İşçi ozan Fethi Savaşçı şöyle diyordu bir dörtlüğünde:
“Ağzınla kuş tutsan yaranamazsın Alman’a
Bir başka ulus kültürü de başka
Sen yine aklınla hep bizim oralardasın
Bu makineler içinde bir nokta gibisin anlasana.”
Yılların emekçisinin, yaban el ortamında acı acı kendi durumunu algılayışı değil mi bu? Değişik ekin yumağı içinde biçimlenen kişinin, makineler arasında hiçliğini duyumsaması. Milyonlarca emekçimizin yaşadığı sarsıcı gerçek. Elbet kimseye yaranma sevdasında değil hiçbiri. Ama horlanmamak, küçük görülmemek, onurları yaralanmadan yaşamlarını sürdürebilmek en insanca hakları değil mi?
Evet bir başka ulus, ekini başka...
Ekin, insanın yaşama kök saldığı, özsuyuyla geliştiği toprak...
“Bireylerin bütününde belli davranışların yaratılması biçiminde ortaya çıkan ve insanı bir örtü gibi bürüyen birtakım bilgilerin (teknik bilim), insanlararası davranışların (aile, iyelik, gelenekler), inançların, öğretilerin, kuramların (din, sanat, töre) topundan örülü bir yumak düşünebiliriz” (Aydın Köksal - Dil ile Ekin s. 517).
Bu yumak, ekin yumağıdır işte.
Geleneksel toplumla endüstri toplumlarının ekin yumakları arasında dağlar vardır elbet.
Göçmen işçinin makineler ülkesindeki durumu zor ki zordur bu yüzden.
Kemal Kurt’un Türkçe-Almanca basılan “Şiirimsi” adlı yapıtı, tüm acılığıyla bu zorluğu, yeni zenciliği dile getiriyor:
“yaban elde
yüzünün derisi ince
yüreği de camdandır
insanın
her kötü söz
yerine oturur
bir ok gibi
yaban elde
aşil’in ökçesi gibidir
tüm gövdesi
insanın
her kem bakış
hedefini bulan
bir kurşun”
Sekiz yıldır o kurşun bakışlar altındadır Osman. Çalışkandır, sürücü belgesi vardır. Kendi hakkıyken, sürekli bir içen “bok yabancılar” sözünü dilinden düşürmeyen Hans oturtulmuştur direksiyon başına gene de. Kamyonu boşaltırken, bile bile yardımcısı Osman’ı yakmaya kalkışır Hans.
İkisi de aynı işte çalışan iki insan, ama yerlisinin yabancıya bakışı!.. Yarası ağırdır, üç hafta sonra işinden olmasın diye çalışmak zorunda kalan Osman, Hans’ı mahkemeye vermek için sendikadan yardım isteyen bir dilekçe yazar. Ama uygar ülkede, ekini başka ülkede bir türlü yerine ulaşamaz, hasıraltı edilir o dilekçe. İşçinin hak arama örgütü sendika, haksızlığa göz yumar. Us yardımıyla azıcık umut ışığı arar, bulamaz Osman.
“Dışarda işsizlik tipi gibi kasıp kavurur, yabancı düşmanlığı filizlenir kol atar. Sen tek başınasın, leyleğin yuvadan attığı yavru!”
İsyan çıngıları çakar gözlerinde. Memlekete dönseee...
Memleket de kaynamaktadır. “İnsan hakları nerede hasıraltı edilmiyor ki?...”
Uygar ülkenin kurumları “sen tek başına değilsin” güvencesini verememektedir Osman’a, ezikliği, yenilgiyi yaşatmaktadır ona. Gene de boyun eğmez Osman, bu kez Alman Sendikalar Birliği’ne koşar. Hasan’ın öyküsünü uzun süredir Almanya’da yaşayan Özdemir Başargan anlatıyor bize. Yeni yayımlanan Hasıraltı adlı yapıtında. Endüstri ülkesinin ekin yumağına yabancı değil Başargan, göçmen işçilerin çalışma, yaşama koşullarını çok iyi biliyor. Örgütlerin, kurumların işleyişini, dikiş yerlerini biliyor. Kendisi de “gurbet” sofrasında Hasan’lardan bir Hasan aslında. Ekin çatışmasının ortasında, yaban elde yazarlık savaşımını sürdürüyor sorumlulukla. Yaralara eğilip “biraz daha anlayış” diyor, bunu duyurmaya çalışıyor. Daha önce de “Gurbet Sofrası” adlı bir romanı yayımlanmıştı. Onbir öyküsü nü toplamış Hasıraltı’nda. Yaban elde yazmak, yazarlığını kabul ettirmek sesini duyurmak, göçmen işçilikten çok çok daha zor kuşkusuz. O, bu zorlukların üstesinden geliyor.
Fakir Baykurt şöyle diyor Başargan için:
“Ondan çok umutluyum. Kişiliğini de çok seviyorum. O, sadece sert bakışlı, çatık kaşlı yüzünün rengiyle, çizgileriyle değil, öykülerinin kuruluşuyla, kimi zaman kadife gibi yumuşak, kimi zaman dikenli diliyle bir sıcak iklimler bitkisine, kaktüse benziyor. Gerçekte, dış görünüşündeki karşıtlıklar iç dünyasını yansıtıyor. Özdemir Başargan’ın çiçekleri yepyeni bambaşka renklerle, zehirlerden süzülüp geliyor. Yakında ona hepimiz hayran olacağız.”
Gerçekten de bambaşka renklerle zehirlerden süzülüp geliyor Başargan’in çiçekleri. Kimilerinde yerli işçiye gülünç gelen, burun direğini sızlatıcı yurt özlemi, sevgi gereksemesi, (İşinden kovulmayı göze alarak gidip buzağılı bir ineği okşayan “Nekati” de olduğu gibi), kimilerinde anlayışsızlığın, nefretin, hoşgörüsüzlüğün, sömürücülüğün yürek burkuculuğu (Sevgili Konuklar, Geçersiz Teoman, Ölü Henüz Soluyordu’da olduğu gibi) ölçülü, dengeli biçimde dile getiriliyor.
Bir yanda çocuklar “yuva”da Almanca öğreniyor diye sevinenler, öte yanda iki Türkçe sözcük öğrendi diye çocuğunu “yuva”dan alanlar... Sevgileri, dostlukları, anlaşmaları engelleyen görünmez sınırlar... “Ölü Henüz Soluyordu”, insanlar arasındaki duvarların yıkılması gerektiğini duyuran bir Öykü, “Yuva”daki çeşitli ulusların işçi çocuklarının kaynaşmalarını izlemeye giderken yaşanan bir durumu yansıtıyor. Önünde düşüp bayılan bir Alman’a yardım edebilmek için çırpınan, cankurtaran çağırmaya koşan Türk’e “Katil kaçıyor” diye çullanılıyor: “Adam öldürmenin o denli kolay olmadığını kafanız almaz mı sizin? Git de kendi çöplüğünde horozlan! Yabancılar artık defolup gitsin Almanya’dan...”
Adamın ölmediği anlaşılıyor, hırpalanan kurtuluyor:
“Özgürdüm! Özgürdüm!
Öldürdüğüm Alman, bir elinde boş filesi, bir elinde ceketim, beni bekliyordu. Yanındaydım. Ceketi, pantolonu kan kırmızı meyve sularıyla benek benekti. Ve kaldırım taşları arasında pıhtılaşan karaüzüm sızıntıları, insan kanını andırıyordu.”
O, adam öldürmemiştir ama, anamalcı ülkede körüklenen gözü dönmüş öfke, dar görüşlülük, insanlık duygularını yaralamıştır.
Başargan, insanların insanca bir yaşamı gerçekleştirmesini, kansız kinsiz bir dünyada, barış içinde yaşanmasını özlüyor. Bu özlemi engelleyen, bozan nedenlere yöneltiyor işaret parmağını. Bunun en güzel örneğini “Bello” adlı öyküde görüyoruz. İnsan ilişkilerine yöneltilmiş ince alaylı yaman bir yergi bu. Göl kıyısına getirilen her soydan, boydan, tüyden çok uluslu köpeklerin canşenliği kaynaşmaları insanlara örnek olacak düzeyde, doğallıkta, sıcaklıktadır, ama ah sahipleri!.. On sekiz yıldır Almanya’da bir tek oyun arkadaşı edinemeyen yazar, köpeklere sevgisinde kendisini düşkırıklığına uğratan kurt köpeği Bello’yla dost olmak ister, sevdiği yiyeceklerle ona sokulur: “Bello seninle barış içinde yaşamak istiyorum. Ben senin komşunum, dostunum. Hadi el ver Bello! El ver!”
Ve Bello sağ ayağını kaldırıp yazarın avucuna bırakır.
Bilimin, uygulayımın Ay’a ulaştığı çağda bir yanımız hâlâ dar görüşlülüğün çukurunda. Kör inançlar, şoven duygular, anamalcı düzenin ekinsel kurumları yabancılaşmayı, düşmanlıkları körüklüyor. “Dünyanın En Sert Kafatası” adlı öykü çok şeyler düşündürüyor okuyucuya bu açıdan. Tornacı Kemal’in yaşadığı karabasan, tanıdığı en sert kafatası, dünyamızı karartan dar görüşlülüğün, körü körüne bir düşünceye, inanca saplanıp kalmanın, donmuşluğun taşlaştırdığı kafatası elbet.
“Dar görüşlülük dünyanın baş belasıdır” diyor Gorki, “Bir kurdun meyveyi kemirmesi gibi kişiliği içinden yer bitirir. Durmak bilmez hışırtısı yaşamın gerçeklerinin, güzelliklerinin güçlü sesini boğan bir ot tarlası gibidir dar görüşlülük. Dehayı ve sevgiyi, şiiri ve düşünceyi, sanatı ve bilimi derinliklerine çeken dipsiz bir kuyudur.”
İnsanların, ekinlerin kaynaşması, yaşam gerçeklerinin güzelliklerinin sesini daha da güçlendirecek.
Kendini, toplumunu üstün görmeler, ayrılık gayrılıklar giderek ortadan kalkacak, bu çatışmalar bu sürtüşmeler onun sancıları.
Başargan, böyle bir iyimserliğin yazarı.
Mehmet Başaran | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 179 - 1 Kasım 1987
