Jozef Szajna


Mart ayı içinde ünlü bir tiyatro yönetmeni, Polonyalı Josef Szajna (Şayna okunur) İstanbul’a geldi.

Sanatçının yıllardır dünyanın dört bir yanında alkışlanan “Replika” adlı oyunu,
önümüzdeki İstanbul Festivali’nde sunulacağından, oyunun oynanacağı yeri saptamak, görmek için gelmişti.

İstanbul’da kaldığı üç gün boyunca, Szajna’yla konuşmamızı bıraktığımız yerden sürdürme olanağını buldum. Bıraktığımız yerden diyorum, çünkü 1975’te sanatçı ilk kez ülkemize geldiğinde onu tanımış ve okurlarıma tanıtmaya çalışmıştım (Sanat Dergisi - Sayı: 139 - 4 Temmuz 1975). Bu kez konuşmalarımız kaçınılmaz olarak “Replika” oyunu üzerinde yoğunlaştı.

Ancak Szajna adıyla ilk kez karşılaşanlar için, sanatçının tiyatro anlayışını kısaca anımsatmakta yarar var:

İmgeleri söze aktarmaktan aciz “Körler Uygarlığı”nı oluşturuyoruz... Şimdilerde gerçek yaşamdaki olaylar ve olgular,
sanattan öylesine daha şaşırtıcı ki, bunları anlama ya da düşleme gücümüz yetersiz kalabiliyor...

Szajna, yıllardır sahnelediği oyunlarla bu “körler uygarlığı”nın önündeki engelleri kaldırmaya çalışıyor.
Bunu yapmak için de yaşamdan hareket ediyor.

(Yaşamı bildiği kadar ölümü de bildiğinden hiç kuşkum yok.
Auschwitz ve Buchenwald Nazi kamplarında geçirdiği beş yılda, altı milyon ölüden biriydi o.)

Szajna yaşama, insanoğullarının başka insanoğulları için kurduğu cehennemlerde can vermek için hazırlanmamıştı. Yaşamı değiştirmek için hazırlanmıştı. Yaşamı değiştirmek için yeni insan, yeni insana seslenebilmek için yeni bir dil gerekiyordu. Ressam, grafiker, dekoratör olarak (Krakow Güzel Sanatlar Akademisi’ni bitirmişti) bu yeni dil peşinde Nowa Huta Halk Tiyatrosu’nda (1955-66) çalışmalarını sürdürdü ve “Stary”da (1966-70) oyunlar sahnelemeye başladı. 1971’de Varşova klasik Tiyatrosu’nun Genel Yönetmenliğine getirildiğinde, burayı deneysel tiyatroya çevirip “Studio Tiyatrosu”nu kurması da bundan. (Çeşitli nedenlerden kurduğu ve yıllarca yönettiği bu tiyatronun başında değil bugün, ancak orada oyun sahnelemeyi sürdürüyor.)

[web'de: http://www.e-teatr.pl/pl/realizacje/zdjecia/2011_04/29302/it_t_50301.jpg]

DEĞİŞEBİLİRLİK

Dünyanın değişebilirliği inancı, dünyayı kavrama yöntemlerimizin de değişebilirliğini, estetik değerlerin, tüm “izm”lerin de değişebilirliğini kaçınılmaz kılıyor Szajna için. Kalıplaşmış gerçekçiliğin tuzaklarına düşmemek için çabalıyor. Bunun için yöntem olarak diyalektiği benimsiyor ve yaratma sürecinde tüm sanat dallarından yararlanıyor. (”Benim için tiyatro, tüm sanatların sentezidir”.)

Szajna şimdiye dek oluşturduğu tüm oyunlarında geçmişi anlatmak ya da anımsatmak yerine, bugünü kavramamıza ya da yarını oluşturmamıza yardımcı olduğu oranda ve biçimde geçmişten yararlanıyor. Bu nedenle ele aldığı her metin, değişimden geçiyor. Üstelik metin oyunun ya da gösterinin “çıkış noktası” olmaktan çok uzak. Szajna’ya göre her oyununun özü insansa, bir oyundan ötekine değişen insana ilişkin bilinenle bilinmeyen arasındaki, bilinenle duyumsanan/sezinlenebilen arasındaki oluşumlar, duygular, sorular. Yaratma sürecinde biraraya gelen ya da çatışan güçler aracılığıyla seyirciyle ilişki kuruluyor. Bugüne dek sahnelediği “Acropolis” (Grotovski’yle birlikte) Mayakovski’nin “Hamam” adlı oyunu, Kafka’nın “Duruşma”sı, Polonyalı yazar Witkiewicz’in öykülerinden oluşturduğu “Witcacy”, bugünün insanını dile getirmek için ele aldığı, yeniden yorumladığı “Faust”, “Don Kişot”, “Antigone”, “İlahi Komedi” gibi oyunlarda, yukarıda söylediklerimi uygulamaya çalıştı Szajna.

Nasıl mı?
”Replika” oyunu örneğinden yola çıkarak anlamaya çalışalım.

”Replika” adlı oyun, Szajna’nın 1969’da Krakow’da açtığı bir sergiden doğdu. “Bilinçsiz Anımsamalar” adını taşıyan bu sergi sanatçının resimlerinden, grafik çalışmalarından, maketlerinden, kuklalarından bir araya topladığı cisimlerden ve bütün bunların düzenlenmesinden oluşuyordu. 1941’den sonra yaşamlarını Nazi kamplarında yitirenlere adamıştı bu sergiyi Szajna. İzleyici bir yanda dev boyutlara büyütülmüş belgeler, istatistiklerle (Ör: günde ölenlerin sayısı, şu günde kampa girenlerin sayısı v.b.), bir yanda üst üste yığılmış binlerce gözlük ya da altın dişle, her biri sergi salonunun ortasına bakan (odadan bir daha hiç çıkmayacak olan) yüzlerce ayakkabı, ya da tümü birbirine benzeyen sayısız insan yüzüyle (ölümle yaşam arasındaki o bir anda herkes birbirine benzermiş) ya da yüzleri olmayan insanlarla karşılaşabiliyor. Bu serginin temel özelliği nefrete, öfkeye, suçlamaya benzer hiçbir duygu taşımaması. Bu sergi Szajna için bir boşalma “kötü anıları dışarı kusma” da değil. “Öyle olsaydı 1960’a dek beklemezdim, bekleyemezdim böyle bir sergi için” diyor.

O zaman çok kişisel bir olay olurdu. Oysa ikinci Dünya Savaşı’yla Üçüncü Dünya Savaşı arasında yaşadığımız şu dönemde (Szajna’dan çok sık duyduğum bir tümce bu) istediğim tek şey sergiye gelenleri etkilemek, yarini düşündürmek. Ondan sergide suçlamaya yer olamazdı. Sergim, seyircinin tepki göstermeye geçişiyle oluşuyordu.

Bilinçsiz Anımsamalar” sergisi Varşova’dan sonra 35. Venedik Bienali’ne katıldı (1970). İtalyan yazar Dino Buzzati, serginin olağanüstü etkileme gücünden söz ederken yazısında “hareketsiz tiyatro” izlenimi verdiğini belirtiyor, “Sergiyi görmeye gelen herkes istese de istemese de serginin bir parçası oluyor ve bir olaya katılıyor” diyordu. İşte Replika oyunu bu sergiden doğdu. 1971’de İsveç’in Gothenburg Sanat Müzesi’nde bu sergiyi (ancak bu kez mankenler, maketler, cisimler hareket ediyordu) “Replika” adıyla sundu Szajna. Hareket, yeni bir güç katmıştı etkileme eylemine.

1972’de Edinburg Festivali için “Replika-2”yi hazırladı.
Artık olaya can vermek gerekiyordu.
Bir canlıyı, oyuncuyu, ölü cisimler arasına yerleştirerek, ona alışageldiğimizin dışında bir işlev verdim.

Oyuncunun işlevi Szajna’ya göre tiyatro olayını var eden yazar, yönetmen, müzikçi dekorcu grafik sanatçı, v.b.’nin işlevlerinden farksız. Tümü bir yaratma, var etme eylemine katılan “yaratıcılar” olduklarına göre, yaratma sürecine kendi düşünceleri, duygu ve deneyleriyle güç katan elemanlardır. (Bu nedenle “Faust”u sergilediği vakit Goethe’nin yazdığı cümleler değil, Goethe’nin “Faust”a yaklaşımı önemliydi Szajna için. Aynı şeyi Cervantes ve Don Kişot için ve sahnelediği öteki oyunlar için de söyleyebiliriz.)



BAŞKALDIRI

Replika-3” 1973’de Nancy’deki Dünya Tiyatro Festivali’nde
Replika-4” 1974’de Varşova’da, Şili’deki darbeden sonra sergilendi.

Her biri bir öncekinden farklı, yeni “yaratıcıların”, yeni duyguların, yeni düşüncelerin, yeni deneyimlerin, yeni süreçlerin katılımıyla altı “Replika” sergiledi bugüne dek. Durağan olmayan, sürekli değişen, gelişen, ya da sanatçının deyişiyle “yarına giden bir deney” örneği oldu bu eser.

İstanbul’da sunacağı “Replika”yla ilgili bilgi vermek üzere yaptığı basın toplantısında söze şöyle başladı Szajna:

Dünyada iki tür insan var. Etken olanlar ve edilgen olanlar.
Sanatçının görevi insanı edilgen olmaktan çekip, çıkarmak, onu eyleme geçirmektir. Replika seyirciyi edilgenlikten sıyırma çabasıdır.

Daha sonra, yalnız kaldığımızda, Szajna “Sanatçı anarşist olmalı, önce kendine karşı çıkmalı” dediğinde içimden iyi ki bunu basın toplantısında söylemedi diye düşündüm. (Daha geçen yıl büyük tirajlı bir gazete, Szajna’yla yaptığım ilk konuşmadan yaklaşık bin cümle içinden bula bula bir tek cümleyi cımbızla seçmiş -”sanatçı, yarınki, öbürgünkü devrimlerin hazırlayıcısı olmalıdır” cümlesini- ve bu nedenle konuşmanın yer aldığı kitabı suçlamaya kalkmıştı. Anımsamadan edemedim.)


Her şeye, ama önce kendisine karşı çıkması gereken “anarşist-sanatçı” kavramı, “Replika” oyunu için ipuçları verebilir bize.

İnsanlık acısı diyebileceğim acıya yol açan her şeye bir başkaldırı olarak nitelediğim oyunda,
belirlenmiş, koşullandırılmış, saptanmış alan ve zamana da karşı çıkmaya çalıştım” diyor Szajna:

Önerdiğim tiyatro, belli bir zaman ve alanda değil, insan düşünün sonsuzluğunda yer alıyor... Hareket noktam, hiçbir şey, hiçbir zaman, hiçbir yerde. (Yani, her şey, her an, her yerde olabilir diye eklemeye gerek görmedim.) Gerçek yaşamın sahnede kopyasını ya da taklidini vermektense, düş gücünün gerçeği kavramasının daha etkin olduğuna inanıyorum. Onun için oyunumu sözlerden arındırıyorum. Onun için üç boyutlu plastik bir dilden, hareketin dilinden, eylemin dilinden, sahnede oluşturduğum imgelerin dilinden, sessizliğin dilinden, çelişkilerin dilinden yararlanıyorum. Böylelikle izleyicilerin yalnız görmesini ve dinlemesini değil, kavramasını amaçlıyorum.


Şimdiye dek bütün söylediklerim, “Replika”nın ham maddesi, yaratıcısının malzemesiydi. (Üstelik ancak bir bölümü.) “Replika”yı, festivalde Rumelihisarı’nda izleyecek olanların sahnede ne görüp ne duyacaklarını da birkaç seferde söyleyebilirim. Ama gerisini, ne kavrayacaklarını, onu izleyiciye bırakıyorum. Beş oyuncu, Boguslaw Schaffer’in müziği ve sayısız plastik düzenlemeler, devrimler, sesler, zaman zaman çeşitli dillerde söylenmiş sözcükler, sessizlikler, dondurulmuş anlar v.b. arasında önce uygarlık kalıntılarını izleyeceğiz. Bu kalıntıların arasından insanoğlu kendini bulmaya çalışacak. Kendini ve başkalarını tanıyacak. Sözü bulacak. Çocukluk anılarıyla birlikte duyguyu keşfedecek. Ve -tatatammm trompetler - hayır belki de başka bir müzik- Ve Supermen’in doğuşu. Gücüyle, kuvvetiyle, şiddetiyle baskısıyla ötekilere boyun eğdiren. Ama insanın mayası topraktan, ve kim kimin kölesi belli değil. Gereksiz ölümlere başkaldırışlar ve umutlar sonsuz: Bunca renk yayılıp saçıldığına göre ortalığa. Kısacası Szajna’nın deyişiyle “dünyamızın acılarına ve sonsuz optimizmimize dair” bir şeyler görüp, dinleyeceğiz. Ya da “Replika”yı kavrayacağız.


Türkçe, tiyatro terminolojisine Fransızca’dan “replik” diye geçmiş sözcüğün Lehçesi “replika”.
Hani oyuncular der ya, “sahnede repliğimi -sözümü- unuttum” ya da “replik vermekte gecikti, oyunun temposu düştü” falan...
Kelimenin sözlük anlamı ise “söze, sözle karşılık vermek”, “anında yapılan sözlü karşı çıkış”...

Szajna’dan dinlediklerimden, anladığım kadar “Replika”da pek söz yok.
Belki de sessizliğin repliği, seslisinden daha güçlüdür. Kimbilir?..


Zeynep Oral | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 93 - 1 Nisan 1984
________________________________________________________________________________________________




13583 Josef...
54173 Ahmet...
854639 John...
43796 Andre...
412375 İren...
749231 Natali...
841835... 395412... 91427... 54792... 475219...
489672... 152861... 892134... 175936... 713713...

Ne isim ne soyadı. Ne ana, ne baba adı. Ne de nüfus kütüğünde cilt, sayfa numarası. Doğdukları yer, gittikleri okullar, sevdikleri insanlar, dostları, okudukları kitaplar, söyledikleri şarkılar, ellerinden tuttukları çocuklar, emzirdikleri bebeler, yaşadıkları olağanüstü anlar ya da en sıradan olaylar, yaşadıkları ölümler... Hiçbirine yer yok burada. Yalnızca bir sayıdır onlar. Vesikalık bir resim üzerindeki bir sayı. 627137... 13784... 957546... Biri profilden, biri yüzden, insan başına iki vesikalık.

Adın? 431251... Annenin adı? 417654...
Kurşunlar beynini parçalarken ne duydun? 678331...
Sevdiğin çiçeğin adı neydi? 547656...
Ya orana elektrik verirlerken? 435213...
Çok mu seviyordun onu? 487865...

Onlar, yani sayılar, tutuklulardır, savaşlarda ölenlerdir, işkencede işkenceciyi uğraştıranlardır, kurbanlardır, toplama kamplarına, tel örgülere, demir parmaklıklara, taş duvarlara mahkûm edilenlerdir. Onlar “vesika”lılardır, “suçlulardır”. insan oldukları için. Başka insanlar onları “suçlu” ilân ettikleri için... Sayıları, bir değil 3-5 değil, bin değil, milyonlarca... Onlar, geçmişimizdir, bugünümüzdür. Ya yarınımız?

Baştan başlıyorum.

Önce toprak vardı.
Hayır, ışık vardı, tüten bir duman vardı.
Hayır, çöpler, artıklar, leşler, tüm uygarlıklardan arda kalanların birikimi vardı.
Hayır önce insan vardı...


İnsanın insanlığını bulması, anımsaması, farketmesi için başka insanlara gereksinimi vardı.
Belki bir omuza dokunması, bir saçı okşaması, bir başka elle kenetlenmesi yetecekti insanlığını yeniden bulmaya. Belki...

Belki o zaman ayağa kalkmaya gücü olacaktı. Ekmeği bulup yemeye, paylaşmaya, yeniden “anne” diyebilmeye güç bulacaktı, bir neden bulacaktı. Bütün çocuklarını doğurmaya da... Ama önce ayağım nerde? Bacağım nerde benim? Kim kopardı kolumu, kanadımı? Karnımdaki çocuğu kim söküp aldı? Kollarım Austwich’de kaldı, milyonlarca sahipsiz ayakkabılar gibi... Bacaklarımı Angola’da yitirdim, yoksa Lübnan’da mıydı? Doğurmadığım, doğuramadığım çocuklarımı verin. Yok mu bir bacak, bir el, bir yürek verecek?

Daha “anne” demeyi yeni öğrenmiştik ki, işte anamız s[ikili]yor! Çünkü bir “üstün insan” var aramızda. Her zaman her yerde çıkar ortaya bu “üstün insan”. Yargılayan, suçlayan, fişleyen, cezalandıran. Önce efendi sonra cellad olan, yok eden... Haydi uyun emirlere! Vurun, öldürün, yok edin! Temizleyin! Önce temizlik gerek! Daha çok silah. Daha çok kurşun. Daha çok bomba! Daha çok işkence! Daha çok temizlik. Hep daha çok hep daha çok!

Ne olacak “temizlendi” yeryüzü bu güne dek. Gaz odalarında, elektrik sandalyelerinde, darağaçlarında, savaş alanlarında. Her temizlikte daha çok acı... Ne çok ölü var sırtımızda. Ne çok “kayıp” insan... Bütün bu yitirdiklerimiz, analarımız, babalarımız, kardeşlerimiz, sevgililerimiz, çocuklarımız, hepsi birer vesikalık fotoğraftır şimdi. Bir profilden, bir yüzden. Sırtlarında çizgili, bir örnek giysileri, göğüslerinde bir sayı. 32748... 65932... 57614... 738264... Vesikalık fotoğrafları bütün yolları tutmuş. Çizmelerin ezip geçtiği, üzerinde çocukların oynadığı, yeryüzünü sarıp sarmalayan, yaşam boyu giden yüreğimizin taa en dibine varan tüm yolları...  “Varız” diyorlar. Biz, 646235’ler, 7691354’ler, 331487’ler hep varız.


[web'de: http://www.dmochowskigallery.net/galeria_zoom.php?artist=4&picture=3254]

Polonyalı sanatçı (ressam, sahne tasarımcısı, yazar, tiyatro adamı, yönetmen) Jozef Szajna’nın “Replika” (Replikler-Uyarılar) adlı sahne yapıtını ve sergisini izlediğimin ertesi sabahında, sizlere tiyatrodan, tiyatro kuramlarından, yöntemlerinden, sanatçının tiyatro dilinden söz etmediysem; 3 boyutlu plastik ögelerle, oyuncularla, müzikle, ışıkla, hareketle, sessizlikle, sesle, görünen ve görünmeyen, duyulan ve duyulmayanla “oyun alanı”nı her an yeniden nasıl biçimlendirdiğini ve yaşattığını, izleyicileri nerelerden alıp nerelere götürdüğünü anlatmadıysam (Bunu daha önce yapmıştım. Bak. Sanat Dergisi 139. Yeni Dizi: 93 [sayfanın başı]), bağışlayın. Dün akşamdan beri cehennemi yaşıyorum. Cennetin bu dünyada olduğunu bilerek.


Zeynep Oral | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 100 - 15 Temmuz 1984
________________________________________________________________________________________________



1977 yılında Varşova’da Teatru Studio’nun galerisinde resimlerimi sergilediğim sırada bu sergimi gerçekleştirmede en önemli rolü oynayan J. Szajna’yı kendi tiyatrosunun başında tanımak fırsatını bulmuştum. Ressam, grafikçi, sahne dekoratörü, kuramcı ve yönetmen J. Szajna’nın sanatı ve üstün kişiliğini hiç şüphesiz bütün yönleri ile tanımada güçlükler, zamanın koyduğu güçlükler vardır.

Bu çok yönlü, çağdaş tiyatroda çığır açan, plastik sanatların, geleneksel tür ve biçimlerin dışına çıkan ve edebî tiyatroya karşıt anlatım tiyatrosunu yaratan, geliştiren Szajna’nın sanatını yakından tanımak imkânı doğdu. Bunlardan biri, İstanbul Festivali kapsamında Taksim Sanat Galerisi’nde açılan tablo, grafik, desen, kolaj, çevre düzenlemesi, tiyatro dokümanlarından oluşan retrospektif sergisi, diğeri ise tüm dünyada yankılar uyandıran ve sanatçının başyapıtlarından biri sayılan “Replika” adlı oyunuydu.

[web'de: http://curiator.com/art/jozef-szajna/epitafium]

Bu yazı Szajna’nın plastik kurgusuna ve onun sistematiğine yaklaşmaya, tiyatrosunun temelini oluşturan plastik dili aktarmaya yönelik olacak. Kanımca en hazırlıksız izleyici bile kılavuza gereksinmeksizin sezgisine kulak vererek bu hayatın içinden geçip gelen dürüst ve yoğun görüntülerle gerçek bağı kurabilir, yeter ki peşin hükümlü olmasın.

Yarattığı plastik sanat Szajna’nın gözünde heyecanların boşaltılması ve aynı zamanda yaşanan çağın açtığı yaraların vurgulanması anlamına gelmekte. Szajna’nın uğraşının tümünde (dekor, resim ya da heykel) grafiğe yakın bir işaretin bulunmasına ve aynı zamanda tüm insan dramını yansıtabilecek evrensel zaman ötesi bir uzayın yaratılmasına yönelik bir çaba gözükmektedir. Bu eğilim 1960- 1964 yıllarına rastlayan ilk dönemine ait “Yapılar” serisi ile “Tablolar Dramlar” adlı tablolarda, bir ölçüde dekor ya da kostüm projeleri niteliğindeki “Tiyatro Çeşitlemeleri”adlı kolajlarda mevcuttu. Bu davranış “Mezar Kitabeleri” ve “Apotezioler” serilerinde “İki Kişi” gibi tablolarda Szajna’nın assamblage’a ilgi duyarak bez üstüne kukla parçaları, gövdeleri vb. kullanması ile sürdü.


1978 yılından itibaren grafik ve resim çeşitlemeleri ile yaratılan “Karınca Yuvası” serisinde görüldüğü gibi uzayla düz işaret arasındaki ilişkinin sürekli olarak çözülme isteği belirgindir. Malzeme karmaşası ile kompozisyon öğelerinin dengesi, değişik resim malzemeleri, varlıkların nitelikleri arasında meydana gelen çatışmadan yararlanması, kolaj ve çevre düzenlemeleri başta olmak üzere Szajna’nın tüm yapıtlarının özellikleridir. Bunların sayesinde, Szajna’nın çalışmalarında sanatçının yaratma sürecinin izi, genellikle kullanılarak yıpratılmış, gerçek nesnelerden kaynaklanan çeşitli malzemelerin analizinden, insanı aşırı durumlarda görmekle yoğunlaştırılarak tek anlamlı açık bir içeriğin sentezine giden yolun belirtisi kalır.

[web'de: http://www.dmochowskigallery.net/galeria_zoom.php?artist=4&picture=3249]

Madde ile fikir, soyut ile somut arasında bitmeyen bir oyun oynanır,;bütün bunlara rağmen Szajna’nın plastik çalışmalarında nesnenin gelişi güzel şekline istenilen anlam katılmakta, üç boyutluluğa yaklaşmakla veya çok nitelikli malzemeden hareket ederek onu hem değişik hem de ortaklaşa bir fikre tabi olan tek cins maddeye dönüştürmekle yeni bir objenin (tableau objet’nin) yaratılması amaç edinilir.

Joseph Szajna plastik anlatım tiyatrosunun özünde çağdaş sanatın kurmacılık, kinetik, kolage, asemblage, happening, çevre düzenlemesi, aksiyon sanatı gibi geleneksel olmayan akımların sunduğu imkânların sentezini gerçekleştirerek tiyatro dilinin plastisitesini etkinleştirmektedir.

Tiyatrosunun özelliği plastik olma niteliğine ne denli bağlı ise, sanatının plastiği de teatral olmasına bağlıdır.

1977 yılının 14 Aralık günü Varşova’da, 6 Temmuz 1984’te de İstanbul’da yaptığımız söyleşilerden bazı kısımları aktarıyorum:

Tiyatronuzda tekstin rolü nedir?

Ben edebî tiyatroya karşıyım. Tiyatro görüntüden alır gücünü. Bazı aktörler edebî tiyatroyu korumaya kalkıyorlar, ben onları tembel buluyorum, kolay yolu seçiyorlar. Edebî tiyatronun yeri radyodur.

Siz imajı öne alıp teksti bu imajdan doğurtuyorsunuz denilebilir mi?

Ben ressamım, görüntümün gücünü ve tesirini kullanıyorum öncelikle.

Resimde ve tiyatroda vardığınız bütünlüğü ve imaj gücünü neye bağlıyabilirsiniz?

17 yaşından 22 yaşıma kadar Auchwitz’de ateş ve ölüm deneyimlerinden geçtim. Kaba kuvveti protesto ediyor, çağdaş insanı uyarıyorum sanatla. Resimle yazıp görüntü ile konuşuyorum.

Hep tehlikeyi seçtim riske girdim, hayatımda ve sanatımda. Bütün acılarına rağmen güzel ve doğru bir gençlik yaşadım diyebilirim, o yüzden de kaybetmekten korkacak bir şeyim yok.



Mehmet Güleryüz | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 100 - 15 Temmuz 1984
________________________________________________________________________________________________




12. Uluslararası İstanbul Festivali dolayısıyla istanbul'da bulunan Polonyalı ressam, grafik sanatçısı,
sahne düzenlemecisi ve yönetmen Josef Szajna 10-11-12 Temmuz'da Yıldız'daki İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nda bir dizi seminer verdi.

Seminerin ilk günü Varşova'daki Stüdyo Sanat Merkezi'ndeki çalışmalarının ve çeşitli oyunlarından bölümlerin yer aldığı bir film gösterildi. İkinci günün konusu o sabah yapılan “yeni Replika"nın (Replika-6) provası ve iki yeni oyuncunun izlenimlerinin aktarılmasıydı. 11 Temmuz akşamı Rumelihisarı'nda Ayla Algan ve Beklan Algan'lı bir Replika izledik. Son gün ise Szajna'nın 1976 yılında yazıp yönettiği “Cervantes” adlı oyun videodan izlendi. Szajna'nın metin kullanmaksızın yaptığı konuşmalar ve filmlerin Lehçe'den anında çevirisini Oben Güney yaptı.

Yaşamda sanki tersine yol açan Szajna, kendi deyimiyle, yaşlılığı gençken yaşayanlardan. Sık sık yorgunluk günlerinin geçmişte kaldığını ve artık kendini oldukça dinç, heyecanlı ve saldırgan (agresif) hissettiğini söylüyor. Saldırganlığa çok önem veriyor, ama sözcüğün ilk çağrıştırdığı anlamda değil. Ona göre sanat da, sanatçı da agresif olmak zorunda, çünkü insanların düş gücünü zorlamanın başka yolu yok. “Bu yüzden bana anlaşılmaz tiyatro yapıyorsun diyorlar” diye yakınıyor Szajna; ancak cevabı hazır: “Sınıflandıramıyorlar da ondan.

Canını sıkan bir başka konu da “söze karşı” olduğunun sanılması.

Seminere gönderilen bir soruda “Söz, dinleyeni yanlış yerlere götürür diyorsunuz...” şeklinde bir yanlış anlamayla karşılaşınca, şöyle diyor:

Götürür demiyorum, götürebilir diyorum. Tiyatroya gelen yalnız dinlemeye değil, esas seyretmeye geliyor.
Bu yüzden oyunla arasında yalnızca sözel değil öncelikle görsel bir iletişim kurulmalı.

Szajna'ya göre, söz insanı yanlış yerlere götürebilir; oysa gerçek olan plastik resimdir; çünkü somuttur, “mevcut"tur ve görünür. Ayrıca, yalnızca dinlemek boyun eğmek demektir. Bu da yaratıcılığın en büyük düşman ve katılımdan uzaklaşmanın da en tipik göstergesidir. Bu yüzden “görsel anlatı” (visual narration)dan yana Szajna. Edebi olarak nitelendirdiği klasik tiyatronun kalıpları onun için “miadını doldurmuş” durumda. Edebi eserle gösterinin farklı iki şey olduğunu ısrarla vurguluyor ve “değerleri edebi biçimlerinde saklı” bazı oyunların hiç oynanmaması gerektiğini savunuyor.

Öte yandan Szajna'ya göre, “kitle için tiyatro yapıyorum” demek insana büyük bir hakaret.
İnsan için ve dili aksiyon olan” bir tiyatro yapmak en temel ve belirleyici özelliği. Dekor konusuna da benzer bir yaklaşımı var.

Ona göre geleneksel tiyatroda dekor fondaki görüntüyü oluşturuyordu.

"Dekorcu ortaya giysiler, cici elbiseler atıyordu. Bütün bunlar bir görevin uygulanması için emirler yağdırmaktan başka bir şey değildi. Dekora hiçbir aydınlatıcı işlev yüklenmiyordu. Dekor da böylesi bir işlevi kendiliğinden üstlenemiyordu elbette. Belirli bir tiyatro anlayışının tanıdığı sınırlar içerisinde, mesleki bir çerçevede ele alınıyor ve böylece de seyircide kavrayışlar yaratmada çok büyük güçlüklerle karşılaşılıyordu."

Modern tiyatroda ise dekor, sahnede gerçekleşen bütünün dışında, bir başına kalmış, yalıtılmış bir değer olamaz. Yalnızca fon perdesi değildir dekor. Yaşamın, sahnede gerçekleşen yaşamın örgütlenmesine katkıda bulunur, üstelik çoğunlukla da bunu eylem yönünün saptanmasını şartlayarak ya da belirleyerek yapar.

Hep birlikte oluşturduğumuz ya da oluşturulmasında önemi yadsınamayacak katkılarımız bulunan şu “körler uygarlığı"nın bireyleriyle,
yani seyirciyle sahne üstünden kurulacak ilişki konusunda ise şunları söylüyor:

Tiyatro bir öneridir, hiçbir biçimde izleyicinin düş gücünü daraltan bir betimleme ya da açıklama olamaz. Yalnızca böylesi bir tiyatro totolojiye düşmeyecektir. Yalnızca bu tiyatro izleyicinin kişisel bir yorumda bulunmasına izin verecektir. Seyircisinin üzerinde yer almaz, ikisi de eşit durumdadır; işte ancak o zaman seyircinin düş gücü uyandırılabilir.

Szajna'nın oyunlarını seyretmekle seminerlerini izlemek arasında pek fark yok.
Ya biraz sıkılıyor ya da müthiş zevk alıyorsunuz (Yıldız'daki seminerlerde her iki türden de izleyici mevcuttu).
Yine de düş güçlerini biraz olsun kullananlar Polonya tiyatrosunun önde gelen temsilcilerinden Szajna'yi anlayabildiler sanıyorum.

Tıpkı Paul Simon'ın küçük kasabasını anlattığı şarkısında söylediği gibi:
...
sonra bir gökkuşağı
yağmur ertesi,
kapkaradır bütün renkleri.
Eksik olan renkler değil
düş gücümüz yalnızca. (*)
___________________
(*) Çeviren: Meltem Somay



Timuçin Gürer | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 101 - 1 Ağustos 1984