“İnsan Manzaraları”


Bizi esir ettiler,
Bizi hapse attılar.
Beni duvarların içinde
Seni duvarların dışında.
Ufak iş bizimkisi
Asıl en kötüsü
Bilerek bilmeyerek
Hapishaneyi insanın kendi içinde taşıması..
İnsanların bir çoğu bu hale düşürülmüş:
Namuslu çalışkan iyi insanlar
Ve seni sevdiğim kadar sevilmeye layık...

(...)

Bir tanem!
Son mektubunda: ‘Başım sızlıyor yüreğim sersem’ diyorsun,
‘Seni asarlarsa seni kaybedersem’ diyorsun, ‘yaşayamam’.
Yaşarsın karıcığım,
kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgârda;
yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısı
en fazla bir yıl sürer yirminci asırlılarda ölüm acısı...

Karşımdaki sahne, Nazım Hikmet’in Bursa Cezaevi’ndeki hücresinden daha büyük değildi.
Ve “oyun” bu sözlerle başlıyordu.

Sahne, Paris’in orta yerindeki Odeon Tiyatrosu’nun, küçük sahnesi.
“Oyun” dediğim ise, Mehmet Ulusoy’un yönettiği “İnsan Manzaraları”.

Mehmet Ulusoy’un 1986 sonbaharındaki “Prometheus” oyunundan sonra, 1987 başında Nazım Hikmet’in “İnsan Manzaraları”nı sahneleyeceğini öğrendiğimde, biraz değil, bir hayli endişelenmiştim. Nazım’ın bu zaman ve mekan sınırı tanımayan dev eseri, iki saatlik bir süreye, sahne boyutlarını aşamayacak bir mekana nasıl sığdırılabilirdi ki? Nazım’in şiiri, bu şiirde insanı taa yüreğinin en dibinden kavrayan gücü ve tadı, tiyatroyla nasıl verilebilirdi ki? Yalnız bunlar değildi beni endişelendiren. Mehmet Ulusoy’un şimdiye dek gerçekleştirdiği hemen hemen tüm oyunları görmüş biri olarak, sahnede coşkulu devinimin, usta tekniğin ve görkemli bir “gösteri tadı”nın, başka her şeye egemen olabileceğinden: “sessizliğin”, yürekten yüreğe kurulması gereken çok özel ve çok içten ilişkinin geri planda kalabileceğinden ürküyordum.


Yanılmışım.

Paris’te küçük Odeon Tiyatrosu’nda “Paysages Humains” adıyla sunulan “İnsan Manzaraları”ni görmek olanağını buldum ve tüm endişelerimde, korkularımda ne denli haksız olduğumu anladım. (Mehmet Ulusoy ve Theatre de Liberté - Özgürlük Tiyatrosu elemanlarından bu haksız düşüncelerim için özür dilerim.)

“İnsan Manzaraları”nın tümünü sahneye koymak (şimdilik) söz konusu olmadığı için, Mehmet Ulusoy oyun kurgusu için bir seçim yapmak zorunda kalmış. Kanımca sahnede izlediğim olayın başarısının en büyük adımı bu seçimler zincirinde oluşuyor. Bu seçimler, aynı zamanda eserin tümünün belki de yalnızca yüzde biri kullanıldığı halde, eserin özünün kavranmasına yol açıyor.

Şöyle ki:

Çok özetleyecek olursam, Nazım Hikmet “İnsan Manzaraları”nda olağanüstü bir teknikle, iki tren aracılığıyla (Haydarpaşa’dan kalkan 15:45 katarı ve Anadolu Sürat Katarı) aracılığıyla bizi zamanda ve mekanda uçsuz bucaksız bir yolculuğa çıkarır. Daha başlarken, Haydarpaşa Garı’nda bizi Galip Usta’yla tanıştırır ve 1941 diye tarih düşer ama Galip Usta alır bizi mahkûmlara, mahkumlar da bizi Anadolu’nun her sınıf insanına götürür. Yalnız Anadolu’nun mu! Tarih aracılığıyla, dünyaya açılırız, 1941’den geriye ikinci Dünya Savaşı’na, savaş öncesine, sonrasına, Kurtuluş Savaşı yıllarına, 1920’lere, Hans Müller’lere, İvan’lara, Thomson’lara gider geliriz. Bu çok boyutlu, çok renkli freski sapasağlam ayakta tutan tarihsel ve toplumsal ilişkilerdir.

Şu yukarıdaki paragrafta çok genelleyerek ve özetleyerek söylemeye çalıştığım öz, Mehmet Ulusoy’un sahnede gerçekleştirdiği “İnsan Manzaraları”nda da hiç zedelenmeden korunmuş. Tarihsel ve toplumsal ilişkiler, tarihsel ve toplumsal an, sahnenin, sahnedeki bireylerin gerçeği olmuş.

Sahnede izlediğimiz “İnsan Manzaraları”nın metnini Cemila Salah oluşturmuş. (Daha önce Hemingway’in “İhtiyar Balıkçı”sını da onun sahne uyarlamasından izlemiştik.) “İnsan Manzaraları”nın Münevver Andaç’ın Fransızca çevirisinden kimi bölümleri ve ayrıca Nazım’ın Bursa Cezaevi’nden yazdığı kimi şiirleri seçerek yepyeni bir kurgu sağlamış. Bu kurgunun odağını şair, şairin kişiliği, dünya görüşü, yaratma süreci oluşturuyor. Ve bunların tümü şairin yarattığı eserle (yani “İnsan Manzaraları”yla) ve bu eserde rastladığımız, tanıdığımız sayısız insanla sarmaş dolaş olup bütünleniyor. Mükemmel çeviri, mükemmel kurgu.

Mehmet Ulusoy’un daha önce de birlikte çalıştığı (“Benerci Kendini Niçin Öldürdü?”, “İhtiyar Balıkçı”, “Prometheus”) sahne tasarımcısı Michel Launay, minicik bir sahneye koskoca bir dünya yerleştirmiş. Sahneye geriden öne, yukarıdan aşağıya eğimli bir biçimde kesen ve şeritlerden oluşan bir “perde”, bir uzamın üzerinde ve altında oynanıyor oyun. Genelde, sahnede yer alan olaylar, durumlar, tanıklıklar, deneyler Nazım-Halil çevresinde odaklandığından iki ana mekan hastahane ve hapishane. Ancak, Michel Launay’ın sahne tasarımı, özellikle o devinimli, yumuşak, değişken zemini oyunculara sayısız insanı canlandırma, kâh görünüp, kâh gözden silinme olanağı verdiği gibi, kolaylıkla bir tren vagonuna ya da koskoca Haydarpaşa Garı’nın merdivenlerine dönüşebiliyor; farklı mekanların duygusunu verebiliyor.

Bu değişebilirlik içinde beş insan, beş oyuncu sayısız insanı canlandırıyor.

  1. Ayla Algan, Kafkasyalı anadır, Haydarpaşa-Eskişehir 15.45 katarında kömür işçisidir, hastabakıcı İsmet Hanım’dır, Zeynep’tir ve olağanüstü bir Şahende’dir (Her temsilde iki oğlunun öyküsünü dile getiren Şahende’nin sözü alkışlarla kesilmektedir.) Oyunculuğu denli sesiyle, yaktığı ağıtlarla, söylediği türkülerle de büyük katkıda bulunuyor oyuna...

  1. Daniel Martin Nazım’ı ve Halil’i ustalıkla bilgelikle ve sonsuz bir duyarlılıkla oynuyor. Sessiz, derinden ve içten...


  1. Robert Ohniguian Fuat, Hasan Şevket, Başhekim Faik Bey’de sözün, tartışmanın, tartışılanın ve sorunsalların tüm hakkını veriyor...

  1. Latin Amerikalı oyuncu Emiliano Suarez, yalnız Anadolu’da değil,
dünyanın her yerinde hani ozanın Onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar;
korkak, cesur, cahil, hakim ve çocukturlardediği tüm insanlarla özdeşleşiyor oyun boyunca sürdürdüğü tavrıyla.

  1. Emiliano Suarez Galip Usta’dır, Alaattin’dir, Dümeli Mehmet’tir, Kurtuluş Savaşı destanında mübarek emanetiyle sulara gömülen Arhaveli İsmail’dir ya da denizaltici Münihli Hans Müller...

Ve Ali Dede Altıntaş, müziğiyle, sazıyla, neyiyle Anadolu’nun sesini, rengini, kokusunu bu evrensel platforma katandır.


(Her oyuncunun canlandırdığı adları özellikle belirttim, Mehmet Ulusoy’un eserin hangi bölümlerini aldığını anlayasınız diye.) Yönetmen bu beş oyuncuya yalnız benim memleketimin insanlarını değil, insanı dünyanın her yerinde insan yapan özelliklerini vurgulayan bir yorum getiriyor.


Mehmet Ulusoy, Nazım’ın şiirini ve insan sevgisini bize neredeyse fısıldayarak (kulağımıza değil, yüreğimize fısıldayarak) iletmeyi seçmiş. Gerek metin aşamasında gerek sahne üzerindeki tüm seçimleri bu tavrını destekliyor. Sahneyle, tek tek her seyirci arasında, inceden inceye, içten içe, yürekten yüreğe bir ilişki kurmuş. Ve bu, bu dev eseri neredeyse ezbere bilen Türk izleyici değil, Fransız izleyici için de geçerliydi.

Bizi hapse attılar... sözleriyle başlayan sahnedeki “İnsan Manzaraları”, doktor Faik Bey’in intiharından sonra Halil’in hastahanede aralık kapıdan bir doğumu izlemesiyle sona eriyor:

Doğum olayını Halil’le birlikte yaşıyoruz. Ve:
Ve Halil o zaman
dünyanın en güzel sesini duydu,
yeni doğanın ilk zafer türküsünü.
Ve yüreği sevinçle dolu
kapattı usullacık kapıyı.

İnsanoğlu en büyük umut.
İnsanoğlu, o’dur dünyayı yaratan...
O’dur dünyayı değiştirecek olan...

İçimden, “Nazım görebilseydi bu temsili, ne sevecekti bu finali diye geçirirken, yakaladım kendimi.

Program dergisinde Mehmet Ulusoy’un birkaç sözcüğü var. Şöyle:

İki ustam oldu: Nazım Hikmet ve Giorgio Strehler.

Burada iyi bir şeyler yapabildimse, sevabı onlarındır; yanlışların tüm günahı ise benim.

Giorgio Strehler’in tiyatrosunda, Nazım Hikmet sahnelemekten mutluyum. (Benim notum: Bu oyun, Theatre de Liberté ile başında Strehler’in bulunduğu Theatre de l’Europe - Avrupa Tiyatrosu’nun ortak produksiyonuydu.)

Burada, ‘İnsan Manzaraları’nın çok küçük bir bölümünü sunuyoruz. Nazım Hikmet, eserini 65 bin dizede gerçekleştirmişti. Türkçe yayınlarında 17 bin dizesi toplanabildi, gerisi orda, burda kayboldu. Fransızca çevirisi 6 bin dizedir. Bizim size önerdiğimiz ise Fransız Yayını’ndan birkaç an.
Bu bir ilk adımdır. Yakın bir gelecekte ‘İnsan Manzaraları’nın tümüne girmeyi tasarlıyorum.

Odeon Tiyatrosu’ndan ayrılırken içimde öfke ve sevinç çatışıyordu. Bu oyunu kendi ülkemde görememenin öfkesi ve hüznü bir yanda, tanık olduğum yaşadığım sahne olayının içime doldurduğu ve Mehmet Ulusoy’un bu bir ilk adım diye başlayan vaadinin sevinci öte yanda..

Fransız basının sağ kesimini temsil eden “Figaro” gazetesindeki eleştiri öfkeyi mi yoksa sevinci mi pekiştirdi, doğrusu pek bilemiyorum. Okuyun siz karar verin... İnsanı böylesine yücelten “İnsan Manzaraları”nı izlemek ve izledikten sonra da “sahnedeki bu insanlar, bu yaşamlar, belki de bizim insanlarımız, bizim yaşamlarımız diyebilmek her topluma, her ülkeye nasip olmuyorsa, vay ki vay o ülkelerin, o toplumların haline...



Zeynep Oral | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 163 - 1 Mart 1987
_______________________________________________________________________________________________






Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 163 - 1 Mart 1987