Yaz ya da kış ne farkeder diye sorabilirsiniz elbette.
Ama bir sanat dergisinde aşkın yeri nedir diye sormak isteyeceğinizi hiç sanmıyorum.
Ne de olsa “sanat aşkı” diye bir kavram var ortada.
Ayrıca, sanat/sanatçı/aşk ilişkileri de hep bilinmez mi?
Üstelik bu dergi onlara tanıklık edişin örnekleriyle dolu değil mi?
Joan Baez: “Aşk, bırakmayı bilmektir.” (1987)
Süher Pekinel: “Aşk, yaşamayı sevdiğimiz bir durum. İnsanın her an en derinine varıp her zerresini duyabilmeyi istediği bir şey”
Rudolf Nureyev: “Aşk öyle özel bir şey ki... Hakkında hiç konuşmam, konuşamam.” (1986)
Resul Hamzatov: “Aşkı anlayabilseydik, hiç aşk diye bir mucize olur muydu?” (1986)
Yevgeni Yevtuşenko: “Aşk için eşitlik şart. Yani hiç karşılık beklemeden verebilmek, yani karşılıklı kölelik, yani özgür kölelik...
Aşk paylaşılmadı mı sonsuz acı veriyor. Ama bu acıyı çekmeyi, bu duyguyu tatmamaya yeğlerim.
Benim için sevilmek değil, sevmek önemli.” (1985)
Haldun Taner: “En büyük aşklarımı çocukken yaşadım. On üç yaşımda âşıktım...
Bazen fizik bir arzunun çok üstünde manevi uyuşmalar beni çeker,
bazen cinsel duyguların hâkim olduğu, manevi uyuşmanın ikinci planda kaldığı serüvenler oldu...
Gerçek aşkı daha seyrek yaşadım.” (1983)
Abidin Dino: “Aşk, her yerde. Hele sanatçı olunca... Aşk, eski bir Anadolu geleneği.
Anadolu hep aşkı sayıklamıştır... Güzel, bir resim, bir çiçek, bir kadın olabilir.
Ve güzele âşık olunur.” (1983)
Cemal Süreya: “Aşk meşru bir şey olamaz. O da şiir gibi meşrulaşınca ölür. Aşk da, şiir de uzlaşıcı olunca ölür.” (1983)
Aziz Nesin: “Aşk ne midir? Hasanoğlan köyünün muhtarına sormuşlardı aşk nedir diye.
‘Oğlan bir kızı sever, ister, vermezlerse aşk olur’ demişti.
Bence aşkın en güzel tarifi bu” (1982)
Melih Cevdet Anday: “Bence bir tek anlaşma yolu var, o da kadınla erkek arasında aşk anlaşması.” (1982)
Azra Erhat: “Aşk, bence insandaki canlılık hücrelerinin maksimuma kadar canlanmasıdır. Aşk bir canlılıktır.” (1982)
Bütün bu insanları aşk konusunda böylesine konuşmaya kim ya da ne kışkırtıyor dersiniz?
Ne olacak, yaşadığını bilinçlendirme, yorumlama, iletme gereksinmesi!
Her aşkta yalnızca o iki kişiyi değil bütün insanları ilgilendiren bir mesaj gizlidir.
İşte, aşağıdaki açıklamaların yapmak istediği bu mesajı yakalamak, çözmek, yorumlamak.
ÇEŞİT ÇEŞİT SEVMEK
Sevgi, psikologların sistematik araştırmalara ancak yeni yeni giriştikleri bir konu. Belki otuz yıldan bu yana, ama özellikle son yıllarda. Klasik bir psikoloji kitabına (1) göre, bunun nedeni, konunun tartışılamayacağına ilişkin tabular, sevginin akılcı açıklamalara konu olamayacağına ilişkin yaygın inançlar. Sevgiyi bilimsel araştırmaya sokmak, gizeminden doğan güzelliğini, romantikliğini yok etmek demekti. Araştırmayı engelleyen bir başka neden de, sevgiyi tanımlama güçlüğüydü. Filozoflar ve toplumbilimciler sevginin biçimleri ve ögeleri konusunda farklı düşünüyorlardı.
Eski Yunanlılar üç tür sevgiden söz etmişlerdi:
- Eros ya da romantik sevgi,
- Philia ya da arkadaşlık,
- Agape ya da insan sevgisi.
Erich Fromm’un (1956) beş tür sevgiden söz ettiğini biliyoruz:
- Kardeşçe sevgi,
- Ana-baba sevgisi,
- Erotik sevgi,
- Kendini sevme,
- Tanrı sevgisi.
Prescott (1957) sevginin dört ögesinden söz etmiş:
- Sevilen kişiye sempati duyma;
- onun gelişimini, mutluluğunu isteme;
- bütün olanaklarını ona ayırmaktan haz duyma;
- sevilen kişinin tekliğini, bireyselliğini, özgürlüğünü tanıma.
Bilimsel araştırma açısından önemli bir güçlük de, sevgi ile hoşlanma arasında ayırım yapma konusunda ortaya çıkmış.
Walster (1978) ikisi arasında şu üç farkı belirlemiş:
- Aşkta düşlem daha önemli bir rol oynar, buna karşılık sevgi gerçekliğe daha bağlıdır;
- Aşkta olumlu ve olumsuz duygular birlikte yer alabilir, oysa sevgide bir tek duygu vardır;
- Aşk zaman içinde gücünü yitirir, oysa sevgi daha süreklidir.
Bir de âşık olmak var, kavram ve olgu olarak. Âşık olmak, sevginin diğer biçimlerinden farklı olarak, özellikle romantik tutkuyu dile getiren bir kavram. Tutkulu sevgide daha çok fizyolojik uyanış ve cinsel uyarılma söz konusu. Ancak, aynı genel uyarılış durumunun, yapıştırılan etikete göre “haz” (bir dostu görünce) ya da “korku” (bir düşmanla karşılaşınca) olarak yorumlanması olanaklı. Bu gerçek, tutkulu sevginin akılcı, bazen de akıldışı yönlerini açıklamakta kullanılmıştır.
Walster ve Walster (1978), tutkulu ya da romantik sevgiyi -yani aşkı- bir başkasına yoğun fizyolojik uyanışın eşlik ettiği yoğun bir katılma olarak tanımlıyor. Aşk öyle yoğun bir duygusal durum ki, kişi sürekli olarak yalnızca sevdiğini düşünür, bütün zamanını ona harcamak ister, başkalarıyla ilişkisini git gide azaltır, bütün dikkati o tek kişiye yöneltir, ona ilişkin yargıları çoğu zaman gerçekdışıdır. Şu halde, aşkın ölçütlerinden biri içerdiği duyguların yoğunluğudur denebilir.
Geniş kabul görmüş aşk kuramlarından birine (Hatfield ve Walster, 1981) göre, aşk için üç temel koşul gerekli.
- Her şeyden önce, kişinin bu kavrama inandığı ve gençlerin düşsel ve gerçek yaşam betimlemelerinde buna göre eğitildiği bir kültürde yetişmiş olmak gerekiyor. Aşk düşüncesi Ortaçağda Avrupa’da ortaya çıkmıştı ve aşkın cinselliği dışta bırakan saf bir duygu olduğu düşünülüyordu. Aşkın ideal evliliğin temeli sayılması ise on sekizinci yüzyılda İngiltere’de.
- Aşkın ortaya çıkması için ikinci koşul uygun bir kişinin varlığıdır. İnsanların çoğu için bu, karşı cinsten fiziksel çekiciliği olan, aşağı yukarı aynı yaşta, başka bir derin ilişkiye girmemiş biri demektir. Eğer “ilk görüşte aşk”a inanıyorsanız, elbette böyle de âşık olabilirsiniz (psikanalize göre o müthiş bakış, sizin en derin bir gereksinmenizin objesini yakalayan bakıştır). Nitekim araştırmalar yetişkinlerin yaklaşık yarısının en az bir kez bunu yaşadığını göstermektedir.
- Üçüncü koşul çılgınca âşık olmakla ilgili. Herhangi bir heyecansal uyanış aşk olarak “yorumlanabilir”. Az önce belirttiğimiz gibi, bizim heyecansal bir uyarılmayı etiketleme biçimimiz dış belirtilere bağlı. Kısacası, bu kurama göre, heyecansal uyanış bir insanın potansiyel sevgi objesine nasıl tepki vereceğini belirlemektedir.
Hatfield’in (1983) ilgili yayınları tarayarak vardığı sonuç, erkeklerin ve kadınların bir ilişkiden beklentilerinin aynı olduğunu göstermektedir.
- Her iki cins de sevgi “ve” seks istiyor,
- her ikisi de yakınlık “ve” ilişkiyi denetleme gücü istiyor.
Ne var ki, erkekler kadınlardan daha kolay âşık oluyorlar, kadınlar ise aşktan erkeklerden daha kolay çıkıyorlar.
Hendrick ve Hendrick (3),
global bir sevgi kavramına dayanan ilk kuramların yerini bugün çok boyutlu yapılar kullanan kuramların aldığını belirtmektedir.
Blau’nun (1964) sevgide değiştokuş kuramı, sevginin gelişimini,
eşler arasında karşılıklılığının kurulması ve ödüllerin alınıp verilmesi biçiminde açıklıyordu.
Clark ve Mills (1979) böyle bir “kısas” yaklaşımının değiştokuş ilişkisinde kabul edilebileceğini,
ama “paylaşıma dayalı” ilişkiye zarar verebileceğini söyleyerek bu görüşü eleştirdi.
Berscheid ve Walster (1974) tutkulu sevgiyi,
uygun bir etiketlemenin eşlik ettiği fizyolojik bir uyanış olarak betimleyen bir yaklaşım önerdi.
Bu yaklaşımı izleyen Walster ve Walster (1978) sevgide iki genel türün varlığından söz etti:
- Tutkulu sevgi ve
- Arkadaşça sevgi.
Daha yakınlarda Stenberg ve Grajek (1984), romantik, ailesel ve dostça ilişkide boy gösteren “genel” bir sevgi etkeninin varlığını ileri sürdü; ancak bu yazarlar, çeşitli sevgi yaşantıları birbirine benzer olsa da, yaşantıların birlikte ortaya öğelerinin farklı olabileceğini belirttiler. Kavram ve yöntem açısından değişik bir yapı geliştirmeye çalışan Kelly (1983) ise, içinde tutkulu ve özgeci bir sevginin de yer aldığı “pragmatik sevgi” adını verdiği bir model geliştirmektedir. Pragmatik sevgi güveni ve hoşgörüyü vurgulamakta ve diğer sevgi türlerindekinden daha fazla bir düşünme ve özdenetim aracılığıyla gelişmektedir.
AŞK DA ÖLÇÜLÜR TANSİYON GİBİ
Buraya kadar söylediklerimiz, geçmişte sevgi konusunda çok az araştırma yapılmış olmasına karşın, sevginin ortaya çıkışı ve gelişimi konusunda sayısız kurma üretilmiş olduğunu göstermektedir. Günümüzde ise, hem kuramsal, hem de deneysel araştırmaların özellikle tutkulu sevgiye -yani aşka- yöneldiğini görüyoruz. Son on beş yıldan bu yana özellikle sosyal psikologlar (2) bu duyguyu incelemekte yarışa çıkmış gibiler.
Hendrick ve Hendrick’e (1986) göre, psikolojide sevgi konusunda ilk çalışmalar kuram geliştirme yönünde olmuştu, daha sınırlı ikinci yaklaşım ise ölçme aracı geliştirme yönündeydi. Bu alandaki önemli araştırmacılardan biri olan Rubin (1970), sevme ile hoşlanma arasındaki benzerlik ve farklılıkları ilk kez ele alıyor ve bunları ölçecek bir araç geliştirmeye çalışıyordu.
Rubin’in “Sevgi Ölçeği”nde üç ana öğe vardı:
- Yakınlık kurucu ve bağlayıcı gereksinimler,
- Yardım etme eğilimi,
- Tekelcilik ve kendine mal etme.
“Hoşlanma Ölçeği” ise
- benzerlik,
- olgunluk,
- zekâ gibi öğeleri içeriyordu.
Sevgi gibi çok karmaşık bir kavramı tek bir ölçekle ölçmeyi eleştiren bir grup bilim adamı da (Pam, Plutchik ve Conte, 1975),
sevginin değişik öğelerini içeren beş altölçekten oluşan bir başka “Sevgi Ölçeği” geliştiriyordu.
Bu beş altölçek şunlar:
- Saygı,
- Geçinme,
- Özgecilik,
- Fiziksel çekicilik,
- Bağlanma.
Bu ölçekle yapılan araştırmalar,
aşk ilişkisinin bütün altölçeklerde (geçinme dışında) flört ya da arkadaşlık ilişkisinden daha yüksek puanlar topladığını göstermektedir.
Araştırmalara göre,
- aşk ilişkisi için en önemli öğeler fiziksel çekicilik ve bağlanma,
- flört için geçinme ve fiziksel çekicilik,
- arkadaşlık için geçinme ve saygı.
Artık hep ölçmeye dayalı sevgi kuramları alanındayız.
Örneğin Dion ve Dion (1973), öznel sevgi deneyimlerine göre sevgide en azından beş değişik üslup olduğunu saptıyordu:
- Uçarı,
- İhtiyatlı,
- Akılcı,
- Tutkulu,
- Coşkulu.
Bu alandaki ilginç kuramlardan biri de, aşka değişik yaklaşımları sınıflamaya çalışan Lee’nin (1976) kuramı.
Lee kapalı bir çember oluşturan bir aşk üslupları tipolojisi önermekteydi.
Üç birincil aşk üslubu tipi:
- Eros (romantik, tutkulu ilişki),
- Ludus (oyun gibi aşk),
- Storge (arkadaşça aşk),
ve üç ikincil aşk tipi:
- Mania (sahiplenmeci, bağımlı aşk),
- Pragma (mantıksal, “alışveriş listesi” gibi aşk),
- Agape (verici, özgeci aşk).
Bu ikincil üsluplar birincillerin ikili bileşimlerinden oluşmaktadır.
Kimyasal bileşimlerde olduğu gibi, ikincil üsluplar temel birincil öğelerin niteliksel değişimleridir.
Örneğin,
- Mania Eros ve Ludus’un bir bileşimidir ama her iki birincil aşk üslubundan da niteliksel olarak farklıdır.
Aynı biçimde,
- Pragma, Storge ve Ludus’un,
- Agape, Eros ve Storge’nin bileşimidir, ama kendine özgü nitelikleri çok farklıdır.
Altı aşk üslubu mantıksal olarak birbiriyle bağlantılı olmakla birlikte, her üslubun diğer hepsinden bağımsız kendi özellikleri vardır.
Ayrıca her biri eşit değerde sevme yoludur, çünkü sevmenin bir değil, birçok yolu vardır.
Hendrick ve Hendrick, Lee’nin tipolojisini kuramsal açıdan son derece zengin bulmaktadır.
Çünkü bu tipoloji, hem çok boyutludur ve araştırmaya elverişlidir, hem de daha dar diğer sevgi kuramlarını içine almaktadır.
Örneğin,
- değiştokuş kuramı Lee’nin Pragma’sına temel oluşturmuştur,
- Clark ve Mills’in “paylaşımcı sevgisi” Agape’nin bir örneğidir,
- Berscheid ve Walster’in tutkulu sevgisi Eros’tan ibarettir,
- arkadaşça sevgi Storge ile Kelly’in pragmatik sevgisi Pragma ile temsil edilmektedir.
Dion ve Dion’un yapıları da Lee’nınkilere çok benzemektedir:
- Uçarı Mania’ya,
- İhtiyatlı Storge’ye,
- Akılcı Pragma’ya,
- Tutkulu Eros’a...
Hendrick ve Hendrcik’in,
Lee’nin tipolojisine dayanarak geliştirdiği ölçme aracından madde örnekleri (test cümleleri de diyebilirsiniz) görmek ister misiniz?
Tutkulu sevgi: “Ben ve sevgilim birbirimize ilk görüşte vurulduk.”
Oyun gibi sevgi: “Aşk sorunlarımdan kolayca ve çabucak sıyrılabilirim.”
Arkadaşça sevgi: “En güzel sevgi uzun bir dostlukla yeşerir.”
Mantıksal sevgi: “En iyisi aynı özelliklere sahip birini sevmektir.”
Özgeci sevgi: “Sevdiğimin yerine ben acı çekmeyi yeğlerim.”
Bu araçla yapılan araştırmaların -henüz hepsi bitmemiş- daha şimdiden ilginç bulgular verdiği görülmektedir:
- Erkekler aşkta kadınlardan daha fazla oyun peşinde (ludic),
- kadınlar ise aşk tutumlarında erkeklerden daha pragmatik, daha arkadaşça ve daha manik.
İşte, Amerikan psikoloji yayınlarını son yıllarda hızla dolduran sevgi kuramlarından ve araştırmalarından birkaç örnek okudunuz.
Bu arada, belki Fromm’un, sevginin olmadığı yerde sevgiden çok söz edilir deyişini de anımsadınız.
Şimdi isterseniz kuramsal araştırmaları bir yana bırakın, Bodrum’a inin ve yaz aşklarından payınıza düşeni araştırın.
_____________________________
(1) Philip G. ZIMBARDO, Psychology and Life, Scott, Foresman and Company, Illionis, onuncu baskı, 1979.
(2) BARON ve BYRNE, Social Psychology (Understanding Human Interaction), Allyn and Bacon Inc., beşinci baskı, Boston, 1987.
(3) C. HENDRICK ve S. HENDRICK, “A Theory and Method of Love”, Journal of Personality and Social Psychology, cilt 50, no 2, 1986.
Bekir Onur | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 195 - 1 Temmuz 1988
______________________________________________________________________________________
Sevgiden söz etmeden bir gün bile geçirmediğimiz bir dünyada yaşıyoruz.
Buna karşılık dünyamız hiç de sevgiyle dopdolu gibi görünmüyor.
Hatta Rollo May’in (1969) dediği gibi, “Sevgi her zaman insan sorunlarının yanıtı olmuştu, ama şimdi sevginin kendisi sorun olmaktadır.”
May’e göre , “Asıl sorun sevmeye yetenekli olma sorunudur. Şizoid dünyamız yakın ilişkiye girme yeteneğinden yoksun.
Sevgisizlik ve duyarsızlık dünya karşısındaki baskın tutumlarımız...”
İyi ama, neden?
Bugün Türkiye’de sevgiden söz eden kitaplar çok satmıyor mu, Amerika’da sevgi insan bilimlerinin moda konusu değil mi?
Oysa bundan otuz yıl kadar önce kamunun da bilimin de sevgiye pek aldırdığı yoktu, edebiyat dışında...
Ünlü psikolog H.F. Harlow (1958) şöyle yazıyordu:
“Sevgi ve aşk söz konusu olduğunda psikologların görevlerini yerine getirmedikleri görülmektedir.
Aşk konusunda zaten çok az olan bilgilerimiz basit gözlem yoluyla elde edilenleri aşamamaktadır,
aynı konuda zaten çok az olan yazılarımız da şairler ve romancılar tarafından daha iyi bir biçimde çoktan yazılmış durumdadır.”
Demek ki edebiyat görevini yerine getirmiş, şimdi sıra bilimde. Bugün özellikle sosyal psikoloji sevgiyi evire çevire araştırmakla meşgul. Kuramsal inceleme aşaması çoktan bitmiş, şimdi görgül araştırmalara girişilmiş durumda.
Bin çeşit araştırma yapılıyor artık, bin çeşit soru sorarak:
Kaç tür sevgi var?
Sevgi ile aşk aynı şey mi?
Ya romantik aşk nedir?
Sevgi ile cinselliğin ilişkisi nasıl açıklanabilir?
Romantik aşk ile kişilik özellikleri arasında ilişki var mı?
Aşk bir yazgı mı, aşkın gözü gerçekten kör mü?
Ya feminizm ne diyor bütün bu “saçmalık”lara?
DİL YARASI
Bazı Batı dillerinde sevgi ile aşk için ayrı sözcükler yok;
olmadığı için de, aşk diyebilmek için sevgi sözcüğünün önüne birtakım sıfatlar getirmek zorunda kalıyorlar.
Örneğin, romantik sevgi, tutkulu sevgi, çılgınca sevgi, erotik sevgi gibi.
Amerikalı sosyal psikolog Zick Rubin (1) dil sorununu kendi açısından şöyle açıklıyor:
“Romantik sıfatı ile Ortaçağ’ın romantik idealinin tuzaklarını ima etmek istemiyorum. Bu sözcüğü, karşı cinsten evlenmemiş iki kişi arasında var olabilecek sevgi türünü, çocuklarla ana babaları, yakın arkadaşlar, insanla Tanrı arasındaki diğer sevgi biçimlerinden ayırt etmek için kullanıyorum yalnızca. Aynı ‘sevgi’ sözcüğünün bütün bu ilişki türlerine uygulanabileceği gerçeği bir dil kazasından daha fazla bir şey olmalı. Hiç kuşkusuz, açıkça farklı olan bu görünümler arasında önemli ortak öğeler var.”
Sevgi konusunda ilk önemli araştırmacılardan biri olan Rubin, çeşitli sevgi anlayışlarında ve tanımlarında ortak bir eksen olduğunu kabul etmektedir.
“Bu, ‘gereksinme’ olarak sevgi ile ‘verme’ olarak sevgi arasındaki karşıtlıktır.”
Fiziksel ve duygusal gereksinim olarak tanımlanan sevgide,
- başkasının yaşamına girme,
- fiziksel temas kurma,
- beğenilme,
- özen gösterme istekleri temel özelliklerdir.
Bu sevgi, aşırı biçimde, başkasına tutkulu bir sahip olma ve onunla tamamlanma isteği olarak ortaya çıkar.
Eski Yunan’da ‘Eros’ diye adlandırılan bu duygu çağdaş psikolojide ‘bağlanma’ kavramıyla dile getirilmektedir. Bir gereksinimler demeti olarak görülen bu sevgi anlayışının karşısında, bir veriş olarak görülen sevgi anlayışı yer almaktadır. Bu temelde Tanrısal bir sevgi anlayışıdır ve çağdaş psikolojide sevginin en özgeci biçimi olarak tanımlanmaktadır.
Bu bağlamda, E. Fromm’a göre sevgi, “sevilen kişinin yaşamıyla ve gelişimiyle ilgilenmektir.”
H.S. Sullivan’a göre, “bir başka kişinin doyumu ya da güvenliği bir kişi için kendi doyumu ya da güvenliği kadar anlamlı olduğunda orada sevginin varlığı söz konusudur.”
Eski Yunan’da ‘Agape’ adı verilen bu verici sevgiyi Rubin ‘özen gösterme’ olarak adlandırmaktadır. Kuşkusuz özen gösterme bağlanmadan daha olgun bir sevme biçimidir. Rubin’e göre sevginin iki kişi arasındaki bağa dayanan üçüncü bir öğesi daha vardır. Bu üçüncü öğe, iki kişi arasında sözlü ya da sözlü olmayan kanallardan geçen yakın ve gizli iletişimde kendini gösteren ‘yakınlık’tır. Yakınlık kavramı gelecek yazımızın konusu olacağı için biz dönelim yine romantizmimize.
AŞK VE SEKS VE CİNAYET
W.M. Kephart’a (2) göre, Amerikalıların çoğunun yüreğinde romantik sevginin önemli bir yeri vardır.
Başka hiçbir toplumda ve hiçbir çağda bu duygu böylesine kurumlaşmamıştır.
Nitekim Fransız yazarı De Sales (1938) şu gözlemde bulunmuş:
“Amerika dünyada sevginin ulusal sorun olmaya yöneldiği tek ülkedir.”
Romantik sevginin pek çok tanımı var, ama Kephart’a göre hepsinde altı çizilen ortak noktalar şunlar:
- Karşı cinsten birine güçlü bir duygusal bağlanma;
- bu kişiyi idealleştirilmiş bir biçimde düşünme eğilimi;
- belirgin bir fiziksel çekim.
İşte, özellikle sevilen kişinin idealleştirilmesi eğilimi şövalyelik çağından bu yana romantik sevgi anlayışında en büyük yeri tutmuştur.
“Aşkın gözünün kör olduğu” savı hem edebiyatta hem de günlük yaşamda kabul edilmiştir. Ancak araştırmalar günümüzde artık idealleştirmeye daha az eğilim duyulduğunu göstermektedir. Her iki cins de aşk karşısındaki tutumunda idealist olmaktan çok gerçekçi olmaya yönelmekte. Gittikçe yaygınlaşan yaz aşkları da bu yönelimin en önemli örneği ve kanıtı. Özellikle cinsellik söz konusu olduğunda...
Aşkla ilgili bütün tartışmalarda sevgi ile cinsellik arasındaki ilişki hep gündeme gelir. Konu açıldığında ilk akla gelen yazar da Theodor Reik’tır (3). Reik (1944) sevgi alanında görülen en son ciddi yapıtın ünlü romancı Stendhal’ın “De l’amour” (1822) adlı kitabı olduğunu söylemekteydi.
Ya Freud?
Reik hocası Freud’un kuramının sevgi sorununa tam olarak giremediğini düşünmektedir.
Reik’a göre Freud’un tek boyutlu sevgi kuramı, çeşitli sevgi türlerini birbirinden ayıran Stenhal’ın görüşüne kıyasla bir gerilemedir. Ayrıca bu kuram -Platon’un ve Schopenhauer’ın devamı olarak- hiç de özgün değildir ve üstelik düşgücünden de yoksundur. Freud sevgi ile cinselliğin çoğu zaman bir arada görünmesine aldanmış, bu yüzden sevgiyi hedefine varamamış ve yüceltilmiş cinsellik olarak açıklamıştır.
Oysa Reik’a göre cinselliğin amacı doyumdur, sevgi ise mutluluk arar.
- Cinsellik başlangıçta nesnesizdir, sevgi ise hiçbir zaman nesnesiz değildir.
- Cinsellik, nesnesi konusunda umursamaz olabilir, sevgi olamaz.
- Cinsel eş için ayırım yapılmayabilir, oysa sevgide her zaman bir seçim söz konusudur.
- Cinsel nesne kolayca değiştirilebilir, sevgi nesnesi değiştirilemez.
- Cinsellik alanındaki değişiklik yapma gereksinmesine sevgide rastlanmaz, vb.
Kephart’a göre, sevginin öncelikle cinselliğin engellenmesinden doğduğu görüşü aslında ilginçtir, ama ne doğrulaması ne de reddedilmesi sanıldığı kadar kolay değildir. Geleneksel Amerikan toplumunda romantik sevgi büyük ölçüde gençlerin önüne konan cinsel engellerden doğmuştur. Şu halde bu konuda toplumsal-kültürel etkenleri en önemli belirleyiciler saymak gerekmektedir. Erkeklerin çoğunun cinselliği sevgiden kolayca ayırdığı bilinmektedir. Buna karşılık sevgi ile cinsellik arasındaki ikilem kadınlar için aynı kesinlikte değildir. Birçok yazar sevgisiz cinselliğe ‘şehvet’ olarak bakmakta, bu anlamda şehvet kadından çok erkeğe özgü sayılmaktadır. Tıpkı erkeklerin daha çok cinsel etkinlikte, kadınların ise sevgiyle ilgilendiklerine inanmak gibi.
Gerçek şu ki, erkek olsun kadın olsun, geleneksel cinsiyet rolü kalıp yargılarına göre yetişmiş kişiler
karşı cinsten birini gerçek anlamda sevme yeteneğinden yoksun kalmaktadırlar.
Sevgiye ilişkin duygu ve davranışlarda kişinin biyolojik cinsiyetinden çok, cinsel rol yönelimi önemli bir etken olmaktadır.
Coleman ve Ganong (4) bu nedenle,
“müthiş erkek”lerin ve “dişi kadın”ların sanıldığı gibi en iyi aşıklar olmadıklarını araştırmalarına dayanarak söylemektedirler.
Aşk söz konusu olduğunda kıskançlıktan söz etmemek olanaksızdır.
G.L. White’a (5) göre romantik kıskançlık, “İlişkinin varlığına ya da niteliğine yönelik tehditleri izleyen bir düşünceler, duygular ve eylemler karmalası” olarak tanımlanabilir; “bu tehditler eşlerden biri ile -belki düşsel- bir rakip arasında gerçek ya da potansiyel bir çekimin algılanmasından doğduğunda” kıskançlık söz konusudur. Bu tanım, kıskançlıkta kişinin kendi benlik saygısına yönelik tehdit ile ilişkiye yönelik tehdidin birbirinden kolayca ayrılamayacağını göstermektedir.
White 150 çift üzerinde kıskançlıkla ilgili etkenleri araştırmış.
Bulgulara göre, her iki cins için de kıskançlık,
- sevgide tekelcilikle ve
- eş olarak yetersizlik duygularıyla bağlantılı.
Ayrıca,
- erkeklerin kıskançlığı geleneksel cinsiyet rolleriyle,
- kadınlarınki ise ilişkideki bağımlılıkları ile bağlantılı bulunmuş.
ARABESK AŞK
Konuya kişilik açısından bakarak, kimi insanların romantik sevgiye diğer insanlardan daha eğilimli olduğunu söyleyebilir miyiz?
Bir bireyin “benlik saygısı” düzeyinin romantik aşk yaşama olasılığını ele vereceği ileri sürülmüştür.
Yüksek benlik saygısı düzeyinin romantik yaşantıyı kolaylaştıracağı kuramsal olarak kabul edilmektedir.
Fromm, Rogers, Maslow gibi “kendini gerçekleştirme” kuramcıları,
- kendini kabul eden,
- savunmacı olmayan,
- yürekli bireylerin başkalarını sevmeye ve doyumlu ilişkiler kurmaya daha yetenekli olduklarını ileri sürerler.
Ancak bu konuda karşıt görüşler de vardır.
Örneğin Walster, benlik saygısı düşük kişilerin özel bir sevgi gereksinmesi duyduklarını ileri sürmektedir.
Dion ve Dion’un (6) araştırmasına göre, hem yüksek hem de düşük benlik saygısı âşık olma konusunda büyük bir eğilim yaratabiliyor. Konuya burada da cinsiyet farkı açısından bakılmış. Benlik saygısı düşük kişiler ve kadınlar romantik partnerleri karşısında daha fazla sevgi, daha fazla beğenme, daha fazla güven bildiriyorlar; benlik saygısı yüksek kişiler düşük olanlardan daha fazla romantik aşk yaşadıklarını bildiriyorlar.
Kimilerinin romantik yaşantıya diğerlerinden daha eğilimli olup olmadıkları sorunu bir de “denetim odağı” kavramı açısından araştırılmış.
Günümüz psikolojisinde oldukça ilginç bir kişilik boyutu olarak kabul edilen denetim odağı kavramına göre, insanlar başlarına gelen olayların denetiminin ya kendi içlerindeki güçlerin (akıl, irade, yetenek) ya da dışlarındaki güçlerin (yazgı, şans, başkaları) elinde olduğuna inanma eğilimindedirler. İç denetimliliğe, yani kişinin yaşamının denetiminin kendi elinde olduğuna inanması eğilimine olumlu bir kişilik özelliği olarak bakılmaktadır.
Dion ve Dion’a (7) göre, iç denetimli kişilerin daha az romantik yaşantıları var; bu kişiler romantik sevgiyi daha az gizemli, daha az yoğun bir biçimde yaşıyorlar. İç denetimliler romantik sevgi karşısında dış denetimlilere göre daha az idealist bir bir yönelime sahipler. Kültürel kalıp yargılar aşkı gizemli, yoğun, etkili bir dış güç olarak tanımlamaktadır; bu güç yazgıya boyun eğmiş dış denetimli kişileri idealleştirilmiş yaşantılara şiddetle çekmektedir. Bu tür kültürel etkilere karşı çıkan iç denetimli kişiler ise karşı cinsin çekimini ‘aşk’ olarak görmeye dış denetimlilerden daha az eğilimliler, çünkü onlar olayları kişisel nedenlerle yorumlamaya önem vermektedirler. İç denetimliler aşka ilişkin kültürel kalıp yargılara pek aldırmadıkları için romantik çekimi gizemli, yoğun ve idealleştirilmiş bir deneyim olarak yaşamaya da pek eğilimli değiller. Ayrıca, iç denetimlilerin başkalarından etkilenmeye karşı duydukları nefret de onları romantik aşk yaşamaya daha az eğilimli kılmaktadır. Üstelik, iç denetimliler kişilerarası durumlarda başka insanları denetlemeye güçlü bir eğilim göstermektedirler, bu eğilim karşı cinsle kurulan ilişkilerde duyguların yoğunluğunu azaltabilmektedir.
Kişilik konusunda -bu sıcakta psikoloji dersi daha fazla çekilmeyeceği için- son bir sorun da,
aşkın nörotik bir belirti ya da en azından aşırı duyarlı bir kişilik özelliği olup olmadığı.
Dwight Dean’ın (1961) kız üniversite öğrencilerinden elde ettiği romantizm ve kişilik testi puanları arasındaki korelasyonlar oldukça düşük çıkmış. Bu yazara göre, Amerikan gençlik kültüründe romantizm o kadar yaygın ki, romantizm karşısında duygusal bakımdan olgun kişiyle olmayan kişi arasında ancak çok küçük bir fark var.
Kephart da (1967) kendi araştırmasında romantik aşkın bir duygusal bozukluk belirtisi olmadığını bulmuş. Düşük kişilik puanı alan üniversite öğrencileri yüksek puan alanlardan daha fazla âşık oluyor değiller. Üstelik, âşık olmanın kişiyi zenginleştirdiği ve mutlu kıldığı da kabul edilmektedir.
Öyleyse, yaşasın aşk!
Normal (!) olarak bu yazının burada bitmesi gerekirdi, ama ben şunları da söylemekten kendimi alamayacağım:
Bilime inanıyorum, ama yaşama daha çok inanıyorum. Bu yazıda aktarılanlarda görüldüğü gibi bilimsel bulgularda çelişkiler ortaya çıktığında yaşama başvurmanın gereğini de savunuyorum. Aşkı kuramsal yazılardan değil, yaşamlardan ve yaşayarak öğrenmeye çalışmak belki en doğrusu.
İşte, yine bu dergide yayınlanmış canlı bir tanıklıktan romantik aşkın -ilk yarısı klasik, ikinci yarısı modern diyebileceğimiz- tanımını öğreniyoruz:
Michael Radford:
“Aşkın çeşitli biçimleri, varoluş biçimleri var. Benim için aşk bir tutku, bir gereksinme. Yaşamdaki en önemli şey. Onsuz edilemeyen bir şey. İnsana sonsuz güç veren bir oluşum.
Belki aşkın en yakın tanımını şöyle yapabilirim: Aşk, insanın yaşadığı dünyayı aydınlatan bir ışık diyebilirim.
Ben bir zamanlar âşık olduğum ya da birlikte yaşadığım tüm kadınları hâlâ seviyorum. Çünkü onlar aracılığıyla yaşamın bir parçası oldum. İnsan sevdiği birinden ayrılsa bile, aslıda ayrılmıyor, çoğalıyor. Her şeye karşın, ne olursa olsun, insanın kendini tümüyle bir başkasına verebilmesi hayattaki en güzel şey...” (1985)
__________________________________
(1) Zick RUBIN, Doina unto others, Printice-Hall, New Jersey, 1974
(2) W. M. KEPHART, The family, society, and the Individual, Houghton Wifflin, Boston, 1972
(3) J.A.C. BROWN, Freud and the post Freudians, Penguin Books, London, 1983
(4) M. COLEMAN ve l. H. CANONG, “Love and sex role stereotypes”, Journal of Personality and Social Psychology, 1985, 49
(5) G. L. WHITE, “Some correlates of romantic jeaousy”, Journal of Personality, 1981, 49, 2
(6) K. L. DION ve K. K. DION, “Self-esteem and romantic love”, Journal of Personality, 1975, 43
(7) K. L. DION ve K. K. DION “Correlates of romantic love”, Journal of Consulting and Clinical Psychology, 1973, 41
Bekir Onur | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 196 - 15 Temmuz 1988
______________________________________________________________________________________
İlk aşkınızı on bir yaşındayken yaşadığınızı mı düşünüyorsunuz, ya da on üçünüzde, çok çok on beşinizde?
Sizi düşkırıklığına uğratacak ama, gelişim psikologları insanın o yaşlarda gerçek anlamda âşık olamayacağını söylüyorlar.
Kırk yaşınızdasını ya da kırk iki, hatta kırk beş ve artık âşık olamayacağınızı düşünüyorsunuz. Sizi şaşırtacak ama, psikologlar gerçek aşkı yaşama şansına belki asıl bu yaşlarda sahip olduğumuzu düşünüyorlar.
On iki yaşında yaşayamadığınız şeyi kırk iki yaşında yakalama olanağı nereden kaynaklanıyor? Çünkü gençlik (12-21 yaşlar) bir arayış çağıdır, “genç yetişkinlik” ise (21-45 yaşlar) gerçekleştirme çağı... Böyle de olsa, gençlik aşktan nasibini hiç mi almaz?
Öyleyse başa dönelim ve “ilk aşk”ımızın gizini keşfetmeye çalışalım.
AŞKIN DOĞUŞU
Genellikle ergenlik çağımızın en önemli çağı aşklarımızla değil dostluklarımızla ilgilidir.
Reymond-Rivier’nin (1) dediği gibi,
“eğer dostluk Montaigne’in sözünü ettiği şu ‘ruhların evrensel kaynaşması’ ise,
o zaman onun ancak ve ancak ergenlikte keşfedileceğini onaylamak gerekir.”
Çocuğun dostları yoktur, sadece arkadaşları vardır. İnsanoğlu derin ve tutkulu dostlukları ancak ergenlikten itibaren yaşamaya başlar. Kişinin kendine benzeyen, aynı sorunları, kuşkuları, bunalımları, başkaldırıları, aynı coşkuları yaşayan biriyle özdeşleşmesi o dönemdeki gelişmenin temel koşullarından biridir.
Reymond-Rivier’ye göre,
“ateşli, tekelci, alıngan olan bu dostluklar, önünden geldikleri ve haberini verdikleri aşka benzerler. Bu dostluklar aşkın dilini kullanırlar ve tıpkı aşk gibi fırtınalardan, dargınlık ve ayrılmalardan, özür dileme ve barışmalardan geçerler. Dostun ihaneti kişiyi derinden yaralayan alt üst edici bir yaşantıdır. Bu çağda dost benliğe destek rolünü oynar. Dost başka bir benliktir, çoğu zaman idealize edilmiş ve kişiye güven verici bir benlik. Böyle bir ilişkinin önemi işte buradan gelir, bozulduğu zamanki şaşkınlık da...”
Gençlikte alabildiğine tutkulu ve tekelci olan dostluk -özellikle böyle olduğu için- çoğu zaman kısa sürelidir. Başkasıyla özdeşleşme gereksinmesi azalıp kişi yalnızca kendisiyle özdeş olmaya başladığında dostluk ilişkileri daha sağlam temellere dayanacaktır. Başlangıçta aşka yakın olan dostluk, tutku çemberinden kurtuldukça daha dingin, dolayısıyla daha sürekli olacaktır.
Yine aynı yazarın deyişiyle,
“dostluk, aşkı bilinmeyen dünyasına doğru yola çıkmadan önce,
yolcunun gücünü yeniden toplayabileceği ve kendine güven kazanabileceği bir konaklama yeri gibidir.”
- Öyleyse bizi aşka götüren yolda ilk durağın dostluk yaşantısı olduğunu söyleyebiliriz.
- İkincisi, cinsel içgüdünün ortaya çıkışıdır. Hem gençlik dostluklarının cinsel bir çeşni taşıdığı da gözden kaçmaz. Ama orada duyulardan çok yüreğin konuştuğu gerçeğini dikkate almak gerekir. Üstelik konuşan yalnız yürek değil, bol miktarda da çenedir.
Gençlik aynı zamanda kuramlar geliştirme çağıdır ve kuramsal gevezeliklerle en yakın dostun kafasını şişirmek de gençliğin şanındandır.
Genç insanlar hiç durmadan duygularından, görüşlerinden, umutlarından, planlarından söz ederek kim olduklarını bulmaya çalışmaktadırlar. Bu gevezelikleri âşık oldukları kişiyle de yapmaya kalkıştıkları için -yapılacak şey mi!- Erikson gençleri gerçek âşıklar saymaz. Gençlik aşklarının çoğunun gevezeliklerle geçmesinin altında, kişinin kendi karışık benlik imgelerini başkasına yansıtıp böylece kendi kimliğini tanıma çabası yatar. Genç insan kim olduğuyla çok fazla uğraşır.
Aşkın özünü oluşturan yakınlık duygusu ise belirli bir kimlik geliştirmiş olmayı gerektirir.
Ancak kim olduğu konusunda güven duyan bir kişi başkasıyla gerçek bir yakınlık kurabilecek, onda kendini yitirmeyi göze alabilecektir. Söz gelimi, erkekliğinden -ya da kadınlığından- kuşku duyan bir genç iyi bir âşık olamayacak, kendini tümüyle cinsel ortağına veremeyecektir. Orgazmın coşkusu içinde iki kişinin bütünleşmesi yoksa, varolan yalnızca iki kişilik yalnızlıktır.
Yakınlık ise, Erikson’un (1959) kendi anlatımıyla,
somut bağlılık, kendini verebilme, uzlaşma ya da özveri gerektirse bile yükümlülüklerini yerine getirebilmek için ‘etik bir güç’ geliştirme yeteneğidir.
Beden ve benlik artık kendi kendisinin efendisi olmak zorundadır.
Yakın dostluk, bağlılık, cinsel birlik, orgazm gibi yaşantıları başarabilmek için yakınlık duygusu geliştirmek zorunludur.
Benliğini yitirme korkusuyla bu yaşantılardan kaçmak derin bir yalnızlık ve yalıtılmışlık duygusuna yol açar.
Bu denli önemli olduğuna göre yakınlık kavramını daha yakından incelememiz gerekiyor.
OLGUNLUĞUN EŞİĞİ
Sullivan, Erikson gibi kuramcılar, aslında insanın tüm yaşamı boyunca önemli olan yakınlığın özellikle gençlik çağında gelişmeye başladığını, onu izleyen genç yetişkinlik döneminde en büyük çabanın yakınlık duygusu geliştirmek olduğunu kabul ederler. Kişi yetişkinliğe doğru ilerledikçe başkalarıyla sevgi ilişkisi kurma yönünde sürekli bir çabaya girer.
Fromm, Erikson gibi yazarlara göre, kişinin önce kendini sevmesi doyumlu bir sevgi ilişkisi kurabilmenin ön koşuludur.
Ancak kendi kimliğine güven duyan kişiler başka biriyle yakın ilişki kurmaya yetenekli olacaklardır.
Yakınlık kavramı kuramcılar tarafından çeşitli biçimlerde tanımlanmıştır.
Steinberg’e (1985) göre,
“yakınlık, iki kişi arasında birbirinin iyiliğiyle ilgilenme ile belirlenen duygusal bir bağlanma,
özel ve duyarlı konuları açma yönündeki iyiniyet, ortak ilgileri ve etkinlikleri paylaşma”dır.
Mitchell’e (2) göre yakınlık, “bir başka kişiyle derin bir iç içe girme gereksinmesidir.”
Mitchell yakınlığın, gençlikteki bütün davranışları, özellikle dostluğu ve romantik ilgileri etkileyen önemli bir gereksinme olduğunu vurgulamaktadır.
Mitchell’e göre yakınlık ne olmadığı yönünde de tanımlanabilir. Yakınlık, yalıtılmışlığın, soğukluğun, yabancılığın karşıtıdır; mesafelilikten çok yakın oluşla, tekdüzelikten çok coşkunlukla, bölünmeden çok bütünlükle nitelenir. Yakınlık paylaşmaktır, inanmaktır, güvenmektir.
Yakınlık gereksinmesi kişinin bir sırdaşı olması isteğinin ağır basmaya başladığı ergenlik döneminde kendini gösterir, yaşıt grubunun ve dostlukların parçalanmasıyla ve karşı cinsten bir eşe eğilim duyulmasıyla güç kazanır. Gençliğin iç çatışmaları yakın birinin varlığını gerektirir; genç, kişiliğinin derinliğini tanımayı başardıkça duyduğu yoğun heyecanı paylaşma isteğini duyar.
Mitchell’e göre yakınlık, gençlik yıllarının doyurulması en güç gereksinmesidir, mesajları bulanıktır,
genç yakın ilişki ile neyi amaçladığını açık olarak bilemez.
Yine de, yetişkin olgunluğunun ilk basamağına gencin yakınlık deneyimleriyle ulaşılır.
Yakınlık duygusunun kolayca karıştırılabileceği duyguların başında cinsel heyecan gelir.
Cinsel gelişim gencin bedenini cinsel eşin varlığını gerektiren doyumlarla doldurur. Böylece psikolojik kaynaşma duyulan gereksinme cinsel dürtüyle birleşir, fiziksel yakınlık duygusal yakınlığı besler. Yakınlık duygusu dokunma, okşama, kucaklama gibi bedensel temaslarla dile gelir. Yakınlık fiziksel anlatımı gerektirir, böylece duygular kesinlik kazanır. Dokunmak başka birinin varlığını onaylar, yakınlığa duyulan özlemi giderir.
Sevmek dokunmaktır sözü boşuna değil!
Yakınlık duyguları kişiliğin en derin yönlerinde, dipsiz kuyularda yer alır, bu nedenle birinin bir başkasıyla tam anlamıyla yakın olmasını beklemek boşunadır. Bunu görmek için insanın kendini ele vermezliği konusundaki felsefe kuramlarına şöyle bir bakmak yeter.
Ama biz felsefeyi bırakıp psikolojiye dönelim yine, bu kez görgül araştırmalara.
ROMEO VE JÜLYET
Erikson’a göre yakınlığın temel öğeleri,
- açıklık,
- paylaşma,
- karşılıklı güven,
- kendini adama ve
- kendinden vazgeçmedir.
Roscoe ve arkadaşları (3), 277 üniversite öğrencisi üzerinde yaptıkları yeni bir araştırmada gençlerin yakın ilişkiyi nasıl algıladıklarını sormuşlar.
Yakın ilişkinin öğeleri olarak en çok belirtilen özellikler şunlar:
- Paylaşma (% 45,8),
- Fiziksel-cinsel etkileşim (% 42,2),
- Güven (% 42,2),
- Açıklık (% 41,8) ve
- Sevgi (% 30,9).
Erkekler daha çok fiziksel-cinsel etkileşimi, kızlar ise açıklığı vurgulamışlar. (ancak bu farklılık istatistiksel açıdan anlamlı değil).
Bu bulgular Erikson’un kuramını doğrulamaktadır.
Bununla birlikte üç önemli noktada günümüzün gençleri Erikson’un yirmi beş yıl önce geliştirdiği görüşlerden uzaklaşmaktadır:
Erikson’un aksine gençler,
- fiziksel-cinsel etkileşimi (% 42,2) ayırt edici bir öğe sayıyorlar;
- ayrıca kendinden vazgeçmeyi (% 6,6) ve
- kendini adamayı (% 7,7) daha az belirtiyorlar.
Bu farklılığın nedenleri olarak şunlar sayılmaktadır:
Son yirmi beş yılda cinsellik alanında ortaya çıkan çarpıcı özgürlük; gençler yakın ilişki deneyiminin hemen başlarında oldukları için el değmemiş bir benlik duygusunu sürdürmeyi yeğliyorlar, oysa kendinden vazgeçmenin olabilmesi için kimliklerinin güçlenmesi gerekiyor; son olarak, toplumsal yapının insanları kendini başkasına adamaya artık yöneltmemesi sayılabilir.
- Daha geç evlenmek,
- çocuk yapmayı ertelemek
- çocuk istememek,
- boşanmak gibi davranışlar bu değişimin göstergeleri.
Cote ve arkadaşlarının (4) 128 üniversite öğrencisi üzerinde yaptığı araştırma üniversitede geçirilen yılların yakınlık düzeyini önemli ölçüde etkilediğini gösteriyor. Üniversitenin ilk iki yılı daha çok keşfetmek ve deney yapmakla geçiyor. Son iki yılda ise öğrenciler artık kişisel ve mesleksel seçenekleri daha iyi tanıyorlar ve gerçek yaşama geçmeye hazırlanıyorlar. İşte bu yıllar sürekli sevgi ilişkilerinin geliştirilmesi için daha elverişli. Bu sonuçlar da Erikson’un psikososyal gelişimin kuramını doğrular nitelikte.
Driscoll ve arkadaşlarına (5) göre, bir aşk ilişkisinde ana baba müdahalesi eşler arasındaki romantik duyguları yoğunlaştırmaktadır. Ana baba müdahalesi ile aşk arasındaki bu ilişki eski zamanlarda ve kültürlerde çoktan keşfedilmişti. ‘Pyramus ve Thisbe’ söylencesi ana babanın karşı çıkışının aşkı yoğunlaştırması üzerine kuruludur. Romantik aşk tarihini gözden geçiren ünlü yapıtında De Rougemont (1940), engeller ya da büyük güçlükler ile aşkın şiddeti arasındaki değişmez ilişkiyi vurgulamaktadır.
Driscoll ve arkadaşları görgül bir araştırmada iki ana varsayım ileri sürdüler:
Aşk duyguları güven ve kabul ile zaman içinde güçlenen bir bağıntı gösterir;
aşk ilişkisine ana baba müdahalesi eşler arasındaki romantik duyguları yoğunlaştırır.
Yazarlar bu varsayımlarını iki kuramsal temele dayandırıyorlar:
- Engelleme-pekiştirme kuramı ve
- Dış baskıya tepki kuramı
Engelleme amaca yönelik davranışı güçlendirir ve amaç objenin istenirliğini arttırır. Öte yandan, gruba karşı çıkmak ya da grubun etkinliklerini ve amaçlarını sınırlamak da grubun dayanışmasını arttırmaktadır. Bu dinamikler geniş gruplar için olduğu gibi ikili ilişkilerde de geçerlidir. Aşk da bir kişilerarası çekim ya da kaynaşma biçimidir. Aşk ilişkisine ana baba müdahalesi çiftin duygularını yaşama özgürlüğüne yönelik bir tehdit olduğu için bu tehdide karşı davranışsal bir direncin oluşması kaçınılmazdır.
Ancak, Driscoll ve arkadaşlarının “Romeo-Jülyet Etkisi” adını verdikleri olguda çok ilginç bir nokta daha var. Ana baba müdahalesi ikili arasındaki aşk duygularını artırdığı gibi, güvenin azalmasına ve eleştiriciliğin artmasına da yol açabilmektedir. Ana baba müdahalesinde ilişkinin istikrarını ve karşılıklı doyumları zayıflatan bir gizilgüç de var. İkili arasında güvenin azalması ana baba müdahalesinin onları birbirine bağımlı kılmasından. İşte Romeo ve Jülyet örneğindeki bu paradoks oyunun öteki yüzü.
Böylece oyun bitti, aşkın büyüsü bozuldu, biz de incelememizin sonuna gelmiş olduk.
Bugün bilimin aşka nasıl baktığını olduğu gibi -çoğu zaman aynen- aktarmaya çalıştım.
Kişinin bunlara bakıp âşık olmak ne de zormuş diyesi geliyor.
Siz ne dersiniz?
___________________________________
(1) B. REYMOND, RIVIER, Le developpement sociale de l’enfant et de l’adolescent, Charles Dessart, 5. baskı, Brüksel, 1965
(2) J.J. MITCHELL, “Adolescent intimacy”, Adolescence, XI, 46, 1976
(3) B. ROSCOE ve ark., “Adolescents’ views of intimacy”, Adolescence, 87, 1987
(4) L. CONTE ve ark., “Factors affecting reported level of love in college students”, Psychological Reports, 53, 1983
(5) R. DRISCOLL ve ark., “Parental interference and romantic love: The Romeo and Juliet Effect”, Journal of Personality and Social Psychology, 24, 1, 1972
Bekir Onur | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 197 - 1 Ağustos 1988
______________________________________________________________________________________
Türk şiirinde yaz mevsimlerinde yaşanmış aşklara tanıklık eden ürünleri arıyorum.
Bir yaz günü okuruna ulaşacak böyle bir yazı ne kadar dinlendirici olur, erinç verir, ozanların duyarlığıyla okurlarınkini birleştirmiş olurdu.
Belleğimi zorluyorum, kitap rafları karşısından saatler geçiriyorum. Bir yaz günü Silivri^de, yazlıkta bu yazıyı kaleme almak için masaya oturduğumda dosyamda 30’u aşkın şiir biriktiğini görüyorum. Bir edebiyatın yüzünü ağartan, bir dilin başarısına tanıklık eden usta işi ürünler...
Ancak sakın okurlar bunları düşlere dalarak tatlı tatlı mırıldanmaya hazırlanmasınlar!
Önümde küçük bir antoloji oluşturacak sayıda birbirinden etkileyici yaz şiirleri var. Ama bunlar yaşanmış aşklarla birlikte bir insan ömürünün yıllar boyunca birbiri üstüne yığılıvermiş ne büyük acılara da tanıklık ediyorlar!
Zaten yaşadığımız mevsimler için hangimiz ruhunu şeytana satan Dr. Faust’un söyleyince kurtuluvereceği sözleri sıralayabilir;
“Ey zaman, çok güzelsin, sakın geçme, dur!” diyebiliriz?
Dosyamdaki şiirler, soyumuzun ne büyük ayıplarını yüzümüze vuruyorlar...
Çekilen ne çileleri, insanoğluna uygulanmış ne utanç verici kıyımları dile getiriyorlar!
Mevsimleri damgalayan yazık ki yalnız sevinçler, güzellikler, aşklar değil, bu acılar, çileler de olmuş.
SAVAŞ VE YAZ
Dosyam, duygulu Cahit Sıtkı’nın “Bütün Bir Yaz” şiiriyle başlıyor.
Ozan bütün bir yaz mevsimini Edremit Körfezi kıyısındaki çadırında geçirmiştir. Şiirler yazmış, şiir üzerinde düşünmüş, can dostu Ziya Osman Saba ile mektuplaşmıştır. Ama yaşadığı çadır bir asker çadırıdır. Dünyada savaş vardır. Güneşe şükran duygularını dile getiren ozan deniz kızlarını düşünmekten geri kalamaz. Ne var ki, gözünün önünde şehit denizcilerin hayaleti dolaşır, dilinde dünyamız için barış duası yinelenir.
2. Dünya Savaşı’nın ilk silahları 1939 Eylül’ünde patlamıştı. 1939 yazı, savaşın tanığı 1940 kuşağının son mutlu yazı oldu.
Sabahattin Kudret “1939 Yazı” şiirinde bu geçmiş zaman cennetini anar:
“Günler onlar aydınlık iyi
Geçip gittiler birden
Sonsuz bir kuşağın içinde
Her şeyin aşka benzediği.”
Her şeyi bir sihirbazın; hayır, şeytanın eli değiştirivermiştir:
“Değmiş gibi bir sihirbaz eli
Her şey değişiverdi bir anda
İşte orda geriye dönülmez bir zamanda
Çağların en güzeli.”
YALNIZLIK VE YAZ
Belki de duyan ve düşünen ilk insandan beri karşıtı kışa göre rahat bir yaşam dönemi sayılmış yaz mevsimini acaba ozanlarımız niçin kargınmış bir mevsim gibi görüyor?
Nitekim Edip Cansever’in bir kitabının adı “Kirli Ağustos”. Ozanın gözleri güzellikleri görmüyor, yüreği sevinci yaşamıyor.
İçinde uçsuz-bucaksız yalnızlık büyüyor:
“Yalnızlığın kahverengi organı: düş birikintisi
Bir de kahverengi alevlerden yapılma.
Başka değil, yokluğu görmek için
Kirli ağustos! gözkapaklarımı da yaktım sonunda.”
Sıcakların insanı tembelliğe itmesi, rahatlatması, kendisine yazı dinlence dönemi edinmiş kent uygarlığı için söz konusudur. Düşünelim ki, ülkemizde yüzyılımızın başında bile yazın dinlenmeye çekilmek bir alışkanlık değildi, buna olanak da yoktu. Çalışanlar için ücretli izin hâlâ doğru dürüst uygulanamayan yeni kazanılmış bir haktır. 70-80 yıl önce okullar dahi yalnız Ramazan’da bir ay kapanırdı. O da Arap ayları mevsimler içinde yer değiştirdiğinden ancak 33 yılda bir yazın aynı günlerinde gelirdi.
CEHENNEM SICAĞINDA
Divan ozanları için yaz cehennem gibi yakıcı sıcakların yaşandığı dönemdir.
Şu aşktan, şaraptan başka konuyu işlemediği ileri sürülen divan şiiri bir türlü denk düşürüp de, yazla aşkı birleştiremez.
Divan şiirinin aşk mevsimi ilkbahardır.
Yaz ise Nef’i’nin “Temmuziye”sinde gördüğümüz gibi ateşler içinde kavrulur:
“Yine erişti temmuz oldu cihan pür-tef ü tab
Girdi bir hilkate hep ateş ü bad ab ü türab
(...)
Hâk bir mertebe germ oldu ki devran edemez
Nice tufan ile bir zerre gubarın sirab
(...)
Nazm için vasfını bu fasl-ı cahim-efruzun
Etse bir şair eğer tab’ına tevcih-i hitab
Düşmeden dâm-ı hayale dahi bir demde eder
Tab-ı endişesi mürgan-ı maniyi kebab”.
(Yine temmuz ayı geldi, dünya baştan başa sıcaklık ve ısıyla doldu.
Ateş, rüzgâr, su, toprak, hepsi aynı şey oldu.
(...)
Toprak öyle ısındı ki, devran ne kadar tufan yağdırsa bir zerresini suya doyuramaz.
(...)
Bir ozan bu cehennem gibi yakan mevsimin şiirini söylemek için yaradılışa seslense
düşüncesi daha hayal toprağına düşmeden bir anda hararetli anlam kuşlarını kebap eder.)
Doğayı bütün renkleriyle yansıtan halk ozanları yazdan da söz eder elbet.
Ama onlarda da yaz, yaylaya göçün, yani âşığı sevgilisinden uzaklaştıran günlerin bir hikâyesidir:
“Yaz gelince yazı yaban kurt olur
Ak sürüye kara koyun kurt olur
Sevip sevip ayrılması dert olur
Felek beni nazlı yardan ayırdı
Yaz gelince atlar çıkar çayıra
Kadir Mevlâm sevdiğimi kayıra
Meğer beni senden ölüm ayıra
Felek beni nazlı yardan ayırdı.”
Pir Sultan Abdal’ın bu güzel deyişinde dile getirdiği duygu daha başkalarında, örneğin Karacaoğlan’da da yinelenir:
“Yaz gelip de, beş ayları doğunca
Kıvrım kıvrım gider yolu yaylanın
Lâlesi, sümbülü boynun eğişin
Rayihası tatlı gülü yaylanın
(...)
Eşeli de Karac’oğlan eşeli
Altı yıl oldu sevdana düşeli
Üstü boz topraklı kaplan meşeli
Güzeli sürgüne gitti yaylanın.”
YORGUNLUK
Çağdaş edebiyatta yaz sıcaklarının etkisini insanoğlunu yoran, tembelliğe iten çevre koşullarını
Salah Birsel “Güneş ve Kertenkele” şiirinde kendine özgü benzetmeler, araştırmalarla dile getirmiştir:
“Bir yorgunluktur kimi zaman güneş
Belleği bunaltır yer yer sıcaklar
Tozlara bürünür de doğa denen leş
Bıkkınlık alabildiğine bıkkınlık başlar
Bir yorgunluktur kimi zaman güneş
(...)
Ey kertenkele bir gölgeliğe doğru atıl ve yürü
Kırışır senin de yüreğindeki hız bir gün
Bir gün ne güneş kalır aklında ne yanında sürü
Sen aydınlık içinde şaşkın ve ölgün
Ey kertenkele bir gölgeliğe doğru atıl ve yürü.”
Cahit Sıtkı, “Yaz Günleri” şiirinde güneşi, öğle uykusunu, tenin dinginliğini konu edinmiştir:
“Yaz günleri kilometrelerce uzun yaz günleri
Gerçekten başka ne avlanır tembel sularınızda
Gören, duyan bilir gerçek nasıl beterin beteri
Avlanmaya çıkmam düşünceme el sularınızda
Gafil ağustosböceğinin oyun ve saz günleri
Ömrün derdi mihneti çok, tesellisi az günleri
Yaz günleri kilometrelerce uzun yaz günleri
Başımı dinlediğim yer öğle uykularınızda.”
AŞKLARA TANIKLIK
Yazın çağrıştırdıkları gevşeyen, terleyen yinler, elini işten güçten çeken insanlar mı yalnızca?
Ahmet Muhip, yazı, yaşanan bir barış dönemi diye yorumluyor;
buradan hemen aşk konusuna yöneliyor:
“Göründün yine bu yaz gecesinde
Yer gök, sularında güldüğün havuz.
Kelebek gibi uçmada ruhumuz
Barış dolu bu yıldız bahçesinde.
Ah, umutsuzlukta buluştuğumuz
Bu gece ve bu orman aşka mahsus
Ve biz sanki, dünyalar öncesinde
Gibi... dumanlarda, uçkun, vücutsuz...”
Necati Cumalı, “Yaz Geceleri” şiirinde Ege kıyılarında gençliğinin geçtiği kasabada yaşanmış aşkları yarı uçarılık içinde dile getirmiştir:
“Aydınlık gece,
Kavak ağaçları üstünde
Beyaz bulutlar uçuşurken
Ne güzel ilk buluştuğumuz gün
Yağmur yağdığını düşünmek!”
40 kuşağının yaygın teması avarelik bu mevsimde kendine doğal bir çerçeve bulmuş görünür;
bu çerçevede günlük yaşamın olağan aşk ilişkileri karşımızda sıralanır:
“Ne vakte kadar sen
Böyle avarelik şiirleri yazacaksın
Gamsız kasvetsiz dolaşacaksın
Senin hep bu yaz geceleri
Kendini istediğin gibi bırakabilirsin
Eski sevdalarına
Ah, o saçlarına
Eşarp saran sevgili”
(Yaz Gecesi, Sabahattin Kudret Aksal).
Şiirleri yazık ki ustalığının gerektirdiği ölçüde tanınmayan Celal Sınay’ın “Haziran” şiiri,
canlı anlatımı içinde geleneğe katkıda bulunarak bir yaz aşkına tanıklık eder:
“Haziran üstümüzde dal dal
moda çevremizde renk renk
İstanbul bin dokuz yüz elli beşinde
çimenler altımızda sık sık
Bulutlar üstümüzde seyrek seyrek
eteklerin moda yelkenlerinde
elin omzumda sıcak
belin kolumda ince
gözün gözümde ürkek
(...)”
İÇ GICIKLAYICI
Cahit Külebi’nin “Temmuz” şiirinde,
yenileri çıra gibi tutuşturmaya hazır yaz güneşi altında kanı kaynayan delikanlı, sevgilisini düşünür, ona çağrılar yollar:
“(...)
Aklına eserse çık gel evinden
Güneşin sıcağını, rüzgârın kokusunu
Anasının memesi gibi emsin derin,
Bacakların görünsün basma eteklerinden
(...)”
Ama yaz mevsiminin baştan çıkarıcı iç gıcıklayıcı halleri asıl şu örneklerde sıralanmaktadır:
“Elimi gezdiriyorum yininde.
Ağzının yöresinde dönüyordu Ağustos.
Bir adam çiçek satarak geçti
Çiçek satarak geçtiğini dinledin bir adamın.
Perdeleri aralıyordun sen.
Kuytuna gömülmüştü Ağustos.
Bir sessizlikti yinin
Yinini yazıyordum.”
(Ağustos, İlhan Berk).
“Kan fışkırıyor topraktan.
Yaz geldi dağlara.
Pnarlarım kurudu.
Günler uzun, şehvetim bereketli.
Karanlığımın tarihi artık yok.
Başımda aydınlığını tazelemiş günlerin rüzgârı.
Yaz geldi.
Kalbim bembeyaz yüzünde kızların
ve uzun ince bacakları arasında
bir kuş tufanı şimdi”
(Yaz, Refik Durbaş).
ŞİİRLER ŞİİRİ
Şu şiirlerde, yukardaki son örneklerde olduğu gibi açık saçık sözler yok.
Bunlar yalnız aşk şiiri olarak değil, Türkçenin en güzel şiirleri olarak da değer taşıyor.
Bunlardan biri Yahya Kemal’in “Geçmiş Yaz”ı, öteki, “Tanpınar’ın “Bütün Yaz”ı:
“Rüya gibi bir yazdı. Yarattın hevesinle,
Her ânını, her rengini, her şi’rini yazdan.
Hâlâ doludur bahçeler en tatlı sesinle
Bir gün bir uzak hatıra özlersen o yazdan.
Körfezdeki dalgın suya bir bak, göreceksin:
Geçmişte gecelerden biri durmakta derinde:
Mehtap... İri güller... ve senin en güzel aksin...
Velhasıl o rüya duruyor yerli yerinde!”
(Geçmiş Yaz);
“Ne güzel geçti bütün yaz,
Geceler küçük bahçede...
Sen zambaklar kadar beyaz
Ve ürkek bir düşüncede,
Sanki mehtaplı gecede,
Hülyan, eşiği aşılmaz
Bir saray olmuştu bize;
Hapsolmuş gibiydim bense,
Bir çözülmez bilmecede.
Ne güzel geçti bütün yaz,
Geceler küçük bahçede.”
(Bütün Yaz).
Bu iki şiirde de yaz, içinde yaşanan birer zaman değil, artık geride kalan, bu yüzden de coşku yerine anıları çağrıştıran birer mevsim.
Zaten yaz sık sık böyle anıların kapısını zorlar:
“Kalabalık çarşılarda itiş kakış
gide gide dolanıyorsun
Baldıran otu gibi dalıyor yaz
bileklerin, memelerin terliyor
öpüyorum boynunu kollarını
elma kabuğu kokuyorsun
(...)
Sen eski günleri kokuyorsun”
(Koku, Oktay Rıfat).
Geçmiş yazlara ait anılar yalnız birer anı olmaktan çıkar, hüzünleri de beslemeye başlar:
“Öteki yaz ötemizde duruyordu
bir ev gibiydi içine girilmeyen,
gök sandığı odasından
görünüyordu en çok, yaprakların hışırtısı
güneşle vuruyordu camlarına
üstü gülle örtülü veranda
yaz içerde biz dışarda
bize kolay hüzünlerle
savrulan külleri kalmıştı mevsimin.
(Öteki Yaz, Oktay Rifat).
En uçarı şiirlerde de, ağırbaşlı şiirlerde de yazlardan söz ederken böyle bir hüzün çıkıverir okurun karşısına:
“Taze bira, yasemin kokan
Yaz sonlarında bir akşam
O deniz kenarı küçük lokantada
Dalıp gidişini hiç unutmam
(....)
Yanında mahzunluğumu artıran
Aşkımdı, doyamadığım aşkımdı!
Ne kadar öpsem, okşasam
Kalçaların, yarı açık dudakların
Alacakaranlık bakışlarındı.”
(Geçmiş Yaz, Necati Cumalı);
“Sanıyorum bu gelen hüzünlü bir yaz olacak
öyle ki, bütün akşamları hüzünlü
dutları ve karpuzları kavruk
sevgilim, dutları ve karpuzları kavruk
güneyden gelen adamların bile terlediği
(...)”
(Yaz Yadırgaması, Turgut Uyar)
KÖTÜMSER TABLOLAR
Ozanlar daha kötümser tablolar da izmişlerdir.
Cıvıldayan aşkların yerine ayaklarını sürüyen mevsimin getirdiği yorgunluktan, hatta ölümden söz edenler olur:
“(...)
Ölüme inandım,
güzel çok güzel
olduğunu düşünerek
güzelim düşünerek
çekirdek içleyerek
koca bir yaz geçirdim,
şimdi yorgunum biraz.”
(Koca Bir Yaz, Oktay Rifat);
“Bütün yükünü alıp kalkan yaz gemisi
Sularını yarmaya başladı ölümün.
(...)”
(Yeni Bir Yaz Umudu, Ahmet Muhip Dıranas).
Bütün mevsimler gibi, yazın da geçip gidivermesi zaman üzerinde düşünmeye yöneltmiştir ozanları:
“Kaynaşır birbirine gün olur zamanlar;
Geçmiş, gelecek birleşir tek kesitte.
Sanki ilk kez yaşarız, yaşanmışı geçmişte:
Ya da başlar ansızın tâ ilerde gelecek.
(...)
Daha demin kıştı, başlar temmuz
Ve yaşanır bir sonbahar gibi bir yaz dönemi.”
(Zaman Kayması, Behçet Necatigil);
“Yaz günü! hep sende aradım Zaman’ı
hiç bitmedindi, ‘dindi’ diyenler olsa da...
senden arta kalansa sadece kayboluşlardı
şimdi şiirler bile ağır ağır çürüyor
-belki çürümezlerdi, sözler bende kalaydı...”
(Yazlar ve Zaman, Hilmi Yavuz)
Ozan bakar ki göz açıp kapamadan yaz sona ermeye başlamıştır, “Yaz Göç Ediyor” der:
“Yaz göç ediyor -Ne yazık, yine güz!-
Uzak, bilmedik bir ülkeye doğru.
Mor dağlarda güneş doğmadan henüz
Yağdı bahçeme bir yaprak yağmuru.
(...)”
(Ahmet Muhip Dıranas).
Biten yazı, tükenmiş aşkları / artık ölü bir zaman sayanlar da olur:
“(...)
dönüş yok artık sana ırmaklı izlerinden
denizine hiç kimse gemiler uğratamaz
balıklar çevrintiler gökyüzünü akıp giden
sürüklenmiş bir ceset artık o ölü bir yaz
(...)”
(Ölü Bir Yaz, Kemal Özer).
TÜRKÇENİN SEVİNCİ
Yazar da biter; insanoğlu zamanın getirdiği acı, tatlı olaylar yaşar, aşklar sürer, değişir, yinelenir...
Türkçenin sevinci dizeler ise okurların dilinde yinelenir dururlar:
“Her yerde yazın bittiği söylenir,
Çürür çiçeklere yapışan karlar;
Belki uzaktan iki atlı yaklaşır,
Belki yakından iki yaprak kalkar;
Akşamın örtüsü derelerde yıkanır,
Gökyüzünü görünce gecenin devi
Çıkarıp şapkasından yıldızlar saçar,
Cüceler bunu bilir, gürgenler bilir,
Aşkın uyumadığı her yerde söylenir.”
(Yazın Bittiği, Ülkü Tamer).
Konur Ertop | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 195 - 1 Temmuz 1988
______________________________________________________________________________________
Yaz...
Yaşamımızın özünü oluşturan “gri” renkte açılan yeşil/mavi her parantez, gündelik yaşam, iş, sorumluluk, trafik, gürültü, kirlilik vb. kaçınılmaz 20. yüzyıl “nimet”lerinden kaçarak, bir süre için yeniden doğaya, (eğer bulunabilirse) insan elinin tümüyle kirletmediği sakin bir köşeye çekilip çoktandır yitirdiğimiz doğal dengemizi yeniden bulma ve bedenimizin çevreyle uyumunu yeniden sağlama dönemi...
Yaz, yaz tatili, güneş, deniz ve plaj...
Sinemanın kaçınılmaz olarak içerdiği “glamour”,
cinsellikle birleşmiş duyusal çekicilik öğesine kuşkusuz ki oldukça uygun bir dekor/zemin/mekân...
Ama sinemanın yaz ve yaz dekorunu çok iyi kullandığı,
belleğimize inanılmaz yaz görünümleri, izlenimleri, yaz aşkları ve ilişkileri kazıdığı söylenebilir mi?
Belki de hayır, çünkü sinemada da, birçok şeyde olduğu gibi, en baştan en ilginç ve çekici olduğu varsayılan görünümler,
sonuç olarak gerçekten ele alındığında, hiç de o denli çekici gözükmeyebilirler...
Yaz, öncelikle gençliğin ve gençlerin mevsimifit. Karnelerden, diplomalardan, uzun ve yorucu bir eğitim yılından sonra, genç bedenlerin güneş, sağlık, spor ve de duygusal/cinsel gereksinmelere doğru koşması kaçınılmaz. Bunun için sinema yazı dekor olarak alan sayısız gençlik filmi üretmiştir...
Delmer Daves’in “Yaz Âşıkları - A Summer Place”i genç âşıkların serüveniyle birlikte, iki kuşaktan yaşlıların sorunlarını da işin içine katan ilginç bir “yaz dramı”dır ve Max Steiner’in bu film için yaptığı müzik yıllar boyu unutulmamıştır. Filmin genç çifti Sandra Dee / Troy Donahue ise çoktan sinemanın solgun anıları arasına karıştılar...
Cliff Richard, ününün doğruğundayken çevirdiği “Yaz Tatili - Summer Holiday” filminde (1962) kumsalda güzel kızlara güzel şarkılar söyler...
Aynı adlı taşıyan bir diğer film ise, 1948’de çevrilmiş bir Amerikan filmidir ve Rouben Mamoulian’ın filminde, Eugene O’Neil’in bir oyunundan yola çıkarak yüzyıl başında bir küçük kasaba ailesinin duygusal serüveni anlatılır, Walter Huston, Mickey Rooney, Agnes Moorehead gibi oyuncuların da katkısıyla...
Yine o yıllardan (1950’den) kalma bir MGM müzikali, ülkemizde “Şen Yıldızlar” adıyla oynayan “Summer Stock”tur
ve Judy Garland, Gene Kelly çifti ve Charles Walters’in yönetimiyle alabildiğine sevimli bir filmdir...
“Kumsalda Parti - The Beach Party”de (1963) gençler,
Robert Cummings ve Dorothy Malone gibi büyüklerin kaygılı bakışları altında yazlarını yaşar, flört eder ve ‘rock’ parçalar söylerler...
Ve bu yönde daha birçok film anımsanabilir.
George Gershwin, “Porgy and Bess” adlı operasının ünlü şarkısı “Summertime”da zenci pamuk işçilerinin sömürüsünü anlatan
duygusal, lirik, ama alabildiğine dramatik güç taşıyan bir parça yaratmıştır.
Aynı adı taşıyan “Yaz Zamanı - Summertime” (bizde “Venedik Aşıkları”) filminde ise, ünlü İngiliz sinemacısı David Lean, Venedik’i gezmeye gelmiş, “evde kalmış” bir Amerikalı yaşlı kızın (Katherine Hepburn) bu romantik kentte İtalyan zamparaları ve jigoloları ile olan serüvenlerini acı-tatlı bir güldürü biçiminde anlatır (1955). Yaz, artık pek genç olmayanlar için biraz daha acı ve hüzünlü anlar, deneyimler içerebilir çünkü...
Nitekim, Tennessee Williams, benzer bir serüveni, “Roma’da Bahar - The Roman Spring of Mrs. Stone” filminde Vivien Leigh’in oynadığı yaşlanmış eski ünlü yıldız için yaratırken, yine filme alınan “Summer and Smoke” (bizde “Alevli Yaz”) adlı oyununda ise, 1910’ların bir Missisipi kasabasında, yazın getirdiği tensel istekleri sonunda bir serseriye teslim olarak gideren bir diğer yaşlı kızın öyküsünü anlatır. Peter Glenville’in yönettiği bu 1961 filminde oyuncular Geraldine Page ve Laurence Harvey’dir...
Billy Wilder’in “Yaz Bekârı - The Seven Year Itch” adlı güldürüsünde, karısı tatile giden yıllanmış koca Tom Ewell’i bekleyen “tehlike” ise, üst kattaki dayanılmaz sarışın Marilyn Monroe”dur... Her evli erkeğin “yaz düşleri”ni simgeleyen bu filmde, gerçi “matlup hasıl olmaz” ve Ewell güzel sarışının koynuna giremez... Ama bu aslında gerçekçi bir son değil, 1950’lerin moralist Amerikan sinemasının “evlilik kurumu”na verdiği bir (küçük) ödündür...
Robert Mulligan’ın “Bir Yaz Günüydü - Summer of 42” adlı tanınmış filmi (1971), sinemadaki nostaljik filmlere bir örnektir ve Herman Raucher’in romanından yola çıkan yönetmen, bir 1942 yazında yaşanmış bir çocukluğu, daha doğrusu kocası savaşa gitmiş güzel bir komşu kadın aracılığıyla, bir yeni-yetme çocuğun gençliğe adımını atmasını anlatır. Bu kez Michel Lengrad’in unutulmaz müziğini ve Jennifer O’Neill’in olgun güzelliğini de yardıma çağırarak...
Ama yaz, daha ciddi hasarlar yapabilir, daha ciddi, giderek ölümcül tehlikeler de getirebilir...
Çehov’un “Av Partisi” oyunundan uyarlanmış 1944 yapımı “Yaz Fırtınası - Summer Storm” filminde, melodram ustası Douglas Sirk, 1912 yılının Rusya’sında “hafifmeşrep” bir kadına tutulan bir yargıcın trajik biçimde sonuçlanan öyküsünü anlatır. Yargıç George Sanders, “meşum kadın” ise bir dönemin esmer güzeli Linda Darnell’dir...
Ingmar Bergman, tüm bir yıl bulutlu, karanlık bir gökyüzü altında bunaldıktan sonra, yaz tatilini sıradan bir eğlence dönemi olarak değil,
neredeyse bir psikanaliz seansı gibi bekleyen Kuzey insanlarının öyküsünü ilk dönemin 2 ilginç filminde anlatmayı dener:
- “Yaz Oyunları - Sommarlek” (1950) ve
- Harriet Andersson’u üne kavuşturan “Monika ile Geçen Yaz” (1952).
Bu 2 film de, görünüşteki “cinsel devrim”, komplekssiz çıplaklık ve doğal cinsellik öğeleri kadar, içerdikleri karamsar özle de
sinema dünyasını allak-bullak etmiş ve o yıllarda, hem Bergman’ın, hem de İsveç sinemasının adını dünyaya tanıtmış filmlerdir...
Bergman birkaç yıl sonra ve başyapıtları arasında sayılan ünlü “Bir Yaz Gecesi Tebessümleri”nde ise,
bu kez duygusal-cinsel sorunlara hafif bir güldürü biçiminde yaklaşacaktır...
Yine bir Tennessee Williams oyunundan alınmış olan “Geçen Yaz, Birdenbire - Suddenly Last Summer”da ise, bir genç kız “geçen yaz” bir Kuzey Afrika ülkesi kumsalında genç Arap çocukları tarafından öldürülmüş olan küstah ve saldırgan eşcinsel akrabasının, Sebastian’ın matemini tutar.
(Yönetmen: Joseph Mankiewicz, oyuncular: Elizabet Taylor, Montgomery Clift, Katherine Hepburn, 1959).
Daha yakın yılların bir Fransız filminde ise, Isabelle Adjani,
yazın nimetlerini bastıramadığı bir intikam duygusunun şiddet dolu dışavurumuna yeğler:
“Öldüren Yaz - L’Eté Meurtrier”...
Evet, sinema ve yaz...
Kuşkusuz daha birçok film anımsanabilir.
“Yaz Dilekleri - Summer Wishes, Winter Dreams”, bizlere yaşlılığın eşiğinde,
“menopoz” dönemindeki bir ev kadınının (Joanne Woodward) öyküsünü anlatır...
Shakespeare uyarlaması “Bir Yaz Gecesi Rüyası” veya aynı oyundan Woody Allen’in yaptığı,
“Bir Yaz Gecesi Seks Güldürüsü - A Midsummer Night’s Sex Comedy”, yaz ve cinsellik konularına değişik biçimlerde yaklaşırlar...
Eric Rohmer’in “Yeşil Işın - Le Rayon Vert” filminde,
yaz tatiline çıkmış çirkince bir sekreter kızın insanlarla kuramadığı ilişkinin iç burucu öyküsü anlatılır...
| [Dergideki fotoğrafın web karşılığı: "'Yeşil Işın' Yönetmen: Eric Rohmer"] |
Vs vs...
Kimbilir, sizlerin de kişisel sinema anılarınız arasında, benim aklıma gelmeyen ne “yaz görüntüleri” olsa gerektir...
Atillâ Dorsay | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 195 - 1 Temmuz 1988



















