Türk şiirinin büyük ustası Dağlarca, “Boy” adlı şiirinde böyle diyor:
“İsterse Karun olsun
Kimse
Kendinden zengin değil.”
O, kişiyi evrene açılmış bir kapı sayan, evrenin sonsuzluğu, bitimsizliği ardında bir sanatçı, boyuna şiir düşünüyor, şiir yazıyor, günün yirmi dört saatinde şiiri yaşıyor. Ozanlarımızın en verimlisi. Bu yüzden Cemal Süreya “şiir tankeri” demiyor mu ona... Horoz adlı yapıtıyla Sedat Simavi Ödülünü Peride Celal’le paylaştığı yıl, o güne değin yayımlanmış 56 yapıtından başka kimisi bitmiş, kimisi tamamlanmayı bekleyen 30 yapıtının daha olduğunu söylüyordu Doğan Hızlan’a (17 Aralık 1977 Cumhuriyet).
Kuşkusuz, o 30 yapıtı da tamamlayacak...
Bir süredir dergilerde görünmeyen ozan, işte “Dağlarca” dizisinin on yedincisiyle okurlarının karşısında.
- “Takma Yaşamalar Çağı”,
- “Şeyh Galib’e Dörtlükler” adlı iki yeni ürünüyle,
- “Sivaslı Karınca”,
- “Türk Dil Kurumu Koçaklaması”ndan oluşuyor bu kitabı.
- Ayrıca ozanı her yönüyle tanıtan uzun bir konuşma da yer alıyor kitabın sonunda: “Kutluk’un Evindeki Konuşma”.
(1972’de yapılan konuşmada soruları İbrahim Kutluk, Tahsin Saraç, Cemal Süreya sormuş).
Konuşmasının bir yerinde: “Kitaplarımın sayısı çoğaldıkça şuna inanıyorum ki, kitaplarım birbirini tamamlıyor” diyor Dağlarca, “Her kitabım ancak bir dize. Hepsi birden bir yapı, bir şiir oluyor.” Böyle büyük bir şiir Dağlarca şiiri. “Takma Yaşamalar Çağı” ile “Şeyh Galib’e Dörtlükler” bu yapıya konan yeni tuğlalar, yeni dizeler...
Bilindiği gibi Dağlarca, sanat eserinin hem bir sanat gibi içinde bulunduğumuz zamanı, hem de bir pusula gibi gidilmesi gereken yönü imlemesini ister. “Takma Yaşamalar Çağı”nda da bu görüşle eğilmiş insana, yaşama.
Şöyle diyor Refik Durbaş’a:
“Takma Yaşamalar’ı yazarken yeni çağın ayak seslerini duydum. Gövde dediğimiz varlığın nice bizim olduğunu, nice bizim olmadığını ta yüreğimde duydum. Yüzyıllar boyu ‘ben’ dediğimiz kavramın bir tekinin bile varolmadığını, büyük bir ‘biz’ içinde bulunduğumuzu sezdim. Yapıtın birkaç yerinde de söylediğim gibi ‘Takma Yaşamalar’ hepimizi kendinden de, coğrafyasından da, tarihinden de çıkaracaktır.” (Fazıl Hüsnü Dağlarca Son Yapıtını Anlatıyor, Cumhuriyet 8.10.1986).
Evet, takma yaşamalar çağı...
Göz bankaları, kan bankaları, organ bankaları...
Ölülerin organlarından daha iyi yararlanma yasaları...
Böbreğin, kanın, yüreğin, damarın değiştirilmesi...
Laboratuvarlarda din adamlarını ürküten tüpler: Tüp bebeği...
Genleri değiştirme çalışmaları...
Eskiyen organların yenileriyle değiştirildiği “yazgı”nın dışına çıkıldığı bir çağ bu...
Bedri Rahmi, Yaradana Mektuplar’da “Ömürlerimizi birbirimize ekleyip sana doğru geliyoruz” diyordu Tanrı’ya, şimdiyse organlarımızı, kanımızı birbirimize aktararak yeni yaşamlara açılıyoruz. Elbet gövdelerimizi, düşüncelerimizi, duygularımızı da etkiliyor gelişmeler...
“Yapay Çocuklar” şiiri şöyle başlıyor:
“Belgeleridir bu çocuklar soy ortaklığının
Biz onlara
Atalarımızın adlarını verdikçe
Soyadımızı verdikçe
Bir uzaklığı katarız kendimize...”
O çocuklar, ozana göre “yurt” ortaklığının da, “doğa” ortaklığının da belgeleridir.
Birbirimizden aldığımız verdiğimiz kan da, ta yaradılıştan beri toprakla gökle ortak olduğumuzu, evrensel olduğumuzu anlatmaz mı:
“Eskiden kan kardeşi derlermiş
Birbirinin bileğinden kan emenlere
Bugün veriyor ta yüreğinden
Sevgiyi diriliği sevinci yaşamayı
Hepimiz hepimizden başka bir kardeş duyuyor musunuz” (Kanı Değiştirilen).
Karışır yapraklar, dallar, çiçekler birbirine, onunki benimkine, Takma Yaşamalar Çağı, kişiyi “olmadı”larda oldurur:
“Bir ölünün yüreğiyle yaşamaktadır
Severken
Neyi sever...”
Yaşamın boyutları da değişmektedir:
“Değiştirdiler
Böbreğini, kanını, yüreğini
Yenilediler başkalarından”
Biraz kalıtımın yok olması, yenilenenin ilk yaratıklar gibi doğaya çırçıplak girmesidir bu:
“Adam tadını duyuyordu ağzında
Birkaç kişi olmanın” (Ben Dışı)
Ozan açık, aydınlık bir dille,.doğayla sarmaş dolaş bir imgelem gücüyle yeni yaşamalara açıyor insanı:
“Yaşamak
Bin elle
Salıverdiği uçurtmaları
Doğanın.”
Düşünce, sezgi şiirleri daha çok...
Yaradılışta takma damar, takma boğaz, takma et yoktur, acaba dışarı mı çıkılmaktadır büyük kapıdan:
“Sürsün hele takma yaşamalar çağı
Yakın geleceğimiz değişir çok
Kurtuluruz bütün eski türkülerden
Kişi de kalmaz ulus da”
"Gövde kafesimize konan yeni kuşu anlatıyorum” diyor Refik Durbaş’a ozan:
“ ‘Kader’, ‘alınyazısı’ içinde sandığımız yaşamımızın soy boyutunda uzanmasıdır anlatılmak istenen. Soluklarımızın biteceğini sandığımız yerde bile yeni ciğerlerle maviliğin tadını bir daha bir daha duymak, dinlerin sınırladığı kişi yaşamalarını geride bırakmak, birbirine eklenen soluklarla büyümek, demek istediğimin ta kendisidir.’’ (Cumhuriyet 8.10.1986)
İyi de, henüz kaç kişi yararlanıyor takma yaşamalar çağının olanaklarından demeyin,
o çağın korkunç gerçeğini de dile getiriyor ozan “Korkunç Olan” adlı şiirde:
“İşte kan bankaları o ülkelerin
Uçaklara yüklenirken gövde özsuyu
Açlar sıra beklemekte”
Ama öbür ülkeler...
Onların kemik iliği, deri bankaları da “Batıya bitmez tükenmez sağlık yığını ki
En ucuz
İşte organ bankaları o ülkelerin
Bir gözünü bir eline bir böbreğini satmak üzere
Birbirleriyle itişen kalabalık...”
“Yoksullukları bütün gecelerin toplamından kara
Yaşamlarını takmadalar
Sömürücülerine.”
“Şeyh Galib’e Dörtlükler’’ ki, iç kapakta asıl adı “Şeyh Galib’e Çiçekler”, Dağlarca’nın Divan Edebiyatı’nın büyüklerinden Şeyh Galib’e adadığı bir yapıt. Galib’in çok kullandığı ölçüyle yazılmış (mef’ulümefailun feûlün). Dizeler ikiye bölünerek oluşturulmuş dörtlükler. Ustaca incelikler, tatlarla yüklü bir şiir.
Dili işleyen, varsıllaştıran, yoğuran, onu ürünleriyle anıtlaştıran ozanlar, yazarlardır. “Türkçem, benim ses bayrağım” diyen Dağlarca da, ses bayrağını sanatın göklerinde dalgalandırırken, Türk Dil Kurumu’nun yokedilemezliğinin sevincini duyuruyor. “Türk Dil Kurumu Koçaklaması”nda Atatürk’ü, Atatürkçülüğü yozlaştıranlara yaman vuruyor ünlü “Savcı” şiirindeki gibi.
Ve şiirinin diliyle şunu oyuyor kayalara:
“Suçludur
Çağın sözcüklerini aramak yerine
Bizi
Osmanlıca’yla bir daha uğraştıran” (Kayalara Oyduğum Yazı)
Atatürk’ün vasiyeti değiştirilebilir,
Türk Dil Kurumu tarihe gömülebilir ama, ozanın kayalara oyduğu “yargı”; o, çağlar boyunca değişmez işte:
“Yokedilemez
Nice Türk varsa
Oncadır
Türk Dil Kurumu”
Yazımızın başında Dağlarca’nın bir süredir dergilerde görünmediğini söylemiştik, Refik Durbaş’la konuşmasında buna da değiniyor ozanımız.1960 sonrasında çıkardığı "Karşı-Duvar” dergileriyle ilgili soruyu yanıtlarken. Karşı-Duvar dergilerinin birer “olay”, 1960-70’lerin okuyucularının da teker teker birer “olay” olduklarını vurguladıktan sonra şöyle sürdürüyor:
“Dergilerde şiir yayınlamamam da özgürlüklerin kısıtlı olmasındandır. Şu ya da bu nedenle eski dergilerimizden çok ayrılmışlardır. Renkli, her yaprağı renkli bu dergiler süs çiçeklerine benziyor. Hemen hepsi yarının tarihçilerini şaşırtacaktır sanıyorum.
Ulusunun güncel yaşamından böylesine uzaktaki dergiler geleceğin tarih yazarlarını bile şaşırtacaktır sanıyorum. Bir dergi; üzerinde çıktığı yılın, ayın belirtisi olmasa bile konuklarından dediklerinden çıktığı ayı, yıl, günü belirtilmelidir. Dergilere yazı vermediğimin acısını çıkarıyorum, izleyenler görmektedirler, dergilere az verdiğim yılların yapıtları, verdiğim yıllardan kat kat çoktur. Okuyucularımı arıyorum böylece, buluyorum böylece.”
Ozan, “Kutluk’un Evindeki Konuşma”da “Bu şair ne yapmak istemiştir” diye sorulan bir soruya nasıl karşılık verilebilir sizce dendiğinde:
“Bu şair, geçmişi çok büyük olan Türk şiirini geleceğin mutlu yeryüzü yurttaşlığına götürmek istemiştir denilebilir” diyordu.
Götürüyor da. ■
Mehmet Başaran | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 155 - 1 Kasım 1986
