“Devrim ülkesi”, “Özgürlük yurdu” Fransa’da, 1881’de Victor Hugo’nun 80. yaşgünü, ulusal bayram gibi kutlanır: Paris halkı pencerelerinin önünden geçer, taşra kentleri temsilcileri gönderir. Victor Hugo penceresinde, ayakta, Georges ile Jeanne’in (torunları) arasında, tüm gün boyunca altıyüz bin hayranının oluşturduğu kalabalığa bakar. Hiç görülmemiş bir şeydir bu.
Şimdi artık o yaşlı bir marangoz, yaşlı bir duvarcı görünümündedir.
Paris’te Temmuz’da ’avenue d’Eylau’nun adı değişir, ‘avenue Victor Hugo’ olur.
Dostları ona gönderdikleri mektupların zarfları üzerine şöyle yazarlar: Bay Victor Hugo’ya, kendi caddesinde.
Victor Hugo’nun üstüne yeni bir yas daha çöker: 11 Mayıs 1883’te Juliette Drouet ölür.
Victor Hugo, ona üç ay önce şöyle yazmıştır: Elli yıl süren sevda, en güzel evliliktir bu.
Yalnız kalır. Vakt erişti, der dünyayı boşaltmalıyım.
Vasiyetnamesini yazar: “Elli bin frangı yoksullara bırakıyorum. Gömütlüğe onların arabasıyla taşınmak isterim. Hiçbir kilisede tören yapılmasın, adıma ağıt söylenmesin. Bütün canlar için bir yakarı diliyorum. Tann’ya inanıyorum. Victor Hugo.”
18 Mayıs’ta gündüz ile gecenin savaşımı başlar.
Victor Hugo, 22 Mayıs 1885’te ölür.
Bir şiirdir son sözleri: “Kara ışık görüyorum.”
Hükümet Victor Hugo’nun Panthéon’da, ünlü ölülerin bulunduğu anıtta dinlenmesini kararlaştırır.
Tabut Arc de Triomphe (Zafer Taki)’nin altına konur. 1 Haziran’da iki milyon kişi tabutu Arc de Triomphe’tan Panthéon’a değin izler.
Bir ozana hiçbir zaman böylesine bir onur bağışlanmamıştı.
Fransa Victor Hugo’yu “Fransızca sözcüklerin ustası” sayıyorsa, onu onurlandırıyor, yüceltiyorsa,
bu onun bütün insanların duygularını, sevdayı, yüzakını, özgürlüğü, acımayı, eli açıklığı, çocuk arılığını dilendirmiş olmasındandır.
Yaşamı, yapıtı gibi eylemdir.
Ölümünden iki gün önce yazmıştır: “Sevmek, eyleme geçmektir.” (1)
Evet, Victor Hugo, her şeyden önce sözcüğün gücünü, sözcüğün büyülü gücünü şakımıştır.
Sözcüklerin gücüne, büyüsüne kimler kapılmamıştır ki...
İşte, ilk ağızda dilimin ucuna geliverenler:
J.P. Sartre’ın bir yapıtının başlığı “Sözcükler”dir;
J. Prévert’in “Sözler” adlı bir şiir kitabı vardır;
Melih Cevdet Anday, tüm şiirlerini “Sözcükler” başlığı altında toplamıştır;
Cemal Süreya da öyle, “Sevda Sözleri”;
Aragon’un bir şiirinin başlığı da “Sözcük”tür;
Ataç da bir betiğine ad olarak “Sözden Söze”yi seçmiştir;
Mayakovski de bir şiirine şöyle başlamıyor mu?: “Sözcüklerin gücünü, çınlayan sözcüklerin gücünü biliyorum.”
Victor Hugo, sözcüğün gücüne öylesine inanır ki, bu kadarı da olmaz artık, diyesiniz gelir.
Bakın, bu inancını nasıl dile getiriyor bir şiirinde:
(Türkçe anlamı düzyazıyla aşağı, yukarı şöyle: “Bir insanın üstüne bir sözcük koy, sözcüğün derin gücü içine işler ve insan ürpererek kurur ve ölür. Tüm dünyanın döşüne öç alıcı bir sözcük bağla, dünya sancağını, kılıcını, darağacını, yasalarını, törelerini, tanrılarını sürekleyerek sözcük altında yıkılır gider.”)
Victor Hugo, ölümünden yüzyıl sonra, günümüzde de tiyatro sahnelerinde, televizyon camlarında, gazete köşelerinde, dergi sayfalarında sözcüklerinin gücüyle boy gösteriyor. Bakın İlhan Selçuk televizyonda “Sefiller”i (Türkçesi “Yoksunlar”, “Umarsızlar” olsaydı, daha mı bir yakışık alırdı ne?) görünce kaleme sarılıp neler yazıyor:
“Köşeyi dönmüştü Hugo, 39 yaşında Fransız Akademisi’ne seçilince, ülkenin ayrıcalıklı kişileri arasında yerini de sağlamlaştırmıştı.
O dönemlerde Fransa birbirine giriyor, devrim ve karşı devrim dalgaları köpükleniyordu. Hugo, bunların dışında ve üstündeydi; ama 1848 Devrimi yazarda büyük bir iç sarsıntısı yarattı; toplumsal gerçekleri aydınlatan bir ışık bilincine yansıdı, sanki gözlerine Fransa’nın yaşadığı acıları gösteren iki yeni mercek yerleştirilmişti. (...)
1848 hesaplaşma yılı oldu.
Sosyalist ve cumhuriyetçi örgütler karşı direnme çağrısında birleştiler, ama hükûmet güçleri bir tuzak hazırlamışlardı. Emekçi ’belâ’sından kurtulmak isteyen egemen güçler, Cezayir’de istilâcı Fransızlara karşı direnen Arap halkını soykırımdan geçirmekle ünlü General Cavanac’a yetki verdiler. Hükûmet bir yandan işçileri kışkırtacak kararlar alır ve eyleme geçirmeye zorlarken, öte yandan orduyu üstlerine saldırtıyordu. Bu çatışmaların sonunda binlerce işçi öldürüldü ve sürüldü, 25 bini tutuklandı.
Victor Hugo, bu kanlı olayların içinde yaşayarak, bilincini ve benliğini Hugo, toplumdaki sağcı güçlerin, meclis çoğunluğunu oluşturan muhafazakâr üyelerin, Katolik inançlarıyla övünenlerin; demokrasiyi savunacaklarına ve ezilen sınıfları koruyacaklarına saflıkla inanıyordu. Oysa, bunların rejiminde özgürlüğe yer yoktu, yoksulları susturmak ve zenginlerin huzurunu sağlamak vardı. Victor Hugo, gerçekleri görüp anladığı gün bunlarla ilişkilerini kesti; cumhuriyetçi oldu; tutucuların dini, siyasete âlet etmelerine karşı çıktı.
1851’de bir askeri darbeyle dikta rejimi kurulunca, ünlü yazar Victor Hugo’yu da sürgünler listesine kattılar. (...)
‘1871 Paris Komünü’ olayında Hugo Komüncüleri tutmadı; ama tutuculara karşı Komüncüleri savundu. Gerici Fransız basını Hugo’ya ağzı köpüklenerek saldırıyor, gün geçtikçe azgınlaşıyordu. Sağcılar yazara diş biliyorlardı. Bugün dünyanın her yanında yüceltilen Hugo, o dönemin Fransız tutucusu için “yeteneksiz, kültürsüz bir vatan haini”ydi” (2)
Victor Hugo, insanların ve siyasa yaşamında etkili olabilmek için 1848’de bir gazete çıkarır. “Olay” Düşüncesinin bir silâhı olacaktır böylelikle. Ama siyasal yanılgıya düşecektir. “Düzen ve ilerleme” sağlanacak sanmıştır. Victor Hugo’nun siyasal izlencesi ne miydi? Dışarıda, uluslararası zorluklarla uğraşacak bir “Uluslar Topluluğu”; içerde yoksulluğa, yoksunluğa karşı savaşım, ilerlemeden, sanayileşmeden, sanatlardan yazından ve bilimlerden yana savaşım.
Bu güzel düş suya düşer. Victor Hugo, düş kırıklığını şöyle açıklar: “Siyasa adam değilim ben, özgür bir insanım”. Ama Louis-Napoléon ile ozan arasındaki savaşım başlar ve yirmi yıl sürer. 1851’de iki oğlu tutukevini, kendisi sürgünü boylar. Ondokuz yıl sürgünde kalır. Belçika’da küçük bir otele yerleşir ve şöyle yazar: “El büyüklüğünde bir yatağım var. İki hasır iskemle. Isınmayan bir oda. Günde her şey dahil otuzbeş metelik harcıyorum.” Artık silâhı kalem, düşünü özgürlüktür. Özgürlükle öylesine özdeşleştirir ki kendisini, şöyle övünmekten geri duramaz: “ÜIkemden kovulan ben değilim, özgürlük. Sürgüne gönderilen ben değilim, Fransa’dır.”
1868 yazında Hugo ailesi Brüksel’de toplanır. Bayan Hugo hastalanır ve ölür.
Daha önce ölen kızının yanına gömülmek üzere Victor Hugo, karısına sınıra değin eşlik eder.
Çevresinde daha kimler ölmemiştir ki: Vigny, Baudelaire, Mérimée, Sainte-Beuve.
4 Eylül 1870’de Napolyon III iktidardan uzaklaşır. Cumhuriyet dönemi başlamıştır. 19 yıllık sürgün sona erer.
5 Eylül’de Victor Hugo, Brüksel garında Paris için bir bilet ister. Sözünün eridir: “Özgürlük geri dönünce, ben de yurduma döneceğim.”
Victor Hugo, kendisini uğurlamaya gelen genç bir yazara şöyle der: “19 yıl beklediğim an, işte bu an”.
Tren Paris’e saat 9.55’de varır.
Victor Hugo’yu engin bir kalabalık bekler. “Yaşasın Victor Hugo!” bağırışları ortalığı inletir.
Ozanın yanıtı: “Yirmi yıllık sürgünü bir saatte ödüyorsunuz bana.”
Victor Hugo ülkesine döner, milletvekili seçilir. Ama sesini işittiremez bir türlü.
69 yaşında gençliğindeki yüreklilikle bağırır: “Beni dinlemek istemiyorsunuz öyle mi? Peki, yeter. istifamı veriyorum.”
Oysa ne tasarılar vardır kafasında:
“Ölüm cezasını kaldırmak, Avrupa Birleşik Devletleri’ni kurmak, herkesi parasız ve zorunlu okutmak, kadın haklarını tanımak gerek”.
Victor Hugo, siyasadan uzaklaştırılır. Umutsuzluğa düşer. İşin daha da kötüsü, 1871’de oğlu Charles da ölür.
Victor Hugo’yu kurtaracak olan yine çalışmaktır.
Derin acılarını, yüce özlemlerini çalışa çalışa, ürete ürete dindiren, coşumculuktan gerçekçiliğe, gerçekçiliken simgeciliğe türlü akımların doğduğu, geliştiği, serpildiği yüzyılda yaşayan Victor Hugo’nun yapıtları yaşamı gibi çeşitli ve varsıldır. Devrimler, bozgunlar, neler neler görmüştür o. Sanatını sanat sanat için değil de, “insanlık için sanat” doğrultusunda geliştiren Victor Hugo’nun ozanlığı, oyun yazarlığı, romancılığı ona tarihte pek sık karşılaşılmayan bir kişilik kazandırmıştır. En azından şu söylenebilir: Victor Hugo “Fransız coşumculuğu”nun kurucusu, önderi olmuştur.
Behçet Necatigil, ölümünden az zaman önce Selim İleri’ye “şiirlerim anlatmıyor da ben anlatacaksam kendimi sana, kalsın bu konuşma” demiş (3). Doğru söylemiş. Ben de burada bir iki bilgi kırıntısı derleyerek daha çok Victor Hugo’yu konuşturmaya kalkışacağım sanatı konusunda.
Victor Hugo’ya göre ozan, büyücü’dür, yalvaçtır, görülmezi gören, bilinmezden haber verendir; elinde salladığı meşale ile geleceği aydınlatır, işitir.
Ozan, halkların kılavuzu olmalıdır:
“Toute idée humaine ou divine,
Qui prend le passé pour racine
A pour feuillage l’avenir”.
(Geçmişi kök olarak alan insansal ya da tanrısal her düşünün yaprakları gelecektir).
Yukarıdaki dizeleri her okuyuşumda, nedense Yahya Kemal’in: “Kökü mazide olan âtiyim” dizesini anımsarım.
Ozan ozandan esinlenir, bunda şaşılacak bir şey yoktur.
Bende uyanan çağrışım bir yakıştırmadır belki. Geçelim.
Geçelim ve Victor Hugo’nun “Ozanın İşlevi” konusunda söylediklerine kulak verelim, göz atalım:
“Her gün bu yüzyılın yaratması gereken yapıtlara yeni saldırıların yapıldı bu insan, öğreti ve çıkar kargaşası içinde ozanın ağır bir görevi olduğunu belirtelim bu arada. Uygarlaştırıcı etkisi bir yana, siyasal olayları, hak ettikleri zaman, tarihsel olay düzeyine yükseltmek ozanın işidir. Bunun için, tarihin geçmişe baktığı gibi, ozan da çağdaşlarına dinginlikle bakmalıdır. Göz yanılmalarına, yalancı ılgımlara, geçici yakınlıklara aldanmadan, kimini küçülterek, kimini büyülterek, her şeyi belirlemelidir şimdiden. Hiçbir olayın ardına kapılmamalı; sarsılmaz, soğukkanlı ve gözlemci olarak kargaşanın üstünde kalmasını bilmelidir. Kimi zaman hoşgörülü (güç iştir bu), her zaman da yansız olması gerekir (bu daha da güçtür). Ozanın yüreğinde karışıklıktan nefreti içeren şu sevimli devrim düşüncesi, kalabalıktan tiksintiyle birleşen gerçek halk saygısı bulunmalıdır. Küçük kızgınlıklara, gurura yer olmamalıdır kafasında. Övgüsü de yergisi gibi tersine işleyebilmeli, kimi zaman ince, kimi zaman da saldırgan olabilmelidir. Zambakları aşağılamadan üç renkli bayrağı selamlayabilmeli, aynı kitapta, neredeyse aynı sayfada ‘kadın satmış bir adamı’ mahkûm ederken iyi bir eyleminden ötürü soylu bir prensi övebilmeli; Zafer Anıtı’na işlenmiş yüce bir kavramı taçlandırabilmeli, X. Charles’in gömütündeki kederli bir düşünü hafifletebilmelidir. Her şeyle ilgilenebilmeli, her şeyde içten olmalı, hiçbir konuda çıkarcı olmamalı ve daha önce de belirtmiştik, hiçbir şeye, kinlerine ve kişisel zararlarına bile bağımlı olmamalı; yerine göre bir insan gibi kızgın ya da bir ozan gibi soğukkanlı olmasını bilmelidir. Ayrıca, düşüncelerin korkunç biçimde çatıştığı bu dönemde usunun sapmadan dayanmak da olduğu güçlü çekimler arasında ozanın kafasında sürekli şu erek olmalıdır: Herkesin yüce gönüllü yanını tutmak, kimsenin kötü yanını tutmamak.
Sonra yaşadığımız çağda her insan burada bulmuyor mu kendini? İnsan tümüyle yuva, tarla ve sokaktan oluşan yaşamımızın üçlü görünümünde değil midir? Yuva yüreğimizdir, tarla doğanın bizimle konuştuğu yer, sokaksa, siyasal partilerin kamçı sesleri arasında siyasal olaylar denilen araba kargaşasının tozu dumana kattığı yerdir.
Eğer insanın ve doğanın bir sesi varsa, olayların da sesi vardır. Yazar sürekli olarak, ozanın görevinin, üçlü bir öğretim içeren üçlü sözü, tek bir şarkı kümesinde eritmek olduğunu düşünmüştür. Birinci söz özellikle yüreğe, ikincisi tine, üçüncüsü de usa yönelik üç ışındır.
Ozanın gücü bağımsızlığından gelir.
Görüldüğü gibi yazar, kendisinden daha üstün birinin gelmesini beklerken, üstlendiği görevin güç koşullarından hiçbirini saklamıyor. Bu sanat anlayışının varacağı sonuç düşüncesinin ve törelerin yumuşamasıdır, uygarlığın ta kendisidir. Böylesine yüce bir göreve göre çok güçsüz olmasına karşın, yazar söz konusu sonuca ulaşmak için kitapla olduğu gibi tiyatroyla, romanla olduğu gibi dramla, tarihle olduğu gibi şiirle de, düşüncesine açık olan tüm yollardan yürümeyi sürdürecektir” (4)
Gerçekten de bu uygarlık inancını, düşüncesini şiirlerinde olduğu gibi romanlarında, oyunlarında da hep sürdürecektir Victor Hugo:
“Toplum, doğanın büyümüş, yücelmiş biçimidir. Ben arı kovanlarında, karınca yuvalarında bulunmayan şeyleri, anıtları, güzel sanatları, şiiri, kahramanları ve dahilleri istiyorum. Sonsuzca değin yük taşımak, insana özgü bir yasa değildir. Hayır, hayır, hayır; artık parya, köle, forsa yok. İşkence de yok artık. Ben istiyorum ki, insanın her özelliği uygarlığın ayrı bir simgesi olsun ve onu geliştirmeye hizmet etsin. Ben düşüncede özgürlüğü, yürekte eşitliği, ruhta da kardeşliği istiyorum. Hayır! Artık boyunduruk olmamalı! İnsan zincir sürümek için değil, kanat açmak için yaratıldı. İnsan sürünmemeli artık. Ben kurtçuğun kelebeğe, böceğin canlı bir çiçeği dönüşmesini istiyorum ki, uçabilsin. İstiyorum ki...” (5)
Victor Hugo’nun daha yeniyetmeyken ne büyük tutkular beslediği şu sözlerinden bellidir: “Chateaubriand ya da hiç olmak istiyorum.”
Daha 17 yaşındayken iki kardeşi Abel ve Eugène ile “Le Conservateur littéraire” dergisini çıkarır. Coşumculuk akımının önderi olur.
1827’de yayımlanan “Cromvell” adlı oyununun önsözünde tiyatro anlayışın, “dram” kuramını gözüpeklikle ortaya koyar:
“Açıkça söyleyelim. Zamanı geldi artık, çağımızda özgürlüğün ışık gibi, her yere girip de dünyada doğuştan en özgür şeye, düşünce olgularına girememesi yadırgatıcı olur. Kuramları, yazınbilimi, dizgeleri yıkalım. Sanatın yüzünü örten bu köhne alçı kaplamaları sökelim! Ne kural, ne de örnek vardır ya da yalnızca tüm sanata egemen doğanın yasalarından ve oluşum için, her konuya özgü varoluş koşullarından kaynaklanan özel yasalardan başka kural yoktur.
Sanırız, başkaları da söylemişlerdi: Dram doğanın yansıdığı bir aynadır. Ancak, bu ayna ve pürüzsüz bir aynaysa nesneleri soluk ve kabartısız bir görüntüyle, gerçeğe bağlı ama renksiz biçimde yansıtacaktır. Yalın bir yansıtmada renk ve ışığın çok şeyler yitirdiği bilinir. Öyleyse dram odaklaştırıcı bir ayna olmalıdır; parıltıyı ışık, ışığı alev yaparak renkli ışınları zayıflatacak yerde toplayıp yoğunlaştıran bir ayna. İşte ancak o zaman dramın sanat olduğu söylenebilir.
Tiyatro bir bakış açısıdır. Dünyada, tarihte, yaşamda, insanda var olanların tümü oraya yansımalıdır, yansıyabilir de ama sanatın sihirli değneğiyle” (6).
Victor Hugo’nun şu dizeleri onun gibidir:
“Tu n’es qu’une étincelle aujourd’hui
Tu seras solei demain.”
(”Bugün ancak bir kıvılcımsın
Ama yarın güneş olacaksın.”)
İyilikle Kötülüğün büyük savaşımını, İnsanlığın ilerleme düşüncesiyle ışığa, aydınlığa yönelmesini dile getirdiği “Yüzyılların Söylencesi” adlı koçaklamasında Victor Hugo “İnsanlığı ...bütün yönleriyle: Tarihi, masalı, felsefesi, dini...” ile anlatır.
Victor Hugo’nun felsefesini yalınkat, şiirini, sanatını dağınık, abartılı bulanlar olmuştur. Nitekim, A. Gide kendisine “Fransa’nın en büyük ozani kim?” diye sorulduğunda “Yazık ki Victor Hugo” demiştir. Ama günümüzde eleştirmenler onun “dehasını”, çağcıl şiirin öncülerinden biri olduğunu belirtmekte ağız birliği ediliyorlar. Victor Hugo kocaman yüreğiyle, geniş imgelemiyle, olanca çağdaşlığıyla aramızda geziyor, bizden biri oluyor.
“Boaz Uykuda” şiirinde şöyle sesleniyor bize çocukların ve büyüklerin “dedesi”:
“Hiçbir vakit ayrılmamıştı doğru yoldan;
Fukara babasıydı, gönlü pek ganiydi;
Beyaz harmanisi kadar temiz bir vicdan.
Halka açık ambarları sebil gibiydi.
...
Hareketsiz bakıp duvağının altından:
Hangi Tanrı, ebedi yazın hasadından,
Giderken fırlatmış atmıştı bu altıdan
Orağı bu yıldız dolu gök tarlasına?”
_______________________________
(1) Reymond LİCHET, Victor HUGO, la vie et l’oeuvre, Hachette, Paris, 1968, ss. 74-77.
(2) İlhan SELÇUK, “Televizyonda Sefiller”, Cumhuriyet, 26 Temmuz 1984, s. 2.
(3) Oktay AKBAL,”Soğuklarda Bizi Isıtanlar”, Cumhuriyet, 16 Aralık 1984, s. 2.
(4) Victor HUGO, “Les voix intérieures”ün Önsöz’ünden.
(5) Victor HUGO, 1793 Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1984, ss. 427-428.
(6) Victor HUGO, “CROMWELL’in Önsözü”nden.
Teoman Aktürel | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 111 - 1 Ocak 1985
_______________________________________________________________________________________________
Usta, sizi bu stüdyoda görmekten çok sevinçliyim gerçekten. Fransızlar en ünlü yurttaşları Victor Hugo’yu ilk kez dinleyecekler.
Alışılmışın dışında, eski bir geleneğe uyarak sözlerinizi müzikle süslemenin iyi olacağını sanıyorum...
Günümüz Fransa’sında genel olarak müziğe düşkünlük handiyse uzaklaştıracak beni müzikten. Karavanadan yemek hoşuma gitmez.
Usta, size şu basit soruyu yöneltmeye izin veriniz: Bay Victor Hugo siz kimsiniz?
Korkunç ve taşkın bir söz cambazıyım
Eski ABCD’yi de yıkan adamım
Devrimci bir yeni soluk getirdim
Eski sözlüğe kırmızı takke giydirdim
Ne senatör var artık ne de kul köle
Mürekkep hokkasından çıkanlar rasgele
Buruna burun dedim, kulağa kulak
Uzun altın meyva armuttur özel ulak
Çeneden başka nesin ki sen ey Vaugelas
Hem büyük bir devim ben hem vur abalıya
Yüreklerin daraldığı şu kargaşa yüzyılında
İnce beğeni Fransız şiiri ayağımın altında.
Ama Usta, yazın dilini bayağılaştırmakla, bir bakıma, sokağa düşürmekle suçlandırılmaz mısınız siz?
Doğrudur soylu deyişe göre kellem buyruğunuzda
Bundan doğal ne var ki bende kusur tonla
Yaşlanınca elbet siz de baba olacaksınız
Suçunuzu kendi ağzınızla açıklayacaksınız.
Saatlerce dinlenebilirsiniz siz usta? Eski coşumcu genç adamla şimdiki adamın aynı olduğu kanısında mısınız? Hani, günümüzde söz götürmez bir dahi olduğunuza inanmak duygusuna kapılabilir sanki insan. Kimileri sizin büyüklük hastası, bilgiç taslağı, çocuksu olduğunuzu düşünüyor...
Budalalıklar alıklar için geçerli bir yasa gibidir. Büyük bir adamdır o, ama biraz çocuksudur. Güzel bir avuntudur bu. Ne kendini beğenmişliktir bir dâhiyi küçümsemek!.. Çocuksu deyince, akan sular durur... Çekemezlik, kıskançlık budalalığı alkışlar. Kendi yakınındakine hayran olur insan.
Ne ki, resmi ünü, görkemi küçümsemiyorsunuz, adınız üstünde bir uzlaşma var sanki...
Fransa’da insan bakır kalıba dökülürse ya da insanın çikolatadan yontusu yapılırsa, bu demektir ki, gerçekten tanınmış birisinizdir.
Ünü yaygın olma Herkül’ünün iki sütunudur işte bunlar.
Fransız Akademisi üyesisiniz ama!
Akademi’nin ne denli aldatıcı olduğunu biliyorum. Yıldırım aşkları olan bir kaplumbağadır o.
Kimileri Akademi üyesi olmaktan büyük gurur duyarlar.
Kendimi başkalarıyla karşılaştırdığımda, ben bu durumdan daha çok gurur duyuyorum, ama kurum satmıyorum.
Hem sonra, boğaların kırmızı görmekten sinirlenmeleri gibi gurur duymaktan sinirlenen insanlar da vardır.
Usta, ben eleştirilerini paylaşmıyorum elbet, ama kimi hasımlarınız sizin her zaman pek iyi bir beğeniniz olmadığını ileri sürüyorlar.
Okyanus’un iyi beğenisi kesinlikle yoktur.
Çok güzel yanıt, Usta, ama siz, sizin beğeniniz neye yöneliyor?
Alıklık sucuğunu sarıp sarmalayan görkemli bir yeni redingottan daha çok, deliklerinden us ve özgünlük görünen eski bir giysiyi severim ben.
Birtakım kişiler son zamanlarda pek ortalıkta görünmediğinizi söylüyorlar.
Ben mi ortalıkta görünmüyorum? Ezilmiş uluslara, acılar çektirilmiş Macaristan’a saldırın, halkın egemenliğine saldırın,
demokrasiye saldırın, özgürlüğe saldırın da görün bakalım ben o gün ortalıkta var mıyım, yok muyum?
Peki, Usta, siyasal alanda nasıl tanımlıyorsunuz kendinizi?
Yazın alanında küçüğe karşı büyükten yanayım,
siyasal alanda ise büyüklere karşı küçüklerden yanayım.
Karşıtlıktan yana musunuz yâni?
Karşıtlıktan yana olmak miskinliktir.
Cezalandırmalar olmalı, takılmalar değil.
Büyük öfkem var benim, küçük öfkem yok.
Fransa için Birlik’e yakınlık duyuyor musunuz?
Geçenlerde sağcıların bir toplantısındaydım.
Düşüncemin dibinde, o insanlarla birlikte yürümüyorum ben, onların inancından değilim.
Ama Usta, sağcılık kaldı mı günümüzde?
Bir parti var ki, gericiliğin bile haberi olmaksızın, bugün gericiliğin temel direğidir. Bu partiye göre düşünce yasaya aykırıdır, okuma suçtur. Kendisi bu yüzyıldan olmayan bir parti bu yüzyıldan bir şey anlamıyor. Bu parti bugün basınımızı vergilendiriyor, düşünlerimizi kınıyor, ilerlemelerimizi baskı altına alıyor. Başka zamanlarda kellelerimizi isteyecek, değişmezliğin, dangalaklığın partisi. Ama bu parti istediği kadar yönetimimize, dış siyasamıza, seçim sandığına, yasalarımıza haince sızarsa sizsin, elinden geleni ardına komasın, boşuna. Bu parti şunu iyi bilsin ki -bir an için tersine inanmış olmama şaşıyorum- halk için bir tehlike olabileceği günler geçmiştir.
Usta, şimdi de bir komünist gibi konuşmuyor musunuz?
Komünizm: Bütün çakaleriklerini aynı alacakaranlığa gömen, kartallarla serçelerin eşitliği ise, istemem, eksik olsun. Bizim komünistlere diyorum ki: Sürünüz uçmaktan daha iyi gaklıyor gukluyor. Çok gürültü çıkarıyorsunuz, az kötülük yapacaksınız. Eskiden Kapitol’ü kurtarabilirdiniz, ama şimdi anamala zarar veremezsiniz.
Ortak programda öngörülmüş olan ulusallaştırmalar konusunda ne düşünüyorsunuz?
Kolektif olmayan bir iyelik, herkesin erişebileceği, demokratikleştirilmiş bir iyelik istiyorum. Çünkü kolektif iyelik Orta Çağ’a dönmek olur.
Ama günümüzdeki çoğunluk da size pek uygun gelmiyor.
Günümüzdeki şu çoğunluktan olmak! Yönergeyi bilince yeğ tutmak! Yooo, hayır!
Siyasal kurul bir enginardır: Ya iyidir ya da kötü. Bütün iş, iktidarın onun yapraklarını hangi ucundan yiyeceğini bilmektir.
Ya ölüm nedir size göre?
Ölüme inanmıyorum. Ölmüştür ölüm. Yâni yoktur.
Ya Tanrı, Usta, Tanrı’ya inanıyor musunuz?
Tiyatroda şasi denilen tahta oturan
Bir tür imparator ya da papaysa
Kralın haydutlarını armalarıyla kutsayan
Babaların yanılgıları için çocukları cezalandıran
Uzun ak sakallı bir yaşlıysa
İnanmıyorum öyle bir Tanrı baba’ya
Kurumların evrimi konusunda ne düşünüyorsunuz?
Bugün bize yeniden monarşiden söz ediliyor. Zorba’dan sonra, Zorbacık. Hadi canım sende!
Yüce şeylere saygı gösterin, “yalancılarına” boş verin.
Bayrakların üzerine bir kartal koyabilmek için önce Elysée Sarayı’nda bir kartal olması gerek. Nerede kartal?
Özgürlük ve güvenlik yasası tasarısını onaylıyor musunuz?
Düzen belli: Havlıyor, uluyor, ısırmaya kalkışıyor
Öyle geliyor ki bana, daha çok kargaşaya benziyor
Kendini savunma olgularına karşı nasıl bir tepki gösteriyorsunuz?
Ölü bir insana iki kat üzülüyorum
Öldürene en az ölen kadar acıyorum.
Ama Usta, öyle sanılıyor ki kamuoyu daha sıkı önlemler alınmasını gerektiriyor, daha az gevşek davranmayı...
Sürüklenen kalabalık yazık ki sele kapılıyor
Benliğim kendine başka bir kanı tanıyor.
Kamuoyu yoklamalarının tersine, ölüm cezasına karşı çıkıyorsunuz demek, öyle mi?
Ölüm cezası barbarlığın özel ve sonsuz bir belirtisidir. Ölüm cezasının uygulandığı her yerde barbarlık egemendir. Ölüm cezasının seyrek olduğu yerde uygarlık egemendir. Ölüm cezası örneğiyle öğretilmek istenen ne? Öldürmemek gerektiği mi? Peki öldürmemek gerektiğini nasıl öğretiyorsunuz? Öldürerek.
Bana öyle geliyor ki, Bay Barre ve Bayan Simone Veil, Avrupa’nın geleceği konusunda sizinle aynı kanıda değil.
Fransız halkı monarşi anakarasının tam ortasına, sonradan Avrupa Birleşik Devletleri adını alacak olan geleceğin kocaman yapısının ilk temelini atmıştır. Bu yeni ulus, Alpler altında açılacak tüneli, atlılar birliğinden daha çok yeğleyecektir.
Polonya’nun günümüzde herkese görkemli bir örnek vermesi konusunda ne düşünüyorsunuz Usta?
Bu sorun, en açık ayrılıkları, anlaşmazlıkları, en karşıt kanıları biraraya getiren ortak ve evrensel bir katılımdır. Bütün uluslar arasında iki ulus dört yüzyıldır Avrupa uygarlığında çıkar gözetmeyen bir rol oynamıştır. Bu iki ulus, Fransız ve Leh uluslarıdır. Fransız halkı Avrupa’da uygarlığın yayıcısı olmuştur. Leh halkı yiğitlik örneği vermiştir. Ben de duygularınızı paylaşıyorum: Polonya’nın Fransa’ya çıkardığı çağrı hiçbir zaman boşuna değildir. Ezilmiş Polonya’nın savaşımını Fransa’nın kalıcılık, dengelilik, uygarlık düşünleri adına savunması gerektir.
Usta, Afganistan’da olup bitenlere ilgi duyuyor musunuz?
Rus askerlerine diyorum ki: İnsanlığınızı bilin. Zaman geçmeden, dinleyin: Bu yabanıl savaşı sürdürürseniz, kendileri kurban olan sizler kurbanlara karşı olursanız, ulusların kasabına karşı çıkacak, kendinize gelecek yerde, silah ve insan bakımından sayıca üstün olarak, umutsuzluğa kapılmış kahraman halkları kırımdan geçirirseniz, şunu bilin ki Rus ordusunun adamları, Güney Amerika çetelerinin de altına düşersiniz ve uygar dünyanın tiksintisini uyandırırsınız.
Öğrenim özgürlüğünden yana mısınız?
Bir konuda iyi anlaşalım. Öğrenim özgürlüğü denilen şey, öğretmemek özgürlüğüdür.
Siz bir peygamber misiniz yoksa, Victor Hugo?
Dünyada tiksindiğim bir şey varsa, o da gerçekte şudur: “Ben bunu size daha önce söylememiş miydim” diyen alıklar.
Anlaşıldığına göre, her yerde çok dostunuz yok pek...
Ünlü kişi olmak, herkesçe sevilmek mi? Metelik etmez boş bir gururdur o.
Kişinin işinin rahat olması, başarılı yazgısı olmasından daha iyidir. İyi bir uykuyu iyi bir yatağa yeğ tutarım.
Ezgilenmiş parçalarınızdan birini dinlemeyi öneriyorum size...
Şiirlerimi ezgilemek yasak!
Demek sizin için var olan tek evren, ancak “kitaplar evreni”, öyle mi?
Harem ağalarının bir haremi olması gibi, kimi insanların da bir kitaplığı vardır.
Dünyaya yeniden gelseydiniz ne olmak isterdiniz?
Dünyada benim işimle uğraşan tek kişi kalsaydı, o kişi yine ben olurdum!
Türkçesi: Teoman Aktürel | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 111 - 1 Ocak 1985
_______________________________________________________________________________________________
Ormanın içinde her zaman kaybolmak tehlikesi vardır.
Hugo’nun yaşamı ve eseri karşısında dağılabilirsiniz.
Tek bir yazıya nasıl sığdırılabilir o?
Şair Hugo var, romancı Hugo var, tiyatro yazarı Hugo var, ressam Hugo var.
Yalnız büyük bir kalem ustası değil, politikanın da içine girmiş.
Sonra âşık Hugo da var.
Evet, nereden başlamalı?
Önce, bizimle ilgili bir özelliğine değinelim.
BATIDAN İLK GELEN YAZARLARDAN
Bildiğiniz bir şey: XIX. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak, hemen hemen her kurumu kapsayan Batılılaşma hareketi içinde, edebiyatımız da “Batılılaşma"ya başlar. Batı kültürü ile beraber, yeni edebi türler de gelir: Roman, öykü, tiyatro, eleştiri; geleneksel bir tür de olsa, şiir bile biçim değiştirir, içerik değiştirir. Önce Avrupa edebiyatından çeviriler başlar; başı çeken de Fransız edebiyatı olur. Bu çeviri faaliyetinin hemen arkasından Türk yazarlar, kişisel yaratımlara girişeceklerdir.
- İlk edebi çeviriyi 1859’da Münif Paşa yayınlar: Muhaverat-ı Hikemiye. Voltaire, Fontenelle ve Fénélon’dan kimi diyalogları içine alan bir eser bu, içeriği de önemli, dili de.
- 1862 yılında, Yusuf Kamil Paşa, Fénélon’un ünlü “Telemak’ın Serüvenleri”ni, “Terceme-i Telemak” adıyla çıkarır.
- Aynı yıl, Ruzname-i Ceride-i Havadis’te bir tefrika: Mağdurin Hikâyesi; bugünkü söyleyişle, “Ezilenlerin Öyküsü”. O yılların gazeteci diliyle bir özetleme; büyük bir olasılıkla, yine Münif Paşa’nın kaleminden çıkmıştır. Tefrika, aslında Victor Hugo’nun aynı yıl Avrupa’da yayınlanan ünlü eseri Sefiller’in çevirisi: Eser, Avrupa’da çıkar çıkmaz, öylesine büyük yankılar yapmıştır ki, hemen aynı yıl bize bile ulaşmıştır rüzgârı. Böylece Hugo, Sefiller’iyle, dilimize ilk giren Batılı bir-iki büyük yazar arasında.
Kültür tarihimiz bakımından önemli.
Hugo’nun ünlü eserini, kısa bir süre sonra, Şemsettin Sami Bey bütün olarak çevirmeye girişir. Bir önemi şurada o çevirinin: Eski cümle, bir Batı eserini çevirmeye uygun olmadığı için, Şemsettin Sami Bey, cümleyi Batılılaştırmak ister. Ne gürültüler kopmaz ki! Daha da ilginci, çeviri fasikül fasikül yayınlanırken, sonuna doğru bir ihbar, yayın durdurulur ve basilmiş fasiküllere de el konur. Romanın halkçı, demokrat ve sosyal yaraları sergileyen yani var ya, o zamanki mutlakiyetçi yönetim huylanmıştır. Bu yasaklama, gerçi -bir bakıma- söylentide kalan bir şey ama o “yasakçı illeti”miz var ya, niçin doğru olmasın?
Böylece Hugo, bizde ilk yasaklanan Batılı yazar da.
Sonra Sefiller tamamlanacak, başka çevirileri yapılacak, Türkiyeli okuyucunun en çok sevdiği eserlerden biri olup çıkacaktır. Çeviriler listesine, Hugo’nun daha nice eseri girecektir. Tiyatrolarından bir Hernani, bir Ruy Blas, bir Marion de Lorme çevirileri, Türkçede, hemen asılları kadar da güzeldir. Örneğin Cemil Meriç’in, o usta işi Hernani çevirisini, sahneye konduğunda “devrim” yapmış olan o eseri, şu 100. [130.] ölüm yıldönümünde sahnelerimizde görmek ne kadar güzel olurdu!
Ruhunu da şadetmiş olurduk Hugo’nun...
HUGO GERÇEĞİ NEDİR?
Hugo’nun -malûm- uzun bir yaşamı oldu: 1802’de Besançon’da doğan yazar, 1885’te Paris’te ölür. Neler görmez ki, bu uzun yaşam boyunca, neler tatmaz ki! Yaşadığı çağ, aslında Fransa’nın ve devrin bütün dünyayı etkileyecek denli önemli olaylara sahne olduğu bir çağdır. XIX. yüzyıl ve Fransa: Düşünebiliyor musunuz? Çevresinde her şey, insanlar ve nesneler, yeni bir altüst oluşun içindeydi. Yaşamı ve sanatı da, bu altüst oluşların darbeleriyle yoğrulur. Zaferi ve yenilgiyi, savaşı ve barışı, özgürlüğü ve baskıyı, imparatorluğu ve cumhuriyeti, devrimi ve karşı-devrimi tanır. Kaygıları ve çelişmeleriyle yaşar bunları, ama yaşar.
Bu uzun akış içinde, 1852 tarihini, bir dönüm noktası olarak almalı Hugo için.
Yaşamı bakımından da, sanatı bakımından da.
1848 Devrimi’ni yaşamış, cumhuriyeti ikinci kez ilan etmiş olan Fransa’da, karşı-devrimci güçler yeniden bastırır. Uğruna kanlarını dökmüş emekçilerin eseridir devrim; ama cumhuriyet çok az şey yapar onlar için. Dahası hükümet “işçi belası”ndan kurtulmaya karar verir: Sorunu kökünden çözememiş de olsa, bir yerde çalışanlara iş sağlayan “ulusal işyerleri”ni tutar kapatır. On binlerce işçi, işleri ellerinden alınmış olarak, sokakta bulurlar kendilerini. Bu kararın tepkisi genel bir başkaldırıdır. Meclis, iktidarı bir askeri diktatöre verir. Cezayir’de, Fransız istilacılara karşı savaşan kabilelerin tümünü yok etmiş bir canavardır bu. “Haziran Günleri”, işçilerin kahramanca direnişlerine tanık olur. Ama nafile, burjuvazi iktidarı bırakmaz.
![]() |
| [Ödevlerimizi hazırlarken yararlandığımız bir kaynak] |
Kralcı Hugo için düşündürücü günlerdir o günler.
Aslına bakarsanız, durumu aydınlık ve kararlı da değildir: Önceden girdiği Kurucu Meclis’te, arkasından 1849’da seçildiği Yasama Meclisi’nde, ölüm cezasının kaldırılması, laik öğretim, basın özgürlüğü üstüne çok güzel konuşmaları olacaktır. Ne var ki Meclis’te, siyasal sorunlar da sağcı partiyle beraberdir; sosyal sorunlar da ise sola eğilimlidir. 1848 Ağustosuna, iki dostu ve iki oğlunun çıkardıkları bir günlük gazetede, daha sonra III. Napolyon adıyla ikinci imparatorluk devrini açacak olan Louis Napoleon Bonaparde’ın siyasetini desteklemekte, prens, cumhurbaşkanlığı için adaylığını koyduğunda da, kendisi ona oy verdiği gibi, seçilmesi amacıyla da yayın yapmaktadır. Bir post kapmanın arkasındadır da. Bir yandan, toplumda yoksulluk sorunu kafasına saplanmıştır, öte yandan, Meclis’teki çoğunluğu oluşturan ve hemen hepsi de Katolik olduğunu söyleyen tutucu üyelere, ezilen sınıflar yararına girişilecek bir harekette güvenilebileceğini, saflıkla, hem de büyük bir saflıkla ummaktadır. Oysa Düzen Partisi’nin, giderek gerici burjuvazinin tek kaygısı vardır: İşçileri ve köylüleri daha fazla ezmek için en kısa zamanda bir polis rejimi kurmak, başkaldıran yoksulları susturmak, böylece zenginlerin huzurunu sağlamak. Bu niyeti sezer ve Düzen Partisi ile bağlarını koparıp atar Hugo. Arkasından, Louis Bonaparte’ın tutumu hayal kırıklığına uğratır kendisini. Cumhurbaşkanlığına getirilirken Anayasa’ya uyacağı hakkında and içen prensin kendisini Fransa imparatoru ilan etmesi, her şeyi, egemen sınıfın bütün niyetlerini çırılçıplak ortaya koyar.
Burjuvazinin Bonapartçı diktatörlüğü başlamıştır.
Hugo’nun da sürgünlüğü.
1852’den başlayarak katıksız bir cumhuriyetçidir Hugo; ve katıksız bir demokrat. Yaşamının siyasal çizgisi budur artık. Yazdıklarına da yansıyacaktır en önceki eserleriyle sonrakiler arasında bir bakıma temelden bir ayrılık vardır: Önceleri o, ödüller kazanmış bir şair, yetenekli bir yazardı; sonra sonra ustalaşır. 1852’den başlayarak da, eserleriyle yaşama karışan, yazdıklarıyla yaşamı yansıtan bir sanatçıdır. Yazarlık gücü de değişip gelişmektedir. Gerçeğin özü, parlak sözün yerini almaktadır.
Yetenek, deha olmaya doğru gitmektedir.
Sefiller, o dev eser bu dönemin ürünüdür;
Doksan Üç de.
Bonapartçılığa karşı o korkunç reddiyesi, yani Cezalar’ı bu dönemde yazılır.
Daha önce Doğulular’ı çıkarmıştı,
şimdi, Yüzyılların Efsanesi ile, bütün insanlık tarihi şiirinin konusudur.
“Evrensel”e yükselmiştir.
Öte yandan, lirizmini bütün boyutlarıyla bulduğumuz Dalıp Gitmeler ile
Sokakların ve Koruların Şarkıları da o yıllarda yayınlanacaktır.
Demokrat, ama nereye kadar?
Gerçeği söyleyelim: Aslında bağlı olduğu sınıfın, burjuva sınıfının ulaşabileceği en ileri noktaya kadar; oradan sonra Hugo için kendi “düzen”i başlar. Romanlarındaki kahramanlardan hemen hiçbirinin “sınıfsal” tabanına oturtulmamış oluşunu bir yana bırakalım, “kötü yapılan iyi bir iş”, dediği Paris Komünü’nü tutmayışı tarihin kaçınılmaz akışının en önemli dönemeçlerinden biri olan o önemli olay hakkında böylesi bir hükme varışı ne anlama gelir başka?
DEĞİŞEN VE DEĞİŞMEYEN
Evet Komün’ü tutmamıştır. Ama gerici Düzen Partisi’nin saldırılarına karşı Komüncüleri hep savunmuştur.
Nitekim sonraki yıllarda, onların bağışlanmaları için çırpınıp duracaktır.
Kendi sınıfını acımaya çağırmak, deyip küçümsemeyiniz.
Özgürlük adına her çağrı soyludur.
Sonunda kendi sınıfının dünya görüşünün sınırlarına da gelip dayanmış olsa, bütün yaşamı, ileriye doğru değişmenin emsalsiz örnekleriyle dolu Hugo’nun değişmeyen düşünceleri de vardır: Ölüm cezasının kaldırılması, bunların başında gelir. 1848 yılında seçildiği Kurucu Meclis’te yaptığı konuşmalar içinde en güzeli, bu konuda olanıdır. Anayasa tartışmasında, “ölüm cezasının yalnız siyasal suçlar için kaldırılması” önerisi vardır. “Ölüm cezası, vahşiliğin bir simgesidir” deyip topyekün karşı çıkar Hugo.
"Darağacını yıkınız” diye haykırır.
Darağaçlarının hâlâ yıkılmadığı, giderek vahşiliğin hâlâ sürdüğü, sürdürüldüğü ülkeler için bugün de sarsıcı, bugün de soyludur bu haykırış.
Ya barış?
Üstünde en çok durduğu düşüncelerden biridir o. Savaş, daha çocukluğundan başlayarak imgelerinde bütün korkunçluğu ile yer etmiştir. Küçükken anneciğiyle İtalya’ya giderken yolda gördüklerini unutmaz: İspanya’ya gidip dönerken gördüklerini de. Savaşı kendi yurdunda da görüp yaşamıştır: 19 yıllık sürgünü bitip yurduna dönerken, Alman orduları da Paris’e yürüyordu; düşman Paris’i kuşatacak ve alacaktır, kuşatılanların tüm acılarını ve yoksulluklarını paylaşacaktır Hugo. Barış, büyük ülküleri arasındadır onun. Voltaire’in 100. ölüm yıldönümü dolayısıyla 30 Mayıs 1878 günü verdiği o ünlü söylevi hatırlayacaksınız.
Bir yerinde şöyle der o söylevin:
“Ah! Mutlak gerçekleri ilan edelim. Savaşı alçaltıp küçültelim. Hayır, kanlı şan ve şeref yoktur. Hayır, cesetler ortaya koymak güzel değil, yararlı da değil. Hayır yaşamın ölüm için çalıştığına inanılamaz. Hayır, eey beni çevreleyen analar, savaşın, bu hırsızın çocuklarınızı çalmaya devam etmesine inanılamaz. Hayır, kadının acılar içinde yavrusunu dünyaya getirmesi, insanların doğması, halkların çift sürüp ekmesi, köylünün tarlalarını verimli kılması, işçinin kentleri zenginleştirmesi, düşünürlerin kafa yormaları, sanayiin ortaya harikalar koyması, dehanın mucizeler yaratması, insanın engin faaliyetlerinin, yaldızlı göğün altında çabaları ve yaratışları çoğaltıp artırması, bütün bunlar savaş alanı adı verilen uluslararası o korkunç şeyi sergilemek için olamaz”.
Ve şöyle bitirir söylevini:
“İnsan kanının akışını durduralım. Yeter! Yeter despotlar! Ah! Barbarlık sürüyor, pekiy, felsefe protesto etsin. Kılıç azgınlaşıyor, uygarlık tiksinsin. Onsekizinci yüzyıl, on dokuzuncu yüzyılın yardımına gelsin; öncellerimiz filozoflar gerçeğin havarileridir, bu ünlü hayaletleri yardıma çağıralım, savaşlar düşleyen monarşilerin önünde insanın yaşam hakkını, vicdanın özgürlük hakkını, aklın egemenliğini, emeğin kutsallığını, barışın iyiliğini ilan etsinler ve taçlardan karanlık çıktığına göre, mezarlardan da aydınlık çıksın!”.
Ürpertir insanı bu sözler.
Tarihin cilvesine bakınız ki, barışın eskiden olduğundan çok daha fazla tehlikede olduğu bir dünya ortamında anıyoruz Hugo’yu. Ve ulus olarak da ne koşullarda! Ama hiçbir şey yıldırmasın bizi. Bu soylu çağrıyı yapan insanin anısına duyduğumuz saygıdan da güç alarak, barışın iyiliğini ilan edip barış için çalışalım. Vicdanın özgürlük hakkını, aklın egemenliğini, emeğin kutsallığını haykıralım.
İnsanın yaşama hakkına karşı saygısını yitirmiş güçlere karşı da saf tutup haykıralım bir ağızdan:
Yıkılsın darağaçları!
Ve açılsın kapılar!
Server Tanilli - Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 120 [119 yazılmış] - 15 Mayıs 1985








