Sevgilim, karım, kızkardeşim, anam benim...
“Bu sıcaklarda seni düşünüyorum
Çıplaklığını
Boynunu bileklerini
Minderde ak bir kuş gibi yatan ayağını
Senin söylediklerini.
Bu sıcaklarda seni düşünüyorum
Bilmiyorum aklımda en çok kalan ne
Gözümün önüne gelen
Boynun mu bileklerin mi
Çıplak ayağın mı
Bana benim olurken söylediklerin mi?
Bu sarı sıcaklarda seni düşünüyorum
Bu sarı sıcaklarda bir otel odasında seni düşünüp
Yalnızlığımı soyunuyorum
Biraz da ölüme benzeyen yalnızlığımı”
ve “Saman Sarısı”nı ve daha nice aşk şiirini yazan Nazım Hikmet’in,
“Bir kadın canıma mercan sokuyor
Dayamış ağzıma bir memesini;
Bir tel uzayıp gidiyor saçından
Damağına muhabbetle gömülmüş dişleri.”
“Derin mırıltısı içinden teninin
İki çığlık halinde yükselir memeleri”
ve daha nice sevişme şiirini yazan Cemal Süreya’nın,
“Kadın vücudu, o ak tepeler, ak oyluklar,
Dünyayı andırıyor esirgemez duruşun.
Benim yaban ve çiftçi vücudum kazar seni
Ve toprağın dibinden fırlatır oğlunu.”
ve daha nice güzel şiiri yazan Pablo Neruda’nın zihnimde ayaklandırdığı resimler
ve imgeler arasındaki sonsuz alanda devinen (kadın)ı çok seviyorum ve sevdiklerimin en üstüne koyuyorum.
Peygamberleri, filozofları, düşünürleri, yazarları, sanatçıları, dünyayı değiştiren devrimcileri, bilinmezliklerinden çıkardıkları cevherlerle evreni zenginleştiren bulucuları, tarihi güçleriyle ve kanlarıyla yazan kalabalıkları doğuran kadını ve imparatorları , padişahları, çarları, kralları parmaklarında oynatan; aldatma, hile, oyun ve dişiliklerindeki ateşle dehşet saçan, insanlığın öyküsünü renkli aşk serüvenleri, korkunç cinayetleri, korkunç entrikalarıyla dolduran, Kanuni’ye oğlunu boğdurtan, düşmanların ellerine geçmemek için kendilerini uçurumlara atarak intihar eden, kurtuluş savaşlarında, ihtilallerde, 1871 komün harekâtında erkeklerle omuz omuza savaşan, fabrikalarda, tarlalarda çalışan kadınları anımsadım.
Seven ve sevdiğinin uğruna sadece onunla birlikte olmak, onunla birlikte birtakım güzellikleri, birtakım tadları bölüşmek, ilişkilerdeki büyüleri sonsuzlaştırmak, yeni boyutlar kazandırmak uğruna değerli sayılan her şeyi fırlatır atar bir yana, canını koyar ortaya. Çılgındır ve gözüpektir ve en büyük, en trajik aşkların yaratıcısıdır.
Kadın, erkeği her yerde -düşlerde bile- kendine çeken bir mıknatıstır. Çeker, yapıştırır, içinde eritip özümler.
Kadın alıştırmıştır erkeği yeryüzüne ve oraya yerleşmesini, benimsemesini, orası için savaşmasını sağlamıştır.
Öteden beri erkeklerin egemenliğinde olduğu söylenen ve yazılan kadın, kendisinden sadece belli durumlarda yararlanılan bir nesne değildir. O, (egemen) denilenle birlikte yaşamın hem özeline, hem geneline çeşitli anlamlar katan, yaşamın en bulanık, en gri, en karanlık anılarını bir bakışıyla, bir gülüşüyle, bir sokuluşuyla, bir davranışıyla, bir sözüyle billurlaştıran, ürettiği sihirle kan ve ölümün hep ıslak, hep çamurlu tuttuğu bir dünyada yaşayabilme olanağı sağlayan kadın; kutsal bir varlıktır. Bu gücü ve daha bir sürü özelliği, erdemi, yeteneği yüzünden erkekle bir arada bulunmak zorundadır. Ve bu zorunluluk, onu, uyumları yoğunlaştırılmış bir ortaklığı kurup, pekiştirip sürdürmeye itmektedir.
Toplumsal yaşamdaki akışlar hep erkekten kadına, kadından erkeğe doğrudur. İki cins de belli bir yaşa geldikten sonra gerçekleşebilecek bir birlikteliğin hayalleriyle donatılmışlardır. Birbirini içine alacak ve dengelerle, umutlarla yoğrulan mutluluklarını sergileyecekleri bir evreni tasarlarlar. Kendi paylarına düşen görevleri üstlenirler ve o evreni canlandırabilmek amacıyla canlarını dişlerine takarlar.
Ama kadına yaklaşmaya çalışan (çünkü din kurucusu peygamberlerin hepsi erkektir ve insanlığa sundukları ilkelerin çoğu erkeklerden yanadır, onları kayırıcı niteliklerdir. Çünkü erkeklere boyun eğmeyi, saygı duymayı, onların bir uydusuymuş gibi davranmayı ve edilginliği koruyarak kendiliğinden hiçbir atılımda bulunmamayı, hiçbir koşul ileri sürmeden teslim olmayı, güvenmeyi, ne yaparlarsa yapsınlar hesap sormamayı ve bağlı kalmayı, bütün bu baskılara karşın kendisine gidilen, kendisine ulaşılmak istenen bir doruk gibi görülmesini buyurmuşlardır kadına. Düzenlerin temeline yerleştirilen bu ilkeler de hiç tartışılmamış, uzun zaman hiç değiştirilmemiştir) ve çalışmasını değerlendirmek için önüne konulan engelleri aşma çarelerini arayan hep erkektir. (Tek-tük örnekler geneli değiştirmez.)
Erkeğin yaşama dört elle sarılması, çabalaması, yükselmesi, koşturup durması hep kadın içindir. Bir bakıma erkeğin yaşamını, atılımlarını zenginleştiren çok önemli bir kaynaktır. O kaynağın sularında bir azalma, bir eksilme oldu mu, erkeğin yaşamında da eksilmeler, azalmalar, kurumalar, tükenmeler görülür.
Erkek hep mutlu kılmak ister kadını. En rahat, en zengin, en elverişli ortamlarda yaşatma olanaklarını arar, armağanlar verir, ilişkilerinin konumunu güçlendirir; kadını yüceltir, eşsizleştirme koşullarının peşine düşer. Sezar, Kleopatra’yı Mısır tahtına oturtur, ülkesini Roma İmparatorluğu’nun topraklarına katmaktan vazgeçer. Antonyus, Kleopatra’ya duyduğu sevginin büyüklüğünü kanıtlamak istercesine Kıbrıs Adası’nı armağan eder, bir zamanlar komutanı olduğu Roma ordusuyla çarpışır.
Sekizinci Edward, Madam Simpson’la evlenebilmek için İngiltere Krallığını bırakır.
Paris, Helena’yı kaçırınca Truva savaşı başlar.
Kadınla ilgili öven, yeren, göklere çıkartan, acıyan binlerce kitap yazılmıştır. Öykülerde, romanlarda, piyeslerde özverileri, kahramanlıkları, kötülükleri, ezilmeleri, gururları, insanlıkları anlatılmıştır. Tablolarda çıplak ve giyinik olarak resmedilmiştir. Heykelleri yapılmıştır. Şarkıcıların, türkülerin çoğu onun için bestelenmiş, seslendirilmiştir. Baştacı edilmiştir, edilecektir.
Duygusal, tensel, ruhsal ilişkileri birbirine düğümleyen yollarda gücü tükenene kadar koşan erkek, insanı tanıma ve anlama bilincine eriştikten sonra kadını boyuna övmüştür, yüceltmiştir. Oysa kadın, yaşamının hiçbir döneminde erkeği övmemiş, yüceltmemiş, şarkı bestelememiş, şiir yazmamıştır. Ve boyun eğmesine, gücüne tapmasına karşın dünya yöneticisi olarak gördüğü erkeği gizli bir öç alma isteğiyle için için reddetmiştir.
Kadın, kullanılan bir insan biçiminde anlatılmaktadır ve bu sav sık sık gündeme getirilmektedir. Ama, onu kullandığı öne sürülen erkek de kendi cinsi tarafından (toplumun değişik katmanlarında yuvalanmış kişilerce) kullanılmaktadır ve bu nedenle kadından daha çok acı çekmekte, felaketlere, dramlara sürüklenmektedir. Ve aslında kadın, erkekten şanslıdır bu konuda, çünkü kendi cinsi tarafından kullanılmamaktadır.
Erkek cellat, yargıç, kadın ise (kurban) diye tanımlanır boyuna. Bu tanım doğru mudur? Yoksa yaşamın her anında omuz omuza vererek bir şeyler kotardığı erkekle birlikte ölümün karşısında çaresiz kalma yazgısını bölüşen kurbanlardan birisi midir?
Öteden beri insanlar, birlikte yaşadıkları topluluklarda kendilerine yakın buldukları, sevinçlerini, başarılarını bölüşmek istedikleri kişiler için bir şeyler yapmak girişiminde bulunmuşlar ve yapmışlardır. Ve bu insanların en önde olanları erkeklerdir ama erkeklere bir şeyler yaptıran kışkırtıcı güç ise, kendi yaşamının önemli bir parçası saydığı, hatta yaşamının öbür yarısı diye nitelendirdiği kadındır. Yeteneğinin bitek topraklarından devşirdiği ürünleri sunduğu, bölüştüğü eştir, sevgilidir, anadır.
O sesi, yüzü, vücudu harikalar yaratan, sesiyle, yüzüyle, bakışıyla, davranışıyla, tutumuyla ve doğurganlığıyla canlıların en üstün bilinçlerinden birisi olan kadın evrenin de yarısıdır.
O, güneş kadar, su kadar, hava kadar, toprak kadar önemli ve gereklidir.
Bunlarsız bir yaşam olamayacağına göre kadınsız bir yaşam da olamaz.
Ve kadın, yaşamın özüdür, kendisidir.
Muzaffer Buyrukçu
●●●●●
●●●●●
Kadın deyince...
Kadın deyince aklıma ilk babaannem geliyor, niçin bilmiyorum. Eski bir Osmanlı kadını olan, yirmi yıl önce yitirdiğim babaannem. Onun siyah başörtüsü, terlikleri, namaz seccadesi, güleryüzü... Bahçeye diktiği sümbüller, menekşeler; çocuklarına olan sevgisi, bana anlattığı masallar.. Geniş dünyası.. Babaannemin bütün dünyayı bildiğini sanırdım. Öylesine canlı olaylar, öyküler geçmiş parçaları anlatırdı bana. Çocukluğumun büyük, önemli bir parçasını oluşturmuştur onun anlattıkları. Bahçenin, çiçeklerin dili... Sonradan, onun tam yirmi yıl ahşap köşkten hemen hemen hiç çıkmadığını, eskiden de, genç yaşta felç olan dedeme baktığını, yalnızca altı ayda bir giyinip Altıyol’daki terlikçi Ahmet Uygun’a gidip kendine bir çift terlik alıp eve döndüğünü öğrendim. Babaannemin sinemayı bile bildiğini sanmıyorum. Duymuşsa da, gitmemişti. Evi, seccadesi, mutfağı, bahçesi onun tüm dünyasıydı. Ölümünden sonra halam, bir parfüm şişesini bana anı olarak verdiğinde şaşırdım, bir an içim buruldu. Demek babaannemin parfümü de vardı. Oysa o, soluk, sararmış gençlik fotoğraflarında bile sıkmabaşı ile çok yalın ve ciddi bakardı. Yaşadığı gibi sessizce, uykusunda öldü. Odasındaki aynalı dolap şimdi amcamda.
Yıllar önce bir hastane odasında yatarken tanıdığım hastabakıcı Reşide Hanım hiç aklımdan çıkmaz. Yaralı gövdemin altındaki çarşafı düzeltir, sürgümü dökerdi. Başı boynuna yapışıktı. O yüzden hep boynu eğik bakardı bana... Ufacıktı, kısacık boyu vardı, çelimsizdi. Bir kum yengeci gibi yalpalayarak yürürdü hastanenin koridorlarında. Odaya, güleryüzle girip çıkardı. Tatlı dilliydi. Bir gün boynundaki altınını çaldırdı. Bu, onun tek süsüydü. Yatağıma kapanıp ağlamıştı... Sonra, sarışın, boylu poslu, paspasçı Sarı Süleyman’a tutuldu Reşide Hanım. Umutsuz, tek yanlı bir aşktı bu... Geceleri gelir benden ayna, cımbız isterdi. Hastane odasının fersiz ışığında, tüylüce, buruşuk yüzüne bir bakar, cımbızı orada burada gezdirir, ince dudaklarına bulduğu koyu renk bir ruj sürerdi. Şimdi nerede, ne oldu bilmem.. O süre içinde, umudu, acıyı bir arada yaşamıştı. Geceler boyu koridoru gözlemişti. Tam kadındı.
Liseliydim. Marilyn Monroe’nun intiharı beni çok etkilemişti. Aylarca sinema mecmualarını izlemiş, bence gelmiş geçmiş en güzel kadınlardan biri olan Marilyn’nin niçin canına kıymış olabileceğini çok düşünmüştüm. Bugün Marilyn hâlâ belleklerde çok canlı. Ölümünü saran giz, şimdi de tartışılıyor.
1977 yılında, İzmir Devlet Hastanesi’nde dolaşırken, doğum bölümünde iki genç kadın gördüm. Bunardan biri çok nazlı, güzel bir zengin kızıydı besbelli... Yüzü çok alımlıydı, yanakları pembe pembeydi. Kolunda kıymetli takısı vardı. Yastığı, pikesi tertemizdi... Bebeği kucağındaydı. Yüzünde büyük bir kıvanç vardı. Az ileride bir köylü kadın, tüylü bir bebek doğurmuştu. Bebeğin yüzü, kolları ince, kızıl kahverengi tüylerle kaplıydı. Kınalı parmaklı annesi sonu görülmemiş bir sevgiyle emziriyordu. Nedense bu iki anne hiç belleğimden gitmez.
Ankara’da, bir masaj salonunda, yanıbaşımdaki masaya uzanmış yatan kadına takıldı bir gün gözüm. Sarışındı, tombulcaydı, teni bembeyazdı. Siyah dantel takım çamaşırı vardı. Yaşı kırk beşin üstünde olmalıydı. Yattığı yerde çok kadındı işte... Sonra, onu elbisesini giyince gördüm. Sıradan, sokaktaki herhangi kilolu, geçkince bir kadın oluvermişti... Ama masaj masasında yatarken Afrodit kadar etkileyiciydi.
1978 yılında Las Vegas kumarhanelerinde voltalarken, yanımdaki Amerikalı kız Vicky, bambaşka tür bir kadındı. Zengin bir koca aramaya gelmişti kumar ormanlarına; bu tek kollu canavarlar vadisine... Üç saat ayna karşısında makyaj yapar, yaşlı bir erkeği avlarsa nasıl rahat edeceğini anlatır dururdu. Mekanik bir bebek gibiydi. Yakası açık, kırmızı saten elbisesi ile bir iskambil kızını andırırdı. Fazla konuşmaz, çevreyi süzerdi. Takma kirpiğini bir dakikada takabiliyordu. Akşam parasını sayardı. O da tam dişiydi.
Anneannemin son yıllarında artık giymediği, dolapta dura dura havı dökülmüş, pörsümüş siyah kürkünü ilkin satmaya çalıştım. Fazla para veren çıkmadı. Eve, temizliğe gelen kadına verdim onu. Köylü kadın, kürkü giydi ve odamdaki boy aynasına uzun uzun baktı. Evden çıkarken dimdik yürüyordu, bir başkalık gelmişti haline... Tuhaf bir şeydi bu. Kadın oluvermişti. Anlatması güç.
Gülhane Hastanesi’nde beni doğuma götürürlerken, kürtaj için hazırlanmış bir kadın görmüştüm yan odada... Ayak tabanları kirliydi, çatlamıştı yer yer. “Korkuyorum doktor” diyordu. Hareketsiz yatıyordu. Bacaklarının üstünü örtmüşlerdi. Yüzünü göremiyordum. Kadındı işte... O da tam kadındı.
Birkaç yıl önce Dalaman uçağında, önde bir yere oturmuştum. Yanıma şık giyimli, güdük boylu, ellisinde görünen, basitçe görünümlü fakat çok süslü bir kadın oturdu. Çok korkuyordu uçaktan, kemerini ben bağladım. Bir sakinleştirici yuttu, hemen anlatmaya başladı. Dulmuş... Terziymiş... Üstündekileri kendi dikmiş. Uçak havalanırken bir sevgilisi olduğunu söyleyiverdi bana. Korku dilini çözmüştü sanki. Büyük bir doğallıkla anlatıyordu. “Çok yakışıklı... Yeşil gözlü... Okulu braktı... Ben harçlık veriyorum. Cebine koyuyorum. Durmadan ona buna telefon açar... Çok üzüyor beni. Özlesin diye bıraktım onu geride. Kim bilir kaç para telefon faturası gelecek?” diyordu... Bir resim çıkarttı. Baktım, gözleri birbirine yakın, çırak tipli, kirpi saçlı, sevimsiz bir gençti bu. “Yakışıklıymış sizinki...” dedim. Memnun oldu. O da, onca basitliği içinde unutulmaz bir kadındı.
Tüm bunların dışında kadın deyince aklıma güzellik, gizem, Charlotte Rampling, Indira Gandi, Isabella Rosselini’nin Lancôme reklamlarındaki yüzü, Uzakdoğu’daki striptizci kızlar, bazı arkadaşlarımın Amerikalı eşleri, Japonya’da gördüğüm çekik gözlü, az konuşan kadınlar, Macar operetlerindeki modası geçmiş sarışın güzeller; kadın berberlerinde çırakların süpürdüğü sarı, kızıl, siyah perçemler, bukleler, saç parçaları; kuyumcu vitrinlerinin göze yansıyan ışıltısı, gelinlik satan dükkânlardaki mankenlerin gölgeli kirpikleri gelir.
Nazlı Eray
Kadın
Biyolojik olarak kadın, insan türünün dişisidir. Öyle sanıyorum ki, biyosferdeki dişilerin en talihsizi. Neden derseniz, öteki canlı türlerinin hiçbirinde, erkeğe oranla dişinin daha zayıf, daha ikinci sınıf bir durumda olduğu görülmüyor; fizik olarak da, fonksiyon olarak da aralarındaki eşitlik tam: Dişi kaplan erkeğinden zayıf olmadığı gibi, dişi aslan avlanmada (üretimde) erkek aslandan hiç de aşağı kalmaz. İnsan türünde kadının talihsizliği galiba iş bölümüyle başlamış, giderek analık ve ev kadınlığı fonksiyonları kadını sosyal hayatın dışında bırakmıştır. Bir manada, erkek egemenliği toplumu, kadının üretimin dışında kalmasıyla oluşuyor; bu egemenliğin sarsılması ise, yüzyılımızın başlarından itibaren yeniden (endüstriyel) üretime katılmasıyla gerçekleşiyor. Kadınla erkeğin, mutfakta, yatakta ve sokakta eşit haklara hukuken ve fiilen sahip olabilmesi, kadınları manen olduğu kadar maddeten de zayıf düşüren erkek egemenliğinden kurtaracaktır; ben ne diyorum, kurtarmaya başladı bile!
Attilâ İlhan
●●●●●
●●●●●
Gerçeküstücülüğün kadın imgesi, Breton’un sözleriyle “erkeğin en yüce kurtuluş umudu”nu dile getiriyordu. Ne yazık ki, hâlâ gerçekleş(e)medi bu umut. Günümüzün dünyası cinselliğin alabildiğine vurgulandığı, fetişleştirildiği bir dünya. Kadın gövdesi ve yüzü, her türlü metaın pazarlanmasında kullanılıyor ve reklam, sürekli biçimde cinselliği çağrıştırıyor. Gelgelelim, bu gelişme Eros’un özgürleştiği anlamına gelmiyor. Tam tersine: Alabildiğine yabancılaşıyor Eros.
Kadının ve erkeğin tarihini birlikte okuyabilmeliyiz. Kolay iş değil elbet. Tarihselliğin içinde bakıldığında, kadın ve erkek imgelerinin kapitalist toplumda da sosyalist toplumda da parçalandığını söylemek zorundayız. Çünkü parçalanmanın kökü çok daha gerilerde, kadın ve erkeğin topluluğun üyeleri olarak biçimlenen konumlarında yatıyor.
Dıranas’ın “Aşklar uçup gitmiş olmalı bir yazla” dizesi, sadece erkeğin bir hayıflanışını dile getirmiyor bana kalırsa. Bu hayıflanış kadına da ait. Binyıllardır kadın da erkek de birbirlerinde neyi aradıklarına karar verememiş görünüyorlar.
Gerçekten de, nedir erkeğin kadında aradığı?
Eros, yalnızca tensel aşkta mı doyuma ulaştırmayı öngörmektedir?
Schopenhauer “sevgilinin elde edilememesinin” intiharı kışkırtıcı bir öğe olduğunu vurgular ama doyum yine de tam bir mutluluk sağlamaya yetmez. Ruhsal doyum, burada gerekli olan öteki terimdir herkesin bildiği gibi.
Jung, çok yıllar önce gündeme getirmişti herbir cinsiyetin bir personası ve bir gölgesi olduğunu. Dahası “erkekteki gizli kadınlığı”. Söylemek bile gereksiz: Burada sözkonusu olan biyolojik anlamda bir erseliklik değil. Jung’un anima adını verdiği bu yan, parçalanmış bir birliği betimlemek amacına yöneliktir. Nitekim kadındaki erkek yanı da animus diye adlandırır. Kadın ve erkek, birbirlerinde kendilerinde eksik olanı değil kendilerinde mevcut olanı aramaktadır, denebilir. Bu karşılıklı mevcut olan, yüzyıllar süren toplumsal uygulamalar sonunda bastırılmış, yolundan sapmış, yabancılaşmıştır. Özgürlüğünü isteyen sadece cinsellik değildir. Tüm kadınlık be tüm erkekliktir.
Kadın bizim güvencemiz, öteki yüzümüzdür. Biz de kadının güvencesi ve öteki yüzüyüz. Yine Breton’u anacağım:
Onun gördüğü düş “iki cinsli ilk yaratık’ı yeniden kurmak ve yaşamaktı.” Bu düş görülmeye değer ve görülmesi istenecek bir düştür.
Ama böylesine bir Özgür Eros, ancak Özgür Emek bağlamında gerçekleşebilir.
Ahmet Oktay
●●●●●
Önüne bir beyaz kâğıt çek, başına büyük harflerle “kadın” diye yaz, sonra aklına gelenleri olduğu gibi döktür.
Nedir bu?
Psikanalizin “serbest çağrışım” tekniği mi, “entel”lik sınavı mı, yoksa bu konuda bir zamanlar “hasbelkader” bir şeyler yazmış olmanın cezası mı?
Niye bilinçle değil de kader gibi yazmışım,
niye toplumsal genellemeler değil de bireysel çözümlemeler yapmışım, hele kadın düşmanı psikanalize nasıl dayanırmışım? vb.
Bunlar bir zamanların sorunlarıydı ve ben şimdi lafı uzatıp asıl konudan kaçmıyor muyum?
İçimden geldiği gibi yazmaya direndiğimin, entelektüel gevezeliklere sığınmaya çalıştığımın farkındayım. Kadın üzerine yazdığım (ne cüret!) yılların rahatlığına artık sahip olmadığımı da biliyorum. Gerçi yine derslerimde gençler “Kadın Ruhbilimi”ni, “Kadınlığın gizemi”ni, “Kadın Olmak”ı, “Kadının Adı Yok”u tartışıyorlar, ama ben o sırada başka yerlerde oluyorum. Velhasıl, kadının eski tadı yok.
Ama eskilerden kalma bir iki düşüncemi söyleyeyim isterseniz.
Kadın sorunlarıyla ilgili bütün bilgileri, çözümlemeleri, hatta kavramları Batı’dan aldığımız çoğu zaman unutuldu. Böylece bütün sorumluluk Türk erkeklerinin sırtına yıkılıp yabancı erkekler aklanmış oldu. Bu yaklaşımda, Batı’ya düşkünlüğümüzün, çevirilerle düşünme alışkanlığımızın etkisinden söz etmek yetmez. Kadınlarımız açısından bu tutumda, yanıbaşındaki erkeği değil (çünkü o “reel”), ille de uzaklarda (dolayısıyla “ideal”) olanı beğenme, farklı görme, üstün bulma eğiliminin, yani bir tür Madame Bovary psikolojisinin de payı yok mu?
Erkeğin binlerce yıllık egemenliğinin kadını olduğu kadar kendisini de yaralamış olduğu unutuldu hep. Erkek ekonomik ve toplumsal gelişmişliğini neredeyse psikolojik azgelişmişliği pahasına kazanmıştır; kadın da toplumsal ve ekonomik yoksunluğunun acısını erkeğin kişilik gelişimini ketleyerek çoktan çıkarmıştır. Gücü elinden alıverildiğinde ya da kadın eşit koşullara kavuştuğunda erkek kimbilir kaç yüzyıllık bir yalnızlığa mahkûm olacağını görebilmektedir artık. Kısacası, eşitliğin olmaması iki tarafa da yaramamıştır denebilir, kimin lehine olursa olsun. Şu halde sorun sadece kadınların sorunu değil. Erkeklerin sorununu da artık kendileri üstlensinler deme kolaycılığı, asıl niyetin üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olduğunu gösterir.
İşlerin artık bu noktaya geldiğini gördüğüm için nicedir konuyla ilgimi kesmiştim. Ne zamandır kafa yorduğum asıl sorun, sağlı sollu bütün aydınlarımızın neden ille de ikilemler yaratma eğiliminde olduğuydu. Bu çekişmenin -tartışma değil mi yoksa?- son örneği de, edebiyatımızda klasik var mı / yok mu fırtınası oldu. (Tıpkı kadın mı / erkek mi der gibi.) Önce tozu dumana katıp, sonra ortalık yatışınca konuyu tümüyle unutmak, terketmek sanki temel özelliğimiz. Sorunları ikilemler haline getirip kendimizi çıkmaza sokmak, sonra da hiçbir şeyi çözmeden sıvışmak...
Kadın mı demiştiniz?
Bekir Onur
●●●●●
“Kadın” sözcüğü, ilkin kendi içeriğini çağrıştırır, larşı cinsel sınıfı ansıtır bana. Onunla yüzyüze gelme olasılığı belirdğinde, derlenip toparlanma, davranışlarıma çekidüzen verme gereği duyarım. Bunu, dişisine kendini beğendirme içgüdüsüyle donatılmış bir canlının doğal tutumu saymak yerine, ‘olduğu gibi görünmeye’ ya da ‘kendine daha çok benzemeye’ çalışmak diye nitelendirmeye çalışmak doğru olur. Başka türlü söylenmek istenirse, hep beklenen, ne zaman geleceği bilinmeyen bir konuğa dağınık yakalanmama çabası da denilebilir.
4-5 yaşlarındayken sorulsaydı, kadın sözcüğünün ilk neyi çağrıştırdığı sorusu, yalnızcca “Anneyi” derdim sanıyorum. Oysa, yaşım ilerleyip yaşamın türlü evrelerinden geçtikçe, birbirleriyle bağdaşmayan çok değişik rollerde karşıma çıktıklarından, (üstelik, tüpte bebek geliştirmeye başlandığından, annelik kadına özgü bir ayrıcalık olmaktan çıkmış bulunuyor), kadınlar üzerinde izlenimlerimi alt alta yazıp toplayabilmem olanaksızlaştı. Ancak, bunlar yan yana eklendiğinde, aşağıda küçük bir kesitini vereceğim inişli çıkışlı çağrışımlar eğrisini oluşturabilirler.
Kadın, Gelenekler uyarınca erkeğin namusu sayıldığından ,evlendiği erkeğe kendini sağlam, standartlara uygun bir ürün gibi sunmakla yükümlü kişidir. Oğlunu, kuduz sanılarak kapatıldığı “ölüm odası”nda yalnız bırakmaya içi elvermeyen anadır. Albenisini karşılıksız çek gibi dağıtarak cinsel sömürü örneği veren kimsedir. Virginia Woolf’tur, Gülten Akın’dır, Tomris Uyar’dır, Adalet Ağaoğlu’dur. Aslında, yeterince yeterince saygınlık gördüğü dar bir aydın çevresinde kendi kadınlığını savunarak feminizme yararlı olacağını sanan kimsedir. Dürüst, art düşüncesiz yakın iş arkadaşlarım İ.S., G.K., M.Ö.’dür. İçki masalarında sabahlayıp, gün ağardıktan sonra yatmak üzere eve her gelişimde uyumamış, dönüşümü beklemiş olduğunu gördüğüm annemdir. İnsana, “bir daha asla!” dedirten genelev sermayesidir. Kadın, en umarsız alışkanlığımdır, yokluğunda, yalnızlık suçları işlediğim.
Mustafa Öneş
●●●●●
●●●●●
Sosyolojik araştırmalar, istatistikler dışında sık sık doğrudan sözcük anlamının dışına taşacak biçimde -hem övgü, hem yergi amacıyla- kullanılagelen bütün sözcükler gibi, “kadın” da bir imge getirmiyor yedeğinde. O kadarına ki bu sözcüğü kimin kullandığı daha önemli benim için: Yani, hangi amaçla kullanıldığı.
Aşırı yüceltilmiş, neredeyse insani özellikleri kalmamış, cinselliği yok sayılan, kutsal, ana-bacı, sadık sevgili, başarılı iş kadını,
ezilen ev kadını, hakları yol sayılan köy kadını, hakkından fazlasını elde etmiş, konumundan hoşnut bir süs bebeği mi?
Sinemamızın da katkısıyla, son yıllarda kadın simgesi belli “tip”lerle abartıldı, parçalandı.
Kadınlar, bana yaptıkları işlerle kendi imgelerini getiriyorlar.
Tomris Uyar
Milliyet Sanat Dergisi - Sayı 187 - 1 Mart 1988
____________________________________________________________________________________________________________
Anne Delbée’nin yazdığı Fransa’da 1982’de yayınlanmış, “Bir Kadın” adlı kitabın kapağında şu yukarıdaki sözler yazılıydı. Yazının gerisinden, isyankâr saçları bir türlü toplanamamış, gözleri hüzünlü, dolgun dudakları sanki biraz öfkeli bir kadının sararmış fotoğrafı bana bakıyordu.
Ne yazarının usta bir tiyatro yazarı ve tiyatro yönetmeni olması, ne fotoğraftaki kadının çekiciliğiydi beni bu kitabı alıp okumaya iten. Heykeltraşları, yazarları, tüm sanatçıları, kadın yazar, erkek yazar, kadın sanatçı, erkek sanatçı diye ayırmaktan yana olmadığımdan, bu adını bile duymadığım “Kadın heykeltraş”ı tanımak gibi bir niyetim yoktu...
O kapak yazısında en çok ilgimi çeken Auguste Rodin adıydı. Heykel sanatında çığır açan, taptığım bir sanatçının, Rodin’in bilmediğim yönlerine yaklaşabilmek için bir “araç” olabilirdi “Bir Kadın” kitabı ya da Camille...
500 küsur sayfalık kitabı okuyup bitirdiğimde (birkaç yıl önceydi) belki de en az Rodin denli önemli bir heykeltraşı tanımış ve bir kez daha yalnız kadın olmanın değil, insan olmanın kahredici güçlüğünü, acısını, sevincini, dayanılmaz ağırlığını içimde yaşamıştım... O gün bugün dünyanın neresine gidersem gideyim, Camille Claudel’in eserlerini görme, görebilmek, bende bir tutkuya dönüştü. (Eserlerin çoğu Fransa’da, çok azı Almanya’da ve ABD’de). O gün bugün Rodin’in eserlerine aynı hayranlıkla bakıyorum ve onlara bakarken Camille’i görüyorum ya da sesini duyuyorum... Ama Rodin’in kendisini galiba artık sevmiyorum.
Camille Claudel’i sizler de tanıyın istedim.
Camille Claudel: 1864’te doğdu. Babası ilkokul müdürüydü. Tüm çocukluğu boyunca annesi ve kendinden küçük iki kardeşiyle birlikte babasının tayinleri nedeniyle Fransa’nın güneyinde küçük kentlerde, kasabalarda, taşrada, toprakla haşır neşir yaşayacaktı.
İki tutkusu vardı: 4 yaş küçük olan kardeşi Paul ve topraktan, çamurdan biçimler yoğurmak. Aşçı kadını kandırıp, mutfaktaki fırında”eserleri”ni pişirmeye başladığında 8 yaşındaydı. (Evet, onlara “eserim” diyordu. Ve bunlar çamurdan hayvancıklar, minik biblolar ya da minik kızların yapmayı sevdiği çiçekler falan değildi. Bunlar aile bireylerinin, arkadaşlarının büstleriydi.)
“Camille! Gel, ev işlerine yardım et!”...
“Camille, yine elbiseni kirletmişsin!”...
“Camille, yüzün-gözün, ellerin yine çamur içinde, yaklaşma bana!”...
“Camille, bu eve artık çamur girmeyecek”...
“Camille, ne biçim çocuksun sen! Öteki kız çocukları gibi olamaz mısın!”
Ailenin “karakoyun”uydu.
Tek sığınağı bahçedeki çamur yığınları ya da küçük kardeşine anlattığı masallardı:
“Bak, küçük Paul bir gün seni alıp, dünyanın ta öbür ucuna, taa Çin’e götüreceğim... Orada...”
12 yaşındaydı Camille. “Baba, bak en yeni eserim: David ve Goliath.”
Baba Claudel sanki o gün ilk kez gördü kızını. (Nogent’deydiler). Bir ona, bir karşısında “canlıymış gibi” duran toprak heykele baktı. Baba, heykeltraş dostu Alfred Boucher’i alıp, eve getirdi... Birkaç gün sonra Alfred Boucher, Güzel Sanatlar Okulu’nun Müdürü Paul Dubois’la birlikte yeniden Claudel ailesini ziyarete geldi.
Paul Dubois, “David ve Goliath”ı görüp, “Mösyö Rodin’den ders almış olmalısınız” dediğinde küçük kız omuzlarını silkti.
“Ben heykeltraş olacağım” demekle yetindi.
●
“Ben heykeltraş olacağım.”
18 yaşındaydı Camille. Kızının heykeltraş olabilmesi için aileyi Paris’e yollamıştı baba Claudel.
Ancak Paris Güzel Sanatlar Akademisi kızlara kapalıydı. Yalnız kızların gittiği bir atölyeye girdi.
Atölyeyi her ziyaret eden eserlerini gören aynı şeyi söylüyordu:
“Tıpkı Rodin!”...
“Sizi Mösyö Rodin mi eğitti?”...
“Bunu olsa olsa Rodin yapmış olabilir.”
Nefret ediyordu Camille, adından bunca söz edilen, eserleri hayranlık-saygı uyandıran, çapkınlıkları dillere destan yaşlı zamparadan!
Ve günün birinde nefret ettiği Mösyö Rodin’i gördü. Afred Boucher onu kızların atölyesine getirmişti.
“Bu büst kimin?”
Birinin “benim” demesini bekliyordu.
“Kardeşim Pau Claudel’in” dedi Camille. “Şimdi 14 yaşında. Harika bir çocuktur.”
Rodin, “İnsan yüzü asla simetrik değildir, siz bunu bu yaşta keşfetmişsiniz... Profil” diye başlayıp,
“Gelin benim atölyemde çalışın” diye bitirdiğinde aradan birkaç saat geçmişti.
●
“Yalnız erkeklerin gittiği bir atölyeye gidemezsin!”
Gitti Camille, Rodin’in atölyesinde çalışmaya başladı...
Atölyedeki tüm erkek öğrencilerin alaylarına aldırmadan.
“Burada kadınlar yalnız soyunup, modellik edebilir ve hocanın yatağına girebilir” sözlerini duymadan...
“Peki Mösyö Rodin”,
“Olur Mösyö Rodin”,
“Dikkat ederim Mösyö Rodin”...
Atölyeye ilk gelen ve oradan en son ayrılan Camille’dir. Geceler, uyumak için evine gittiği birkaç saat saat bile atölyeyle doludur. Hocasından çok şey öğrenmektedir ama, bir de öteki öğrencilerden farklı bir yanını keşfetmiştir. Mösyö Rodin, artık ona danışmadan, onunla saatler boyu konuşmadan çalışamamaktadır.
“Camille, gelin bana yardım edin”,
“Camille, siz ne dersiniz?”,
“Camille, Michel Ange gibi heykel yapmak istiyorsak düşüncede ilerlememiz gerek”,
“Camille... Camille... Camille...”
Genç kız mutluluktan uçuyordu. Uçtukça daha çok çalışıyordu...
“Biz” diyordu Mösyö Rodin. O “biz”i haklı kılmak için daha çok çalışmalıydı, daha güçlü olmalıydı, daha çok vermeliydi kendini, herşeyini...
Ve bir gece: “Paul, benim küçük Paul’um, neden artık seni coşkulandırmıyorum anlattıklarımla, öykülerimle... Hani birlikte dünyanın öteki ucuna gidecektik?” Paul’un kendi içine iyice kapandığı ve tüm ailenin “Artık senin bu çılgınca çalışmalarından da, hocandan da bıktık” dedikleri an ya da herhangi bir gece Camille, atölyeye gitti... Artık insan bedenlerini çamurdan, alçıdan yoğurmak yetmiyordu, kendi bedenini de oluşturmak istiyordu.
Camille 19, Mösyö Rodin 43 yaşındaydı. Yıl 1884.
O gecenin sabahında Camille yine atölyenin en gerisinde, en gözden uzak köşesinde kendi başına çalışırken, Mösyö Rodin de yeni eseri üzerine eğilmiştir.
Öğrencilerden biri sorar: “Hocam, bu eserinizin adı Matmazel Claudel mi olacak?”
“Hayır. Gündoğumu olacak.”
●
Aşk, yaratıcılığın belki de en büyük itici gücü...
Camille, gece-gündüz hiç dinlenmeden çalışmaktadır. Aşkla çalışmaktadır. Genç kadının eserleri her yıl “Salon des Artistes”e seçilip, sergilenmekte, tüm eleştirmenlerin dikkatlerini çekmektedir. Sergilenen bu heykellerde sanatçının kendine özgü gücünden, insan anatomisini gözlemlemekteki başarısından, büstlerin iç dünyaları yansıtmasından söz edilmektedir...
15 yıl sürecek, cenneti ve cehennemi bir araya getirecek Camille - Rodin aşkı sanat tarihine kimi çok iyi tanınan, kimi hiç tanınmayan sayısız eser kazandıracaktır.
(Elbet tanınanlar Rodin’in, tanınmayanlar Camille Claudel’inkiler.)
Rodin’in “Gündoğumu” (1885) adlı Camille portresini
“Düşünce” (1886)
ve o ünlü “Öpücük” (1886) izleyecek...
“Camille, sakın beni bırakma, sensiz yaşayamam, sensiz çalışamam.”
Rodin’in “Adieu” (Veda) heykeline daha vakit var.
“Sizi hiç bırakmayacağım. Hep yanınızda olacağım Mösyö Rodin”.
Ve Camille onca büst ve portreden sonra bugün sanat tarihçilerinin üzerinde en çok durdukları büyük eserlerine eğilecektir.
Örneğin “Teslimiyet”,
örneğin “Vals”
örneğin “Yakarış”...
“Ne! Hem bir kadın heykeltraş, hem de çıplak kadınlar, çıplak erkekler, birbirine sarılmış bedenler yapıyor. Rezalet! Skandal!”...
“Rodin’in metresi çıldırmış artık!”
O sevgili küçük kardeşi Paul bile, hatta Mösyö Rodin bile bu kadarını fazla buluyorlardı. Mösyö Rodin, birlikte yaşayabilecekleri (ama Camille’in çoook geceyi yalnız geçireceği) bir başka atölye tutmuştu. Camille artık burada yaşıyordu. Bir akşam Rodin eve geldiğinde Camille’i aynanın önünde çırılçıplak eğilmiş buldu. Bir yandan da aynadaki kendi çıplak görüntüsünü yerdeki kağıda çizmeye uğraşıyordu. Rodin şaşırdı. Oysa Camille aylardır Mösyö Rodin’e bu atölyeye tep başına kapanıp çalışmayacağını, karşısında canlı modellere gereksinimi olduğunu, kadın ya da erkek, çıplak bir insana bakıp çalışması gerektiğini anlatıyordu. Mösyö Rodin “Ama, imkansız bu” diyordu. Bir heykeltraş bir başka heykeltraşı anlayamazsa... (Ah Camille, neden, “Peki Bay Rodin, öyleyse sen dur karşımda da, bana modellik et!” diye haykırmadın. Neden?)
Camille gece-gündüz aşkla çalışmaktadır. Gündüzleri yeniden Rodin’in atölyesine gitmektedir, gece kendi evinde. Gündüz Rodin’in eserleri üzerine, gece kendi eserlerine. Mösyö Rodin, atölyesindeki mermere pek yanaşmamaktadır. Bırakır, öğrencileri yontsun mermeri. O en sonunda oyulmuş mermere yanaşıp, heykele son biçimini verecektir.
“Camille, lüften siz şu işi hallediverin.”
Kendi atölyesine döndüğünde tepeden tırnağa mermer tozuna bulanmıştır Camille. Temizlenmeye vakti yoktur çünkü. Birazdan Mösyö Rodin gelir. Yine yeni bir sipariş almış Mösyö Rodin. Eseri tasarlarken, ön araştırmada Camille’in Latince, Eski Yunan uygarlığı, mitoloji, tarih ve edebiyat bilgisine gereksinimi olabilir. Yok, bu akşam gelmiyor ama Mösyö Rodin, öyleyse verilen siparişin konusuyla ilgili tüm kaynakları bulmalı, kitapları gözden geçirmeli, her şeyi Mösyö Rodin’e hazır etmeli...
Yoksa yarın akşam da mı gelmiyor, öyleyse belki kendi heykelleri üzerine çalışabilir...
Yine de “Ah Mösyö Rodin, bu gece gelin. N’olur bu gece, hemen şimdi gelin... Öyle yalnızım ki!”
Camille gece-gündüz aşkla çalışmaktadır. Mösyö Rodin’in ne zaman gelip ne zaman gideceği belli değildir. Bir yanda yıllardır birlikte yaşadığı, yetişkin oğlunun annesi Rose Beuret vardır (onu asla terk etmeyecektir), öte yandan ünü gereği Paris’in “inteligensia”sından, sanat çevrelerinden, eğlence yaşamından uzak duramaz.
Camille gece-gündüz aşkla çalışır. “Rodin’in öğrencisi”, “Rodin’in modeli”, “Rodin’in metresi” tanımlamalarını “Rodinin meslektaşı”na çevirebilmek için ne çok savaş vermiştir, ne çok emek, güç, sabır, kin, öfke, gözyaşı, ter, kan ve aşk vermiştir.
“Teslimiyet”in ilk biçimiyle ödül kazandığında 24 yaşındadır.
Camille gece-gündüz aşkla çalışmaktadır...
“Kaç gece kaç gün oldu Mösyö Rodin gelmeyeli...”
Oysa bütün gün hocasının “Calais’li Burjuvalar” adlı eseri üzerine çalışmıştı.
●
Paris’ten uzakta, Touraine’de bir köy evinde, Mösyö Rodin’den uzakta, bebeğini, karnındaki altı aylık bebeğini, hocasının bebeğini yitirdiğinde 26 yaşındadır. Yapayalnızdır. Neden sonra Rodin, Camille’in yanına varabildiğinde, “güneş”ini yatakta ölü gibi gördüğünde, “Ölme Camille, beni bırakma Camille” diye ağlayacaktı... Oysa Camille’in içinde ölen yalnız bir bebek değildi... Yıl 1890...
“Gidin Mösyö Rodin, Rose’unuza gidin.”
Çok değil 1 yıl sonra: “Camille!!!”
“Burdayım Mösyö Rodin. Yanınızdayım Mösyö Rodin”.
Rodin yeni bir sipariş almıştır: Balzac heykeli.
Birlikte malzeme toplamak için Anjou’yu, Touranine’i, Balzac’ın yaşadığı yerleri gezerler.
“İşte kitaplar, işte ipuçları Mösyö Rodin”...
Birlikte çalışmak, birlikte yaratmak, birlikte yaşamak, aşk...
Biri nerede biter, öteki nerede başlar belli değil.
“Artık bitti. Artık kaçıyorum, kaçmam gerek, kurtulmam gerek Mösyö Rodin” dediğinde bile hep geri geldi.
Ama kesin kararlıydı, kendini değilse de, sanatını Mösyö Rodin’in etkisinden kurtarmalıydı...
“Dur Camille, önünde çok önemli bir sınav var.”
“Biliyorum Mösyö Rodin. Eserim hazır bile.”
Büyük sınav o yıl (1899) Camille’in ilk kez katılacağı “Ulusal Güzel Sanatlar Birliği Sergisi”ydi. Mösyü Rodin’den uzakta, tek başına çalıştı, eserini yolladı Camille. Sergide tüm dikkatleri toplayan, hani şu “son zamanlarda adı sıkça duyulan, deli gibi çalışan kadın heykeltraşın eseri”, bir büsttü. Mösyö Rodin’in büstü. Aynı yıl Camille “deliler gibi” Rodin heykeli üzerinde çalışırken, Rodin de onun heykelini yapmıştı “Nekahat” (Camille’in yalnız ellerinin ve gözlerinin mermerden fışkırdığı bir heykel) ve “Adieu” (Veda)...
Camille 28 yaşındadır...
Camille çılgınlar gibi çalışmaktadır. Artık kimse onun eserlerine baktığında “Sizi Mösyö Rodin mi eğitti?” diye sormayacaktır. Uzakdoğu sanatına ilgi duyar. Müziğe de. “Vals” heykelini en yakın arkadaşı Claude Debussy’ye armağan etmiştir. Hem “Vals” hem “”Clotho” (Yaşlı, çıplak bir kadın heykeli. Rose mu?) segilendiğinde ünlü eleştirmenler artık gazetelerde ondan söz ederler. Camille 29 yaşındadır.
Camille deliler gibi çalışmaktadır. Hokusai’yi yeni keşfetmiştir.
İşte Uzakdoğu’nun çizgilerini taşıyan eseri “Suda Yıkananlar”...
Daha çok, daha çok çalışır:
“Ateş Başında Konuşan Kadınlar”...
“Dedikoducular”...
“Düşünceler”...
“İlk adımlar”...
Bu eserleri ve bundan öncekileri alçıdan, bronzdan, mermerden, oniksten yapar.
Her birinin çeşitlemelerini farkı boyutlarda, farklı pozisyonlarda yapar.
Tümünde bir araya gelmiş insan grupları vardır...
Devlet ona heykel siparişi vermeye başladığında Camille 31 yaşındadır.
“Camille!!!”...
“Buradayım Mösyö Rodin. Yanınızdayım”...
Bu çağrılar Camille 34 yaşına varıncaya dek sürecektir.
O yıl Güzel Sanatlar Sergisi’nde “Olgunluk Çağı” sergilenir. Üç çıplak figürden oluşan bir eser. Ortada yaşlı bir adam, iki yanında iki kadın, biri genç, diz çökmüş yalvarıyor, öteki yaşlı, ayakta yanında. Adamın bir kolu yanındakinin omuzundadır ama, tüm bedeni yerde yakarana doğru “akmaktadır”.
Bugün Camille Claudel’in “sanat şaheseri” diye adlandırılan bu esere Paul Claudel’in tepkisi:
“Alçalmış, aşağılanmış, dizleri üzerinde yalvarıyor...
O harika, onurlu kadın, kendini böyle göstermiş.
Alçalmış, aşağılanmış, dizleri üzerinde ve çıplak!
Artık her şey bitti. İşte bize bunu bıraktı!” (Paul Claudel’in 1951’de yazdığı “Ablam Camille Claudel” yazısından.)
Camille deliler gibi çalışmayı sürdürdü. Yapayalnızdı. Paul Claudel artık çok ünlü bir yazardı. Arkadaşı Claude Debussy’ye çoktan veda etmişti. Beş parasızdı. Çalışmaktan sağlığı berbattı. Ve “Camille!!!” diyen yoktu.
Camille 41 yaşında. Bir galeri sahibine, Eugene Blot’a şu satırları yazar:
“Galiba herkes haklı. Bu mutsuz sanat, koca sakallıların işi, doğaya onca yakın olan kadınların değil...”
(Rodin’in koca sakallı olduğunu biliyorsunuz değil mi?)
Ama o yıl “Sonbahar Sergisi”nde yine eserleri sergilenir.
Camille 44 yaşında: Kendinin de hazır bulunduğu son sergisi. Eugene Blot Galerisi’nde. 16 eser ve onların değişik dökümleri...
Bir eleştirmen:
“Günümüzün en ilginç sanatçısı. Auguste Rodin öğrencisiyle, Paul Claudel kız kardeşiyle gurur duyabilir. Bu müthiş eserlerle Camille Claudel birinin ırkından, ötekinin de aile çevresinden olduğunu kanıtladı.”
Nasıl çılgına dönmesin Camille. Bunu “kanıtlamak” için mi çalışmıştı onca yıl!!!
Camille 45 yaşında: Evinde heykellerinin bir bölümünü mermer depolarına satar. Birkaç kuruş için.
“Mösyö Rodin, neredesiniz?
Eserlerimi siz mi sakladınız?”
Camille 46 yaşında: Gece evinde heykellerini kırdığı söylenmektedir. Gündüzleri de kırık parçaları adamlara taşıtıp, kentin varoşlarına gömdürür.
“Mösyö Rodin, neredesiniz?
Eserlerimi siz çaldınız. Biliyorum. Siz çaldınız.”
Mösyö Rodin, Camille’in sesini duymuyor.
Çünkü batışını görmemek için (bu “belki” yılnızca benim varsayımım), şimdi de bir düşesin kollarına sığınmıştır.
Camille 49 yaşında: Ailesi onu Avignon yakınlarındaki bir akıl hastanesine kapattırır. Yıl 1913.
(Mösyö Rodin, neredesiniz? -Bunu ben sordum. Camille değil.)
Artık ne gün ışığı, ne toprak, ne çamur, ne ateş. Delilere heykel yapmak, resim çizmek yasaktır.
Mösyö Auguste Rodin, şanının şöhretinin, zenginliğinin doruğunda 1917’de öldü.
Camille Claudel 79 yaşında ölünceye dek (1943) 30 yıl o tımarhanede kaldı. Çok az konuştu.
Dostlarına yazdığı tek tük mektupta en çok “Beni buradan çıkarın. Çok üşüyorum” dedi...
Büyük yazar, Camille’in “Küçük Paul”ü, Paul Claudel şanının şöhretinin doruğunda 1951’de öldü.
Camille Claudel’in ölümünden sonra tüm sanat eleştirmenleri bu “olağanüstü sanatçı”nın eserlerindeki dört özelliği vurgulamaktan geri kalmadılar:
- Gerçekçilik,
- Geleneksel birikim,
- Teatral anlatım,
- Duygu yoğunluğu.
Zeynep Oral | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı 187 - 1 Mart 1988
____________________________________________________________________________________________________________
Amerika Birleşik Devletleri’nin başkenti Washington D.C.’de 1987 Nisan’ında yeni bir müze açıldı.
Adı Sanatta Kadınlar Ulusal Müzesi (The National Museum of Women in the Arts).
Tanıtma broşüründe kuruluş hazırlıklarının 1981’de başladığı, amacının sergiler, yayınlar, özel kutlamalar, kitaplıklar ve bir araştırma merkezi aracılığıyla kadın sanatçıları tanıtmak olduğu belirtilmekte.
Müzenin kurucuları Wilhelmina ve Wallace Holladay günümüzün ders kitaplarında kadın sanatçılardan söz edilmediğini fark ettikten sonra, kadınların sanat tarihine katkılarını göstermek üzere, bir koleksiyon oluşturmaya başladıklarını belirtiyorlar.
Yıllar sonra ellerindeki resimlerin hiçbir müzede gün ışığına çıkamayacağı uyarısıyla karşılaşıp kendileri bir müze kurmaya karar veriyorlar, koleksiyonlarını ve kitaplarını 1982’de bu kuruluşun çekirdeği olarak müzeye bağışlıyorlar. O zamandan beri başkalarının da armağanlarıyla müzenin koleksiyonu önemli ölçüde genişliyor.
1983 yılında müzeyi barındıracak bina satın alınıyor. Rönesans üslubunda, Mason Locası olarak kullanılan, 1907’de yapılmış bir bina bu. Sonraları da Kung-Fu filmleri oynatan bir sinema olmuş, 1984’te müze olarak yenileme çalışmaları başlıyor ve 1987’de bitiriliyor.
Müze yetkilileri, Holladay koleksiyonundaki 180 sanatçının çoğunun yeteneklerine rağmen tanınmamasını, sanat tarihi ve elştirisi alanlarının yakın zamana dek (1960’lara) erkeklerin elinde olmasına bağlıyor.
- Örneğin ABD’de Lavinia Fontana hakkında herhangi bir şey öğrenilmiyor.
(11 çocuk anası, Bologna kilisesinin mihrabını resimlemiş ve 1603’te Papa VII. Clement’in saray ressamı olmuş.)
- Daha da yakını Amerikalı ressam Lila Cabot Perry’nin adı 1985’e dek hiçbir sanat tarihi kitabında görülmüyor. Oysa Monet’nin yatak odasında asılı...
Nisan 1987’de, “1830-1930 Amerikalı Kadın Sanatçılar” sergisiyle açılan müzede, Temmuz 1987’den itibaren de kadın sanatçıların resim, heykel, desen, fotoğraf ve el sanatları dalında başarılı çalışmaları sergilenmeye başlıyor.
Bu müze, türünün dünyada ilk ve tek örneği.
Batı sanatında onaltıncı yüzyıldan bu yana kadın sanatçıların yapıtlarının sürekli koleksiyonu 19 ülkeden 160 sanatçının 200 çalışmasını kapsıyor.
Bu sanatçıların bazıları:
- Lavinia Fontana (1552-1614): Portre ressamı olarak tanınmış, zamanında kadınlara pek yakıştırılmayan bir görev verilmiş, büyük mihrap resimleri yapmıştır.
- Adelaide Labille-Guilard (1749-1803): Fransa’da başarılı bir ressam olmasının yanı sıra aktif olarak Fransız İhtilali’nde çalışmış, ayrıca kadınlar ve kadın sanatçılar için uğraş vermiştir. İlk kişisel sergisini 1774’te açmış, 1784’te Academie Royal üyeliğine seçilmiştir.
- Gertrude Kasebier (1852-1934): ABD’nin en önemli portre fotoğrafçısı olarak nitelendirilmiş. Konuları arasında Mark Twain, arkadaşı olan August Rodin ve Kızılderililer de sayılmakta.
- Alexandra Exter (1882-1949): Rus sanatçısı. Çağdaş soyutlamanın öncülerinden biri ve yirminci yüzyılın başında tiyatro dizaynında devrim yapmış bir sanatçı.
- Lavinia Fontana’nın “Portrait of a Noblewoman” (Soylu Bir Kadının Portresi) adlı yapıtı ve
- Rembrandt’ın çağdaşı Hollandalı Rachel Ruysch’ın (1664-1750) “Çiçekler” adlı natürmortu sergileniyor. (Ruysch, döneminde oldukça ilgi gören bir sanatçıdır. Rembrandt resimlerini ender olarak 500 guldenden fazlasına satabilirken, Ruysch, her resmini düzenli olarak 750-1250 guldene satmıştır.)
- Washington Times’ın 31 Mart 1987 günkü sayısında “Billie (Wilhelmina) Holladay’in yeni müzesi” diye söz edilen yeni müzenin, kadın hareketinden değil de gelenekselin ırmağından ve iş dünyasının katkılarından ortaya çıktığı belirtiliyor.
Barbara Rosa’un Vogue dergisinin Nisan 1987 sayısındaki bir yazısında, müzeye yandaş ve karşı düşünceler ortaya seriliyor:
“Nisan 1987’de Washington D.C.’de Sanatta Kadınlar Ulusal Müzesi açılırken, böyle bir kurumun anlam ve gereği de temel bir tartışma konusu oldu...
Feministler projeyi ideoloji ve yaklaşım olarak yeterince ‘feminist’ bulmadıkları için saldırıya geçtiler. Sanat tarihçileri ise koleksiyonun kalitesini sorguluyorlar. Bir başka soru da bu çaba acaba kadın sanatçıların konumunu yükseltebilecek mi, Germaine Greer’ın dediği gibi, onları ‘engel ırk’ (the obstacle race) olmaktan kurtarıp kabul edilmelerini sağlayabilecek mi?
Ya da yalnızca kadınların ikinci sınıf ressam ve heykelciler olduğu ve sonsuza dek kendi düşük standartlı gettolarında sürgün kalmaya yazgılı oldukları önyargısını mı pekiştirecek?
Müzedeki sergi ve programlar kaçınılmaz olarak kadınların sanat tarihine olan katkılarını gösterirken, çağdaş sanat galerisi de bugünden sonra olabilecek katkılarını gösterecek.
Bu çok büyük bir sorumluluk. Bence bir kadın sanatları müzesi artık zamanı gelmiş, uyarucu ve amaçlı bir düşünce. Varolan müzeler ve sanat tarihi disiplini, ataerkil Alman bilim adamlarının yarattığı önyargılardan ötürü kadınlara kötü davranmıştır. Bu yüzyıla dek kadınlar güçlü akademilerin dışında bırakılmışlar, çıplak modelle çalışmaları yasaklanmıştır.
Şimdi her şey değişti mi? Hayır. Müzelerin, galerilerin ve sanat yazısının tantanası kadınlara eskisine göre daha açık ama çok da değil. Kuruluşundan bu yana New York Modern Sanat Müzesi’nde yalnızca iki kadının, Louise Bourgeois ve Lee Krasner’in yapıtlarının tam bir retrospektifi yapılmıştır.
Eğer Sanatta Kadınlar Ulusal Müzesi (ciddi bir müze için ne kaba bir ad) sergilemede ve koleksiyonlarında standartların en yükseğini tutturursa, kadınların sanat tarihindeki önemini ortaya çıkarabilir ve öteki kurumlar da onu izleyebilir. Ne yazık ki müzenin kuruluşu ve yönetimi şimdilik böyle öncü bir rol oynayabilecek nitelikle görünmüyor. Müze başkanı Bayan Holladay, lehine bir puan olarak, feministlerin kadın sanatının “kadınca” bir içeriği olması mantığını benimsemiş değil. Öte yandan yalnızca kadın ressam ve heykelcilere ağırlık vereceğine, el sanatlarını da işe karıştırıyor. Bu ekleme, müzenin kabul ettirme yetkisini sulandırıyor.
Eleştirmenler, haklı olarak, profesyonelliğin eksikliğinden yakınıyorlar. Mrs. Holladay, açılış sergisini Uluslararası Sergi Vakfı’ndan (International Exhibition Foundation) Annemarie H. Pope’un uzman ellerine teslim ederek tutumunu belli etti. Aynı zamanda araştırmaları ve yazılarıyla tanınan çok saygın bir sanat tarihçisi Eleanor Tuft’ı müze müdürü olarak atadı.
Şimdilik iyi, çok iyi değil. Çok iyi olabilmesi için Sanatta Kadınlar Ulusal Müzesi de, Hirshhorn Müzesi ve Heykel Bahçesi gibi büyüme acılarını yaşamalılar. Bir insanın seçme zevki ve heyecanı, yerini, yavaş yavaş profesyonelliğe ve uzmanlığa bırakmalıdır. Kadın sanatçıların gelecekteki başarısı somut işlere bağlıdır, geçmişte karşılaştıkları güçlüklere ve kendi çevrelerinde dövünmeye değil...
Eşitliği sağlamakta ve vurgulanması gereken, nitelik olmalıdır cinsiyet değil.
Ve lütfen çömlekleri ve yorganları ait oldukları el sanatları müzesine bırakabilir miyiz?”
Bu müze açıldıktan sonra bazıları kavramla ilgili (neden?),
bazıları ise daha pratik sorunlarla (nasıl?) ilgili irili ufaklı suçlamalar muhalif sesler yükseliyor feministlerden ve diğerlerinden.
Pittsburg Üniversitesi Sanat Tarihi Profesörü Ann Sutherland Harris’in New York Times’a söylediğine göre,
“Bu ülkede (ABD) kadınlar sanatçıların %38’ini oluşturuyor. Ama müzelerde asılı işlerin %95-98’i erkeklerin yapıtları.”
Birçok insan, tek bir müzenin kadınların sanatına ayrılmasıyla ne olacağı konusunda kararsız,
çünkü kadınlar hâlâ ikinci sınıf, aşağı, ortalama olarak görülüyor.
Bu müze, işlerini burada sergileyen kadınların şöhretini lekeleyecek mi?
Müze, ikinci sınıf mı olacak?
Antropolog Margaret Mead, bir söyleşisinde bütün kültürlerde kadınların işlerinin erkeklerden daha az değerli olduğunu belirtmiştir. Örneğin dokumacılıkta erkeklerin işiyse yüksek bir değer verilmiş, kadınların işiyse değeri azalmıştır. Bu farklılaşma Batı kültürüne de egemen olduğu için bazıları ayrımın -kadın sanatçıların gettolaşmasının- yarardan çok zarar getireceği inancında.
Derleyen: Nurdan Arca | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı 187 - 1 Mart 1988

























