Usturlab ve başkaları

Gökyüzü, uzay boşluğu, yıldız kümeleri, burçlar, sonsuzluk ilgilendirdi insanoğlunu çağlar boyunca, Geceleri gökkubbeyi süsleyen sayılamayacak kadar çok sayıda, göz kırpan ışık noktaları, durmadan biçim değiştiren ay, yeryüzünü aydınlatıp ısıtan yaşam kaynağı güneş, olağanüstü etkiler yarattı insanların üzerinde. Bu yüzden ilk insanlar aya, yıldızlara taptılar. Gökyüzünün yedi kat olduğuna, güneşin bir arabayla her gün doğudan batıya taşındığına, yeryüzünün öküzün boynuzu üzerinde durduğuna inandılar.

Belki tüm bu gök cisimleri birer görüntü ve simgeydi. Geride temel sorun yatıyordu: “Nereden geliyoruz? Niye var olduk? Niye yaşıyoruz?” Bugün de aynı soruları soruyoruz. Ama bir çöl gecesinde sırtüstü yere yatmış bir Asurlu, ya da yıldızlara bakarak fal açmaya çalışan bir Kaldeli rahip gibi doğaüstü coşkuyla karışık bir ürperti içinde değiliz artık. Güneş de, ay da, yıldızların büyük bölümü de yitirdiler şiirli sihirlerini. Artık birer bilimsel veri, bilimsel gerçek oldular. Gene de uzay konusunda bilmediğimiz ne kadar çok şey var. Ama izlediğimiz yöntemler belli. Her bilinmeyenin birgün çözümlenebileceği umudu içindeyiz.

Bugün gökyüzü ve uzay konusunda bildiklerimizin,uyguladığımız formüllerin bir bölümü çok eskilere gidiyor. Uygarlıklar beşiği Mezopotamya’ya kadar uzanıyor. Sümer ve Asurlu bilgeler ya da kutsal kişiler gökyüzüne bakarken, evreni yöneten gizli yasaları bulmaya, bu gizli yasaların insanların yazgısı üzerindeki etkilerini öğrenmeye çalışıyorlardı. Falcılık, geleceği okuma, bir eylemin “eşref saatini” bulmaktı gerçek kaygıları.

Çok eski çağlardan beri gökyüzü büyük bir küre sayılıyordu. Yıldızların, gezegenlerin, güneşin bir daire çizdiğine inanılıyordu.
Bu daire 360 dereceye bölünüyor, yıldızların hareketleri de buna göre gözlemleniyordu.
Bugün de aynı derecelemeyi kullanıyoruz.

Niye 10-20-100 değil de 360 dereceye bölünüyor?
Hesaplar buna göre yapılıyor?

Gene Mezopotamya’dan kaynaklanıyor bu.
Mezopotamya’da ondalık sayı sistemi değil, 60’lik temele dayanan bir sayı sistemi kullanılmıştı.
Buna göre bir saat 60 dakikaydı, bir dakika 60 saniye idi. 6 kere 60, 360 ediyordu.


Gökyüzünü inceleyen ilk bilgeler, din adamları önemli sorunlarla karşılaştı. Örneğin güneş doğudan doğup batıdan batıyordu ama batış ve doğuş noktaları aynı yerden olmuyordu. Kimi zaman kuzeye ilerliyordu, kimi zaman güneye. Dünya ekseninin eğik olduğu çok sonraları ortaya çıktı. Gökyüzünde gezegenler vardı. Bunlar batıdan doğuya doğru ilerliyorlardı. Buna karşılık takım yıldızlar, bu arada burçları oluşturan yıldızlar doğudan batıya ilerliyordu. Ay biçim değiştiriyordu durmadan. Güneş kimi zaman tutuluyordu. Gökyüzünde arada bir kuyruklu yıldızlar beliriyordu. Yer değiştiren yıldızlar olduğu gibi, kutup yıldızı gibi kıpırdamayanlar bulunuyordu. Kısacası tam bir karışıklık...

Bu karışıklığın içinden çıkılması, bir düzene sokulması gerekiyordu. Çok eski çağlarda başladı bu çabalar. İskenderiyeli Batlamyos’un “Almacest” adlı kitabı yüzyılları etkiledi. Hipparkos yıldızların devinimlerini saptamak, güneş ve ay ile gezegenlerin karşılıklı durumlarını aynı anda ortaya çıkarmak için ilk usturlabı yaptı. (Astroloban Organon).

Ama o çağlarda da, ondan sonra da çabalar sadece bilimsel kaygıyla değil, bambaşka amaçlarla yürütüldü.
Amaç yıldızların insan alın yazısını nasıl etkilediğini bulmaktı.

Güneşin çizdiği çemberin geçtiği yerde 12 takım yıldızı vardı.
Bunlara “Burçlar Kuşağı” ya da “Zodiak” da denirdi.

Eski dilde adları Hamel, Sevr, Cevza, Seratan, Esed, Sünbüle, Mizan, Akrep, Kavs, Cedi, Delv, Hut idi.
Türkçeleri Koç, Boğa, İkizler, Yengeç, Arslan, Başak, Terazi, Akrep, Yay, Oğlak, Kova, Balık.

Bunlar dışında ters yönde ilerleyen gezegenler bulunuyordu.
Utarit, Zühre, Merih, Zuhal ve başkaları...

Burçlara göre gezegenlerin yerleri değişirdi. Aya ve güneşe göre burçların yerleri değişirdi. Burçlar her 26 yılda bir tur atlardı gökyüzünde. Bunların karşılıklı konumlarından anlamlar çıkarırdı yıldız bakıcıları. Bunlara da sonra Doğu dünyasında müneccim denildi. (Arapça ‘necm’ yıldız demek). Osmanlı sarayında son dönemlere gelinceye kadar müneccimbaşılar vardı. Onlara danışılmadan önemli bir iş yapılmazdı. Gerçi İslâm geleneğinde “Bütün müneccimler yalancıdır” sözü vardı ama dinleyen kim. (Şimdi de herkes gazetelerde yayınlanan burçları okumuyor mu? Burçlar için kitaplar yayınlanmıyor mu?) Evet her şey müneccimbaşıya sorulurdu. Çocuk doğduğu anda yıldızların durumuna bakılır, geleceğinin nasıl olacağı saptanmaya çalışılırdı. Savaşa çıkmak için müneccimlere danışılırdı. Önemli bir iş yapılacağında zamanın uygun olup olmayacağı sorulurdu. Müneccimbaşı da usturlabını çıkarır, yıldızların birbirlerine göre konumlarını bulur, eski kitaplara dayanarak yorumlar yapardı.

Bu çalışmalar saçma bile gelse gökbilimin gelişmesinde etken oldu. İslâm dininin ortaya çıkışı ayrıca katkıda bulundu bu bilime. Dinsel gereksinimler vardı. Örneğin Ramazan’ın başlangıcını, kıblenin yönünü bulmak, namaz saatlerini doğru olarak saptamak başlı başına birer sorundu. Kıbleyi bulabilmek için hem Mekke’nin enlem ve boylamını, hem de bulunduğunuz yerin enlem ve boylamını bilmeniz gerekiyordu. Enlemi bulmak kolaydı. Kutup yıldızı ile ufuk çizgisi arasındaki açı, enlemi veriyordu. Ama boylamı bulmak zordu. Bunun için saat farklarının ölçülmesi gerekliydi. İslâm dünyasında Bağdat kültür merkezi durumuna girdiğinde Halit İbn Bermek’in ilk işi Batlamyos’un “Almacest”ini çevirtmek oldu. Daha sonra özgün deneyler yaptılar. XI. yüzyıla gelinceye dek Urfa yakınlarındaki Harran’da yıldızlara tapan Sahibiler yaşıyordu. Eski bilgilerin islam dünyasına aktarılmasında etkin oldular. İslâm dünyası incelemeyi neredeyse bir görev bildi ve ünlü bilginler çıkardı. Semerkant’ta Uluğ Bey’in rasathanesi ünlüydü. Osmanlı döneminde Takyeddin adlı müneccimbaşı Tophane’de bir rasathane kurdu. Çağının iç çekişmeleri nedeniyle kapatılıp yıktırıldı. Avrupa’da ise Rönesans ile birlikte gökbilime ilgiler arttı. Önce eski kaynaklara dönüldü. Bu konuda Arap bilginlerinin yapıtları etkili oldu. Çok eskiden beri sürdürülen “Dünyanın evrenin merkezi olduğu” inancı yıkıldı. Galile, Kepler, Kopernicus gibi ünlü bilginler çıktı. Gökbilimi çağdaş düzeye getirdiler. Büyük gözlemevleri kuruldu. Usturlablar ve öteki eski gözlem aygıtları bir yana bırakıldı.

Yeni buluş ve bilgiler yeni sorunlar getirdi. Uzayda “kara delikler” keşfedildi. Quasar denilen görünmeyen, ancak radyo dalgaları yayan merkezler ortaya çıkarıldı. Evrenin genişleyip genişlemediği, ne zaman yaratıldığı, yaşı konusunda çeşitli varsayımlar yeni boyutlarda sorunlar olarak bugünkü bilginleri uğraştırıyor. Artık güneş sistemi yapay uydularla taranıyor. Geçenlerde ilk kez bir uydu, güneş sisteminden çıkarak yıldızlar boşluğuna daldı.

İşte sizlere insanlık kadar eski bir bilim dalının kısa öyküsü. Bu yolda çabaların somut örneklerini ise Alman Ulusal Müzesi’nin katkısıyla İbrâhim Paşa Sarayı’nda açılan gökbilim araçları sergisinde görebilirsiniz. Burada Endülüs ve Şam’da yapılmış çok eski iki usturlab ile ünlü ressam Dürer’in gök haritalarını, Alman ustaların elinden çıkma çok sayıda eski astronomi aracını görmek olanağı var. Özellikle “Turcetum” yani “Türk aracı” denilen biri dikkati çekiyor. İlk ve eski haritalar, yeryüzü küreleri, güneş saatleri, takvimler, ayrı bir ilgi konusu.



Orhan Duru | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 77 - 1 Ağustos 1983
________________________________________________________________________________________________________________


Bilimle Sanatın İşbirliği: 《Gökbilim Hazineleri》

En eski çağlardan beri insanoğlunun ilgisini gizemli biçimde çeken gökyüzü olayları onun imge gücünün, düşünce boyutlarının gelişmesini de etkilemiştir. Akdeniz çevresindeki uygarlıkların en eskisi, en önemlisi Mezopotamya, bu yoldaki deney birikimleriyle bugünkü gökbilimin beşiği sayılmaktadır. Özellikle Kaldelilerin gök olayları üzerindeki gözlem ve bulguları Yunan astronomisini de büyük ölçüde etkilemişti. Romalıların o dönemde uğraşlarını iç içe sürdüren gökbilim ve yıldızbilimcilere “Chaldei” (Kaldeli) demeleri de, bu konuda Mezopotamya kültürünün öncülüğünü gösterir.

Birkaç ay önce Türk ve İslam Eserleri Müzesi’ne dönüştürülen Sultanahmet’teki İbrahim Paşa Sarayı’nda bugünlerde düzenlenen “Gökbilim Hazineleri” adlı sergi sanatın bilim ve teknikle işbirliğini içeren gravürler, yer ve gök küreleri, ilk takvimler, çeşitli gökbilim araçlarını bir araya getirmesiyle ilgimizi çekmektedir. Nürnberg’de Alman Ulusal Müzesi (Germanisches Nationalmuseum) koleksiyonundan derlenen yapıtlar, gökbilim konusuna ilk katkılar yapan İslâm ülkelerinde (Mısır, Amman ve Şam’da) sergilendikten sonra İstanbul’da gösterilmektedir. Sergi on birinci yüzyılda İslâm bilginlerinin gökbilim gereçleri üzerindeki öncülüğünü kanıtlaması yanında, 16. yüzyıldan sonra bu araçların yapımında Almanya’da başlayan sürekli gelişmeyi, bu arada bilimsel ve teknik yöntemlere eklenen sanatçı tutumunu da belgelemekte.


Rönesans döneminde ilk örnekleri görülen bilim adamı ve sanatçı işbirliği, özellikle sergideki gravürlerde açıklık kazanıyor. Bunlar arasında daha çok, ünlü Alman sanatçısı Albert Dürer’in (1471-1528) Kuzey ve Güney yıldızlarını konu alan iki taşbaskısı ilgiye değer. 1515 yapımlı, duran Kuzey yıldızlarını işleyen ilk ağaç baskıda yıldız resimleri çok yaygın yörünge (burç) işaretleriyle çevrelenmiş: Koç, Boğa, İkizler, Yengeç, Arslan, Başak (burada bir Melek), Terazi, Akrep, Yay, Oğlak, Kova, Balıklar. Rönesans süslemeleriyle çevrelenen Güney yıldızları haritasının sol köşesinde ise Dürer’in profilden portresi öteki madalyonlarda da değişik armalar görülüyor. Dürer’in çizdiği bu ağaç oyma 1600’de basılmış.


Hartmann Schedel’in tasarımına göre Dürer’in ustası Michael Wolgemut’un 1493 ağaç baskı, boyama dünya haritası da yeryüzü üzerindeki ilkçağ bilgilerini içermesi bakımından ilgi çekiyor. 1488’de Venedik’te yayınlanan coğrafyacı Pomponius Mela’nın çiziminden yararlanılan bu haritanın çevresinde insanoğlunun atası sayılan Nuh’un üç oğlu Sam, Chem ve Yasef de yer almaktadır. 1680 yılında Kudüs üzerinde görülen bir kuyruklu yıldızı konu alan bir bakır gravür kartal, kuğu, yıldız resimlerinin üzerine çizilmiş. Çok eskiden beri insanoğlunun kuyruklu yıldızları korkulu bir yazgı içgüdüsüyle izleyişi bu gravürle belgelenmekte.

Matematikçi G.C. Eimmart’ın bir “Gözlemevi”ni konu alan 1716 yapımlı gravürüyle “Kuyrukluyıldızların Seyir Kuramı” adlı 18. yüzyılda yapılmış bir başka gravürde bilimsel verilere bir sanatçı özeni eklenmiş. Altına iki gökbilimci figürünün işlendiği ağaçbaskısı 1509 yılı takvimi de bu tür belgelerden biri. Bulut üzerinde gökbilimci figürlerinin üst yarısı elindeki okla yarım ayı hedef almakta. Takvimde ilaç alma, tahıl ekme, ürün toplama, yıkanma zamanları da belirtilmiş. (O dönemde gökbilim ve yıldız bilim eylemleri birlikte yürütülüyordu.)

Hans Rogel’in 1564’te yaptığı “Altın Takvim”de ise her yılı, her zamanı hangi gezegenlerin yönettiği, güneşin doğuşu ve batışı, gündüz ve gece uzunluğu, ay ışınları altın saat üzerinde gösterilmekte.

On yedinci yüzyılda Leipzig ve Jena’da matematik profesörlüğü yapan ressam Erhard Weigel’in çizimini gravüre aktaran Johann Rürritz’in bir “Astroskop”unda asa ve kılıç taşıyan, başı taçlı çifte kartalı gövdesi içine de bir yıldızlar dünyası resmedilmiş. Arka planda ise Yakın Doğu’dan başlayarak Almanya’ya uzayan haritada başlıca ülkeler kentler işlenmiş. Yeryüzü ve gökyüzü görüntüsünü güç simgesi olan çifte başlı bir kartalla birleştiren bu gravürde yıldız motifleri düzey bir kesite yerleştirilmiş.

On altıncı yüzyıldan sonra yeryüzü ve gökyüzü küreleri bir arada yapılmaya başladı. Evrenle ilgili bilimsel verileri nitelikli bir elişlemeciliği ve kuyumcu tekniğiyle birleştiren birkaç gökbilim aracını da sergide buluyoruz. Hans Epischofer 1566 Nürnberg’de yaptığı bir gökyüzü ve yeryüzü küresinde Alman rönesansının bu kenti etkileyen biçimlerinden yararlanmış. Johann Beckher adlı bir sanatçının, mitolojide sırtında gökküreyi taşıyan dev Atlas’tan esinlenerek oluşturduğu altın kaplamalı pirinç döküm ve gravürle işlenmiş gökyuvarlağı da (Linz 1726) bilimle sanatı, tekniği bağdaştıran bir yapım sayılabilir. Bu gökküresi sadece eski çağın ünlü coğrafyacı ve gökbilimcisi Batlamyos’un bildiği yıldızları kapsamaktadır.


Eskiçağın çoğu yok edilmiş gökbilim verileri yeni yıldız resimleriyle bakırdan yapılmış başka bir gökyuvarlak kesiti üzerinde de kabartma olarak işlenmiş. 17. yüzyıl sonlarında matematikçi Prof. Erhard Weigel’in yeşil, mavi fon üzerine canlı renklerle betimlediği yıldız resimleri, o dönemin Avrupa devletleriyle prenslerinin simgeleriyle bezenmiş. Bu kuzey yarı gökküresi bilimsel açıdan olduğu kadar sanatsal bakımdan da belirli bir düzeyi, yetkinliği vurguluyor.

Gökbilim üzerine eski-çağda başlayan ilgi, 8. yüzyılda Hindistan’dan getirilerek Arapçaya çevrilen kitaplarla İslâm gökbilimcilerini de etkiledi. Abbasiler döneminde yeryüzü çevresinin ölçülmesi, ünlü Abbasi halifesi Harin ür Reşit’in isteğiyle 800 yılında Batlamyos’un “El Macesti” kitabının çevirisi, gezegenlerin dolanım cedvelleri ve devinimleriyle ilgili kuramlar, trigonometri üzerinde çalışmalar başladı. Bu arada Harran’da doğmuş ünlü gökbilimci ve matematikçi El Battani (öl. 929) de anılmalıdır. El Battani’nin güneş yılını o günkü koşullara göre 365 gün, 5 saat, 46 dakika, 24 saniye olarak inanılmaz bir kesinlikle (yalnız iki dakika eksik) hesaplaması çok ilginçtir.

1071 Malazgirt utkusundan sonra Selçukluların Anadolu’da egemenliklerini kurması Akdeniz çevresinde politik olayları geliştirmişti. 12. ve 13. yüzyıllarda Haçlı Seferleriyle bölgeye yayılan Hıristiyanlar, birbirini izleyen savaş ve barış dönemlerinde önceki kültür birikimleriyle birlikte birçok astronomi bilgisini içeren elyazması ve bilimsel yapıtın Avrupa’ya aktarılmasında aracı oldu. Dokuzuncu yüzyıldan sonra Bağdat, Şiraz, Nişabur, Semerkant’ta etkinlik gösteren İslâm gökbilimcileri nitelikli araçlarla gözlemler yapmışlardı. Fatımî halifeleri Mısır’da (796 -995), Timur’un torunu Uluğ Bey (1394-1449) Semerkant’ta üstün gereçlerle donatılmış bir gözlemevi kurdurmuştu. İslâmlığın Kuzey Afrika ve İber yarımadası üzerinden İspanya’ya girmesiyle Cordoba’da büyük kitaplıklar, araştırma merkezleri oluştu. “Gökbilim Hazineleri” adlı sergide yer alan yapıtların en eskisi, Ahmet İbn-i Muhammed en- Nakkaş’ın 1079 yılında Saragossa’da yaptığı pirinç dökümlü, gravürle işlenmiş bir usturlabı, on birinci yüzyılda İslâm gökbilimcilerinin İspanya etkinliğini, öncülüğünü kanıtlıyor.


Eskiden gökcisimlerini gözlemekte, ufuk üzerindeki yükseklik ve uzaklıklarını belirtmede kullanılan usturlab ya da astrolap Yunan gök bilgini Hipparkhos’un (I.Ö. 2. yüzyıl) buluşu sayılırdı. Sergide “Suriye usturlabı” diye anılan ve Hama kenti için Haçlı Seferleri sırasında (1298/99) yapılmış usturlab’tan kalmış pirinç ve gümüş parçalar Doğu ve Batı ilişkilerinin gökbilim tarihindeki önemli yerini örnekliyor. Gökbilim işlemlerinde kullanılan araçlarda 11. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar süren gelişmeler sergide geniş yer tutuyor. Ortaçağ gökbilimcilerinin önemli araçlarından biri olan ve güneş gözleminde kullanılan -usturlabın geliştirilmiş bir türü- güneş dörtlük aracı (Quadrant), güneş ve yıldız saatleri, Armillar küresi, gözerimsel (horizontal) güneş masa saati ve güneş saatlerinin en gelişmişi dakika kadranlı masa saatleriyle 17. yüzyılın ikinci yarısından sonra gökbilim araçları günlük yaşamda da yer almaya başlıyor. Bunların yanı sıra güneşin durumunu ve zamanı belirleyen Torquetum (Turcetum: Türk gereci, 1568), 1509 yılında yapılmış ağaç baskılı ilk takvimlerle 1564 yapımlı bir “Altın Takvim”, kutulu açılır kapanır güneş saati, güneş saatli kalem, duvar ve cep takvimleri, indirgeme ve orantılı pergellerle örneklenen gökbilim araçları çağdaş teknik gelişmede birbirine eklenen deneyimlerin halkalarını oluşturuyor. “Gökbilim Hazineleri” adlı sergide sanatın bilim ve tekniğe katkısı yanında insanlığın ortak ürünü olan uygarlık ve kültür değerlerinin gökbilim dalı üzerindeki gelişmesini somut örneklerle izlemekteyiz.




Ahmet Köksal I Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 77 - 1 Ağustos 1983