Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi bir an önce kurulmalıdır
“...
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen
...”
Yunus Emre
Büyük bir aydınımız, değerli felsefecimiz, sevgili “usta”mız Macit Gökberk geçen yıl kendisiyle yapılan bir söyleşide şöyle sona erdiriyordu konuşmasını:
“‘En hakiki mürşit ilimdir’, Atatürk’ün aydınlanmayı özetleyen bir sözüdür. Arayan, soran, hesaplaşan aklın ürünüdür. Ramazan’da mahyalar kurulur ya, ‘hayatta en hakiki mürşit dindir’ diye kurulabiliyor, bundan 2-3 yıl önce Şehzadebaşı’nda gördüm. Bu, bir çeşit meydan okumadır. Bu, iki anlayışın çarpışmasıdır. Biz bu çarpışmanın içindeyiz. Aydınlanmayı frenlemek için Atatürk’ün ölümünden bu yana bir geriye dönüşün içindeyiz. Ama yaşamak istiyorsak, bu toplum aydınlanmanın içine girmek zorundadır. Evrensel bir kültürdür bu. Aydın kişi birtakım idealler doğrultusunda topluma kılavuzluk edecekse, uyaracaksa, bunlardan biri de barış idealidir. Çünkü dünyanın gidişi bütün olumsuz olaylara rağmen, insanlığın bütünleşmesine doğru bir gidiştir. Bunu sağlamak, buraya doğru gitmek ancak barış yoluyla olacağı için aydınların da bu ideal doğrultusunda çalışmaları gerekir” (1).
Çağdışı kalmak istemiyoruz, “çağdaş uygarlık düzeyi”ne erişmek, kalkınmak, gelişmek, ilerlemek istiyoruz, kalkınmayı, gelişmeyi ekonomik, toplumsal, ekinsel yönleriyle topluca ele almak, Anayasa gereği bir “plan”a bağlamak istiyoruz. Ama bütün bunlar gerçekleştirmek için gerekli ön koşulları, soruşturmayı geri düzleme atıyoruz.
“Plan” büyülü bir deynek midir ki, bizi hemencecik kalkındırıverecek?
“Plan” nedir, plan deyince ne anlamalıyız?
Genel olarak şu anlaşılır “plan”dan: Bir “tasarı”nın gerçekleşmesi için gerekli koşulların, durumların tümü. Evet, tümü. Yalnızca ekonomik, yalnızca ekinsel, yalnızca “teknolojik”, yalnızca toplumsal etmenler değil. Erişilmek istenen bir tasarı, yani bir amaç, bu amaca, tasarıya ulaşmak için gerekli araçların bütünü her planın özünü, belkemiğini, candamarını oluşturur. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın özel bir konuşmasında sanat yapıtları için söylediği nitelikler plan için de geçerlidir: Planlar da sanat yapıtları gibi hem içinde bulunduğumuz zaman gören bir saat, hem de gideceğimiz yönü gösteren bir pusuladır.
EKİN VE UYGARLIK
Uygar dünya’ya açılmak, katılmak başlıca dileğimiz. Ekinli insanlar, yurttaşlar yetiştirmek istiyoruz. Ama içtenlikle soralım bir kez kendimize:
Şu kavramların, uygarlık, ekin kavramlarının ne olduklarını, bu kavramlardan ne anlamak gerektiğini açık seçik ve saydam bir biçimde, yeterince biliyor muyuz?
Ülkemizden örnek verelim ilkin. Derler ki, Türkiye düşünce tarihinde ekin ile uygarlık arasındaki ayrımı ilk vurgulayan Z. Gökalp’tir.
Evet, ona göre: “Hars” ve “Medeniyet” diye iki ayrı kavram vardır, “hars milli olduğu halde, medeniyet beynelmileldir”.
Bir başka düşünürümüz Hilmi Ziya Ülken bu iki kavram üstüne şunları söyler oysa:
“Modern kültür karşısında kulaklarını tıkayanlarla onun köklerine inmeyi istemeyen ve yalnız yemişlerini devşirmekle işin çözülebileceğini sananlar, ya da kültürü medeniyetten ayırarak, eski ile yeniyi, nasyonal ile enternasyonali, Batı ile Doğu’yu, kısaca iki ayrı dünya görüşünü hem ayırmak, hem uzlaştırmak kaabil olacağını sananlar, hatta kültür ve medeniyet ikiliğini kaldırmak için modernleşmeyi yalnız şekilde, teknikte ve ekonomik gelişmede gören ve bunun derin bir kültür paradoksunun sonucu olduğunu, bu kültür paradoksunun asıl modern kültür seviyesine erişmedikçe ve bu faaliyete katılmadıkça elde edilemeyeceğini anlamayanlar arasında yalnızca derece farkı vardır. Her ne kadar bu sonuncular modernleşmede radikal olduklarını ilan ederler, fakat kültürün öz anlamına asla girememişlerdir...”
İşlerin nasıl sarpa sardığı, Arap saçına döndüğü iki düşünürümüzün sözlerinden iyice anlaşılıyor değil mi?
- İki ünlü insanbilimcinin, A.L. Kroeber ile Clyde Klukhohn’in soruşturmasına (enquête’ine) göre, ekin (culture) sözcüğünün birbirinden ayrı 161 (evet yanlış okumadınız yüz altmış bir) tanımı varmış.
- Toplumbilimci Armand Cuvillier de uygarlık sözcüğünün en az yirmi anlamının dökümünü yapıyormuş.
- Arnold Toynbee’ye göre de, uygarlık yok, uygarlıklar var: 21-22 uygarlık.
Bu uygarlıklardan ancak beşi yaşıyor günümüzde, diyor. Bu beş uygarlık da şunlar:
- Uzakdoğu uygarlığı,
- Hint uygarlığı,
- Ortodoks-Hıristiyanlık uygarlığı,
- İslam uygarlığı,
- Batı uygarlığı.
- Henri Berr’e göre de: “Her halkın kendi uygarlığı var” (2)
- İsmet Zeki Eyüboğlu’na sorarsanız “Anadolu Uygarlığı” diye de bir uygarlık var ve bu uygarlık da “bir ulusun değil, bir toprağın uygarlığıdır” (3).
İmdi kendi kendimize sormanın sırası artık: Bize göre “hangi uygarlık çağdaş uygarlık"tır? Hangi uygarlığa erişmek istiyoruz biz? Niye o uygarlık çağdaş uygarlık da, bu ya da şu uygarlık çağdaş değil. Henri Michaux’nun durumuna düşmek işten bile değil. Öyle ya, o bir Batılı ozan/ressam olarak Doğu Gezisi’nden “Un Barbare en Asie” (Asya’da Bir Yaban) başlıklı kitabıyla dönmemiş mıydı?
Joseph Needham “La science et l’Occident” (Çin Bilimi ve Batı) adlı incelemesinin önsözünde Çin’in tarihsel uygarlığını en büyük üç uygarlıktan biri sayar: Çinlilerin I. yy.’dan XV. yy.’a değin Avrupa’dan genel olarak çok, çoook ilerde olduğunu belirtir. Avrupa ancak “Yenidendoğuş Çağı"nın sonunda, bilimsel devrimle öne geçmiştir (4). İşte Mehmet Akif’in “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” diye nitelendirdiği uygarlık o öne geçen, ileriye giden Batı/Avrupa uygarlığıydı.
Ya günümüzde ABD’nin, SSCB’nin konumlarını, durumlarını nasıl nitelendirecek, yorumlayacağız?..
Sözü ekin, uygarlık, insanlık kavramları çevresinde döndürüp, dolaştırıp “ulusal ekin”, “Batı uygarlığı”, “Türk-İslam Bileşimi” sorunlarını, çatışmalarını körüklemek, alevlendirmek değil amacım. Gerçekte, bizim bu sorunları gereğince, yeterince irdeleyecek, inceleyecek, çözüme kavuşturacak ne olanağımız, ne de aracımız var. Bu konularda belli, açık bir siyasamızın da olduğu pek ileri sürülemez sanırım.
- Üniversitelerimiz, Atatürk Kültür, Tarih ve Dil Yüksek Kurumu’muz, TÜBİTAK’ımız günümüzde dünya halklarının, uluslarının ekin, uygarlık, kalkınma, gelişme, ilerleme sorunlarını ele alabilecek, inceleyebilecek, çözümler önerebilecek, evet, evet, bu sorunları araştırabilecek durumda, konumda, donanımda, düzeyde midir?
- Bizde araştırmacı diye bir iş, bir uğraş var mıdır? Üniversitelerimizdeki “araştırma görevlileri” derslere girmekten, sınavlarda gözetmenlik etmekten, sınav kâğıtlarını okumaktan, sıkı denetimden baş alabilecekler de, araştırma yapabilecekler, öyle mi? Neyi? Nasıl? Kimseyi kandırmayalım, kendimizi aldatmayalım.
Şunu da belirtmekte yarar var.
Yıllar önce, 1979’da “Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı” müdürlerinden Gabriel Valdes ne diyordu Latin Amerika Kültür Politikaları Konferansı’nda:
“Ülkelerin gelişmelerinden kimler yararlanıyor? Genellikle halkın ufak bir mutlu azınlığı. Bunlar gördükleri eğitim, parasal teknolojik ve ticari güçlerinin etkisiyle köprü başlarını tutuyorlar ve gelişmelerden yalnız bunlar yararlanıyor. Yeni araştırmalara göre, genellikle gelişmelerden yararlanan azınlığın nüfusa oranı yüzde 15’tir. Teknoloji ne ekonomik bakımdan tarafsızdır, ne de kültürel bakımdan. Teknoloji bize, yani Latin Amerika ülkelerine göre yabancı kökenlidir. Bu teknoloji, bizim değerlerimize ve gereksinmelerimize göre yaratılmamıştır. Bunun sonucu olarak da yeni teknoloji birtakım saptırmalara yol açar. Yeni teknolojinin uygulanması konusunda hiçbir ulusal anlaşmaya varılmamıştır. Halk demokratik bir süreçle bu teknolojiyi onaylamış değildir. Böyle olunca da toplumda gerilimler ortaya çıkar” (5).
ORTAK ÇALIŞMA
Günümüzde bilimlerin ve sanatların el ele, atbaşı birlikte ilerlediğini, iç içe geliştiğini kimse yadsıyamıyor artık. Öyleyse, “Doğa Bilimleri Araştırmaları"nın yanında, onlara koşut, onlarla birlikte “İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları"nın da ele alınması, yapılması, geliştirilmesi gerekmez mi? Yıllarca bir “Dil Akademisi” masalı (Evet, birtakım ülkelerde Dil Akademileri de vardır) dinledik, durduk. Peki ama, “Dil Akademisi” isteyenler “Akademi” sözcüğünün çekiciliğine öylesine kapılmışlarsa, inanmışlarsa, niye bir “Bilimler Akademisi” kurulmasını istememişlerdir, bu yolda, bu doğrultuda, bu konuda çaba, inceleme göstermemişlerdir? Bugün artık “uygar ülke”, “çağdaş ülke” diye niteleyebileceğimiz ülkelerde ya “Bilimler Akademisi” ya da “Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi” vardır. Oralarda da gerek “Doğa Bilimleri” gerek “İnsan ve Toplum Bilimleri” araştırmaları birlikte ele alınır, planla “programlanır”. Yurt çapında araştırma birimleriyle, “laboratuvarlarıyla”, yurt içindeki, dışındaki üniversitelerle işbirliği yapılır, araştırmalarda özgüllük göz önünde tutulur, eşgüdüm sağlanır. Bir ortak çalışmayı, elbirliğiyle ortaya çıkan bir ürünü örnek verelim: “Ulus içinde Ordu”.
“Ulus içinde Ordu” başlıklı yapıtın sunuş yazısında Anouar Abdel-Malek bu araştırmanın eleştirel ve karşılaştırmalı bir ortak çalışma olduğunu, günümüzde ordunun Üç Anakara ülkelerinde tarihsel gelişimini bilimsel alanda ve siyasal iktidar çerçevesinde incelediklerini, bu özgül bilimsel çalışmanın toplumbilimin, ekonominin, siyasal bilimin genel karşılaştırmalı tarih çerçevesinde ele alındığını belirtiyor. (6)
Bizim için güncel olmasından dolayı orduya ilişkin bir araştırmayı örnek verdim.
Örneklerimizi sinema, tiyatro alanlarından da alabilirdik.
Bu sanatların da nasıl bilimsel araştırmalara dayandırıldığını, bu tür bulgularla beslendiğini gösterebilirdik.
BAŞLAMAK GEREK
Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi’nin ülkemizde bir an önce kurulması bizi “Japon Mucizesi"ne gözlerimizi dikmekten, Güney Kore’yi örnekçe (model) olarak düşünmekten, şu ya da bu güçlü ülkenin dümen suyundan gitmekten, “duyduk, uyduk” anlayışından “kuyrukçuluk"tan (suivisme) kurtaracaktır. Ancak böylelikle kendi yolumuzu açabilir, “biz bize benzer” (biz bize benzeriz demek “biz bir şeye benzemeyiz” demek değildir elbet) ve çağdaş evrensel uygarlık düzeyine erişmeye çalışabiliriz. “Özgüllüğümüzü” (spécificité’mizi) yitirmeden, tersine, ortaya çıkararak, ayırıcı özelliklerimizi unutmadan, geliştirerek “ulusal ekinimizi”, “Türkiye Uygarlığını” kurabiliriz, yeryüzünü varsıllaştırabiliriz.
“Anadolu Uygarlıkların Potası"dır diyoruz. Ama çağdaş uygar ülke diye bellediğimiz ülkelerce uygar bir toplum olarak pek benimsenmiyoruz. “Ulusal ekin” konusunda sonu gelmeyen tartışmalarımız, çekişmelerimiz sürüp gitmede. Yurt dışına beyin göçünü önleyemiyoruz. Bilgi alışverişini kolaylaştıramıyoruz. Diyeceksiniz ki, daha ulaştığımız bilimsel düzey bile koruyamıyoruz. Araç-gereç, kitap eksikliğimiz günden güne artıyor. Üretime dönük araştırmalarda, yönelişlerde yaya kalıyoruz. Bu ortamda, bu koşullarda araştırmacı yetiştirebilir miyiz? Bir araştırmacının gereğince yetişmesi için uzun yıllar, 10-12 yıl gerekir. Bunca yoksulluğumuzla varsıl kaynaklar, dev yatırımlar gerektiren “Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi"ni kurabilir miyiz hiç? Evet, kurabiliriz. Yeter ki, böyle bir gereksinmeyi ve isteği duyabilelim. Başka ülkeler yıllarca, yüzyıllarca önce “Bilimler Akademisi"ni, “Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi"ni nasıl kurabilmişlerdir? Kalkınmayı, zenginleşmeyi bekleyerek mi? “Roma bir günde kurulmadı” derler. Doğrudur. “Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi"nin kurulması, araştırmacıların yetiştirilmesi, yetişmiş olanların kaçırılmaması uzun, çok uzun erimli bir iştir. Ama şöyle ya da böyle, bu ise bir yerden, bir ucundan başlamak gerek. Bizde “moda"ya uyalım, bir Japon atasözünü analım: “Bin kilometrelik bir yolculuğa bile ilk adımla başlanır” (7)
TÜBİTAK’in böyle bir girişimde bulunmaması, böyle bir merkezin kurulmasına ön ayak olmaması doğrusu şaşırtıyor kişiyi.
- Ön yargılardan sıyrılmak, dünyada olan bitenleri gerçekten öğrenmek, kavramak istiyor muyuz, istemiyor muyuz? Bilimi kılavuz olarak benimsiyor muyuz, benimsemiyor muyuz?
- Özgürce düşünebilmek, düşündüklerimizi, taşındıklarımızı ortaya serebiliyor muyuz, seremiyor muyuz?
- Sorunlarımızı eleştirel bir gözle ele almak, tutumumuzu, yaklaşımımızı bilime göre düzenlemek, sorunlarımıza gerçekten kendimiz güzel çözümler bulmak istiyor muyuz, istemiyor muyuz?
Bu sorulara yanıtımız evet ise,
gün yitirmeksizin, kamu kesimiyle, devlet eliyle, özerk bir “Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi” kurmak için kolları sıvayalım!
Bu kez de sözü şiirle bağlayalım:
“Babil kaç mil ötede
Tam yetmiş
Mum ışığında gidilir mi
Gidilir de gelinir de”
____________________________________________________
(1) Macit Gökberk, “Aydınlanmayı arayan, soran, hesaplaşan aklın ürünüdür”, Bilim ve Sanat Dergisi, Eylül 1984, sayı: 45, s. 10.
(2) Fernand Braudel, Ecrits sur l’histoire (Tarih Üstüne Yazılar) Flammarion, Paris, 1969, ss. 278-279.
(3) İsmet Zeki Enboğlu, Anadolu Uygarlığı, Der Yayınları, İstanbul, 1981, s. 38.
(4) Joseph Needham, La science chinoise et l’Occident (Çin Bilimi ve Batı), Editions du Seuil, Paris, 1973, s. 9.
(5) Hıfzı Topuz, “Kültür Politikaları” Cumhuriyet Gazetesi, 20 Kasım 1979,
(6) Anouar Abdel-Malek yönetiminde ortak yapıt: L’Armée dans la Nation (Ulus İçinde Ordu), SNED, Cezayir, 1975, s. 7.
(7) Hasan Cemal, “Özal’ın Japonya Seferi”, Cumhuriyet Gazetesi, 18 Mayıs 1985, s. 8.
Teoman Aktürel | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 121 - 1 Haziran 1985
__________________________________________________________________________________________________________________________
Evin küvetinde kâğıt gemi yüzdüren çocuk ile bir Concorde pilotu ne denli birbirlerine benziyorlarsa, bir müneccim ile bir “Toplumsal Araştırmacı” da o denli birbirlerine benzerler. Aslında küvette kâğıt gemi yüzdüren çocuk da, bir Concorde pilotu da “bir araç yönetiyorlardır”. Yani ikisi için de “aynı işi yapıyorlar” denebilir. Öyle ise, küvette kâğıt gemi yüzdüren bir çocuk, bir Concorde uçağını da kullanabilir.
Yukardaki mantık ne denli geçerliyse, günümüzün toplumsal araştırmacılarını da, “kehanette bulunan” müneccimlere benzetmek o denli geçerlidir.
ARAŞTIRMA KONUSUNDA DEVLET POLİTİKASI
Türkiye’de gerçekleri objektif biçimde yansıtmak artık ciddi ciddi “kara mizah” üretmekle eş anlamlı oldu.
Pek çok konuda olduğu gibi, “devletin araştırma politikası” konusunda da geçmişin öyküsü, çelişkilerle dolu.
1961 Anayasası’nın kurduğu Devlet Planlama Teşkilâtı,
toplum yaşamının devlet tarafından düzenlenen tüm alanlarını olduğu gibi “araştırma” alanını da uzun dönemli bir planlamaya tabi tuttu.
Kamu kesimi bakımından “emredici” yani, yüzde yüz bağlayıcı olan Beş Yıllık Kalkınma Planı, Türkiye’de doğal ve toplumsal bilimlerde gelişmenin sağlanması için, devletin araştırma kurumları kurmasını öngörüyordu. Nitekim, bugün yararlılığı artık tartışılamayacak biçimde kanıtlanmış olan, Türkiye Bilimsel Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) bu karar üzerine kuruldu. Fakat ne hikmetse, işin “toplumsal bilimlere” ilişkin olan yani bir türlü ele alınamıyor, bir türlü gündeme getirilemiyordu. Oysa, Devlet Planlama Teşkilâtı “emredici” bir biçimde, artık işlemeye başlamış olan TÜBİTAK’a koşut bir “Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Enstitüsü”nün kurulmasını sürekli olarak istiyordu. Bir süre sonra, devletin bu işteki isteksizliği ve hükümetlerin açık ihmali karşısında olaya üniversiteler el attılar. Zaten “araştırma” fonksiyonu, üniversitelere yasa ile verilmiş bir görevdi. Uluslararası “Fon"lardan para yardımı da alarak, çeşitli üniversitelerde çeşitli araştırma birimleri oluşturuldu. Bu arada Ford Foundation’un büyük para yardımlarıyla, Hacettepe Üniversitesi’nde de bir Nüfus Etütleri Enstitüsü kurulmuştu. Bu Enstitü yurt çapında nüfus araştırmaları yapıyor ve büyük ölçüde veri topluyordu.
ARAŞTIRMA KONUSUNDA GÖNÜLLÜ KURULUŞLAR
Devletin ve hükümetlerin büyük isteksizliği karşısında bir türlü kurulamayan “Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü"nün yerine artık, akademisyenler tarafından özel araştırma örgütleri kurulmaya başlanmıştı. Bunların başında Türk Sosyal Bilimler Derneği” yer alıyordu. Bu dernek de yurt dışından önemli “fon"lar bularak İzmir kentinde büyük bir “disiplinlerarası” araştırmaya girişti. Sonradan gerek bu araştırmanın sonuçlar gerekse başka teorik konularda önemli “toplumsal bilim” kitapları yayımlayan bu dernek, Türkiye’nin “bilimsel araştırma” yaşamında önemli bir gelişme aşamasının simgesi de oldu.
İşte, resmi makamların, daha doğru bir deyişle, kamu kesiminin ısrarlı ve sürekli suskunluğu sonunda, Türk Sosyal Bilimler Derneği ile Hacettepe Nüfus Etütleri Enstitüsü, biraraya gelerek, “Türkiye’de Sosyal Araştırmalar” konulu bir ortak seminer düzenledi. 1970 yılının başında yapılan bu seminerde, hem Türkiye’nin ‘toplumsal bilim araştırmaları” alanındaki durumu saptanmakta, hem de seminer sonunda yayımlanan bir ortak bildiri ile devlet tarafından “özerk bir sosyal araştırmalar kurumu” kurulması önerilmekteydi.
Sonuç yine aynı idi: “Sıfıra sıfır, elde var sıfır.”
DEMOKRASİNİN ZORLAMASI: KAMUOYU ARAŞTIRMALARI
Türkiye, Atatürk’ün kurduğu bir Cumhuriyet olarak kendisini demokrasiye adamıştır. Nitekim, çok partili demokrasi” 1946 yılından beri Türkiye’nin “hedeflediği” rejim olarak belirlenmiştir. Demokrasi “ideali” ya da “hedefi”, Türk kamuoyunun bilincine o denli mal olmuştur ki, 1946 yılından günümüze dek rejime yapılan her üç askeri müdahalede bile, amaç “demokrasinin yerleştirilmesi ve geliştirilmesi” olarak belirlenmiş, ve iktidar, göreli olarak, oldukça kısa bir süre sonra yeniden sivillere devredilmiştir. İşte ağır aksak da olsa, kurmaya ve işletmeye çalıştığımız demokrasinin getirdiği kurumlar arasında “seçim sonuçlarını önceden ölçmeye yönelik bir “halkoyu” ya da “kamuoyu” araştırması olayı Türkiye’nin gündemine girmiştir.
Demokrasilerin en önemli mekanizması “seçim”dir. Çünkü kimin “iktidar” olacağı seçim ile belirlenmektedir.
“Kamuoyu araştırmaları” ise seçim sonuçlarını “Önceden ölçen” yani iktidarın kim olacağını önceden saptayan bir mekanizmadır. Burada, ölçme ve saptama sözcüklerini vurgulamak isterim: Kamuoyu araştırmaları ile yapılan iş “tahmin” ya da “kestirme” değildir. Hele hele “kehanet” hiç değildir. Yazının başındaki giriş paragraf ini bu farkı belirtmek için koydum.
ARAŞTIRMALARIN ÖĞRETTİKLERİ
Demokrasiyi yeniden kurmaya ve geliştirmeye çalıştığımız 1980 sonrası dönemde özellikle önem ve hız kazanan “kamuoyu araştırmaları” bize toplumsal araştırmalar konusunda çok önemli bazı gerçekleri bir kez daha hatırlattı.
- Birinci olarak, toplumun da aynen doğa gibi boşluktan” hoşlanmadığını gösterdi. Kamuoyu araştırması bir “gereklilik” idi. Devlet kesimi ise yirmi yıldır bu konuda “ayak sürüyordu”. Sonuçta, olay, “özel araştırma kuruluşları” ve “gazeteler” gibi “özel kesimin” elinde gelişti. Bu özel konuda üniversiteler de, genel olarak toplumsal araştırmalar konusunda gösterdikleri başarıyı gösteremediler.
- İkinci olarak, Türkiye’de “kamuoyunun sağlıklı ölçülmesinin” olanaklı olduğunu, Türk uzmanlarının da bu düzeye eriştiklerini kanıtladı. (25 Mart seçimlerinde ANAP’in aldığı 41.5 oy, bir gazete tarafından 40.5 olarak önceden ölçüldü ve ilan edildi. Öteki ölçmeler de bundan daha başarısız değildi.)
- Üçüncü olarak, Türkiye’de belli bir büyük nüfusun niteliklerinin o nüfus içinde seçilecek bir küçük grubun (örnek hacminin) özelliklerinin belirlenmesiyle, saptanabileceğini öğretti. Çünkü, birkaç bin seçmen üzerinde yapılan bir araştırma, yirmi milyona yakın bir seçmen kitlesinin eğilimlerini doğru olarak ölçebilmişti. Dolayısıyla, belli örnekler seçilerek yapılan öteki “toplumsal araştırmaların” da ülkenin genel nüfusunu temsil edebilme gücünün çok yüksek olduğunu gösterdi. (Pek doğal olarak “Örnek hacmini” doğru bilimsel yöntemlerle seçmiş olmak koşuluyla.)
- Dördüncü olarak, her başarılı iş gibi, bunun da kötü taklitlerinin ortaya çıkacağını, yozlaştırılma eğilimlerinin görüleceğini öğretti. (Yine bir başka gazete, kendi özel tercihlerini gerçekleştirmek için “güya” araştırma yaparak, bir partinin içindeki seçim sonuçlarını etkilemek için, kendi istediği doğrultuda sonuçlar yayınladı, ve tabii, gerçek seçimin sonucu farklı çıkınca, bu “manipülasyon"un işe yaramadığını gördü, fakat basının araştırma konusundaki tarafsızlığına uzmanlığına ve saygınlığına da önemli bir darbe indirmiş oldu.)
SONUÇ
Yukardaki saptamaların ışığında bir noktayı iyice vurgulamak gerekmektedir: Türkiye’de ister toplumsal yapı araştırmalar olsun, ister kamuoyu araştırmaları olsun, yapılan ciddi araştırmalar, hakkında araştırma yapılan büyük nüfusun özelliklerini, bu nüfusdan seçecekleri küçük bir grup üzerinden, oldukça kesin bir biçimde ölçebilmektedirler. Bu durumda devletin ve hükümetlerin araştırma kurumlarına karşı çekingen tutumlarını gerçekten korkmak diye yorumlamaktan başka bir yol kalmamaktadır. Aslında bu korku, bir anlamda gerçeklerin “kasıtlı olarak çarpıtılması” korkusunu da içinde taşımaktadır. Devlet ve özellikle hükümetler, araştırma yapacaklara pek güvenmemekte, yapılan araştırmaların sonuçlarının, araştırmacıların özel amaçlarına ya da “ideolojilerine” göre çarpıtılacağından korkmaktadırlar. Serbest araştırma rekabetinin olduğu bir ülkede bu korku yersizdir. Nitekim, seçim öncesi en azından iki farklı kuruluş ciddi seçim araştırmalarını birbirinden bağımsız olarak yürütmüştür. Böylece çıkacak farklı sonuçların birbirleri ile karşılaştırılması olanağı doğmuştur. Oysa, özel kurumların gerek ilgileri gerekse fonları sınırlıdır. Ancak kendilerine yapılan talepleri yerine getirmekte, “kamu yararı” gibi bir ilkeyi, varoluş gayelerine (yani kar etmelerine) uygun olmadığı için, dikkate alamamaktadırlar. Devlet ya da hükümetler bir an önce kendi memurlarına güvenmeli ve böyle bir Araştırma Kurumu"nu kurmalıdır. Pek doğal olarak, bugün artık neredeyse savunulması “ihanet” gibi görülmeye başlanan “özerk” bir yapının böyle bir kuruluş için önemli bir gereklilik olduğu da hiç unutulmamalıdır. Güdümlü bir “Araştırma Kurumu” Türkiye’de yalnız “araştırma” kavramını zedelemekle ve devlete ya da hükümete bu konuda duyulan güveni sarsmakla kalmaz, bizzat araştırmayı yaptıran devlet ya da hükümet mensuplarını da yanıltarak, rejimi bile kazaya uğratabilir.
Emre Kongar | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 121 - 1 Haziran 1985
__________________________________________________________________________________________________________________________
Kısaltılmış adıyla CNRS (Centre National de La Recherche Scientifique) olarak bilinen Fransa’nın en önemli, en etkin kurumları arasında yer alan “Fransa Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi”ni bir tanıtma yazısı çerçevesinde ele almak kolay değil. Çünkü gerek örgütleniş, gerekse işleyiş biçimi, etkinliklerinin yayıldığı alan, oldukça karmaşık. Avrupa ülkelerinde benzerleri bulunmakla birlikte, özellikle insan ve toplum bilimleri alanında gösterdiği etkinlikler açısından yetkinleşen bu kurumu ülkemizde tanıtmanın çeşitli yararları olduğuna inanıyorum. Bir ülkenin kalkınmasında bilimsel araştırmanın önemi bugün herkesçe kabul edilen bir olgudur. Ama bilimsel araştırmayı ülke düzeyinde yaygınlaştırmak, insanlığın tüm etkinlik alanlarını kapsayacak biçimde düzenlemek ve bu iş için gerekli uzman kadroyu yetiştirmek o kadar kolay olmasa gerek.
Fransa’da sol iktidara geldiğinde, ekonomik krize rağmen bilimsel araştırmanın geliştirilmesine öncelik tanıdı. Halen Eğitim Bakanı olan J. P. Chevenement ve Başbakan L. Fabius’un bilimsel araştırma bakanlıkları sırasında CNRS, bütçesi artırılan ender kurumlar arasındaydı. Sol hükümetin girişimiyle üç yıl önce Fransa çapında düzenlenen ve bilimsel araştırmayla ilgili tüm kurtuluş ve kişilerin katıldıkları geniş tabanlı bir toplantı sonucunda yönlendirici genel ilkeler saptandı. Bugün CNRS, Bilimsel Araştırma ve Teknoloji Bakanlığı’na bağlı olarak bu genel ilkeler doğrultusunda etkinliğini sürdürüyor.
KURULUŞ AMAÇLARI
Fransa’da yirminci yüzyılın başından bu yana bilimsel araştırma yapan başlıca kurumların birleşmesiyle oluşan CNRS 1939’da kurulmuştur.
O tarihten bu yana, günün koşullarına uymakla birlikte köklü bir yapısal değişikliğe uğramadan varlığını sürdüren CNRS’nin kuruluş amaçlarını şöyle özetleyebiliriz:
- Bilimin ilerlemesini, ülkenin toplumsal, ekonomik ve kültürel kalkınmasını sağlayacak her türlü araştırmayı gerçekleştirmek.
- Bu araştırmaların değerlendirilmesi ve uygulanmasına katkıda bulunmak.
- Fransız diline öncelik tanıyarak bilimsel bilginin yaygınlaşmasını sağlamak.
- Araştırmacıların yetiştirilip eğitilmelerine yardım ve destek sağlamak.
- Ulusal ve uluslararası bilimsel konjonktürün çözümlemesini, giderek değerlendirmesini yaparak ülkenin geleceğe dönük bilimsel araştırma politikasının temellerini oluşturmak.
Bu amaçları gerçekleştirebilmesi için 1985 yılı devlet bütçesinden CNRS’ye toplam olarak 8 milyar 367 milyon frank, yani yaklaşık 376 milyar 515 milyon TL. ayrılmış bulunuyor. Yalnızca bu rakam bile CNRS’nin gücünü göstermeye yeterlidir sanıyorum. Söz konusu bütçe personelin maaşları da dahil, CNRS araştırma projelerinin ve çeşitli alanlardaki bilimsel etkinliklerin tümünü kapsıyor. Bu etkinliklerin ne tür bir örgütlenme içinde gerçekleştirildiğini anlatmak oldukça karmaşık ve ayrıntılı, çoğu okur için de gereksiz bir döküme yol açacağından, CNRS’nin hangi bilim dallarında ne tür etkinlikler yaptığını özetlemekle yetineceğim. Bilim dallarını bütçe dağılımındaki önemlerine göre değil, çalışan araştırmacı sayısına göre sıralıyorum:
- Yaşam Bilimleri
- Kimya
- İnsan ve Toplum Bilimleri
- Matematik ve Temel Fizik
- Yerli bilim, okyanusbilim, Uzay bilim
- Teknik Fizik Bilimler
- Nükleer Fizik
Bu bilim dallarının yani sıra, geçen yıl, bilimsel araştırmanın değerlendirilmesi ve uygulanması ile bilimsel bilginin yaygınlaştırılmasını sağlayacak iki yeni alan daha açılmış, böylece CNRS’nin bünyesinde yer alan bilim dallarının sayısı dokuza ulaşmıştır. Bu anabilim dallarının yan bölümlerini oluşturan bilimleri ayrı ayrı sıralayacak değilim. Yalnızca şunu söyleyebilirim ki, söz konusu 9 anabilim dalında çalışan uzman araştırmacı sayısı 10.176’ya ulaşmıştır ve bu dalların kendi aralarındaki iç bölünmeleri sonucu CNRS’nin bilimsel yetkinliğini denetleyen komisyonlar sayısı kırkbeşi bulmuştur. Bir örnek vermek gerekirse, “Sanat Dergisi” okurlarını daha yakından ilgilendireceğini sandığım insan ve toplum bilimleri dalını oluşturan bilimleri ve bunları yönlendirip denetleyen onüç komisyonu şöyle sıralayabilirim:
- Antropoloji, tarih öncesi bilimleri, etnoloji.
- Toplumbilim, nüfusbilim.
- Coğrafya, mekân düzenlemesi.
- İktisadi ve idari bilimler.
- Hukuk bilimleri.
- Siyasi bilimler.
- Antik Çağ.
- Ortaçağ ve Gallo-Roma dönemi.
- Modern Cağ uygarlıklar ve tarihleri.
- Dilbilimleri.
- Fransız edebiyatı, yabancı edebiyatlar, tiyatro ve müzik.
- Doğu dilleri ve uygarlıkları.
- Felsefe, epistemoloji, bilimler ve teknikler tarihi.
TÜRKİYE’Yİ İLGİLENDİREN ETKİNLİKLER
François Mitterrand’ın seçim vaatleri arasında genellikle bilimsel araştırmaya, özellikle de insan ve toplumbilimlerine öncelik tanınması da yer alıyordu. 1981’de Mitterrand Cumhurbaşkanı olunca Bilimsel Araştırma ve Teknoloji Bakanlığı’na, Sosyalist Parti’nin sol kanat liderlerinden J.P. Chevenement getirildi. Bu atamayı bir süre sonra Avrupa marksistleri arasında “Asya Tipi Üretim Tarzı” tartışmalarını başlatan ünlü antropolog Maurice Godelier’nin “İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü” başkanlığına atanması izledi. Godelier, yukarda sıraladığım bilim dallarına, bu arada dil ve edebiyat üzerine yapılan araştırmalara eski iktidarın esirgedikleri önemi vererek, doğa bilimleriyle insan bilimleri arasında belirli bir denge kurulmasını sağladı. Bu dengenin nasıl gerçekleştirildiğini bazı sayısal verilerle kanıtlamak istiyorum.
“İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü” CNRS’yi oluşturan dokuz anabilim dalı içerisinde, görevli kadro sayısı bakımından, “Yaşam Bilimleri” ve “Kimya” bölümlerinden sonra üçüncü sırada yer alıyor. Aralarında Doğu dilleri ve uygarlıklarıyla, tiyatro, müzik, edebiyat, vb. gibi dalları da kapsayan onüç yan bilim dalının bulunduğu bu alanda 1983 yılı verilerine göre 1744 araştırmacı ve 1574 teknik görevli çalışmakta. “İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü”ne ayrılan bütçeyse 700 milyon frank civarında, yani CNRS’nin tüm bütçesinin sekizde birine yakin. Bu maddi potansiyelin nerelerde ve nasıl kullanıldığı, ne tür bilimsel etkinliklerde harcandı çok ayrıntılı bir konu elbet. “Sanat Dergisi" okurlarını da, işin mali ve idari yanının ilgilendireceğini pek sanmıyorum. Bu nedenle yazımı, genel şematik bir tanıtımını yapmaya çalıştığım CNRS’nin Türkiye’yi yakından ilgilendiren etkinliklerine değinerek noktalamak istiyorum.
Doğa bilimleri alanında yerbilimden okyanusbilime, nükleer fizikten biyolojiye dek Türkiye’yi yakından ilgilendiren konularda ne tür araştırmaların yapıldığını bilmiyorum. Ama “İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü”nde bu tür araştırmaların arkeolojiden edebiyata, etnolojiden tarihe dek oldukça değişik alanlarda verimli bir biçimde yürütüldüğünü özellikle de Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi alanlarında yoğunlaştığını söyleyebilirim. Söz konusu araştırmaların ayrıntılı bir dökümünü yapmak, hangi uzmanların hangi özgül konularda çalıştıklarını saptamak başlı başına bir yazı konusu olabilir. Ama diğer ülkelerin, örneğin Çin, Amerika, Rusya, vb.’nin tarih ve kültürleri üzerine yapılan araştırmalarla karşılaştırıldığında, Türkiye’nin yeterince ön plana çıktığı da söylenemez. CNRS’de doğrudan Türkiye’ye yönelik araştırmaların sayısının pek fazla olmadığını, ne var ki bu alana her geçen gün biraz daha çok ilgi duyulduğunu belirtmeliyim.
Üniversite ve benzeri kurumlarla iç içe geçmiş bağdaşık bir yapı oluşturan CNRS’ye girebilmek için doktorasını yapmış olmak ve kendi uzmanlık alanında tanımak gerekiyor. Üniversiteye paralel bir akademik kariyer yapmanın mümkün olduğu ama üniversiteden daha güç girilen ve girildikten sonra da sürekli denetimden geçilen bir kurum CNRS. Ne var ki bu denetim her yıl yetkili komisyona sunulan bir etkinlik raporu çerçevesinde gerçekleştiğinden, dışarıdan bakıldığında göze çarpmıyor. Bu nedenle olsa gerek, CNRS’de görevli araştırmacıların yeterince çalışmadıklarını söyleyen bir dostuma şu karşılığı vermiştim: “CNRS’ye çalışmak için girilmez, girmek için çalışılır.”
Nedim Gürsel | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 121 - 1 Haziran 1985

