” olarak adlandırılan kitapların bir çırpıda, rekor sayıya varan satışlarının çok üzerinde.

Örneğin Kant ve Platon, en hatırı sayılır best-seller’den daha çok satmıştır, tüm dünyada. Bu iki olguyu birleştiren kitaplar da var:

Örneğin bir “Küçük Prens”. İlk yazıldığında bir “quick seller” (kısa sürede çok satan) olan “Küçük Prens”, uzun vadede de çok satarak, aynı zamanda bir “long-seller” oldu. Bugüne değin beş milyonu aşan bir satışa ulaştığı sanılıyor bu kitabın.

Son yıllarda, yine Fransa örneğinde Jacques Lacan, Guy de Cars, François de Closets “best-seller” olan kitapların yazarlarından bazıları. Bunlar, birbirinden çok farklı türde yazılmış, satılma nedenleri de farklı ürünler.

Pierre Nora, “best-seller” olabilecek kitapları üç ayrı kategoride topluyor, sözü Nora’ya bırakalım:

“En az üç kategoride belirleyebiliriz bu türün kitaplarını.

Birincisi halk kültürünün ürünleri: Delly, San Antonio ya da Harlequin sayılabilir bu grupta.

İkinci grup, önceden “best-seller” olması programlanmış kitaplar: Lapierre, Collins ve Denuzière de, bu grubun en aranılan yazarları sayılabilir.

Son olarak da, benim asıl araştırma alanımı oluşturan türün örnekleri var: Beklenmedik “best-seller”ler.

Örneğin 3 bin satması amaçlanan bir kitap kısa bir sürede 30 bine, 300 bine yükselebiliyor.

Merhaba Hüzün’ gibi,
Ve Tanrı Kadını Yarattı’ gibi,
İnsan, Bilinmeyen’ gibi,
İtiraf’ gibi,
Anti Oedipe’ gibi,
Alexis Carrel’in yapıtları gibi...

İşte bu kitapların neden sattığının mantığını bulmak, araştırmak gerekir.
Yakın tarihçilerin görevi budur.”

Olaya bu açıdan bakıldığında, çok büyük satışlar “best-seller”in başlıca kriteri değil.

Örneğin Lacan’ın kitabı 50 bin sattığında, bu satış best-seller” gibi değerlendirilecektir.

Oysa François des Closets’nin bir kitabının 150 binlik satışı bile yayıncıyı hoşnut kılmayacaktır.

Des Closets’nin bir yapıtı 200 binlik bir satışa hemen ulaştığında ise, artık yayıncının milyonluk bir satışı düşlemeye başlaması, pek yersiz olmayacaktır.

Pierre Nora, Fransa deneyiminden yola çıkarak, yine de genelde bir “best-seller” tanımlamasına varmaktan kaçınmıyor:

“Hedef olarak seçmediği bir kitle üzerinde de, toplumsal değişim olarak nitelendirilebilecek bir etki yapan, satış şansı bulan ürünler.”

Bu tamamlamaya politik kitaplardan da örnekler verilebilir.

Solcu kitle için yazılan “Les Intellocrates”, neredeyse sağda, solda olduğundan daha çok okur buluyor. Tabii her okurdan da ayrı bir tepki...

Ya da “Çin Uyanınca” gibi sağcılar için yazılmış bir kitap da, solda, özellikle Maocu felsefeyi benimsemiş gruplarda olağanüstü bir okur kitlesiyle karşılaşıyor.

Bu konuda André Malraux’nun ilginç bir değerlendirmesi var:

“Eğer bir kitabın satışı 20 bini geçtiyse, yanlış anlaşılmaya başlamış demektir.”

Nora’ya göre, çağdaş tarih yazarları için bunun tersi geçerli. Kitabın satışı yükseldikçe, toplumun beklentisiyle yazarın seslenebileceği okur kitlesi gün yüzüne çıkıyor.


BEST-SELLER’İN SINIRI VAR MI?


“Best-seller” kavramına çok değişik yaklaşımlar getirmek olası. Ancak yine de, sözcüğün çağrıştırdığı olgu, olağanüstü satışlar, büyük sayılar.

Bu sayının bir sınırı, “best-seller”liğe atlama eşiği var mı?

Bernard Grasset, 1927 yılında “Paris Presse”in kendisine ısmarladığı “Edebiyat Üzerine” adlı yazı dizisinde “100 bin kapısı”nın savaş sonrasında açıldığını belirtiyordu. Bu, “best-seller” için yapılmış ilk ölçütlerden biridir.

Bu arada, Renan’ın 1863 yılında yazdığı “İsa’nın Yaşamı” adlı kitabının dört yıl içinde tam 1 milyon 300 bin sattığı da söylenir. Kitabın yayımcısı için yenilerde yayınlanan bir biyografide ise, Michel Levy, o yıllarda halk edebiyatı örneklerinin en çok 80 bin sattığını, 150 binlik satışın çağın rekorlarının çok üzerinde olduğunu belirtiyor.

Örneğin “Paris’in Gizemi” adlı kitap 50 bin sınırını aşmamıştı. Lamartine’in “Girondin’in Öyküleri” adlı yapıtı 1847 yılında yayınlanmış ve 19. yüzyılın en büyük sükseyi yapan kitaplarından biri olarak nitelendirilmişti. Bu kitabın satışı ise 35 bin dolaylarında geçer, edebiyat tarihine.

Bu sayılar, o çağ için (yakın bir geçmiş sayılmalı) büyüklük ölçütüdür.

1950’lerde ise iyi “best-seller” Cesbron üslubunda yazılmış kitaplar için yapılan bir değerlendirme oldu. Cesbron’un “Lady Chaterley’in Âşığı” adlı kitabı da, yarısı cep kitabı olmak üzere 600 bine varan bir satışı yakaladı.

Bugün ise, Fransa’da “I’Allée du Roi” (Kral Geçidi) ya da “Le Cheval d’Orgueil” (Gurur Atı) gibi kitaplar gerçek “best-seller”ler olarak tanımlanıyorlar. Bunların satışları ise bir-birbuçuk milyon arasında değişiyor.


İNCİL VE LAROUSSE’UN YERİ


Pierre Nora, “best-seller” olarak nitelemekte kararsız olduğunu belirttiği dördüncü bir kategoriye de, satışlarının yüksekliği zorunluluktan kaynaklanan yayınları dahil ediyor.

Bunlar arasında İncil, Larousse, okul kitapları gibi yayınlar var.

Nora, şöyle diyor bu konuda:

“Eğer, tarihçi Robert Darnton, Diderot’nun ünlü ‘Encyclopédie’sini ‘18. yüzyılın best-seller’iolarak nitelediyse, bunun nedeni, bu yapıtın Quillet ya da Universalis gibi bir ansiklopedi olmayıp, Aydınlık Çağı’nın yeni bir düşüncesini de içermesidir.

Bu tür kitaplara getirilebilecek niteleme, ‘daha iyi bir yaşam’ ya da ‘daha iyi bir insan’ için yapılan edebiyat olmalıdır.”


İLK BEST-SELLER’LER


“Best-seller” olgusunun, tarihte başlangıç dönemi pek belirli değil. Bu saptama da değişik kategorilere göre farklılıklar gösteriyor.

Halk edebiyatının ilk örnekleri, tarihin karanlığına saplanıp kalıyor.

Geçtiğimiz yüzyılın sonlarında “Peiti Journal”in çağdaş pembe dizi ya da kara dizi türündeki yapıtlarının çok sattığı biliniyor.

Daha geriye gidildiğinde, 17. yüzyıldan 19. yüzyıla değin uzanan “Bibliothéque Bleue” (Mavi Kitaplık) var.

Aynı dönemde, çağın “iyi” hanımlarının öykülerini anlatan, ama çokça dedikoduya dayanan “işporta edebiyatı” da var.

Asıl ilginç olan, günümüzdeki “best-seller”lerde, tarihin, insanların oluşumundan günümüze değin süregelen serüveninin etkinliği.

Çağdaş “best-seller”lerin ilgilendiği öteki konular arasında, bilimsel gelişmeler, modern dünyanın gerçekleri ve politikayı serüven içinde ele alan öyküler sayılabilir.

Bu bağlamda “Kelebek”, “S.A.S” gibi romanlar “best-seller” olurlarken, bazıları da politik kaygılar yüzünden, yapıları nedeniyle, olmaları gerektiği halde “best-seller” listesinde görünemediler.

Fransa’da ısmarlama “best-seller” olgusunun başlangıcı, çağdaş yayıncılığın kurulması için, Temmuz Monarşisi döneminde savaş vermiş, ama yaşamını kaleminden kazanmaya karar vermiş yazarların ortaya çıktığı döneme rastlıyor. Sinemanın ve öteki media’ların gelişimi de, bu olaya yeni bir hız getiriyor.

İşte bu dönemde, “Amerikan örneği”nin Fransız yayıncılığına yol gösterdiğini belirtiyor Pierre Nora.

Laffont Yayınları’ndan çıkan Cornelius Ryan’ın “Paris Yanıyor mu?”,
Constantin Melnik’in yayınladığı Gilles Perrault’nun “Kızıl Orkestra” ve
Steiner’in “Treblinka” adlı yapıtları roman kurgusunun da katıldığı, ama kökeni habere dayanan kitaplar olarak “Amerikan örneği best-seller”lerin Fransa’daki ilk görüntüleri oluyorlar.

Beklenmeyen “best-seller”ler ise, eski çağlarda, yayınevlerinin dağıtımına bağlıydı genellikle.

16. yüzyılda, örneğin Virgile tam 385 yayınevinde, 700 baskı yapılsa, 300 binlik bir satışı bulmak olası, kısa süre sonunda.

Ancak 18. yüzyılda bu sistem değişiyor ve günümüzde de süregelen sisteme dönüşüyor kitapların basım ve yayımı.

Bu dönemde,
Jean Jacques Rousseau “La Nouvelle Héloise” ile,
yeni bir okur tipi, yeni bir yazın türü, yeni bir dağıtım şekli getiriyor yayın dünyasına.

İşte tüm bu yöntemler, hâlâ “best-seller”in koşulları arasında kabul ediliyor. Rousseau’nun hâlâ geçerli yöntemleri de, “best-seller” olgusunun iyi yazar - kötü yazar, iyi kitap - kötü kitap gibi değerlendirmelerin çok ötesinde bir kombinasyon sorunu olduğunu ortaya çıkarıyor.

Pierre Nora’nın şu tanımı “best-seller” olgusuna en denk düşeni sanki:

“Best-seller, yeni bir kitle keşfetmektir!”



Derleyen: Bülent Berkman | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi 127 - 1 Eylül 1985
__________________________________________________________________



Türkiye’nin best-seller’leri


Okutmak ya da "satmak"...
İşte bütün sorun!

Amerika’daki “best-seller” olgusunun mekanizmasını yazımdan dağıtıma, hatta okurun kimi zihinsel ve duygusal kategorilerine kadar uzanan birbiriyle bağlantılı dişliler oluşturuyor. Batı ülkelerinde durum biraz farklı.

Türkiye’deki “çok satma” olgusunu, hatta genel olarak kitap satışı denilen olguyu tüm yönleriyle açıklayabilecek bilgi düzeyine ise ulaşabilmiş değiliz.

Türkçe kitap basımcılığının 256. yılında olmamıza karşın!

Bir kere, Basma Yazı ve Derleme Müdürlüğü’nün bir yıl içinde çıkan kitaplarla ilgili istatistikleri yanıltıcı.

Bunun neden, başka ülkelerden farklı olarak bizde kitabın hiçbir yasada tanımlanmamış olması.

Derleme Yasası uyarınca dört sayfalık bir yayın bile kitap sayılır ve istatistikte gösterilir. Böylece, kataloglar, bilançolar, raporlar vb. derleme rakamlarını kabartır; gerçek kitap sayısı hiçbir zaman bilinemez.

Kitap tirajları üzerine de hiçbir ye-[?] [?]luşların çıkardığı “hizmete özel” ki-[?] yayıncısı bilir ve çoğu kez çeşitli nedenlerle açıklamakta sakınca görür. İstatistik tutan resmi ya da özel bir kurum bulunmadığına göre, açıklansa bile işe yaramaz.

Konuya ilgi duyanlar, 1970’lerden 80’lere geçildiğinde Bâbıali’deki yayınevlerinin ortalama tirajlarının 5 binlerden 3 binlere indiği yolunda bir bilgi edinebilirler, hepsi bu kadar!

Aranıldığında bulunmayan üniversiteler yayınlarını resmi kuruluşların çıkardığı “hizmete özel” kitapları yüksek maliyetli / az tirajlı sanat vb. kitaplarını da gözönüne alırsak, genel ortalama 3 binin epeyce altındadır.


ÖTEKİ HALKALAR


Kitap, yazarla başlayıp yayıncıyla süren, dağıtımcı ve kitapçıdan geçen, bu arada reklam-tanıtma-eleştirilerle eklemlenen bir “devre”nin sonunda okura ulaşır. Önemli halkalardan biri olan dağıtımcı ta baştan beri “iki arada bir derede” kalmış, dağıtım sorunu kördüğüm olmuştur.

Öte yandan, Türkiye genelinde aranan yayınların hiç olmazsa önemli bir bölümünü bulunduran kitapçı sayısı  -en iyimser yaklaşımla-  50’yi geçmez.

Bugün “kitapçı” dükkânlarının çoğu gerçekten kırtasiyecidir.

Bunlarda kitap ikincil önemdedir ve yalnız fazla satacağına inanılan kitaplar bulunur. 

Kazanç düşüklüğü ve yayın yasakları yüzünden son yıllarda kitapçıların birçoğu da ”ticari faaliyet” alanlarını değiştirmektedir.

Okur, özellikle Anadolu’daki okur çevresinde bulamadığı kitabı almaktan vazgeçmektedir. (Yeni kurulan kitap kulüpleri bir seçenek olarak görünüyor.)

Kitap tirajlarını bilmediğimiz gibi, kitapçıların satış sayıları üzerine de bilgimiz yoktur.

Sözgelimi, “Ana” adlı romanın 1984 yılında Manisa’da kaç tane sattığını kimse bilmez. Bunun gibi, bir “çok satan kitaplar” listesi yapmaya yarayacak verilerden de yoksunuz.

Gelişmiş ülkelerde hangi satış noktasındaki ya da noktalarındaki rakamların ülkenin genel satış ortalamalarını verdiği hesaplanmıştır ve “best-seller” listeleri bu verilere göre düzenlenmektedir.

Bizim de elimizde uzun deneyimlerle edinilmiş veriler bulunsaydı, sözgelimi, Adapazarı’ndaki A, İstanbul Beşiktaş’taki B, Kayseri’deki K kitabevlerinden alacağımız rakamlarla en çok satan kitaplar listesi düzenleyebilirdik.

Devrenin bir başka halkasını, reklam-tanıtma-eleştiri oluşturur.

Reklam, her çeşit mal ve hizmette olduğu gibi, kitapta da duyurmaya, satın alınmasını sağlamaya yöneliktir. Tanıtma ve eleştiri ise okuru yönlendirmeyi, doğru seçim yapmasını sağlamayı amaçlar. Gelişmiş ülkelerde gazete, radyo vb. iletişim araçları yeni yayınların tanıtılmasını sağlama işlevini de yükümlenmişlerdir. Kadrolarındaki tanıtmacı ve eleştirmenler çoğunca bu görevi titizlik ve dürüstlükle yerine getirirler.

Türkiye’de ise radyonun kovduğu, televizyonun ancak “yasak yayınlar ele geçti” haberleri dolayısıyla sözünü edip, yüzünü gösterdiği bir nesnedir kitap. Kitap tanıtma bölümleri düzenleyen bir iki gazetenin tutumları övgüye değerse de, tanıtmayı meslek edinmiş, görevi kitap okuyup tanıtmak olan kimseler çalıştırmadıklarından, bu köşelerin işlevini gerektiği ölçüde yerine getirdiği söylenemez. Dergilerde yayımlanan tanıtma yazıları ancak belirli bir çevreye ulaşabilmektedir.

Eleştiri ise, bilinen nedenlerle hep devre dışı kalmıştır.

Çeşitli halkalar üzerindeki bu gözlemler yayıncılığın bir “meçhuller âlemi” olduğunu ortaya koyuyor. Yıllardır bir bilinmezler denizinde kürek çekmekte olan yayıncılarımız ne yazık ki bilinmezi bilinir kılma yönünde çaba harcamıyorlar.


SON HALKA: OKUR


Okur, sözünü ettiğimiz devrenin son halkası. Kitabın gerçek alıcısı, gerçek tüketicisi. Demek ki, o da rastlantılar denizinde kürek çekiyor. Bundan kurtulmak için çoğu zaman güvendiği, sevdiği yazara yöneliyor: Klasiklere ya da tanıdığı yerli yazarlara. Bu olağan.

Klasikler ya da ünlemiş yazarlar her zaman hemen hemen her ülkede  -çok fazla hızlı değilse bile-  sürekli satılır. Bu tür kitaplara son yılların bir terimini kullanarak, “uzun-satar” diyebiliriz.

Ayrıca, okul kitapları, sözlükler vb. gibi geniş kitlenin “ihtiyaç maddesi” olmuş kitapların belirli sürümü olması doğal. Uzmanlık dallarına yönelik kitapların belirli sınırlı bir kitlenin alım alanı dışına taşmaması da...

Ya öteki türler?

Batıda kullanılan ayrıma başvurursak, “fiction” (roman türü) ve “non-fiction” (roman türü dışındaki) piyasaya yönelik kitaplar?

Bunlara dönük okur ilgisi üzerinde ancak gözlemlere dayanılarak bir fikir edinilebilir.

Roman türünde eserin sürükleyiciliği ve duygulara seslenmesi, ilgi (satış) nedenlerinin başında gelir.

Ahmet Mithat Efendi’nin kimi romanlarından başlayarak;
Jules Werne’ler,
Monte Cristo’lar,
Ekmekçi Kadın’lar,
Üç Silahşör’ler,
Pardayanlar,
Kerime Nadir’ler,
Esat Mahmut Karakurt’lar,
Nizamettin Nazif’in “Kara Davut”u,
Cronin’ler,

1955’lerde Çağlayan Yayınları’nın kitapları
(özellikle yayıncıları Kemal Tahir’e taklitlerini yazdırmaya yöneltecek ölçüde satış rekorları kıran Mike Hammer dizisi)...

Daha yakın dönemde;
Mario Puzo’nun “Baba”sı,
Charrierre’nin “Kelebek”i,
Simmel’ler,
Barbara Cartland’lar,
beyaz diziler...

Bütün bu kitaplarda sürükleyicilik ve duygulara sesleniş bulursunuz, çoğu zaman bu ikisi atbaşı gider...

İkinci bir ilgi nedeni, kitabın yazarının ya da her ikisinin birden güncelleşmesi, ünlenmesidir. Bu nedenle hem roman türünü hem de roman türü dışındaki kitapları çok sattırır. Bunun ilk örneklerinden biri, Pierre Louis’dan Nasuhi Baydar’ın çevirdiği, müstehcen olduğu gerekçesiyle dava konusu olan “Afrodit”tir. Dava 1940’da basına geniş ölçüde yansımış, bir çeşit “edebiyat olayı” niteliğini almıştı. Bu “Afrodit”in çok sayıda satılmasını sağladı.

1940’lardan bir başka örnek ise Turan Aziz Beler’in sosyete dedikodularından kaynaklanan ve dava konusu olan “Türedi Ailesi” adlı romanıdır.

“Beyaz Zambaklar Memleketinde-Finlandiya” adlı kitabın 1930’larda Erich von Daniken’in “Tanrıların Arabaları”nın 12 Mart sonrasında çok satması ise sözü geçen dönemlerin özelliği dolayısıyla kitapların güncelleşmesinden, ünlenmesinden ileri gelmiştir. 1950 yılında da Mahmut Makal ile “Bizim Köy”ü birlikte güncellemişlerdi.

Yakın dönemlerde kimi gazetecilerin (Uğur Mumcu’nun, Mehmet Ali Birand’ın, Emin Çölaşan’ın) kitaplarının gördüğü ilgi, konu aldıkları olayların güncelliğine yaslanmaktadır ki, bunlar “olay”ın yanı sıra, yazarın da (bu örneklerde sözü geçen gazetecilerin gazetecilik başarılarıyla yazma ustalıklarının da rol oynadığını unutmayalım) ön plana geçtiği bir dönemin habercisi olmak bakımından önemlidir.

Füsun Erbulak’ın “Neden Geç Kaldım” ve “60 Günlük Bir Şey” adlı romanları da güncelleşmiş örnekler olarak değerlendirilebilir.

Bir de, son yıllarda genç yazarların, özellikle Latife Tekin’in “Sevgili Arsız Ölüm” ve “Berci Kristin Çöp Masalları” adlı romanlarının çok satması olayı var. Bu örnekte hem yazar, hem romanları güncelleşmiştir. Ama, bu güncellik okurun güvendiği pekçok tanınmış yazarın Latife Tekin’i ve eserini ön plana çıkarmasından, okura onun hakkında güvenilirlik mesajı vermesinden (eski deyişle “tezkiye etmesinden”), ardından da bir tartışma ortamının doğmasından ileri gelmiştir. Bütünsel açıdan bakıldığında, ünlü ünsüz birçok yazarın dolaylı yoldan haksızlığa uğraması olarak da değerlendirilebilecek bu olgu yine de  -söz konusu güncelliğin edebiyatiçi olması yönünden-  bir gelişmenin ilk adımı olarak görülebilir.

Edebiyatiçi bir başka güncellik de, bilindiği gibi ödül alan kitapların çok satmasıdır.

Açıklamaya çalıştığımız çok satma nedenleri Cavit Orhan Tütengil’in bir incelemesindeki (Milliyet Sanat Dergisi, S. 228, 22 Nisan 1979) söylem kullanılarak şöyle dile getirilebilir:

“Öyle görünüyor ki, bir eser çevresinde odaklaşan beğeniler toplamı bellibaşlı üç noktada yoğunluk kazanmaktadır:

  1. Eserin özüne ve yazarın kişiliğine bağlı nedenler,
  2. Zaman etkenine bağlı öğeler,
  3. Okuru da içine alan ‘çevre’ koşullarına bağlı değerlendirme etkenleri.”


GENEL BAKIŞ


Yukarıda çizilen tablo, el yordamıyla ilerlenen “kaygan zeminli” bir yayın dünyasında yaşanıldığını ortaya koymaktadır sanırım.

Kâğıt tüketiminin, kitap satışlarının ve okuma oranının yüz kızartacak denli düşük olduğu bir ülkede söz konusu “devre”nin bütün halkalarının artık  -en azından-  bir arayış içine girmesi gerekiyor.

Basının nereden nereye geldiğini gözden uzak bulundurmadan, “yayın”ın hedefinin iyi belirlenmesi gerekiyor.

Yayıncı, kendisini ilgilendiren her şeyi bilmek zorunda artık.
Dağıtımcı kitapçısını, kitapçı müşterisini aramalı ve tanımalı.
Okur, kendi kitabını, kendi yazarını...

Yazar yayıncısını hep arıyor ve “hak bellediği yolda yalnız” gidiyor. Hiç olmazsa keçi yollarından, kaygan zeminli yoldan kurtulup, asfalttan yürüyebilse.

Kısaca, bırakalım “best”ini bir yana, bugün “seller” kitap çıkarabilmek de önemli bir başarıdır!..



Alpay Kabacalı | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi 127 - 1 Eylül 1985