1931 yılında İstanbul Belediye Konservatuvarı’nın geliştirilmesi için Belediye tarafından davet edilmiş olan Viyana Yüksek Musiki Okulu Başkanı Profesör Joseph Marx’ın çalışmaları ve incelemeleri sonucu verdiği rapor, ele alınmadığı gibi, ne yazık ki kaybolmuştur.
Joseph Marx 1932 yılında tekrar İstanbul’a gelmiş ve 30 Kasım 1932 Çarşamba günü Eminönü Halkevi’nde bir konferans vermiş ve Türk musikisi konusundaki inceleme ve görüşlerini ayrıntılarıyla anlatmıştır. (1) Konferansta çevirmenliği aziz Hocam Sadettin Arel yapmıştı, konferansın metni kitaplığında mevcuttu. Belediyeye verilen metin ve Joseph Marx’ın raporu kaybolmuştur.
Konferansın metni aşağıdadır:
“İstanbul’a çağrılmamın nedeni ve görevimle olan ilişkisi dolayısıyla bu konuda konuşmak benim için özel bir zevk ve onurdur.
Kültürden ve bu arada özellikle ulusal kültürün bir parçası olan ulusal musikiden söz edeceğim.
İlk önce uygarlık kavramını araştırmak isterim.
Uygarlık ve kültür çoğu zaman karıştırılır.
Bilindiği gibi uygarlık kültürün bir sonucudur ve ulusun yalnız yaşayış tarziyle ilgilidir. Bir evin gerekli eşyalarının bulunması, sağlık kurallarına uyulması, sabun kullanılması, hamamlar yapılması gibi şeyler belki de sosyal durumun bazı şekilleri hep uygarlığa aittir. Fakat bunların gerçek kültürle bir ilişkisi yoktur. Kültür, adeta bir ulusun ruhsal yaşamı, bilim ve sanatı demektir.
Şu halde kültürle uygarlığın birbirinden apayrı iki kavram olduğu görülüyor.
Bir ulus dış yaşayışı bakımından az uygar olmasına karşın büyük bir sanata sahip oluşundan dolayı yüksek bir kültür sahibi olabilir. Bunun aksi olarak uygarlıkta çok yükselmiş bir ulusun kültürü geri kalabilir. En güzel kentlerde oturan, ince konfor araçlarına sahip olan bir ulusun hiç bir bilim ve sanata sahip olmaması ve kültürden yoksun bulunması mümkündür.
Bu hal, garip bir görüntüye neden oluyor. Çok yüksek bir uygarlığın çoğu zaman aşırılığa neden olarak insanları doğaya yabancılaştırarak sanat için gerekli yaşam akışını yok etmesinden dolayı sanata zarar verdiği görülmüştür. Gerçi doğadan zevk alabilmek için ondan uzaklaşmamamız gerektiği halde uygarlık geliştikçe, doğal olan şeyleri bırakmak ve doğadan uzaklaşmak zorunda kalıyoruz. Sanatın kökleri doğadadır. Yalnız özenle bakılmış güzel parklara gittiği vakit doğadan zevk alan, fakat ağaçları birbirine karışmış, düzensiz bir ormandan hiç bir haz duymayan bir insan manen sağlıklı sayılamaz. Duygusu böyle olan bir sanatçı artık yaratma gücünden yoksundur ve temeli güçlü bir eser yaratmaktan acizdir. Onun eserleri ancak yapay açıdan ilgi çekebilir. Sonuç, sanat doğadan doğduğu için insanları doğaya yaklaştıran bir unsurdur.
İşte size, kültür ile uygarlığın birbirinden büsbütün farklı iki kavram oluşturduğunu ve yüksek uygarlığı bulunmayan bir ulusun birçok sanat eserine ve büyük bir kültür hazinesine sahip olabileceğini açıkça anlattım. Kültür ile uygarlık birbirine bağlı değildir.
Bir ulusun kültürü, onun bilim ile sanatındaki fiili tecellilerinden ibarettir. Bununla beraber bilimin uygarlıkla ilgisi, sanatın uygarlıkla ilgisinden fazladır, çünkü bilimin uygulanması çok elverişli şartların varlığına bağlıdır. Mesela, bir ormanda makineler yapmak, ya da kimya tahlilleri yapmak olanaksızdır. Oysa aynı ormanda bütün dünyada beğeni kazanacak bir roman ya da bir opera yazmak mümkündür. Bundan anlaşılıyor ki, kültürün iki dalı olan bilim ile sanatın uygarlığa bağlılık derecesi eşit değildir.
Sanatın böyle konfora ilim kadar muhtaç olmaksızın açık havada gelişebilmesi ve adeta açık havadan hoşlanması onun bilimden önce ilerlemesini kolaylaştırmıştır. Bundan dolayı sanat zaman itibariyle bilimden öncedir. Hatta sanatın insanlık kadar eski olduğu bile iddia olunabilir. Sanat çeşitli şartlar içinde gelişmeye elverişlidir. Bu nedenle bir ulusun her türlü alınyazısına eşlik eder. Bu halin sonucu olarak sanat bilime oranla çok daha özeldir ve ulusun hüviyetini en güçlü bir biçimde, hatta başlıca ulusal unsur sayılan dilden bile daha büyük bir açıklıkla ifade eder. Ulusal bir sanat vardır, fakat ulusal bir bilim yoktur. Denilebilir ki, sanat bir ulusun kişisel yanı, bilim ise kişisellik dışındaki yanıdır.
Bir iki örnek vereyim:
Bir Alman mimarının Süleymaniye camiini yapması ne kadar uzak ise, bir Türk mimarının Viyana’daki St. Stephan kilisesini yapması da o kadar uzaktır. Bilirsiniz ki, fotoğraf plakını bir İngiliz, röntgen ışığını da bir Alman icat etmiştir. Oysa iş, tam tersi de olabilirdi. Bu örnekten anlaşıldığı üzere, bilim ulusal değildir, ulusallıkla ilgisi yoktur. Buluşlar, icatlar, ulusal rengi taşımazlar, bunlar o ulus için çok onurlu bir şeydir, değeri yükselir, oysa buluşlara, icatlara ulusal bir çehre verilemez.
Bunu bir örnekle aydınlatalım:
Birinci Dünya Savaşı sırasında uluslar birbirlerinin sanat eserlerine karşı olmuşlardı. Fransızlar hiçbir Alman şair ya da bestecinin, Almanlar da hiçbir Fransız şair ya da bestecinin eserini halka sunmak istemiyorlardı. Oysa bu durum, bir Alman buluşu olan röntgen ışığının Fransızlar tarafından hastanelerde kullanılmasına asla engel olmadı. Bu olay bile gösteriyor ki bilimin ulusallıkla ilgisi sanatın ulusallıkla ilgisine benzemez. Bilim uluslararası ve objektiftir, tıpkı çarpı cetveli gibi ulusal bir renk taşımaksızın bir ülkede eşit şartlarla geçerli olur. Sanat yani şiir, musiki, resim böyle değildir, ulusaldır.
Bir ulusun, ulusallık bakımından yükselmesinde sanatın -dil ile birlikte- niçin bu kadar önemli rol oynadığı sorusuna cevap vermek kolay değildir. Olsa olsa, sanatın duygu ürünü oluşu ve yürekten doğarak tamamiyle kişisel ve ulusun özelliklerine uygun bir biçimde duyguların anlatılışına aracılık yapışı ulusallık üzerindeki tesirine sebep oluyordur. Oysa, bilim, sanat gibi yürek işi değil, akıl işidir, insanın en ince tellerini harekete getirmez.
Bir çok bilimsel incelemeler ve tahliller sanatla ulusallığın arasındaki bağlılığı meydana çıkarmış bulunuyor. Bu inceleme ve tahlillerden anlıyoruz ki, bir ulus fertlerinden sıradan söz söylerken kullandığı lâhin yani sözlerden kulakta oluşan terennüm izlenimi, o ulusun mimarisiyle benzerlik göstermektedir. Bir fizikçi, insanın söz söylerken kullandığı ses edasını zapteden, adeta söz sesinin fotoğrafını çıkaran bir alet sayesinde her ulusun söz söylerken oluşturduğu lâhindeki özellikleri kaydedip incelemek mümkün olmuş ve sonuçta her ulusun musikisinin o ulusa özgü söz lâhniyle ilgili bulunduğu saptanmıştır.
İşte bir ulusun çoğu zaman kendi sanatını yadırgamayıp tad almasına neden budur.
Ulus bütün duygularıyla, umutlarıyla, kederleriyle kendisini o sanatın içinde görür.
Türk musikisi yüzyıllarca Avrupa’nın etkisinden hemen hemen tümden uzak kalarak gelişmiş bulunmaktadır.
Bu hal, bir bakıma meziyet sayılabilir, çünkü o sayede saflığını korumuş ve yabancı etkilerden yoksun kalmıştır.
Fakat bir de sakıncası vardır:
Avrupa musikisinin gelişmesi ululuğa doğru yol aldığı halde (burada Beethoven’in 9’uncu Senfonisi’nin son parçasında, halkı çeken, vecde getiren etkiyi anımsatırım) Türk.musikisi bu çalışmadan uzak yaşamıştır. Armoniden yoksun olduğu için birçok sazlarla kuvvetli olarak dahi çalınsa yine kalbi ve batını yani içyüzünü korumaktadır.
Şimdi önümüzde önemli bir sorun var: Türk musikisi ile Batı musikisini birbirine yaklaştırmak ve aralarında bir bağ kurmak.
Acaba böyle bir deneme ulusal musikinin benliğini bozmaya sebep olabilir mi?
Bu soruya dilden bir örnek verebilirim. İnsanlığın bütünü nasıl bazı ortaklıklar arzediyor ve bir tek köke yani Sanskrit diline ulaşıyorsa, nasıl bir cümle yapısı birbirine benziyorsa onun gibi musiki sanatının da ortak kökleri ve bütün musikilere özgü kuralları vardır. Bunun sonucu olarak Türk musikisinin çıplaklık ve yalnızlık içinde gelişmesi, Avrupa musikisinin orta çağdaki gelişmesine bazı noktalardan benzemektedir. Bu türlü benzerlikler insanların arasında var olan duygu ortaklığından ileri geliyor. Meselâ Türk musikisini inceleme araçları, Türk musikisi parçalarının şekil ve kalıpları ile Batı musikisinin şekil ve kalıpları arasında akrabalık vardır. Bu akrabalıklardan yararlanılarak ulusal Türk musikisiyle Avrupa musikisini birbirine yaklaştırma neden mümkün olmasın? Eğer Türk musikisi Batıya doğru, Batı musikisi de Doğuya doğru birer adım atarlarsa, yakınlık kolayca elde edilir ve o takdirde ulusal musikinin niteliği hiç bozulmadan iki musiki arasında şimdikinden daha sıkı bir.beraberlik oluşur.
Bu sözlerimden anlaşıldığı üzere, ben İstanbul Konservatuvarı ve onun çalışanlarını noktası noktasına Avrupa örneğine uydurmak görüşünde değilim. Meselâ, Dresden ya da Zürich Konservatuarı’nın bir aynını burada oluşturmak mümkünken, ben bu yola gitmiyorum. Neden? Çünkü, eğer öyle yapsaydım ulusal Türk musikisinin temellerini ve en önemli varlıklarını bozmuş olurdum. Bundan kaçındım.
Gerçi bazı Türk gençleri Batı musikisini öğrenmişlerdir.
Fakat bunların Batı musikisini benimseyişleri, tabii, ne kendileri için, ne de ulusları için, yeterli.
Benim görüşüm ulusal musikinin esaslı unsurlarını bozmadan, ilerlemesini ve gelişmesini sağlamaktır. Ancak, bu sözümden, Türk musikisiyle Batı musikisini birbirine karıştırıp karmaç yapmak anlamı çıkarılmamalıdır. Sanatta böyle bir şey yapmak doğru olmaz. Sanat bir ağaç gibidir. Ağaç fidan halinde dikilir, büyütülür ve sahibi tarafından özenle bakılır, ama ağaç her istenilen yöne eğilip bükülemez, zorla kıvrılıp bükmek istersek, kırılır, ölür. Tıpkı bunun gibi, sanat da keyfe göre şu veya bu yana döndürülemez. Eğer Türk musikisini dilediğimiz yana eğip bükmek girişiminde bulunursak, onu öldürmüş oluruz.
Türk musikisi gerek ulusal kaynaklardan, gerek Avrupa kaynaklarından güç alarak kendi kendine büyümelidir.
Size bir örnek vereyim:
Bundan yüz yıl kadar önce, Almanların, İtalyanların, Fransızların önemli bir musiki sanatı vardı ama Rusların musiki olarak ulusal şarkılarla danslarından başka bir şeyleri yoktu. Bunun üzerine Ruslar kendi musikilerini ilerletmek için büyük bir çaba ve azimle Avrupanın diğer uluslarındaki musiki çalışmalarını, Italyan operalarını taklide koyuldular. Bununla istediklerini elde edeceklerini sanıyorlardı. Bunun sonucunda ortaya birtakım eserler çıktı ve Rusların pek hoşuna gitti. Fakat Avrupa’nın diğer ülkelerinde o eserlere sıradan, değersiz birer kopya gözüyle bakıyorlardı.
Daha sonra, Ruslar sırf ulusal bir musiki oluşturma gereğini duydular. Birkaç ulusal Rus müzisyeni biraraya geldi ve ulusal bir yön izlediler. Bunun yararı çok büyük oldu ve Rus musikisi Avrupa’nın en önemli musikilerinden biri derecesine erişti. Bir Rus dâhisi Rus köylerine giderek köylülerle yakından ilişki kurdu ve Rus ulusal şarkıların yerinde bizzat inceledikten sonra bu bilgilere dayanarak musiki eserleri yazdı. Diğer Avrupa ülkeleri de onun çalışmalarını izlediler ve yararlandılar. Bu Rus dâhisi, Richard Wagner’le aynı düzeyde tutulması gereken Musorgski’dir.
İstanbul’da biz Rusların yüz yıl önce işledikleri hataya düşmeyeceğiz. Tam aksine, tarihten ders alarak hareket edeceğiz.
Türk musikisi, Avrupa musikisinin tekniğinden yararlanacak, fakat ulusal özelliklerinden hiçbir şey kaybetmeyecektir.
Benim izlenimime göre, Türkiye’de her şey memnunluk verici biçimde ilerlemektedir.
Türkiye ile temas eden Avrupalıların nazarında, bu ülke olanca yeteneğini geliştirme azminde görünüyor.
Bu manzara, ne yaptığını bilen bir hükümetin başarısıdır.
Musikinin Türkler gibi musikiye çok yetenekli bir ulus için ne kadar değerli bir unsur olduğunu belirtmeye çalıştım.
Türk musikisinin yakın bir gelecekte büyük ilerlemelere ulaşacağı hususundaki inancımı yineler, geleceğe büyük umutlarla baktığımı belirtirim.”
Profesör J. Marx’ın önerilerinin ve görüşlerinin bugün için de geçerliliği açıktır. Türk bestecilerimiz arada geçen elli yıl içinde büyük aşamalar göstermiştir. Ancak ulusal özelliğini yitirmeden, Batı musikisinin tekniğinden yararlanarak büyük eserler yaratılmasını, her iki musikinin bilimsel çalışmasını yapmış olan, yaratıcı güç ve yeteneğe sahip genç bestecilerimizden bekliyoruz. Onların gelişmesini sağlamakla görevli eğitim kurumlarımız hâlâ beklenen araştırmaları yapmak, çok sesli musiki çalışmalarını geliştirmek, yeni ve dinlenmemiş parçaların icrası yoluna gitmek zorundadır. Yerinde saymakla, bir kaç saz çalan icracı yetiştirmekle ulusal musikimizin gelişmesi ve değerli eserler verecek yeni bestecilerimizin yetişmesi beklenemez. Hızlı ve yerinde adımlar gereklidir. Umutla bekliyoruz.
____________________________________________________________________
(1) O zaman tutulan notlardan alınmış ve konferansçının notlarıyla karşılaştırılmıştır.
Lâika Karabey | sanat olayı - Sayı: 18 - Haziran 1982
_________________________________________________________________________
[Ayrıca Bak: Hindemith Raporları]
