Geçen ayın son günlerinde patlak veren ve yankısı sürüp gelen “Darwin’e Savaş” olayını çeşitli yönleriyle yansıtabilmek için,
önce gazete haberlerini ve basında yer alan yorumları sayfalarımızın elverdiği ölçüde aktarmak istiyoruz.
OKULLARA RAPOR
26 Mart günü Cumhuriyet gazetesinde yer alan “Dinçerler, Darwin’e savaş açtı” başlıklı haberle şu bilgiler veriliyordu:
“Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanı Vehbi Dinçerler, okullara kendi yazısının da yer aldığı bir rapor göndererek ünlü İngiliz bilim adamı Charles Darwin’in ‘Evrim Kuramı’na karşı çıktı, ders kitaplarında konuya ‘bir kanun gibi yer verilmemesi’ni istedi. Dinçerler, Darwin kuramı hakkındaki karşı ya da yanında görüşlerin Talim Terbiye Kurulu’na iletilmesi gereğine değindi. Dinçerler, rapordaki yazısında ‘Evrim teorisi, ilim ile dini görüşlerin çatışması fikrini ima edici sonuçlar doğurmuştur’ görüşünü savundu.
Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanı Vehbi Dinçerler, bakanlığın evrim teorisi konusundaki görüşlerinin yer aldığı rapora yazdığı yazıda, Darwin’in ortaya koyarak geliştirdiği evrim kuramı konusunda inandırıcı kanıtların olmadığını öne sürerek, ‘müşahedeler gösteriyor ki, bu teorinin bu seviyede münakaşası ayırıcı, kırıcı, şaşırtıcı, ilme güveni sarsıcı, hatta ilimle dini görüşlerin çatışması fikrini ima edici sonuçları doğmuştur’ görüşünü savundu. Dinçerler, konuya ilişkin lehte ve aleyhte görüşlerin Talim Terbiye Kurulu’na iletilmesini istedi.
Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı’nca okullara gönderilen raporda evrim teorisinin ‘tek taraflı ve ısrarlı savunulmasının ardında, teorinin materyalist felsefeye alet edilme gayretlerinin yattığı’ iddia edildi.
Raporda, D.T. Gish’in Türkçeye ‘Fosiller ve Evrim’ adıyla çevrilen, ‘Evolution: Fossils Say No...’ kitabından alıntılar yapılarak, jeolojik kanıtlardan çıkan sonucun, ‘yeryüzünde hayatın birdenbire ve çok kompleks bir yapıdaki canlılarla başlamış’ olduğu öne sürüldü.
Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı raporunda, evrim denilince akla gelen ilk şeyin ‘İnsanın maymundan gelmesi iddiaları’ olduğu da kaydedilerek, Prof. Gish ve bazı bilim adamlarına dayanılarak, insanın atası olduğu öne sürülen Java, Pekin, Nebraska, Piltdown ve Hong Kong adamlarının gerçek değil, ‘bilimsel bir sahtekârlık’ oldukları öne sürüldü.”
BİLİM ADAMLARI TEPKİ GÖSTERİYOR
Bu haberin altında, bilim adamlarının,
‘Bilimsel teorinin doğruluğuna Bakan karar veremez’ dedikleri ve “Darwin Raporu”na tepki gösterdikleri belirtiliyordu.
Tepkiler özetle şöyleydi:
- Prof. Erdal İnönü: “Bilimsel bulgularla dini görüşler arasında ayrılık olması gerekçesiyle, öğretim şeklini yeniden düzenleme gayreti laik milli eğitim ilkesini terk etmek anlamına gelir. Türkiye’de ortaöğretimde bilimsel buluşlar bu şekilde yanlış anlatılmaya bağlanırsa, buna engel olması gereken temel kuruluşlar üniversitelerdir. Görevlerini yapmalarını bekliyoruz.”
- Prof. Dr. Cevat Geray: “Bu, YÖK’ün medreseleştirmek istediği üniversitelerin Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı’ndaki uzantısından başka bir şey değildir.”
- Prof. Dr. Hüsnü Göksel: “Uygulama, Türkiye’de yapılan eğitimin aynasıdır.”
- Prof. Dr. Türkân Akyol: “Bilim, dinsel çevrelerin baskısıyla geçmişte saptırılmak istenmiştir. Ama, bilimin ışığı hiçbir zaman söndürülemedi. Söndürülemez.”
- Do. Dr. Şahin Yenişehirlioğlu: “Darwin, maymun nasıl evrime tabi ise, insanoğlunun türleri de evrime tabidir demiştir.”
DARWIN İÇİN SIKI SORUŞTURMA
29 Mart günlü Cumhuriyet’te Ümit Aslanbay imzası ile yer alan haberde şöyle deniliyordu:
“Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanı Vehbi Dinçerler, ‘Dinsel siyasetin bayrağını açarak Darwin’e savaş açmadığını’, konunun dinle ilgisi bulunmadığını, böyle düşünenlerin bunu, ‘Geç de olsa fark edeceklerini’ söyledi.
Dinçerler, ‘Ben, bu teori okullarda okutulmasın demiyorum, tam tersine okutulsun diyorum. Her şeyi yanlış anlıyorlar. Okullarda bunun yanlışlıkları da okutulacak. Buradaki inceliği anlamak lazım. Ders kitaplarının hepsi Darwin’in yanında. Bir tane rapor gitmiş, kıyamet kopuyor. Bir tane de aleyhine bir şey çıksın bakalım, fikirlerin çatışmasından hakikat ortaya çıkar.
Milli ahlakımızda şu vardır:
Hem doğruyu hem yanlışı öğreteceksin. Raporda yazdığım yazıda belirtildiği gibi, yerçekimi kanunu diyoruz, ama Darwin kanunu demiyoruz. Bunun bir teori olduğu anlatılmalı.
Bu meselenin Atatürkçülükle ne ilgisi var. Bilimsel bir konuyu öyle göstermek istiyorlar. Ben konuyu Atatürkçülükle ilişkilendirenlere karşı çıkıyorum. Bilimsel bir konudur bu’
(...)
Dinçerler: Rapor benim değil ki, hangi bilim adamı yazdıysa o cevap versin. Ben raporda konuyla ilgili lehte ya da aleyhte görüşleri istiyorum. Sonra ben diyorum ki, niye gazetelere yazıp veriyorsunuz aleyhteki görüşleri, yazın, Milli Eğitim Bakanlığına verin. Konuyu tamamen siyasal platformda tartışıyorlar. Ben buna kesinlikle girmek istemiyorum. Ben polemik istemiyorum. Bilimsel mütalaaları memnuniyetle kabul ediyorum. Bu konuyu 4 bin kişiden sorduk. Gerekirse bilim adamlarından bir bilim konseyi kurarız, onlar ne diyorlarsa onu yaparız.
(...).”
DERS KİTAPLARINI TÜMDEN DEĞİŞTİRMEK
30 Mart günü Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan “Dinçerler, Darwin’e neden karşı?” başlıklı makalesinde Boğaziçi Üniversitesi eski öğretim üyelerinden Dr. Reşit Canbeyli, bu konudaki görüşlerini şöyle açıkladı:
“Dinçerler, evrim kuramına ders kitaplarında ‘bir kanun’ gibi yer verilmemesini istemektedir. Bu çok ilginçtir, çünkü Dinçerler’in de belirttiği gibi Darwin’in evrim kuramı ‘bir kanun’ değil, kalıtbiliminden biyokimyaya, jeolojiden paleontolojiye dek çok değişik alanlarca ve bu alanlardaki bilimsel bulgularca desteklenen geniş kapsamlı bir kuramdır. Dinçerlerin, evrim kuramına ilişkin bulguları ve 150 yıldır tarışıldığı gerekçesiyle geçerliliğini sorgulaması herhangi bir kişinin düşünce özgürlüğü çerçevesinde doğal hakkıdır. Ancak, bir Milli Eğitim Bakanı’nın karşı sav ve bulgulara dayanmadan böyle bir görüş belirtmesi, en azından sorumsuzluktur.
(...)
Dinçerler’in mantığıyla yola çıktığımızda ders kitaplarını tümüyle değiştirip, içeriklerini son yüzyılların önemli gelişmelerinden arıtmak gerekir.”
GERİCİ İDEOLOJİ
İlhan Selçuk, aynı gün Cumhuriyet’teki köşesinde olayı şöyle değerlendirdi:
“Yıllarca süren savaşlarla Türkiye Cumhuriyeti kurulunca Atatürk kuralı koydu: Yaşamda, en doğru yol gösterici bilimdir.
Cumhuriyet devletinin temel ilkesi laiklik oldu. Öğretim Birliği Devrimi’yle okullarda bilimsellik egemenleşti. İslam Ortaçağı, Batı’dan yüzlerce yıl sonra aşılıyordu. Bir uygarlık savaşımı veriyorduk. İsteyen, istediğince inanır ve tapınırdı. Vicdan özgürlüğüydü bu. Ama okullarımızda bilim yol gösterecekti. Çocuklarımız; Galileo’yu, Darwin’i, Pavlov’u tanıyacaklardı, öğreneceklerdi.
(...)
1985 Türkiye’sinde Milli Eğitim Bakanı Vehbi Dinçerler’in Darwin’in ‘Evrim Kuramı’na karşı savaş açtığını okuyoruz. Bu, süregelen siyasal kavganın bir parçasıdır; bilimsel düşünceyi dışlayarak, halkı gerici ideolojinin bukağısına vurmak yolunda yeni bir adımdır.”
BAKAN KONUŞUYOR
31 Mart günlü Hürriyet’e göre, basına dağıtılan “Evrim Teorisi Hakkında Rapor Özeti” adlı kitapçığa Vehbi Dinçerler’in yazdığı giriş yazısı şöyleydi:
“Türkiye’de bu münakaşaların yeri fiilen ortaöğretim, hatta ilköğretim ve bununla ilgili yan ve üst kuruluşlar ile ortaöğretimde çocukları okuyan veliler olmuştur. Müşahedeler gösteriyor ki; bu teorinin bu seviyede münakaşası ayırıcı, şaşırtıcı, ilme güveni sarsıcı hatta ilim ile dini görüşlerin çatışması fikrini ima edici sonuçlar doğurmuştur. Bu yönleriyle bu tartışmalar, en azından kimseye fayda getirmemiştir.
Kaldı ki, (120 senedir kanunlaşmamış bir teorinin) karşısındaki görüşlerin de, ders kitaplarında okutulmamasının objektif ve ilmi olamayacağı da bizzat sade vatandaşlarımızın bile hassasiyetle üzerinde durduğu bir husus olmuştur.”
DARWIN TEORİSİ İSLAM’A AYKIRI
2 ve 3 Nisan günlü Tercüman’da, Darwin’in evrim kuramının İslam dinine aykırı olduğu yolunda din çevrelerinin görüşleri ile “teorinin yeniden gündeme getirilmesine çok kızdıklarını söyleyen ilim adamları”nın söyledikleri yer aldı.
Bunlar, özet olarak şöyleydi:
- Milli Eğitim Bakanı Vehbi Dinçerler, yaptığı açıklamada “Evrim kuramına karşı olan görüşler de öğretilsin istiyoruz” dedi.
- Diyanet İşleri Başkanı Tayyar Altıkulaç ve Başkan Yardımcısı Hamdi Mert, “çocukların inançlarını devlet gücüyle yıkma”nın ve “devletle dinin karşı karşıya olduğu şeklindeki istismarların” önleneceğini belirttiler.
- Prof. Ahmet Sonel, Prof. Talât Koçyiğit ve Prof. Emel Doğramacı’ya göre Darwin teorisinin ilmî geçerliliği yok.
- Prof. Gish (Amerikalı araştırmacı; görüşünü ne zaman, nerede belirttiğini açıklamamış): “Eldeki deliller, maymunun atamız olduğu iddialarını çürütüyor.”
- L. Zuckkerman (İngiliz anatomi uzmanı imiş; görüşünü ne zaman, nasıl belirttiği yolunda bilgi yok): “Maymun anatomisi üzerinde yaptığımız hemen her mukayeseli çalışma başarısızlıkla sonuçlandı. Maymunun insanın atası olması imkânsızdır.”
- Prof. Rüknettin Tözüm: “Teori olarak okutulmalı. Teori olduğu için inanılmaz.”
- Prof. Sadi Sun (Cerrahpaşa Tıp F.): “Bize de okuttular. Bu bir narh mı ki, bir din mi ki durup dururken bu kadar mesele arasında iş çıkarıyorlar.”
- Prof. Şefik Kayahan (Cerrahpaşa Tıp F.): “Niye sadece evrim teorisi okutuluyor, İnsan, canlılar arasında tek türdür.”
- Prof. Reha Poroy (Ticaret hukukçusu): “Niye ille evrim teorisi ve Darwin. O da okutulur, ona karşı olanlar da okutulur. Bu milli eğitim politikası içinde kalmalıdır.”
- Prof. Selçuk Aybar (Tıp profesörü): “Teori olduğu için okutulmalı. Zaten teoride zayıf noktalar var. Bunu Darwin de biliyor.”
KARIŞIK BİR İŞ
Orhan Duru, 4 Nisan günlü Milliyet’teki yazısında konuyu değişik bir açıdan ele aldı:
“Konu maymunları, şebekleri, orangutanları ve belki de pandaları kapsıyor. Oysa Charles Darwin adındaki doğa bilgini geçen yüzyıldaki yaşamı içinde daha çok bitkiler, çiçekler, orkideler (belki de manolyalar) ve böceklerle uğraştı.
(...)
Ama Darwin, doğadaki yaratıkların ve hayvan türlerinin ‘yaşam kavgası’, (Struggle for Life) verdiklerini ve bu kavgada güçlülerin, rakiplerinden üstün olanların ayakta kalabileceğini de söyledi daha da öteye giderek. Böylece kıran kırana kavga sonunda ‘doğal ayıklanma’ oluyor ve bu yolla yeni türler çıkıyor ve evrim oluşuyordu ona göre...
Darwin kuramının bu yönü çok eleştiriye uğradı daha sonra.
Mutasyon (ani değişiklik) kuramları da ortaya çıktı giderek.
Kolay değil insanın maymundan geldiğini içine sindirmesi. Gerçekten maymuna benzeyenler bile karşı çıkar bu görüşe. Bizler kendimizi maymuna benzetmeyiz de başkaları için yeni kuramlar ortaya atarak Darwin’i solda sıfır bırakırız güncel yaşamımızda. Bu nedenle başkalarının maymun da dahil her türlü hayvandan inmiş olabileceğini ya da o hayvanın ta kendisi olduğunu da yineleriz durmadan.
Sövgü ve övgü ile karışık bu yakıştırmalara bakarsanız insanların,
- bir bölümü tektırnaklılardan,
- bir bölümü geviş getirenlerden,
- bir bölümü yırtıcılardan inmiş olabilir.
- Ortadireğin bugünkü haline bakarsak onlar da herhalde sürüngenlerden geliyor olabilir.
Görüldüğü gibi insanların kökeni o kadar karışık o kadar yaygın ki, Vehbi Hoca bu işlere Darwin gibi dev bir bilgini hiç karıştırmasa daha iyi olacak.”
TOPLUMSAL YAŞAMI ARAPLAŞTIRMAK...
Son olarak Melih Cevdet Anday’ın 5 Nisan günlü Cumhuriyet’te yayımlanan yazısından alıntı yapalım:
“... Bütün bunlar dünya bilim çevrelerinde tartışılır, okullarda öğretilirken, konuyu maymundan gelmediğimiz gibi kaba bir biçime sokmamızın ve bundan da alınganlık yolu ile gocunmamızın, dahası evrenin be canlıların tek tek ve altı günde yaratılmış olduğuna ilişkin dinsel dogmaya karşı çıkıldığı savı ile yasaklara başvurmamızın nedeni, ancak geri kalmışlığımızla ve akla, bilime boş vermemizle açıklanabilir.
Ama böyle bir açıklama da kandırıcı olamaz sanırım. Bütün doğa bilimleri durup dururken Darwin’i seçip ona savaş açmanın başka nedenleri de olmalıdır. Evet, bilimlere, akla boşverdiğimiz, üniversiteyi medreseye çevirmek, yalnızca dilimizi değil, toplumsal yaşamımızı da Araplaştırmak istediğimiz doğrudur. Bu tasarım adım adım uygulanmaktadır; yarın Arap abecesine, fese de sıra gelecektir. Ben liselere din dersleri konması sırasında, gene burada, bilim dersleri ile din derslerinin çatıştığını birkaç kez yazmıştım; örnek olarak da dünyanın yaratılışı konusundaki kuramları ve dogmaları göstermiştim. Bunların bağdaştırılmasına olanak yoktur. Bu yüzden din hocası, doğa bilimi öğretmeninden yakınacaktır. ‘Ya ben, ya o’ diyecektir. Bütün sorun, laik öğretimden sorumlu kişilerin takınacakları davranıştadır. Anladığıma göre, bu çatışma içinde bakanlık, düyanın ‘Kün’ buyruğu ile yaratıldığına inananların yanını tutmaktadır.
Ey Türk Gençliği, sen ona buna bakma, al ‘Türlerin Kökeni’ adlı yapıtı, kendi başına, düşüne düşüne, bi güzel oku!”
Ek: 14 Nisan günlü Nokta dergisinde küçük bir soruşturma yer aldı ve “Darwin teorisi konusunda görüşlerine başvurulan ANAP milletvekilleri ağızbirliği etmişcesine Adem’le Havva’dan türediklerini söylediler.”
VE DARWIN KONSEYİ
Ve son olarak Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanı Vehbi Dinçerler, 5 Nisan günü bir “Darwin Konseyi” topladı.
6 Nisan günlü Milliyet’te bu konuyla ilgili olarak aşağıdaki haber yer aldı.
“Okullara bir yazı göndererek, ünlü İngiliz bilim adamı Charles Darwin’in ‘Evrim Teorisi’ne karşı çıkan görüşlere de ders kitaplarında yer verilmesini isteyen Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanı Vehbi Dinçerler, dün de 91 kişiden oluşan ‘Darwin Konseyi’ni topladı.
- Bilim adamları,
- Bakanlık mensupları ve
- 50 biyoloji öğretmeninin katıldığı ‘Darwin Konseyi’nde bir konuşma yapan Dinçerler,
“Biz yasakçı değiliz. Evrim teorisinin yanında, yaradılış teorisinin de okullarda okutulmasını istiyoruz” dedi.
Bir süre önce kendisini eleştiren HP Sakarya Milletvekili Turgut Sözer’in sözlerinden de örnekler veren Dinçerler,
“Bu yaptığı Atatürkçülüğe de aykırıdır. Bizi ortaçağın karanlıklarına götürür” diye konuştu.
1980 yılında ABD Başkanı Reagan’ın “Darwin teorisi hakkında ciddi endişelerim var” dediğini de hatırlatan Dinçerler,
hiçbir bilim adamı ve gazetecinin bir bilimsel meselenin doğruluğunu ya da yanlışlığını söyleyemeyeceğini bildirdi.
Bakan Dinçerler, toplantıdan sonra Milliyet’e yaptığı açıklamada,
yaradılış teorisi ile ilgili bilgilerin Türkçe’ye çevrileceğini ve bu bilgileri içerecek yeni kitapların yazılarak, okullarda okutulacağını söyledi.”
Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 118 - 15 Nisan 1985
______________________________________________________________________________________
Doğa bilimcisi Charles Darwin (1809-1882), Türlerin Kökeni (1859) kitabıyla, çağdaşlarının dünya görüşünü ve inanç dünyasını ikiye bölmüştü.
- “Evrim”e inanan “Darwin”cilerle,
- insan dahil bütün canlıların bugün oldukları gibi yaratıldığına ve değişmeye uğramadan yaşadığına (Tevrat’taki Tekvin = Genesis = Kuruluş öyküsüne) inanan “yaradılışçı”lar, yüzyıldan beri, “evrim”i ve “Darwin”i tartışır oldular.
Britanya Bilim Kurumu’nun 1860 yılında yapılan toplantılarından birinde, Oxford Piskoposu Wilberforce,
Darwin’in “Evrim Kuramı”nı -yani “doğal seçilim”i- savunan Thomas Huxley’i şu soruyla güç duruma düşürmek istemiş:
“Büyükbabasının maymun olduğunu kabul eden bir kimsenin büyükannesinin de maymun olması gerekmez mi?”
Alaycı saldırıyı, Huxley şöyle yanıtlamış:
“Hayatın gerçeklerini bulmak için uğraşıp didinen bilim öncülerini böylesine söz oyunlarıyla karalayan insanlardan olmaktansa,
haddini bilen ve gerçeğe saygılı “maymun” soyundan gelmiş olmayı tercih ederdim!”
Söylendiğine göre Darwin de oradaymış ama tartışmaya katılmamış (Bingham 1982: 78).
Olayı öğrenen gazete, haberi şu manşetle vermiş: “Darwinci Bilgin Maymun Soyundan Geldiğini Kabul Etti!”
Yüz yıllık klişe haber son yıllarda biraz değişikliğe uğradı. Şimdilerde, “İnsanın maymundan geldiğini iddia eden Darwin” diye giriliyor konuya.
Bu klişede iki kasıtlı çarpıtma birden yapılmaktadır:
- Önce, haber kaynağı Darwin değil Huxley’di;
- sonra, Huxley, maymunluğu değil, “maymun gibi insan olmaktansa”, “insan gibi bir maymun” olmayı tercih edeceğini dile getirmişti.
Darwin, kendi anılarında şöyle yazmış:
“Doğa bilimlerindeki soylu birikime küçük de olsa bir katkıda bulunmak için,
içimde karşı durulmaz şiddette bir tutkunun uyanmasında bu kitabın büyük payı olmuştur.”
Bu alandaki soylu birikime “küçük de olsa bir katkıda bulunmak” ateşiyle yanıp tutuşan Darwin, büyükbabası Dr. Erasmus Darwin ile Fransız doğabilimcisi Lamarck (1809) gibi, yeryüzündeki yüzbinlerce canlı türünün oluşumunu açıklayacak temel bir ilke ya da genel bir kuram peşindeydi. Genç Darwin, henüz iyice tanınmıyordu ama İngiliz bahriyesinin Beagle gemisiyle yapılacak dünya araştırma seferine doğabilimci olarak çağrıldı ve beş yıl süren bu sefere katıldı (1831-36). Darwin’in en değerli yazıları bu araştırma seferinin gözlem notlarında toplanmıştır.
Darwin, kendisinden öncekiler gibi yalnızca bir kuram önermekle yetinmemiş, evrimi kanıtlamış,
bilim çevrelerini inandırmaya, peşinden sürüklemeye başlamıştı. Tepki ve sorunlar da buradan doğuyordu.
Darwin’in “doğal seçilim yoluyla evrim” kuramı göründüğü kadar güvenilir idiyse Tevrat’taki “kuruluş” öyküsü yanıltıcı (yanlış) olmalıydı. Oysa, kutsal kitaptaki Tanrı buyruğunun doğruluğuna dayanarak, Adem Baba’dan öncesini kurcalayan nice kitaplar yakılmış, nice kişiler aforoz edilmişti (Güvenç 1979: 10).
Fransız doğa bilgini Buffon’un (1749) 70 bin ya da 500 bin yıllık dünyası ile filozof Kant’ın (1982: 134) Evrensel Gökler Kuramı (Cosmogony)’nda sözünü ettiği yüz-milyonlarca-yıllık evreni, İrlandalı Rahip Ussher’in sadece 5-6 bin yıllık yaradılış hesaplarına hiç uymadığı gibi, “yaradılmış evren” inancının yerine “oluşan evren” kuramını koymaya da pek yeterli olamamıştı.
Ancak, “evrim”den söz etmek, giderek, sakıncalı bir serüven olmaktan çıkıyordu.
On sekizinci yüzyılın ikinci yarısı birbirinden ünlü evrimcilerle doluydu.
- Erzurumlu İbrahim Hakkı (1703-1780), Marifetnâme’sinde,
yalnız evrimi değil, insanın düpedüz maymundan geldiğini de yazmış ama evrim sürecini açıklamaya kalkmamıştı.
Fransa’da;
- Voltaire,
- Turgot,
- Gibbon,
İskoçya’da;
- Adam Fergusson,
- Millar,
- Adam Smith’in tarih (insan) görüşleri de temelde “evrimci” idi:
İnsanoğlunun hangi evrim basamaklarından aşıp gelerek o günkü uygarlık düzeyine yükseldiğini araştırıyorlardı.
Fransız Devrimi sonrasında,
- Lamarck (1809),
- Saint Simon (1820’ler),
- Auguste Comte (1830),
- yerbilimci Lyell (1830),
- Hegel (1837) ve
- Marx (1859) evrimci geleneği sürdürmüşlerdi. Darwin onların eserlerini okumamış olsa bile, çoğunun çağdaşı idi.
Çağının evrimci ruhundan Darwin’in ne ölçüde etkilendiğini saptamak pek kolay değilse de; kendisinden sonraki evrimcileri yakından etkilediği söylenebilir.
- Amerikalı hukukçu Morgan (1877) Antik Toplum’un,
- İsviçreli hukukçu Bachofen (1861) Aile Hukuku’nun,
- Britanyalı hukukçu Maine (1861) ise Yazılı Hukuk’un evrimini incelemişlerdi.
- İnsanbilimin kurucu babası sayılan İngiliz Tylor (1871),
İlkel Toplum eserinde, Tüm Tanrı’dan Tek Tanrı’ya doğru, dinlerin genel evrimini incelemişti.
- Alman filozofu Nietzsche (1882: 167), tüm evrimci çabaların çarpıcı özetini şöyle yapmıştır:
“Tanrı öldü, o’nu biz öldürdük!”
Evrimciler arasında Darwin’in özel bir yeri vardı. Çağdaşları evrim sözünü etmiş ama kimse evrimi kanıtlayamamıştı. Nasıl oluyordu bu “evrim” denen değişim ya da dönüşüm? Evrim sürecini açıklamak üzere ortaya atılmış çoğu kuramlar, metafizik bir varsayımdan ya da iyi açıklanamayan bir sezgiden öteye geçememişti.
Evrimci bilginlerin en ünlülerinden olan Herbert Spencer’in (1876) “Evrim Yasası” adını verdiği temel ilke aynen şöyleydi:
“Evrendeki her (canlı, cansız ya da canlı-üstü) varlık alanında, öz’ün yoğunlaşıp bütünleşmesi
ve bu sürece koşut olarak, hareket (enerji)’in dağılıp yayılması ilkesi egemen (geçerli)’dir.”
Yasa belki geçerli olabilirdi ama bu yasayla, “öz”ün neden dolayı yoğunlaşıp bütünleştiği,
hareketin neden dolayı, nasıl dağılıp yayıldığı açıklanmış değildi. (Bkz. Güvenç 1976: 66).
Oysa canlı türlerin evrimini “yaşam savaşımı” ve “doğal seçilim” ilkeleriyle açıklamaya çalışan Darwin, doğanın güçlüyü tuttuğunu, değişimin (yani evrimin) bu yoldan gerçekleştiğini hemen hemen kanıtlamıştı. Öyle ki, Darwin’in doğabilimlerindeki soylu birikime yaptığı “küçük katkı”, Yaradan’ın “şerefli yaratık” insanla ilgili kutsal sözlerinin doğruluğuna gölge düşürmüştü. İşte Darwin’in “bilime yaptığı küçük katkı”nın bugün hâlâ bağışlanamayan büyük günahı buydu. Bu günah cezasız kalmadı.
DARWIN’İN YANILGISI İNANANLARI SEVİNDİRDİ
Türlerin Kökeni’nden yola çıkıp İnsanın Türeyişi’ne varan Darwin, “doğal seçilim” ilkesinde köklü değişiklikler yapmak gereğini duymamıştı. Gerçi Darwin, “maymundan geldiğimizi” iddia etmemişti ya ondan çok daha geniş kapsamlı, daha kökenci bir ilke öneriyordu. Yalnız insanlar değil, bugün yaşamakta olan ya da soyu çoktan tükenmiş bulunan bütün öteki türler, ortak ve tek bir atadan iniyordu. İnsan, türlerin en gelişmişi, en güçlüsüydü ya hep o “onurlu” yerinde kalıp kalamayacağı bilinmezdi. Evrim sürüyor, türler oluşuyor, kimileri zamanla tükeniyordu.
Darwin, insan cinsinin görünen, bilinen evrimini de “doğal seçilim” süreciyle açıklıyordu. İnsanlar dünyasında da güçlü olanlar seçiliyor, çoğalıyor; güçsüzler ise yavaş yavaş elenip ortadan kalkıyordu. En güçlünün yaşaması, zayıf olanları sömürmesi, genel kurama uygun olduğunca kaçınılmazdı da! Doğa en güçlüyü seçtiğine göre, dünyayı onun yönetmesinden daha doğal ne olabilirdi ki!? Toplumlar arasındaki gelişme farklarının “doğal seçilim” ilkesi ile açıklanması, bir yandan ırkçılığa, öte yandan endüstrileşmiş ülkelerin geri kalmış dünyayı kendi diledikleri gibi sömürmesine izin veriyordu.
Kısaca evrimci bilim, büyük devletlerin dünyayı sömürme politikalarına alet ediliyordu.
Darwin’in kültürel evrimi biyolojik evrimden ayırmayışı, istenirse, o çağın yaygın görünen “soyaçekim kavramı” ile de açıklanabilir. Geçen yüzyılın ortalarındaki “biyolojik kalıtım”, Anababa’nın taşıdığı türlü “özellikler”in tümüyle çocuklara aktarılması anlamına geliyordu. Öyle ki, “karga burunlu olmak”tan özverili olmaya, şişmanlıktan zekâya, hoşgörüden oburluğa, her türlü fiziki, zihni ve ahlaki davranış soydan gelen geçen “özellik”ler sayılıyordu. Yeterince genetik bilmeyen Darwin’in kalıtımla geçen özelliklerle, sonradan eğitim (ya da kültürleme) ile kazanılmış (öğrenilmiş) özellikleri birbirinden yeterince ayıramadığı açıkça görülüyor. Darwin, toplum ve kişilerin kültürel gelişim farklarını da “doğal seçilim” ile açıklamayı denemiş ama başaramamıştı. Oysa, insanların ve toplumların kültür farklarını açıklamaya çalışan toplumbilimci ve insanbilimci çağdaşlarına şöyle bir kulak vermesi ne kadar yararlı olabilirdi hem kendisi hem de bilim dünyası için!
Toplumbilimciler ile kültür tarihçileri Darwin’in “doğal seçilim”e dayalı “insanbilim”ini, kendi bulgularına aykırı buldular; Darwin’in insana ilişkin evrim kuramını reddettiler. İnsanoğlu’nun evrimi, yalnız “doğal seçilim”e değil, kültür süreçlerine de bağlı görünüyordu. Bu bilimsel yanılgı Darwin’in ikinci günahı oldu. Ancak Darwin’in, bilimsel katkısından rahatsız olanlarla Tanrı sözüne gölge düşürmesinden dolayı ona düşman olanlar onun bu yanılgısına, aslında pek çok sevindiler; çıkan fırsatı Darwin’e karşı rahatça kullandılar. Bu yanılgısı ile Darwin, eski günahını affettirecek büyük bir sevap işlemiş, evrime karşı çıkanların eline güçlü bir silah vermişti. Yaklaşık yüz yıldan beri belli kurum ve çevrelerce, “bilimin Darwin’i reddettiği” görüşü sürekli olarak yayılmakta ancak Darwin’in genel ve de özel iki kuramından hangisinin hangi bilim tarafından reddedildiği sorusu maksatlı olarak ortada (belirsiz) bırakılmaktadır.
“‘Çağdaş bilimin reddettiği Darwin’ kampanyası günümüzde de sürmektedir.
Oysa çağdaş biyoloji, evrimi olduğu kadar doğal seçilimi de kabul etmektedir” (Bkz. Mayr 1978).
Bilim adamlarının da başarıları yanında başarısızlıkları, sevapları yanında günahları vardır. Bunlar kişiyi ancak daha yakından tanıyıp anlamamıza yardımcı olabilir. Darwin’in bilim tarihinde özel bir yeri var! Çünkü Darwin, “bilime yaptığı o küçük katkı”sının cezasını, insan konusundaki büyük günahı ile çekmeye mahkûm edilmiş üstün kişilerden biridir. Bu cezayı çekiyorsa da bir türlü ödeyemiyor. Darwin, insan gerçeğinin canlı yarısını görmüşse de canlı-üstü (süperorganik = kültürel) yarısını hiç kavrayamamıştı. Darwin’in görüp anlayamadığı “insan” varlığı, onun kutsal inançlara karşı işlediği büyük günahı hiç bağışlamadı. Darwin, doğanın yarattığı insanı incelemiş ama insanın doğasını anlayamamıştı; ne var ki insanlık da bu büyük araştırmacıyı anlamak için özel çaba göstermedi; onu anlayamadı ve bu yüzden bağışlamadı.
EVRİM’İN YOLU: SAVAŞIM MI, DAYANIŞMA MI?
Yakın çağlara kadar, Batı uygarlığının çoğu insanları şunlara inanıyordu:
- Üzerinde yaşadığı Dünya (Toprak) Evren’in merkezindedir;
- “İnsan” denen “şerefli yaratık” öteki canlılardan ayrıcalıklı olarak -Tanrı benzerinde ve bugün oldukları gibi- yaratılmıştır;
- Âdemoğlu insan akıllı, bilinçli hatta (Tanrı gibi) bilge bir varlıktır. (Bkz. Güvenç 1979: 26).
- Bu inanç üçlüsünden ilki Polonyalı Kopernik’in gözlemleriyle yıkılmıştı (Sagan 1982).
Dünya artık Evren’in merkezinde değildi! Gezegenleri dünyanın değil, güneşin çevresinde dönüyordu. Kopernik ölmüş bulunduğu için suçun hesabı Galile’den soruldu.
- İnanç üçlüsünün ikinci ayağı ile çok kişi uğraştı ama “yaradılış” inancının yerine “evrim yoluyla oluşum” kuramını koymak başarısını Darwin gösterdi. Ancak evrim kuramını bilimsel yöntemle kanıtlayarak insan türünü “şerefli tahtı”ndan indiren Darwin, insanın inanan bir varlık olduğu gerçeğini görememiş, hemcinslerini kızdırmıştı.
- Geleneksel inanç dünyasından sonra kalan “bilinç” dayanağını da Dr. Freud (1928) söktü attı yerinden. İnsan da ayağını böylece yere basmış oldu. İnsan, kuşkusuz akıllıydı -akıllı olmasına- ama hiç de sandığı ya da övündüğünce bilinçli bir varlık olamamıştı. İnsan, hoşlanmadığı gerçekleri görmezlikten gelebilen -hatta yok sayabilen- karmaşık bir varlıktı. Ruh ve akıl hastalıklarının bilimsel açıklaması, Freud’a (1974) göre böyleydi. Akıl ve bilim gibi, bilincin de son kaynağı toplumdu. Çoğunluğa uyan “akıllı”, uymayan “hasta” sayılıyordu.
Çağdaş insanbiliminin gelişmesi üç temel dogmanın peş peşe yıkılmasını beklemiş; çağdaş insanbilim yeni temeller üstüne kurulmuştu.
Geçen yüzyılın insanbilimi, canlıların evrimi ve ırk sorunlarıyla uğraşan biyolojik bir antropolojiydi.
Bugünün insanbilimi kültür olgusuna da yer vermekte, yalnız ırklarla değil kültürlerle,
yalnız evrimle değil benzerlik, benzemezlik ve değişim sorunları ile de uğraşmaktadır.
Çağdaş insanbilim, düşünceyi, yaratıcı eylemi, iyi ya da kötü bütün davranışları,
kültürün bir işlevi; insanın kendini, ya da kişiliğini gerçekleştirme çabası olarak yorumlar.
Darwin gibi Marx (1859) da, insanlığın evrimini savaşıma bağlı görüyor:
“İnsanlığın tarihi, sınıf çatışmalarının tarihidir” diyordu.
İngiliz Spencer’in Toplumbilim İlkeleri aynı derecede evrimci olmakla birlikte sanki biraz daha barışçıydı:
“Toplumlar, basitten karmaşığa doğru çok boyutlu bir evrim yörüngesi üzerinde bulunuyor;
merkezci ve savaşçı toplum türlerinden kendi kendini yöneten ve barış yanlısı toplum biçimlerine doğru gelişiyordu.” (Güvenç 1976: 66-8)
Alman Tönnies (1887) ile Fransız Durkheim (1898) da, cemaat’tan cemiyet’e doğru çizdikleri tarihi evrim yörüngesinde, işbölümünden doğan “organik dayanışma”ya, ağırlık veriyordu. Gelişen uygarlık, toplumdaki işbölümünü yaygınlaştırırken, ilkel toplumdaki benzerlik “mekanik dayanışması” yerini birbirine benzemeyenlerin “canlı (organik) dayanışması”na bırakıyordu. Savaşan dünya yerine huzur içinde bir arada yaşayan insanların “barış dünyası” kuruluyordu. Özetle, evrimci düşüncede, savaş ile barış seçenekleri kıyasıya bir savaşıma girişmişti. Geride bırakılan iki büyük dünya savaşı, barışa bel bağlamış evrimcilerin umutlarını, ne yazık ki boşa çıkardı. Umut sarsıldı ama ölmedi.
Çağdaş insanbilim, ne Marx kadar “savaşımcı” ne Spencer kadar “barışçı” ve ne de Durkheim kadar “uzlaşmacı”dır. “Barış istiyorsan savaşa hazır olmak” ilkesi eski Roma’dan bu yana yürürlükte kalmıştır. Savaş hazırlığı, belki savaş zaman zaman önlenmiştir ama özleneni evrensel barışı bir türlü getirememiş; savaş hazırlıkları çoğu zaman savaşla sonuçlanmıştır. Kültürel gelişme -hız farkından dolayı- çatışmayı gerektirse bile, insanlığın geleceği, toplumlararası barışla işbirliğine ve bunun için gerekli dayanışmaya bağlı görünüyor. Geçen yüzyılın kimi ünlü evrimcileri “doğal seçilim”in geleceğinden umutluydu. Bu yılların dünya savaşlarına tanık olmuş insanbilimcileri ise en güçlünün yaşamasına dayalı bir “kültürel seçilim” ilkesinin insanlığı nereye götürdüğünden -kaygılı değilse bile- oldukça kuşkuludur.
Canlıların çoğalması ve seçilimi için yeterli görülen doğal (genetik) üstünlükler, kültürel gelişme için de etkili olabilir!
Bütün bu eleştirilerden sonra, Darwin’in “doğal seçilim yoluyla evrim” kuramının bilimsel açıdan geçerlilik olasılığı karşısında,
insanoğlunun kurtuluşu, yeni bir varlık bilincine (devrimine) bağlı görünmüyor mu?
Darwinci Thomas Huxley’in torunu Julian Huxley (1978) evrimci düşüncenin nereden nereye geldiğini,
İkinci Dünya Savaşı sırasında yazdığı bir denemesinde şöyle vurguluyordu:
“Neye yarar eğitim, eğer eğitim (insanoğluna), tarih, varlık ve değişim bilinci vermiyorsa?”
Bozkurt Güvenç | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 118 - 15 Nisan 1985
______________________________________________________________________________________
Annem bir melektir. Ben bir insanım. “O mahluk” ise bir maymundur. Annemin melekliğinin, “o mahluk”un insanlığa dönüşmesine bağlı olabileceğini düşündükçe, içim sızlıyor. Annemin melek olabilmesi için, niçin illa “o maymun”un da insan olması gerekebilir, anlamıyorum doğrusu. Üstelik annem, yaşarken de “melek gibi” idi. Yani öldüğü zaman melek olması hiç de şaşılacak bir şey değil. Fakat “o mahluk”, yani “o maymun”, yaşarken bir “insan gibi” değil ki. Hırsız ve taklitçi bir “maymun”. Ne şimdi, ne sonra, ne yaşarken, ne de ölünce insan olması olanaklı. Gerçekten isyan ediyorum, annemin melekliği ile “o maymun”un insanlığının ayın kefeye konmasına, aynı sürecin zorunlu sonuçları sayılmasına.
“O maymun” ki sahtekârdır, sahtekârlığı tescil edilmiştir; “o maymun” ki taklitçidir, taklitçiliği tescil edilmiştir; “o maymun” ki insanlara pek çok zarar vermiştir; şu anda insan kılığında gezse bile insanlara çok uzaktır; annemin sahip olduğu “evrimleşme” şansına sahip olması gerekir. Diyeceksiniz ki, “‘annenin melekliği’ ile ‘o maymun’un insanlığı arasında ne ilgi var?” Bunu ben de merak ediyorum. Zaten bu çalışmaya da bu sorunun yanıtını bulmak için soyundum. Aslında böyle bir soruya yanıt verebilmek ancak “bilimsel yaklaşım” ile olanaklıdır. Günümüzdeki bilimsel düşünce ise maymunlar tarafından Ortaçağ düzeyine geriletilmiştir. (Bu konuda kuşkunuz varsa, “Maymunlar Cehennemi” adlı filmi hatırlayın. Yine inanmazsanız “Maymunlar Cehenneminden Kaçış”ı da düşünün. O zaman hiç kuşkusuz, haklı olduğumu kabul edeceksiniz) Bu nedenle ben de “bilimsel yanıtı”, bir Ortaçağ “bilimadamı”nın çalışmalarında arayacağım. Belki şaşıracaksınız ama, Ortaçağ’da bile bilimde “tutarlılık” vardı. Belki daha da çok şaşıracaksınız ama, Ortaçağ’da bile bilimadamları (sonradan Darwin tarafından yeniden ortaya atılmış olan) “evrim kuramı”nı ya da “tekâmül nazariyesi”ni savunurlardı. İşte benim sevgili annemin melekliği ile, “o maymun”un insanlığı, bu iki öge, yani “evrim” ve “tutarlılık” yüzünden “birlikte mütalaa edilebilir”. “Edilebilir” ama gerçekten “edilmeli midir?”
Konuya biraz daha yakından bakalım: Bildiğiniz gibi İbn Haldun, bir Ortaçağ bilimadamıdır.
Sosyolojinin kurucusu olmak yanında iktisat ve biyoloji bilimlerinin de temellerini atmıştır.
İbn Haldun’a göre tüm evrendeki maddeler (varlık) beş durumda (kategoride) bulunur:
- Madde,
- Bitki,
- Hayvan,
- İnsan,
- Melek.
Yine İbn Haldun’a göre, “Alemlerdeki her ufkun (sahanın, stage) sonundaki zatlar (ve varlık nevileri), aşağıdan ve yukardan kendisine komşu olan bir zata (ve varlık cinsine) inkılap etmeye (Transformation) tabii bir istidatla müstaittir (istidatlıdır).” (İbn Haldun, Mukaddime, II, Hazırlayan, Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1983, ss. 1007-1008).
İbn Haldun’a göre, birbirini izleyen,
- madde,
- bitki,
- hayvan,
- insan kategorilerinin üst ucunda yer alan varlıklar, bir sonraki kategorinin alt ucunda yer alan varlıklara dönüşebilir.
Maymunun insana dönüşebilirliği konusuna, İbn Haldun, niçin girmektedir?
Bu sorunun yanıtı, Mukaddime’nin değerli çeviricisi, hazırlayıcısı Süleyman Uludağ tarafından verilir:
“İbn Haldun bir anlık (tafra, mutasyon) için de olsa insanların fiilen melek haline gelebileceklerini izah etmek için bu konuya girmiştir”
(aynı yapıt s. 1009).
Nitekim İbn Haldun da bu gerçeği, yani insanın meleğe dönüşme gerçeğini şöyle belirtiyor:
“Bütün bunlardan dolayı insan nefsinin beşeriyetten insilah ederek melekiyete intikal edebilme istidadına sahip olması icab eder.”
(aynı yapıt, s. 1008).
Şimdi anladınız mı neden benim annemin melekliği zorunlu olarak “o maymunun” insanlığına bağlı olarak görülebilir? Olay, varlıklar arası genel bir evrim olunca, aynı kural, yani evrimleşme kuralı, maddelere de, bitkilere de, hayvanlara da, insanlara da, meleklere de uygulanır. Ya da kural geçersizdir. “O maymun” insan olamaz ama, benim annem de melek olamaz o zaman. Oysa benim annem gerçekten bir melek.
Peki, bu “evrim” geri dönemez mi? Evrimin geri dönebileceği gösterilebilirse, “o maymun” eski yerine geri gider. Annemin melekliği de kurtulur. İbn Haldun’a göre, Evrim Kuramı tersine de geçerlidir. Yani aramızda insan kılığında gezen maymunlar bir süre sonra “asıllarına avdet edebilirler”. (Laf aramızda ben annemin melek olmasından bilistifade insana dönüşme fırsatını yakalayan “o mahluk”un da yakında maymunlar arasındaki “seçkin” yerine geri döneceğine eminim).
SPIELBERG’İN KATKILARI
Evrim kuramı İbn Haldun’dan sonra uzun bir duraklama dönemine girmiştir. Ne Darwin gibi “tanrıtanımazlar”, ne Mendel gibi “tanrıtanırlar”, ne de “genetik bilimi” ciddi bir katkı getirebilmiştir İbn Haldun’un bundan altı yüzyıl önce söylediklerine. Ancak günümüzde, bir başka dahi, İbn Haldun’un bulgularına bazı şeyler ekleyebilmiştir: Spielberg, beslenmenin evrim üzerindeki etkilerini incelemiş ve bulgularını, “Gremlin’lerin Bir Gecelik Muhteşem Yaşam Öyküsü” adlı çalışmasıyla insanlık âleminin dikkatine sunmuştur.
(Bkz. Gremlins, Videoteqhue).
Böylece, aslında tatlı, munis, sempatik bir mahluk olan Gremlin’in kötü beslenmeye bağlı olan “canavarlaşma” süreci, İbn Haldun’un (sonradan Darwin’e mal edilmiş bulunan) evrim kuramına büyük bir katkı olarak, ortaya konmuştur. (Filmden de hatırlanacağı gibi, Gremlin’ler, su ile temas ettikleri anda üreyen, gece yarısından sonra yemek yedikleri zaman “canavarlaşan” ve güneş ışığında ölen bir nevi cici ev hayvanlarıdır). Burada derhal, Eric von Daniken’in de, İbn Haldun’un kuramına önemli katkıları olan bir başka düşünür niteliği taşıdığı belirtilmelidir. Bilindiği gibi Daniken, çok eski zamanlarda, uzaylıların Dünya’mızı ziyaret ettiklerini ve bir süre burada yaşadıklarını anlatır. İnsan nesli ile uzaylılar arasında kaçınılmaz “melezleşme” sürecini gerçek bir bilimsellikle açıklayan Von Daniken aslında Einstein’ın “Birleşik alan Kuramı” açısından bir yenilik getirmez. Yine de bu kuramın özel bir uygulaması olması bakımından (uzaylı ile insan arasındaki karşılıklı dönüşümü belirttiği için) tarihsel bir misyonu gerçekleştirmiş gözükmektedir.
(Bkz. Tanrıların Arabaları, İstanbul, Milliyet Yayınları, 1978).
Spielberg dehası, (Gremlin’e ek olarak E.T. ile de) Einstein’a dayalı olarak Von Daniken’in geliştirdiği bu tezin kanıtlanmasında da ortaya çıkmaktadır: Bilindiği gibi, bilimadamları yıllarca maymun ile insan arasındaki “kayıp halka”yı aramışlardır. “Ne maymun, ne insan, ama hem maymun hem insan” olan evrim sürecindeki “geçiş halkası”, bu yüzden tarihe “kayıp halka” olarak geçmiştir. Nitekim İbn Haldun’un kuramı, ancak bu halka, Avustralya’da bulunduktan sonra, Darwin’e mal edilmiştir. İşte Spielberg, insan ile uzaylı arasındaki ilişkileri incelerken, insanlar ile melekler arasındaki “kayıp halka”yı bulmuştur. Dünya kamuoyuna E.T. adlı ike sunulan bu kayıp halka “ne melek ne insani hem melek hem insan”dır.
(Bkz: E.T. Videoteqhue).
E.T. ile tanılan insanoğlu artık evrilmesinin ilerdeki halkaları açısından da aydınlatılmıştı.
EINSTEIN’IN GERÇEK KATKISI
Bilindiğin gibi, Einstein’ın “Birleşik Alan Kuramı”, İbn Haldun’a Spielberg ve Von Daniken tarafından yapılan özel katkılara ortam hazırlayan kuramdır. Bu kurama göre tüm kâinat tek bir güç, tek bir varlık çerçevesinde algılanabilir. Einstein bu kuramı ile madde, bitki, hayvan, insan, melek, enerji arasındaki farkları kaldırmaktadır. Kuramın en önemli özelliği “vahdet-i vücut”, yani tüm kainatın Tanrı’da, tek bir bütün oluşturması gerçeği üzerine kurulmuş olmasıdır. Oysa, bilindiği gibi, İbn Haldun’un kuramı, melekler katında kesilmektedir. Çünkü İbn Haldun “vahdet-i vücut” anlayışına (kuramına) karşıdır.
Aslında Spielberg dünya üzerindeki evrimleşme açısından İbn Haldun’un etkisinde kalmıştır. Her ne kadar Birleşik Alan Kuramını, insanoğlu ile melekiyat arasındaki “kayıp halka” açısından uzaya açılarak kanıtlamaya çalışmışsa da, beslenme ile ortaya çıkan, “evrimleşme yoluyla mutasyon” ürünlerinin, dünyanın doğal koşulları altında (örneğin güneş ışığı gibi) varlıklarını sürdüremeyeceklerini öne sürmüştür. (Bilindiği gibi Gremlin’ler güneş ışığında ölürler). Einstein’ın sonradan Spielberg ve Von Daniken tarafından parça parça kanıtlanan kuramının asıl getirdiği yenilik ise, “Birleşik Alan” oluşturan tüm varlıkların “birbirlerine dönüşebilme” özelliğini açıklamış olmasıdır.
SONUÇ
Ana ilkelerini ve tarih içindeki gelişimini özetlediğimiz “Evrim Kuramı” açısından en büyük yanılgının Darwin’e ait olduğu bu noktada, açıkça ortaya çıkmaktadır. Darwin’in “evrimin geri dönmezliği” ilkesi, tümüyle yanlıştır. Einstein’ın da açıkça gösterdiği gibi, nasıl maymun insana dönüşmüşse, insan da maymun’a öyle dönüşebilir. Cladist’lerin, timsahların, kertenkelelerle değil, kuşlarla aynı aileden olduklarını bulmuş olmaları da (Bkz: Newsweek, April 8, 1985, s. 51) bu dönüşebilirliğin bir kanıtıdır. Nitekim daha altı yüz yıl önce İbn Haldun bunu görebilmiştir. Darwin’in bu konudaki yanlışı kabul edilebilir ve bağışlanabilir bir yanlış değildir.
Melek Anneciğim, hiç üzülme! Senin “melekiyat mertebesi”ne erişmen, ne “o maymun”un ne de başka maymunların zorunlu olarak insan mertebesine ulaşmasına yol açacaktır. Hiç merak etme, aynen senin melekler arasına gitmen gibi, her “mahluk” “layık olduğu yeri” mutlaka bulacaktır. Şu sırada ortalarda insan kılığında pek çok maymun dolaştığına, pek çok insana da maymun muamelesi yapıldığına bakma. Sen değil miydin, “Ne oldum dememeli, ne olacağım? demeli” diyen. Nur içinde yat.
Emre Kongar | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 118 - 15 Nisan 1985






