Dario Fo

[Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 119 - 1 Mayıs 1985]




Saat 20.00. Roma’nın en kuzeyinde haritaya bakınca daha kuzeyde yeşillikten bir şey görünmeyen bir meydanda kurulmuş Teatro Tenda (Çadır Tiyatrosu) önünde uzun bir kuyruk var. Bilet kuyruğu değil bu, biletler çoktan tükenmiş. Oyunun başlamasına daha bir saat olmasına rağmen, seyirciler salona, şey, dilim, sürçtü, çadıra girip (gerçek bir sirk çadırı bu), yer kapabilmek için çoktan kuyruğa girmişler bile. Acele etmek gerek, çünkü yerler numarasız ve her ne kadar çadır 2500-3000 kişilik ise de yer bulmak mümkün olmayabilir.

Zorlu bir uğraştan sonra saat 20.30’da itişe kakışa çadıra girmek ve iyi kötü bir yer bulmak oldukça maharet istiyor. Ayrıca seyircinin acele etmesi için bir neden daha var: Her ne kadar oyun saat 20.45’de başlıyor ise de Dario Fo saat 20.30’da salona seyirci kapısından giriyor ve girer girmez de, seyircilerin eksiksiz tümü tarafından sanki içgüdüsel olarak fark ediliyor ve derken bir alkış kopuyor. Dario Fo ise, sıcak gülümsemesiyle seyircileri selamladıktan sonra, sanki hiçbir şey olmamış gibi seyirciler arasında dolaşmaya, özellikle arka sıralarda kalanların yanına gidip onlarla sohbet etmeye başlıyor. Bu, oyunun “girizgâh”ı ve Dario Fo’nun yarım saat süreyle, gerek ışıkları, gerek çadırın ısıtılmasını, gerek ses düzeninin çeşitli aksaklıklarını denetlemesi, gerek de seyircilerle tek tek sohbet etmesiyle saat 21.00’e kadar sürüyor. Öyle ki, sanki oyun yokmuş da orada öylesine, yalnızca bir arada olmak için toplanmışsınız duygusuna kapılıyorsunuz.

Saat 21.00 sularında Dario Fo ağır ağır sahneye ilerliyor. (Yuvarlak sirk çadırının bir yanı Shakespeare’in Globe Tiyatrosu’ndaki sahne gibi oluşturulmuş ve önünde geniş bir ön sahne seyircinin içine doğru uzanmış.) Dario Fo sahneye adımını atar atmaz bir alkış kopuyor, o ise yine o sıcak gülümsemesiyle alkışlara teşekkür ediyor. Bütün bu gürültüye tepkisiz kalan tek kişi ise, ışıkçı!Lino!” diye sesleniyor Dario Fo. “Lino yok! Derken “Lino” elinde pizzasıyla seyirci kapısından giriyor ve Dario Fo “Lino”yu seyircilerle tanıştırıyor. Lino, iriyarı, tam bir “amele”. Derken Lino, sahnenin tam karşısındaki seyircilerin arasına yerleştirilmiş ışık masasının başına geçiyor ve sahneyi aydınlatıyor. Ama her nedense salonu karartmayı unutuyor! Bu arada Dario Fo seyirciyle söyleşini sürdürüyor. Saat 21.15’e doğru da yavaş yavaş, biz hiç farkına bile varamadan oyuna başlıyor. Daha doğrusu ancak bir süre sonra oyunun başlamış olduğunu fark ediyorsunuz.

18 Ocak 1987 Cumartesi gecesi, Dario Fo, “Mistero Buffo” oyunun birinci versiyonuyla, daha önceden oynanmış olmasına rağmen Roma’da bütün çadırı yine de dolduruyor. Oyunun bundan sonrasını altmış bir yaşında bir oyuncunun sahnede neler yapabileceğine hayret ederek geçirmeniz mümkün. Ancak kendinizi Dario Fo’nun ustalığına fazla kaptırmayın; çünkü o zaman Craxi’den Papa’ya, Arlequino’dan Mehmet Ali Ağca’ya, Amerikalı bilim adamından Ortaçağ azizlerine kadar bir dizi karakteri (sayısını tahmin etmek güç) canlandırırken nasıl hicvettiğini gözden kaçırabilirsiniz. Sonra heyecandan patlamış mısırınızı da fazla gürültülü yemeyin, çünkü Dario Fo bunu hemen fark eder ve oyunu bırakıp sizi hicvetmeye başlar.

Tek kelime İngilizce ve İtalyanca konuşmadan, ama kesintisiz sürdürdüğü Amerikan İngilizcesi taklidiyle yaklaşık yirmi dakikalık silahlanmayı hicveden ikinci öyküsünün sonunda Dario Fo, Lino’ya bir kez daha sesleniyor ve Lino artık çadırı aydınlatan ışıkları da söndürüyor. Ancak sahnenin genel aydınlatması, salonu yine de aydınlıkta bırakıyor. Üçüncü öykünün sonunda Dario Fo, sahnenin kenarında kendini bekleyen bir bardak suyu alıyor, on beş dakika ara verdiğini, bu arada bir kaç gün sonra başlayacak yeni oyununun biletlerinin 10.000 liretten satışa çıktığını, “Mistero Buffo II”nin biletlerinin satışının devam ettiğini seyirciye hatırlatıyor.

Onbeş dakikalık ara, Dario Fo seyirciyle sürdürdüğü söyleşisini noktalayamadığı için yirmibeş dakikaya kadar uzuyor. Çok geçmeden, Dario Fo seyircilere yerlerine oturmalarını söyleyerek, yerleri işgal edilmiş olanları (yerler numarasız olduğu için böyle şeyler oluyor) bizzat bir kez daha yerleştirerek ikinci bölüme başlıyor. Dansla, şarkıyla “mukallidlik”le dolu ve kesintisiz devam eden, ancak arada su içmesi veya seyirci ile şakalaşması dışında ritmi kesinlikle düşmeyen tam bir saatlik bir ikinci bölümden sonra oyun Dario Fo”nun ünlü sıçrayışı ve çığlığıyla noktalanıyor. Seyirciye bir kez daha hatırlatarak iyi geceler diliyor. Arabasını park yerinden bir an önce çıkarmak isteyenler ve son otobüsü kaçırmamaya çalışanlar bu ziyafete doyamadan aceleyle ayrılmak zorunda kalıyorlar. Saat: 23.45.


“DOĞRUDAN İLETİŞİM”

Dario Fo’nun gerek sahnede, gerek de kamuoyu önündeki göze çarpan ilk özelliği canlılığı ve güleryüzü. Bu nedenle o, seyircinin “Dario”sudur. Ona kolaylıkla ulaşabilir, konuşabilir, danışabilirsiniz. O, bir dostunuzdur, sizinle şakalaşır, size saygılıdır, sevecendir, sizden biridir. Bu nedenle yaşı altmışbir olmasına rağmen seyircisinin önemli bir kısmını gençler oluşturur. Onun tiyatrosunda oyun seyrederken yiyebilir, içebilirsiniz (güvenlik ve sağlık nedeniyle sigara yasak). Sözünü, düşüncesini satmak için karanlığa, sessizliğe ihtiyacı yoktur. Ama gerektiğinden klasikçi yaklaşımın sağlayacağı yoğunlaştırıcı etkileri o ustalığıyla elde eder. Çünkü o da, geçmişteki bütün halk tiyatrolarının en önemli özelliği olan bir noktayı kendine temel almıştır: Önemli olan seyirciyle “iletişim” kurmaktır. Bu iletişim “doğrudan” olmalıdır. Yoksa “sanat yapmak” onun işi değildir. Biliyorum, önceki cümle derhal bazı şimşekleri üzerine çekecektir. Ama Dario Fo”nun tiyatrosuna yakından bakılınca aslında yaptığı işin, çok eski bir sanatın günümüz koşullarında yeniden üretilmesi olduğunu ve hiç de sanıldığı kadar basit olmayıp büyük bir ustalık ve zihinsel üretim gerektirdiğini görmemek olanaksızdır.

1978 yılında “The Drama Review” dergisiyle yaptığı bir röportajda şöyle diyor Dario Fo:

Aslında, çalışmalarımın kaynağı Il ditto nell’ochio (Gözdesi Parmak)’dan da önce öykü anlatıcılardır. Yirmi beş yıl önce başladım. Daha sonra JESTER (soytarı) geleneğinden de bir şeyler aldım. Öykü anlatıcılar ve soytarı iki sabit noktadır; birincisi 17-18. yüzyıllara, ikincisi ise Ortaçağ’a kadar uzanır. Ancak anahtar aynıdır. Her ikisi de aynı boyuta sahiptir. Ben bu işi doğup büyüdüğüm Maggiore gölünün kuzey kıyısındaki öykü anlatıcılardan öğrendim. Bu gelenek artık yok oldu. Bir başka etki de kukla geleneğiydi, ancak el kuklası, ipli kukla değil. En son olarak da gezginci oyuncular tarafından sergilenen epik tiyatronun popüler türüyle ilgilendim; Romeo Juliet (Shakespeare’inki değil Lombardiya versiyonu), Othello gibi 15. yüzyıl öykülerine dayalı oyunlar ve “Kinin Vebali Kindir” gibi çarpıcı başlıklar taşıyan melodramlar oynuyorlardı. (1).

Dario Fo’nun sözünü ettiği etkileri “Mistero Buffo”da ve oyunculuğunda fazlasıyla görmek hiç de zor değil.

  • Oyuna bir söyleşi havası vererek başlaması,
  • oyunun içinde kişileştirme ya da, eski deyimiyle “mukallidlik” ögesini bol bol kullanması
  • ve bunu yaparken hem sesiyle, hem vücuduyla tam bir iletişim kurabilmesi hep birer örnek.

Ayrıca;
  • öykünün gelişimini seyirci bağlamında sürekli kontrol etmesi,
  • heyecanlı bir yerde bir bardak su içmesi
  • veya bir sebep yaratarak seyirci arasından birine laf atması, böylece ritmi düzenleyip gerilimi arttırması
  • ya da vurucu bir noktadan önce kazara (!) bir spotun sönmesi, çabucak onarılıp oyuna devam edilmesi gibi özellikler ve daha pek çokları insana ister istemez, halk tiyatrosu geleneği bakımından çok canlı ve zengin bir geçmişi olan ülkemizde, tanzimattan beri devam eden bir ilgisizliğin neden hâlâ sürdürüldüğü sorusunu sorduruyor.

Bu sorunun yeni olmadığı, artık bıkkınlık derecesinde tekrarlandığı malûm. Ancak bu konudaki yaklaşımlar teknik yaklaşımlar olmaktan kurtulduğu zaman üretici çalışmalara başlanabilecek ve pek çok araştırmacının tespit ettiği o halk tiyatrosu geleneği geçmişteki canlılığıyla yeniden yaratabilecektir. Tartışmanın merkezi geçmişin yeniden yaratılması değil, geçmişteki sahne seyirci bağının günümüz yapı ve ilişkileri içinde yeniden üretilmesidir. Bu bakımdan “Mistero Buffo”dan ve Dario Fo’dan alınabilecek dersler oyunculuk ustalığıyla sınırlı değildir. Üstelik Dario Fo’nun halk tiyatrosunun günümüzdeki devamı olduğunu söylediğimizde asıl dile getirmek istediğimiz onun teknik benzerliğinden çok şimdi üzerinde durmak istediğimiz özelliğidir.

Bu özelliği, Dario Fo “Mistero Buffo”nun girişinde şöyle dile getiriyor:

MISTER oyuncusu İsa’dan sonra 2., 3. yüzyıllardan beri kutsal bir gösterimi, bir yansılamayı betimlemek için kullanılan bir terimdir. Hatta bugün bile ayin sırasında rakibin ‘Birinci ulu misterde, ikinci ulu misterde...’ diye ona kadar saydığını duyarız. Öyleyse mister, kutsal temsil anlamına gelmektedir, mistero buffo ise grotesk gösterim demektir.

Grotesk gösterimi icat eden ise halktır. Özellikle grotesk tiyatro, halk için her zaman, hemen hemen öncelikle bir ifade, bir iletişim aracı, ama ille de düşüncelerin kışkırtıldığı ajite edildiği yer olmuştur. Tiyatro halkın dramatize ettiği ve konuştuğu bir gazetedir. (2)

Alıntıdan da kolaylıkla anlaşılacağı gibi halk, her zaman tiyatroyu kendi geliştirdiği, ortaya koyduğu değer ve yargılar sisteminin bağnazlaşmasını, tutucu ve boğucu bir şekle girmesini engelleyici bir şekilde kullanmıştır. Batı tiyatrosu tarihinde bu halk tiyatrosu geleneğinin gelişimini konu alan pek çok çalışma yapılmıştır. Dario Fo da bu geleneğin günümüzdeki bir temsilcisi olarak halkın bağnazlığa, tutuculuğa, kendi koyduklarını kendisi yıkıp ileriye, geleceğe dönük olanla değiştirme özelliğine dayanarak hem popüler bir tiyatro örnekleri üretmekte, hem de böylece tiyatrosunun politik bir tutumu da olmaktadır. Bu özellikler bakımından bizim tiyatro geleneğimiz de, Batı tiyatrosu geleneğinden pek geri değildir. Bizim tiyatro geleneğimizin tabuları yıkıcı, politik, keskin bir hicvi olmadığını ileri sürebilmek, bu konudaki araştırmaların ışığında olanaksızlaşmaktadır. (3)

Şimdi yapılması gereken,
  1. bir yandan tiyatro geleneğimizden biçimsel olarak yararlanırken yeni bir estetik yapı oluşturmak;
  2. öte yandan da, tarihteki meslektaşlarımızın o günlerde yaptıklarını günümüz bağlamında yeniden üretmektir.

  • Yalnız bu ikincisi için, 1768’de Halep’teki Yeniçerileri alaya alabilen isimsiz Karagözcünün cesareti (4) ile
  • İnsanlar, Tanrı bile sizi Kuran’da hicvetmiştir; o zaman ben niye bir insan olarak sizin kötücü yaşamınızı hicvetmeyeyim (5) diyen o eski oyuncunun kurnazlığı gereklidir.
_________________________________________________
(1) “Dario Fo Explains-An Interview by Luigi Balerini and Giuseppe Risso. The Drama Review-March 1978
(2) Le Commedie di Dario Fo V. S. 6.
(3) Bu konu için bkz:
  • And, Metin, “A History of Theater and Popular Entertainment in Turkey Forum, 1963-64 Ankara.
  • And, MetinGeleneksel Türk Tiyatrosu Bilgi Yayınevi, 1969 Ankara.
(4) And, MetinGeleneksel...” S. 132.
(5) And, MetinA History of...” S. 132.



Metin Balay / Roma | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 166 -  15 Nisan 1987

Sarı Mercedes


Eğer bayram günlerinde sürüye katılıp da bir sayfiye yerine koşmaktansa bomboş İstanbul'un keyfini çıkartmaya karar vermeseydim, ülkemizde ilk kez gerçekleştirilecek bir numaranın birinci elden tanığı olamayacaktım.

Bayramın son günü telefon çalıp da, Polatlı'dan arandığımı öğrenince çok şaşırdım. Karşıma “Fikrimin İnce Gülü” adlı romandan “Arabam” adıyla akperdeye uyarlanan filmin sanat yönetmeni Mustafa Ziya Ülkenciler çıktı. Abi, film icabı, filmin başrollerinden birini oynayan sarı Mercedes'i devirmek için iki dublör geliyor Fransa'dan. Filmin yönetmeni Tunç Okan belgesel bir filmin çekilmesini istiyor bu devirme eylemi ile ilgili olarak. Sen Fransa'da bu belgesel çekimi için eğitim gördüğünden aklımıza sen geldin. Hemen gel Polatlı'ya.” Hık dedim, mık dedim. İstanbul nire, Polatlı nire filan derken Mustafa Ziya ısrarlı oldu. Ertesi öğlen uçaktan çıkacak iki Fransız dublörü Ankara'dan Polatlı'ya getirecek ekip ile buluşmak için sabahın beşin de Kartal'dan Yalova'ya, oradan da İnegöl'e gidip devrilecek olan Mercedes'in bir eşi ile Ankara'ya yola çıktık.

Havaalanında gümrükten çıkışlarıyla başlamak istiyordum dublörlerin filmine. Açtığımız isim pankartına bakıp geçen değişik tipleri de görüntüleyip, yok canım bunlar değil Mercedes, at arabası deviremezler filan diye görsel işitsel latifeler düşünürken, aklımızdan geçen “devirme eylemi“nin kokusunu alan havaalanı güvenlik görevlileri, film çekimini yasakladılar. Her ne denli kullandığımız çekim aracı yalnızca sekizlik bir video alıcısı da olsa, müteaddit ikazlar karşısında belgeselimizin esprili girişinden vazgeçmek zorunda kaldık.

Bir süre sonra biri kısa boylu tıknaz, öbürü genç yakışıklı iki kişi pankartımıza gülerek yaklaştılar. Kırk yaşlarında olan kısa boylusu, ensekulağı yerinde güleç biriydi. Adı Jean Claude Zefirini'ydi. Yanındaki yardımcısı Max Garnier ise yirmi beş yaşlarında, 1 metre 80 santim boyunda neşeli bir delikanlıydı.

Havaalanından Ankara'ya olan yirmi iki kilometre yol boyunca aralarında oturduğum korkusuz dublörlerin, trafik düzen(sizliğ)imiz karşısında duydukları korkudan ulusal bir kıvanç duydum gizli gizli. Biz insanı böyle korkuturduk işte. Eğer dublörler biraz kibar olmasalar, eminim bana kendilerini bir dolu para vererek niye çağırdığımızı sorup, ülkemiz şoförlerinden herhangi birinin bir devirme eylemini onlardan çok daha doğallıkla becerebileceklerini itiraf edeceklerdi. Şaşkın bakışlarından açıkça okunuyordu bu.

Sağsalim Polatlı'ya gelip Gül Palas Oteli'ne yerleştik. Yapım sorumlusu Ozan ile yakın gözetimde bulunduruyoruz dublörleri, korkup kaçmasınlar diye. İnegöl’den ertesi gün gelecek film ekibine ve yönetmen Tunç Okan'a elimiz boş mahcup olmak istemiyoruz.

Sabahleyin zinde ve neşeli bulduk Jean Claude ve Max'ı. Yol yorgunluğu ile İnegöl'den gelen film ekibi ile onları buluşturunca görevimizin birinci aşamasını yerine getirmenin mutluluğunu duyuyoruz.

Hemen işe koyuluyor dublörler Yönetmen, kameraman ve teknik ekip şefi ile Haymana yoluna gidiyoruz, arabanın devrileceği yeri incelemeye. Dublörler büyük bir konsantrasyon ile ölçüyorlar, biçiyorlar. Yönetmen kaç takla attırabileceklerini soruyor. Jean Claude, iki takla attırıp Mercedes'i yine tekerlekleri üzerine kondururum, diyor. Yönetmen üç olmaz mı, diyor. Jean Claude ikiden fazlası için söz veremem, diyor. Arabanın takla atacağı şarampolün derinliği etkilemiş olacak ki, pazarlığı kesiyor film ekibi. Gerekli hazırlıkları yapmak için Polatlı Sanayi Çarşısı'na gidiyoruz dublörlerle. Devrilecek Mercedes'i Jean Claude kullanıyor. Yanında Max. Ben arkada video çekiyorum. Birden ne olduğunu anlamadan savruluyorum. Araba tam bir tur atmış çevresinde, yine yoluna devam ediyor. Jean Claude'un yüzünde bir keyif. Basit bir numaradiyor.

  • Şimdiye değin kaç kez araba devirdiğini soruyorum Jean Claude'a.Yüzü geçti diyor. Elliden fazla da motosiklet devirdim.”
  • Hiç kaza gelmedi mi başına, diye soruyorum Hayırdiyor.Bir kez bir motosiklet kazasında ayağım kırıldı, ama arkadaşlarla gezerken oldu o da.”
  • Kaç yıldır bu işi yapıyor acaba?1969'dan beri.”
  • Nereden aklına gelmiş ekmeğini böyle kazanmak? Filmlerde başkalarının yaptıklarını görüyordum. Niçin ben yapamayayım, dedim. Fiziğim de uygundu, çarpmalar ve savrulmalar için.”  Max karışıyor söze: Dublörlük alanında en iyiler bizden çıkar. Jean Claude'un on bir yıl yanında çalıştığı Remy Julien dünya çapında bir dublördü. Dünyanın her yanına gideriz.”
  • Daha önce Türkiye'ye gelip gelmediklerini soruyorum.Hayırdiyor ikisi de.

Sanayi Çarşısı'nda önce soğuk demirciye gidiyoruz. Fransa'da kullanılacak Mercedes'in ölçülerine uygun hazırlanmış geniş “U” biçiminde bir demir ters olarak şoför koltuğunun üzerine monte edilecek, iki yandan klapelerle tutturulup. Teknik ekip şefi Erdal Sümer'in deneyimli sorumluluğuna bırakıp bu işi, arabanın devrilmesinin baş unsuru trampleni yaptırmaya marangoza gidiyoruz. Altı metre uzunluğunda, elli santim genişliğinde, sıfırdan seksen santime yükselecek bir tramplen olacak bu, bir Mercedes'i taşıyabilecek güçte. Ölçüleri veriyoruz. Ne demirci, ne marangoz hiç şaşkınlık göstermeden, Olurdiyorlar,yaparız. Jean Claude'da bir tedirginlik duyumsuyorum, ilk kez böyle işler gerçekleştirecek zanaatkâr lara karşı. Ama soğuk demirciye gelip de güvenlik karkasının tam istediği gibi olduğunu görünce keyfi yerine geliyor ve itiraf ediyor tedirginliğini. Böyle ilkel bir teknoloji için mükemmel buluyor yapılan işi.

Ertesi sabah heyecan büyük film ekibi içinde. Bir tek Jean Claude ıslık çalarak hazırlıkları denetliyor. Yardımcısı Max bile gergin. Yönetmen Okan bir yandan devrilme olayını saptayacak dört kameranın yerini belirlerken, gözü Jean Claude'un vurdumduymazlığında. Max arabanın içine olaya oyuncunun gözünden bakacak çelik kameranın yerleştirilmesini denetliyor. Yine şaşkınlığını saklayamıyor teknik ekibin pratik yöntemlerle bulduğu çözümlerin başarısı karşısında.

İtfaiye ekibi gelip yerini alıyor kaza mahallinde. Jean Claude birkaç yangın söndürücü yeter, demişti ama, film ekibi hiçbir şeyi rastlantıya bırakmıyor. Bir doktor, iki hemşire geliyor bir ambulansla. En çok korkulan arabanın ateş alması.

Jean Claude dirsekleri ve omuz başları vatkalarla güçlendirilmiş deri giysisini giyiyor. Üzerine mavi gömleğini giydiriyorlar filmin baş oyuncusu İlyas Salman'ın. İlyas Salman kendi yerine arabanın içinde takla atacak Jean Claude'a uzaktan bakıyor. Garip bir suçluluk duygusu var sanki içinde. Bunun farkında sanki Jean Claud. İlyas'a gelip,Merak etme, bir şey olmayacak bizediyor tam bir dayanışma içinde. İlyas da çok içten bir Bon şansçekiyor en bir Fransızca.

Jean Claude kafasına kaskını takıyor. Kaskın üzerine içerideki kameranın görüş alanına girmesi olasılığına karşı İlyas'ın saçlarını andıran bir peruk yapıştırılmış. Arabadaki yerine oturup emniyet kemerleri ile kendini bağlıyor. Benzin deposundaki benzini iyice azaltmak ve geleceği yönü saptamak için birkaç kez gelip sağ yandaki iki tekerlekle rampaya çıkıyor. Yönetmenle bakışıyorlar. Yönetmen bir şey söyleyemeyecek denli heyecanlı olduğundan, Jean Claude Hazırımdiyor.

Geleceği yöne doğru gözden kayboluyor sarı Mercedes. Fikrimin ince gülü Balkız, Bayram'ın yaşamının varlık nedeni. Bütün film ekibi ilk kez tanık olacakları bir olayın heyecanını yaşarken, görevlerini eksiksiz yapmanın telaşını da taşıyorlar. Ben olayın fotoğraflarını çekmek için bir kenara çekilen Max'ın yanına gidiyorum. Elimde video kameram. Heyecanlı mısın?diye soruyorum. Ondan daha fazla heyecanlıyımdiyor gergin bir gülümsemeyle. Yönetmenin sesi duyuluyor, Ben stop demeden kimse yerinden kıpırdamayacakdiye. Sonra bir sessizlik kaplıyor ortalığı. Haymana ovasının cırcır böcekleri bile kesmişler seslerini. Ya da gözümü video alicisinin vizörüne dayamış ben yalnız göz olmuşum bütün duyularımla.


Uzaktan bir motor sesi duyuluyor. Ben alıcıyı tramplene netlemişim, bekliyorum. Görüş açıma giriyor Mercedes. Tramplene tırmanıyor sağ iki tekeriyle. Sanki ağır devinim içinde. Sol yanına devrilip sürükleniyor bir an. Sonra şarampol yanında bir takla atıyor, sonra bir takla daha ve tepesi uzerine oturuyor bir toz bulutu içinde, ayakları havaya gelmiş bir kaplumbağa gibi.


Kimse kıpırdamıyor. Toz bulutu çökeliyor yavaşça. Alıcılar çalışıyor tıkır tıkır. Ben de gözümü ayıramıyorum vizörden. Stop sözünü duyar gibi olur olmaz yanımdan, Max'ın rüzgâr gibi fırladığını duyumsuyorum. Bütün endişesine rağmen beklemiş yönetmenin komutunu. Ben de alıcının vizörünü gözümden ayırmadan seyirtiyorum peşinden. Arabanın yanına yaklaştığımda Max yere yatıp, açık pencereden içeri uzanmış durumda. Birden kalkıyor,Ça y estdiye bağırıyor. Tamam.”  O sırada da Jean Claude öbür taraftan gayet sakin çıkıyor, üstüne peruk yapıştırılmış kaskının kayışını çözerek. Mercedes açık düşmüş bir pehlivan gibi, tüm takım taklavatı güneşe dönük. Önce teknik ekip şefi Erdal kutluyor Jean Claude'u. Sonra yönetmen Tunç Okan. Kameraman Orhan Oğuz. Bir hüzünle konuşuyor arkadaşı Max ile Claude.İkinci taklayı tamamlayamadım diye üzgünüm. Mercedes ağır bir araba olduğu için sürülmüş tarlada böyle kalakaldı.”  Bir kahkaha atıyor yönetmen Tunç Okan. Olayın kazasız belasız ve etkileyici bir biçimde sonuçlanmış olmasından mutlu. Teselli ediyor dublörü. Ben durmadan filme çekiyorum, ülkemizde ilk kez bu boyutlarda gerçekleştirilen bir kaza sahnesini.


Trafik yetkilileri araba üstüne kayıtlı olan Tunç Okan'dan ehliyetini istiyorlar zabıt tutmak için. Yolun kenarına çıkıyorum. Şarampoldeki haşat Mercedes'i görüntülemeye.

Bir Almancı arabası duruyor yanımda. Geçmiş olsundiyor.Sağoldiyorum.Ölü var mı?diyor.Yokdiyorum. Hamdolsun yok.”  Böyle kazaların ölümle bitmeyenine ancak film icabı rastlanır, diyemiyorum. Ama ekliyorum Sen dikkat et yine de.”



Yavuzer Çetinkaya | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 198 - 15 Ağustos 1988