_______________________________________________________
Mart ayının ilk günlerinde gazeteye “Andy Warhol öldü” haberi geldiğinde, ilk aklıma takılan, “O daha önce ölmemiş miydi?” oldu... Hayır daha önce ölmemiş... Ama belki de yaşamıyla, yaşama biçimiyle, sanatıyla, ürettiğiyle ölümle hep içli dışlı olduğundan, ölümü böylesine yücelttiğinden aklımda öyle kaldı.
“Satın almak çok Amerikanca bir şey. Hele düşünmekten çok daha Amerikanca... Avrupalılar ya da Doğulular satın alırlar ve satarlar; satarlar ve satın alırlar, yani alışverişten yanadırlar, tüccardırlar. Oysa Amerikalılar satmakla pek ilgilenmezler. Satmak zahmetine katlanmaktansa ellerindekini atıverirler gider. Amerikalıların en sevdiği şey satın almaktır. İnsanları, parayı, ülkeleri satın alırlar... Ve ben de alabildiğine Amerikalıyım...”
●
“Para paradır. Onun nasıl kazanıldığı hiç önemli değildir. Çok çalışarak ya da hiç çalışmayarak kazandığım parayı aynı biçimde harcarım... Bence para en iyi duvarda durur. Sizin yerinizde olsam, iki yüz bin dolarlık bir resim satın alıp duvara asacağıma, iki yüz bin doları çerçeveleyip duvara asarım. Böylece her gören duvarda asılı olan şeyin değerini anlar.”
●
“Sanatla aramdaki tek ilişki, ilgisizliktir... Başlangıçta ticari bir sanatçıydım. Reklam çizerliği, afişçilik falan yaptıktan sonra ‘sanat manat’ ya da adına her ne diyorsanız işte ondan yaptım. Ama artık daha ileri gitmek ‘iş sanatı’ ya da ‘sanat işi’ gerçekleştirmek istiyorum. İş sanatı, yani para kazanma sanatı...”
●
Yukarıdaki üç alıntıyı Andy Warhol’un yazdığı “A’dan B’ye ve Gerisin Geriye Andy Warhol Felsefesi” adlı kitaptan aldım.
(Belki de yıllar önce bu kitabı okuduğumda, Andy Warhol’un öldüğüne bilinçaltımda karar vermiştim. Bilmiyorum.)
Eğer bu yazı boyunca sözü Andy Warhol’un kendisine bırakacak olsam korkarım ki, çoğunuz onun düşüncelerine çok öfkelenebilirsiniz.
Oysa sanat eleştirmenleri, sanat kitapları onu, Pop Art’ın bu “süperstar”ını nerelere oturtacaklarını bilemiyorlar.
Ünü kendinden ve sanatından çok daha önde giden Andy Warhol’u, Andy Warhol yapan neydi, nelerdi?
Yanıtını bulmak için biraz gerilere gitmek gerekir.
Kaynağını Batı resminin değer ölçülerinden alan, ancak bu değer ölçülerine başkaldırmaktan da geri kalmayan, güncel yaşamın hızını, ritmini, temposunu ama en çok hammaddesini ve malzemesini resme, heykele katan sanatçılar daha 1950’lerde İngiltere ve Almanya’da belirmişlerdi. Almanya’da “Gebrauchsgraphik” adlı grafik ve reklamcılık dergisinin çizerleri, İngiltere’de Richard Hamilton (“Chrysler Şirketine Saygı” adlı tablosu 1957) ve yine İngiltere’deki Amerikalı sanatçı Kitaj, eserlerine “Pop Art” adını takmışlardı bile. Sanayi toplumunun sorunlarıyla iç içe gelişen, gücünü güncel olandan alan her ne pahasına olursa olsun en kısa, en açık seçik, en dolaysız etkileme yöntemlerini zorlayan, “Pop Art” hareketinin bir akıma dönüşmesi için Amerika Birleşik Devletleri’ndeki “Beş Büyüğün” çıkışını beklemek gerekecekti.
“Beş Büyük” yani Lichtenstein, Oldenburg, Rosenquist, Wesselmann ve Ardy Warhol.
Herbiri kendilerine özgü yöntemlerle, malzeme ve konu seçimleriyle birbirlerinden farklı biçimlerde gelişirlerken ve çevrelerini etkilerlerken, ortak bir temelde buluşacaklardı. Bu ortak temel, tüketim toplumunun gereksinimlerini karşılamak doğrultusunda ürün vermekti. Tüketici toplumun tüm özelliklerini yansıtan tüm nesneleri, tüm görüntüleri, oldukları gibi, onları güzelleştirmeye, mükemmelleştirmeye çalışmadan kullandılar. Seri imalattan doğan yanlışları, bilinçsiz, yoz ve kötü zevk örneklerini, çirkinliği alabildiğine vurguladılar. Kimi eleştirmenlerin “kapitalist gerçekçilik” diye de adlandırdıkları bu akım, giderek sanat eserlerinin televizyon ekranlarından, afişlerden, reklamlardan algılanışına dönüştü.
NEW YORK ÖNCESİ
1950 yılında New York’a ayak basışına dek, şu yukarıda söylediklerim, Andy Warhol için hiçbir anlam taşımiyordu herhalde.
Andy Warhol mu dedim? Hayır, Andrew Warhola için demeliydim...
Andrew Warhola, Çekoslovakya’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etmiş, bir işçi ailesinin oğluydu. Ailenin yerleştiği Pittsburg’ da utangaç, içine kapalı hatta ezik mi ezik çocuk, Carneige Teknoloji Enstitüsü’nün grafik bölümünü bitirdiğinde hâlâ utangaçlığından hiçbir şey yitirmemişti. (Kitabında, bu içine kapanıklılığı, görüntüsüne bağlıyor. Sekiz yaşında geçirdiği bir hastalık, derisinin renk veren pigmentlerinde bir bozukluk oluşturuyor ve kendi deyişiyle “bembeyaz” kesiliyor. Nitekim New York’a geldiğinde yaşlanmaktan çok korktuğundan ve “saçlarımın ağarmasına asla tahammül edemezdim” dediğinde, saçlarını da beyaza boyatıyor.)
“18 yaşımda New York’a geldim.” Bu cümle de kitaptan kitaba Warhol’un bir konuşmasından ötekine değişiyor. 1950’de New York’a gelmiş, kimine göre 18 yaşındayken, kimine göre 20’sinde, ya da 22’sinde... Önceleri “Vogue”, “Harper’s Bazaars” gibi dergilerde grafikerdir, tebrik kartı illüstrasyonları yapıp satar, kahvelerde şiir okuma gecelerine katılır. Geçimini böylece sağlar.
“50’li yıllardan en çok anımsadığım, iş bulmak için deliler gibi çırpındığım, mezbelelik odalarda onlarca insan bir arada yaşadığım ve yerleştiğim her odada hamamböceklerinin kaynaşmasıydı. Komün yaşamına o zaman alıştım.”
ÇILGIN ‘60’LAR
50’li yılların sonunda Andy Warhol’un yaşamını değiştirecek bir bütünleşme oldu.
Warhol’un deyişiyle: “Bir televizyonum oldu ve kendimi tümüyle televizyon izlemeye verdim...
Televizyonumla ulaştığım yalnızlığımda çok mutluydum ancak bu kez insanlar beni yalnız bırakmamaya başladı.
Çevremde hep daha çok daha çok insan...”
Artık 60’lardayız. Kimi eleştirmene göre, Andy Warhol’un çok zenginlerin, çok ünlülerin peşinden ayrılmayıp, onların portrelerini yapması, önünde birçok kapının açılmasına neden olacaktı. Ama çoğuna göre, Andy Warhol’un içinde yaşadığı gerçekliği çok iyi değerlendirmesi onu, sanatında kaçınılmaz olarak ilerlemeye itecekti.
Sanatçıya göre ise 60’lı yıllar “Sanat manat işleriyle uğraştığı, çok hızlı, çok telaşlı ve çok kalabalık” yaşadığı yıllardır.
60’lı yıllar: Rock müziğin, küçük bütçeli filmlerin, amatörlüğün, şiddetin, uyuşturucuların, tüketimin, dolayısıyla reklamcılığın, “daha çılgın yaşamanın”, eşcinselliğe övgünün tırmandığı yıllardır. Şu son cümlede söylediğim ne varsa, tümünü zorlayarak “işe” başladı Andy Warhol. O zamana dek ayakkabı modelleri çizmekten ve reklam resmi yapmaktan para kazanmıştı. Manhattan’ın göbeğinde, sonradan “Factory” (Fabrika) diyeceği bir yer tuttu. Burada, uyuşturucuları, hızı, müziği, televizyonu, sinemayı, şiddeti çok savunan, cinsel rol ayrımlarına hiç yüz vermeyen, kapıları tüm magazin basınına gazeteci ve fotoğrafçılara açık, kalabalık bir “arkadaş” grubuyla çalışmaya koyuldu:
Şimdiye dek yaptığı çizgi roman tekniğiyle oluşturduğu resimlerden vazgeçti. (Lichtenstein aynı yöntemle çok daha başarılılarını yapıyordu.) Stüdyosunu ziyaret eden “dostlar” ve eleştirmenler, duvarları kaplayan “Coca Cola” resimlerine hayran kalmıştı, onları çoğalttı... O güne dek sürdürdüğü tren kazası, uçak kazası, otomobil kazası resimlerinden uzaklaşıp, televizyonda ya da gazetelerde gördüğü resimleri yeniden çizmeye ve bunları baskı teknikleriyle çoğaltmaya başladı... Edindiği bir film makinesiyle, stüdyosunda olup biteni filme çekiyordu. Böylece sinema dünyasına, yıldızlar dünyasına girdi ve yıldızların resimlerini çoğaltmaya başladı... Fotoğraftan yararlanarak serigrafi baskıyla çoğalttığı resimler kapışılmaya başlandı. Devir süperstarlar devriydi... Yanından ayırmadığı ve “karım” dediği ses alma makinesine aklına her geleni söylemeye ve band doldurmaya başladı. Bu bandları stüdyosundaki dostlar ya da hayranlar kâğıda geçiriyorlardı. Böylece “edebiyat” dünyasına da adımını atmış oluyordu... Ünlü Rock grubu “Velvet Underground”ı destekliyor, “Fabrika”sını onların hizmetine vererek, müzik dünyasına girmiş oluyordu...
Zaman zaman bu “Fabrika”da aşırı dozda uyuşturucudan ya da şiddet olaylarından ölen dostlar ya da sanatçılar da oluyordu ama, bunlar örtbas ediliyor ve “Fabrika”daki üretim hiç durmuyordu:
Üretim, yani: baskı resimler, kısa metrajlı filmler, tabloid gazeteler ve en yeni şarkılar...
(Erkeklere düşman bir kadın örgütünün üyesi Valerie Solanis 1968’de tabancasını Warhol’a boşaltacak, sanatçı ölümden zar zor kurtulacaktı.)
“60’lı yıllar, herkesin her istediğini, her şeyi yapabileceği yıllardı. O yıllarda herkes özgürdü.
Sonradan bu son cümleye iki sözcük ekleyecekti Andy Warhol: yani parası olan herkes özgürdü.”
- Mona Lisa’nın tebessümünü silip, yerine Campbell konservelerini oturtması, aynı konservenin 32 çeşitlemesini yan yana sıralaması, (1962)...
- Coca-Cola şişelerine, Amerikan dolarını ya da devlet büyüklerinin portrelerini oturtması...
- Hollywood yıldızlarının gülüşlerinin ya da pozlarının da bir konserve kutusu kadar ruhsuz olduğunu göstermeye çalışması ve Marilyn portreleri (1963),
- sonra Jackie’den Elvis’e, Liz Taylor’a “starlar” resmi geçidi... (1970’den sonra portrelerine model olarak dünyanın en zenginlerini, örneğin büyük sanayicileri seçecekti)...
- 1983’te ilk büyük alanının tüm duvarları aynı çiçek resminin çoğaltılıp duvar kâğıdıyla kaplanmasından oluşmuştu. (Aynı sergiyi 66’da öküz başlı duvar kâğıdıyla, 1973’te Mao duvar kâğıdıyla, “1951 kez Mao” adıyla tekrarlayacaktı)...
- İlk retrospektif sergisinde (1965 - Philadelphia Çağdaş Sanat Müzesi) kapıları zorlayan 5 bin genci içeri almadan, tüm duvarlardan sanatçının eserleri indirilmesi, beş bin gencin “biz eserleri değil, Andy Warhol’u istiyoruz” diye haykırması...
Kendi deyişiyle: “O yıllarda şarkı değil, şarkıcı önemliydi”...
Ve Andy Warhol’un her yaptığı, iletişim araçlarıyla dört bir yana dağılırken, ünü bir çığ gibi büyüyordu.
Ve birbiri peşisıra çektiği filmler:
“Uyumak” (1963),
“Yemek Yemek” (63),
“Öpüşmek” (64),
“Saç Kesmek” (64),
“Seks Yapmak” (64)...
Warhol’un belgesel diye sunduğu bu filmler küçük de olsa seyirci buluyordu.
Daha sonra bu “belgesel”lerin yerini uzun metrajlı “belgeseller”:
“Çöp”,
“Isı”,
“Et”,
“Chalsea Kızları”,
“A. Warhol’un Frankestein’i”,
“A. Warhol’un Drakula’sı”,
“Kokain Kovboyları” gibiler alacaktı.
Andy Warhol’un birbirinden ayrılmayan resim, sinema, televizyon, müzik, yazı dünyası en çok yaşama biçimiyle bütünleşiyordu.
Amaç, “yalnız çalışmayı, üretimi, işi değil, yaşamı sanata çevirebilmek”ti.
Eleştirmenler, sanat kitapları, Andy Warhol’un gerek yaşamında, gerek eserlerinde, yaratıcıdan çok derleyici olduğunu; yaşadığı döneminin tüm etkilerine açık olup, en güçlülerini (televizyon başta olmak üzere tüm iletişim araçları, reklamcılık, fotoğraf vb.) değerlendirdiğini; yalınlığa, yüzeyselliğe, parlaklığa, çarpıcılığa ve “göz boyamacılığa” fazlasıyla rağbet ettiğini ve bu nedenle bunca yaygınlık kazandığını vurguluyor. Eserlerinden daha “derin” anlamlar çıkarmaya çalışanlar ise, Warhol’un tüm yapıtlarını bir “kimlik arayışı” olarak niteleyerek, teknoloji egemenliğindeki günümüzde insanların toplumların kimliklerini yitirdiklerinden işte Andy Warhol’un bu yitirişi dile getirdiğinden söz ediyorlar. Ve bunu tüketim toplumuna bir “başkaldırı” olarak niteleyenler de oluyor.
70’li yıllarda, Andy Warhol 60’lı yıllarda yaptıklarını yinelemekle yetindi. Şu farkla ki, 60’lı yıllardaki “başkaldırış”, “aykırılık” diye nitelenen özellikleri, 70’li yıllarda sistemin bir parçası haline gelmeye başladı. Sanatçı ve sanatı tüketim toplumu düzeninin hiyerarşisinde yerini bulmaya başladı. Andy Warhol da “müesseseleşti”.
Acaba “ölmeye” o zaman mı başladı?
Bilmiyorum.
Bildiğim, gazeteye “Andy Warhol öldü” haberi geldiğinde, ilk tepkimin, “Aaa, o daha önce ölmemiş miydi?” demek olduğu...
İnsan, yaptığı işe inanmadı mı, sanki çoooktaaan ölmüş gibi oluyor da.
Zeynep Oral | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 164 - 15 Mart 1987
______________________________________________________________________________________
Andy Warhol, felsefesini açıkladığı “A’dan B’ye ve Yine Geriye’’ adlı kitabının on ikinci bölümü olan “Sanat”ta şöyle yazmış:
Her şey hiçbir şeydir.
Aynı kitabın “iş” başlıklı altıncı bölümünde, bence Warhol’u tümüyle açıklayan şu tümce yer alıyor:
“Vurulmadan önceki hayatım çok yarımdı. Hayatı yaşamak yerine televizyon seyrediyordum. Bazı insanlar kimi zaman filmlerde olup biteni gerçeğe aykırı bulduklarını söylerler. Oysa asıl gerçek dışı olanlar, hayatta başımıza gelenlerdir. Kanalları değiştirebilirsiniz ama televizyon televizyondur. Sinemada duygular gerçek ağırlıklarındadır. Ya da öyle görünürler. Oysa yaşamınızda olup bitenler, televizyon seyretmek gibidir. Hiçbir şey hissetmeyiz.”
Bu kitabı 1975 baharında okuduğum zaman gülmüştüm. Londra’daydım ve Warhol’un Marilyn Monroe çoğaltmaları, Campbell Domates Çorbası varyasyonlarını biliyordum. Bir iki filmini görmüştüm. Nottinghill Gate’in inişe geçmiş, avant-garde sanatçı kalabalığında ciddiye alınan ama beni güldüren biriydi. Bana öyle gelirdi ki, her kötü sanatçı, her kof ressam, her söyleyecek sözü olmayan ve daha da kötüsü, bu durumunu nasıl söyleyeceğini bilmeyen sanatçı, Andy Warhol gibi olmak ister. Yüzeyselliği derinlik, röntgenciliği bakış açısı, uykusuz görünmeyi de sanat haline getirmiş biri olarak görüyordum onu. Kitabını okuyunca baktım Warhol da kendini öyle görüyor. Hem de olanca ciddiyetiyle.
Bu tavır ilgimi çekti.
Biraz araştırınca da aklım karıştı. Galeri ve müzelerinde eserlerini sergilediği kentlerin listesi: New York, Los Angeles, Chicago, Boston, Philadelphia, Cincinnati, Minneapolis, Pasadena, Paris, Buenos Aires, Milan, Stockholm, Toronto, Hamburg, Torino, Köln, Amsterdam, Münih, Oslo, Berlin, Napoli, Zürih, Cenevre... Ayrıca biri Londra’da, öbürü Tokyo’da iki retrospektif.
Filmlerinden bazıları: Uyku, Öpüş, Empire, Elma, Vinyl, Restaurant, Chelsea Kızları, Bisiklet Çocuğu,
Yalnız Kovboylar, Et, Ayıp Film, Çöp, Isı, Frankenstein, Drakula...
Ne kadar çok şey yapmıştı. Çalışkan bir adamdı besbelli.
Ama filmlerine gidince başka bir şey çıktı ortaya.
- Uyku, bir adamın uyumasını gösteriyordu saatlerce.
- Empire, New York’daki Empire State Building’in statik bir kamera ile gün doğumu / gün batımı arasında çekimidir. Sekiz saat sürer o film.
- YE adlı filminde bir adam, bir mantarı kırk beş dakikada yiyiyordu.
Bu filmleri gördüğüm yıllarda çevremde Kavramsal ya da Minimalist Sanat Akımları esiyordu, Andrew Warhola’yı bilmemek olmazdı. Çekoslovak asıllı işçi ana-babanın oğlu. Yokluk içinde büyümüş. Andy Warhol olmadan önce manavlık yapmış. 1960’lı yılların başında balıklama dalmış sanat dünyasına. Marilyn Monroe, Elizabeth Taylor, Elvis Presley’in ipek üstüne yapılmış portreleri, domates çorbası konservesi resimleri... Sonraları bir açık artırmada 385.000 dolara satılan “200 Adet Bir Dolar’’ adlı tablosu... Üslenmiş... 1968’de kadının biri tabancasını çekip vurmuş Andy Warhol’u. Oralarda daha önce Lincoln’un, Kennedy’lerin, John Lennon’un başına gelen şey. Warhol kurtulmuş. Ölmediğine üzüldüğünü yazıyor kitabında. Yine televizyon seyreder gibi yaşamayı sürdürmüş. Geçen hafta 58 yaşında bir kalp krizinden ölünceye kadar.
Duygusuzluğun hatta giderek duyarsızlığın peygamberi olmuş. “Yaptıklarımın arkasında hiçbir şey yoktur. Ben yalnızca yüzeydeyim.’’ Yüksek sosyetenin sevgilisi olduktan sonra yıllarca süren bir gece hayatı -o parti senin, bu parti benim- gezinmeleri başlamış. O gecelerde, o partilerde çektiği polaroid fotoğrafları yayınladığı zaman yine gülmüştüm. “Gelecekte, herkes 15 dakika meşhur olacak.’’ Bu ünlü özdeyişi sanırım en çok kendisi için gerekli olacak. Her şeyin hiçbir şey olduğuna inandığı ve öylece yaşadığı için.
Warhol’u daha geniş bir manzaranın bir parçası olarak görmeye başlarsak daha iyi olacak. Basını, galerisi, televizyonu, görünülecek yerleri ve o yerlerin nereleri olduğuna karar veren kişileri, eleştirmenleri ve hayranlarıyla gerçekten soğuk, yüzeysel ve evet trajikomik bir oyunun aktörsüz oyuncusuydu. Mezar taşına hiçbir şey yazılmamasını istemiş. Öyle bomboş bir taş.
Mehmet Baydur | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 164 - 15 Mart 1987








