Siyah Kalem


İpşiroğlu, Siyah Kalem resimleriyle ilk kez 50’li yılların başında, İstanbul’un alınışının 500. yıldönümünü kutlama şenlikleri sırasında İstanbul Üniversitesi’nin açacağı bir serginin hazırlıkları için, Topkapı Müzesi Kitaplığı’nda çalışırken karşılaşmıştı. Bunları gördüğü anda duyduğu coşkuyu hiç unutamam. Büyülenmişti sanki. Büyü yaşamının sonuna değin sürecek ve Siyah Kalem bizi bir daha bırakmamacasına dünyamıza girerek üçüncü bir kişi gibi yaşamımıza katılacaktı.

İpşiroğlu’nun S.Eyuboğlu ile birlikte 1954’de yayımladığı “Fatih Albumuna Bir Bakış” adlı kitabı çeşitli dergilerde çıkan makaleler, film çalışmaları, Graz’da yayımlanan bir Siyah Kalem monografisi ve yine Graz’da yayımlanan ve bu kez daha geniş bir okur çevresine seslenen “Wind der Steppe” Bozkır Rüzgârı izledi.

Siyah Kalem kimdi?
Resimlerindeki bu büyüleyici etki nereden kaynaklanıyordu?

Sanatçının kimliği, nerede ve ne zaman yaşamış olduğu bilinmiyordu. Siyah Kalem adı bile ona sonradan verilen bir takma addı. Bu sanatçının yaşamış olduğunu kanıtlayan tek belge yapıtları olduğuna göre, bu sanatı anlayabilmek için gidilecek yol da yine sanatçının yapıtları olmalıydı. İpşiroğlu bu yolda yıllarca adım adım yürüdü.

Siyah Kalem üzerine ilk çalışma olan Fatih Albumuna Bir Bakış”ta İpşiroğlu ve Eyuboğlu, sanatçı hakkında bazı varsayımlar ileri sürmüşlerdi. Bunların en önemlisi, bu resimlerin bozkır sanatını o zamana kadar bilinmeyen bir yanıyla bize tanıttığı, göçebelerde de resim sanatı türünün varlığını kanıtlayan en eski örnekler olduğu varsayımıydı ki bugün bu kanıtlanmış bir sav oldu.



İLK ÖNEMLİ AŞAMA

1977’de yayımlanan monografi Siyah Kalem araştırmasında ilk önemli aşamadır. Bu kitapta Topkapı Müzesi Kitaplığı’ndaki Siyah Kalem resimlerinin tümü ve Saray Albumlarından seçilen Siyah Kalem okulundan ve çevresinden ilginç örnekler tıpkı-basım olarak veriliyordu. Arada geçen yıllar içinde resimler tek tek incelenmiş, aralarındaki bağlantılara ve üslup farklarına göre gruplandırılmış ve bunların kitap ya da duvar resmi olarak değil, rulo olarak yapıldıkları ortaya çıkarılmıştı. Rulolar, toplantılarda yüksek sesle okunan epik, dramatik ya da dinsel metinleri, dinleyicilerin gözönünde canlandırabilmesi için “göstermelik” olarak kullanılıyordu. Ne yazık ki albumlara gelişigüzel yapıştırılmış olan resimlerin pek çoğu kaybolduğu için, ruloları aslına uygun biçimde tamamlama olanağı yoktu. Ancak bunların üslup, konu, büyüklük ölçüleri, teknik ve malzeme özellikleri gözönünde tutularak aralarında bağlantı kurulmaya ve hangi resimlerin hangi rulolara ait olduğu saptanmaya çalışıldı. Böylece ilk kez monografide tek tek resimleri bir bütün olarak görebilme olanağı sağlanmış oldu.


Bozkır Rüzgârı”, Topkapı Müzesi Kitaplığı’ndaki Siyah Kalem resimlerinin tümünü ve Siyah Kalem okulundan üç resmin tıpkıbasımını veriyor. Burada, monografide olduğundan çok başka bir yaklaşımı var İpşiroğlu’nun Siyah Kalem resimlerine. Bunlara soyut bir müze objesi olarak yaklaşmıyor, toplumsal ortamı ve bağlam içinde ele alarak bu alışılmadık sanatın işlevini ve amacını anlamaya ve açıklamaya çalışıyor.

Kitabın başında, başlangıcından bugüne kadarki Siyah Kalem araştırması hakkında bilgi, sözlü metinler için yapılan göstermelik ruloların geleneği, Siyah Kalem resimlerinin anayurdu ve tarihlemesi üzerine yapılan açıklamalardan sonra biçim irdelemeleri ve ikonografya üzerinde duruluyor. Son bölümde ise Siyah Kalem tarihsel bağlamı içinde ele alınıyor.



KAVRAM RESSAMLIĞI

Siyah Kalem’ler arasında bir dizi resim bozkır halkının güncel yaşamını, bir dizi resimde onların inanç dünyasını bize tanıtır. Kukla ve gölge oyununda olduğu gibi, değişik halklardan ve ırklardan çeşitli tipler görürüz. Siyah Kalem figürlerini belli bir çevre içinde göstermez. Bunları gölge oyununda olduğu gibi, boş bir yüzey üzerinde birbirini örtmeyecek biçimde yanyana sıralar. Bastıkları yer belirtilmez, ama kol ve bacak kaslarının şişkinliği, bacakların yeri kavrarmışçasına açılışı, yer çekimini her zaman duyurur ve figürlere inandırıcı bir ağırlık kazandırır. Bu ağırlık hareketten yoksun, donmuş bir ağırlık değildir. Tersine, Siyah Kalem’in figürleri sürekli hareket içindedir. Oturdukları zaman bile gerilimli, her an yerlerinden fırlamaya hazırdırlar. Burada iki karşıt güç, yer çekimi ve ona karşı koyan canlı vücudun dinamizmi birleşir. Siyah Kalem hareketi sürekliliği içinde verebilmek için, belli şemalar kullanır. Örneğin yürüyüş motifini, ayakların birini alttan, birini üstten göstererek verir. Doğacı sanat geleneği içinde bizim alışmış olduğumuz saptanmış tek-bakış noktası, Siyah Kalem için bağlayıcı ilke değildir. Bu nedenle biçim çarpıtmalarından kaçınmaz. Bizim biçim çarpıtması olarak gördüğümüz, ona göre çarpıtma değildi. Onun dünyası, bizim duyularla algıladığımız dünyadan farklıydı. Onun dünyası İnanç, umut ve korkuyla bağlanılan nesnelerin yeraldığı bir deneyim dünyasıydı. Burada her şey gizemli güçlerin etkisindedir. Bu nedenle Siyah Kalem, nesnelerin dış görünümünü vermekle yetinmez, bütün Ortaçağ sanatında olduğu gibi onların özünü, “görünen”de “görünmeyen”i arar. Öz”ü verebilmek için, algıladığını düşüncesinde parçalar ve onu yeniden kurar. Siyah Kalem’in sanatı çağdaş sanatın bir deyimiyle bir tür “kavram ressamlığı”dır.


İpşiroğlu kitabın önsözünde, bundan önceki çalışmalarında Siyah Kalem’in yapıtlarına hep doğacı sanatın ürünleri gözüyle baktığını ve doğacı sanat geleneği içinde ortaya çıkabilecek bir dışavurumculuğu bu sanatın en karakteristik yanı olarak gördüğünü, fakat artık bu düşünceden uzaklaşmış olduğunu söylüyor. Siyah Kalem doğacı sanatı hiç tanımamıştı. Onun sanatı animist bir dünya görüşünden kaynaklanıyordu. Animizm inancına göre her şeyin bir ruhu vardır ve her şey gizemli güçlerin yönetimi altındadır. Bu güçlerden arınmış nesnel dünya anlayışı, Yeniçağda bilimsel düşüncenin yerleşmesiyle ortaya çıkar. Siyah Kalem’in dünyası ise bir büyü dünyasıdır ve bilimsel düşünceden önceki aşamada mitler çağına özgü düşüncenin yarattığı dünyadır. Siyah Kalem bizimle ruhlar arasında aracı olmayı üstlenir. O yalnız sanatçı değil büyücüdür de. Bilim-öncesi düşünce deyimi bu kitapta anahtar-kavram oldu. Bu kavramdan hareket ederek Siyah Kalem’in sanatını soyut bir müze objesi olarak değil de, sosyal bağlantıları içinde görmeye çalıştım ve bu sanatın işlevinin ve amacını daha belirgin biçimde kavrama olanağını buldumdiyor veBu çalışmamın sanat tarihçilerimizi daha bitmemiş gördüğüm Siyah Kalem araştırmalarını sürdürmeye ve yeni yorumlar getirmeye özendirmesini dilerim diye ekliyor. Siyah Kalem’in büyüsü sürüyordu. İnanıyorum ki, daha yaşasaydı Siyah Kalem onu bırakmayacaktı, araştırmalarını sürdürecek ve yeni yorumlar getirecekti. Son yıllarda en çok istediği şey, Siyah Kalem’i Türk okuruna tanıtmaktı. Kendisine bu olanağı sağladığı için, Ferit Edgü’ye müteşekkirdi.


Kitabın basımına gelince: Ülkemizde ilk kez böyle bir basımı gerçekleştiren Ferit Edgü’yü bu başarısından dolayı kutlamalıyız. Sanat tarihi kitaplarının basımının ne denli güç olduğunu işin içinde olan bilir. Hele tıpkı-basım söz konusuysa karşılaşılan güçlüklerin ardı arkası kesilmez. Siyah Kalem dostumuzu da büyülemiş olmalı. Bu kitaba nasıl sevgi ve özenle eğildiğini, yılmadan, hiçbir özveriden kaçınmadan aylarca nasıl uğraştığını çok yakından biliyorum. “Bozkır Rüzgârı”nın bir başlangıç olmasını ve Ferit Edgü’nün daha uzun yıllar çalışmalarını bu yolda sürdürmesini dilerim.



Nazan İpşiroğlu | Milliyet Sanat Dergisi - 15 Kasım 1985
__________________________________________________________________________________________




İpşiroğlu, ölümünden kısa bir süre önce “Bozkır Rüzgârı/Siyah Kalem”in basımıyla ilgili çalışmalarımızı sürdürürken, her sanat tarihçisinin “tutsağı” olduğu bir konu, bir sanatçı olduğunu, kendisinin de, Siyah Kalem’in tutsağı olduğunu söylemişti.

Kuşkusuz, bu gerçek, tüm sanat tarihçileri için değil, sanat tarihine yeni açılımlar getiren, “tutsağı” oldukları sanatçı ya da konular üzerindeki yorumları sanat tarihinin aşamalarını oluşturan büyük sanat tarihçileri için geçerlidir.

İpşiroğlu, bu büyük sanat tarihçilerinden biriydi. Otuz yılı aşan bir süre üzerinde çalıştığı Siyah Kalem incelemeleri ise, hiç kuşkusuz dünya sanat tarihinin, kendi alanındaki önemli aşamalarından biridir.

İlk kez, 1953’te, Sabahattin Eyuboğlu birlikte “keşfettikleri” Fatih Albümü’ndeki Siyah Kalem resimleri, son günlerine değin İpşiroğlu’nun tutkusu olmuştu. “Tanıdığımız, bildiğimiz sanat dünyalarından hiçbirine girmeyen bu değişik sanat ürünlerini, tarih, kültür, sanat, toplum, coğrafya bağlamında kavrayıp açıklamak yolundaki çabaları, ancak sanat tarihinin yol açıcı büyükleri tarafından göze alınan bir sabrı ve sürekli olarak görüşlerini düzeltip yenilemeyi gerektirmişti.

En son yorumlarını içeren yapıtına yazdığı önsözde, Siyah Kalem’in sanatı üzerinde sonsözü söylemediğini belirten şu cümle yer alıyor:

...daha bitmemiş gördüğüm Siyah Kalem araştırmalarını (bu çalışmamın) sürdürmeye ve yeni yorumlar getirmeye özendirmesini dilerim.


Kendi deyimiyle, hâlâ çözülmemiş bir bilmece olarak duran Siyah Kalem’in resimlerini kavramak, yorumlamak için, sanat tarihinin kullanılagelen yöntemlerini bırakmak gerekiyordu. 1954’te Sabahattin Eyüboğlu ile birlikte kaleme aldıkları incelemede yer alan görüşlerin büyük bir bölümünü daha sonraları bırakan İpşiroğlu, “hayatının yapıtı” diye nitelendireceğim, “Bozkır Rüzgârı”nda yaratıcı, yol açıcı sanat tarihçiliğinin, yalnız yurdumuzda değil, dünyada da pek fazla karşılaşmadığımız bir örneğini verdi.

Siyah Kalem’in sanatını “soyut bir müze objesi olarak değil de, sosyal ortam ve bağlantıları içinde görmeye çalıştı. Tarih, etnoğrafya, değişik kültür ve sanatlar arasındaki etkilenmeler bu “bağlantıların” açıklanmasında ana-öğeler olarak yerlerini aldılar. Ve tüm bunlar bir “çağdaşlık” bilincinin ışığında gerçekleşti.

İpşiroğlu’nun kişiliği ve yapıtları göz önünde tutulduğunda sözünü ettiğim bu “çağdaşlık bilinci”ne şaşırmamak gerektir. “Siyah Kalem” onun “hayatının kitabı” da olsa, o İslâm resmi, Türk minyatürleri konularındaki önemli incelemelerinin yanı sıra, çağdaş sanat ve düşünce akımları üzerinde de durmuş, bu konularda da önemli yapıtlar vermiştir. Sanat tarihçilerinin birçoğu gibi, yalnız saptamalarla ve yavan betimlemelerle yetinmeyip, yaratıcı sanat tarihçiliğinin yolunu açan ve bu yolda örnekler veren odur.

İpşiroğlu’nun bu yöntemi, yalnız Doğu ve Batı sanatları konularındaki derin bilgisinden değil, tüm yapıtlarına yansıyan çağdaşlık bilincinden almaktadır gücünü. Bunun en belirgin örneği de Siyah Kalem’dir.

Eğer bugün, Siyah Kalem adıyla bilinen resimlere çağdaş bir gözle bakıyorsak, bu resimlerden çağdaş ve evrensel bir duyarlık açısından etkileniyorsak, bunda en büyük pay İpşiroğlu’nundur. Çünkü bu resimlere çağdaş bir gözle bakan, ve onları tarihsel, yöresel boyutlarını gözardı etmeden, ama çağdaş bilgi ve estetiğin ışığında inceleyen ilk ve tek sanat tarihçisi odur.



Ferit Edgü | Milliyet Sanat Dergisi - 15 Kasım 1985

Mazhar Şevket İpşiroğlu



Eskiden birinin bilgi düzeyini anlatabilmek için kullanılan bir özdeyiş vardı: “Ayaklı kütüphane”. Medrese geleneğinden kalma olsa gerek okur-yazar çevrede kişi, ortaya döktüğü bilgiye göre saygınlık kazanırdı. Şimdilerde bu özdeyişi duymuyorum ama aydın kesiminde bilgi yığmacılığı ve aktarmacılık hâlâ ağırlıkta. Bilimsel bir çalışma mı yapıldı, en azından birkaç yüz sayfa tutmalı ve bir yığın hazır bilgi vermeli. İster bilim adamı, ister sanatçı ya da köşe yazarı; yazıda olsun, konuşmada olsun, ortaya ne denli bilgi döküyor, ya da bilimsellik taslıyorsa tutunması o denli kolay oluyor. Ölçüt, özgür düşünme ve özgünlük değil, bilgi yığmacılığı, aktarmacılık... Eski bir gelenekten kurtulmak kolay olmuyor.

İpşiroğlu burada liseyi bitirip yüksek öğrenim için Almanya’ya gittiğinde, orada hoca-öğrenci ilişkisinin onu çok şaşırtmış olduğunu söylerdi. Orada üniversitede bir tartışma ve eleştiri ortamında bulmuştu kendini. Öğrenci hocadan hazır bilgi vermesini beklemiyor, okuyarak araştırarak kendisini yetiştiriyordu. Hoca da öğrenciden, kendi söylediklerini yinelemesini istemiyor, özgür düşünmesini ve düşüncelerini açık seçik dile getirmesini bekliyordu. Hocası E. Rothacker’e, Hegel üzerine doktora yapmak istediğini söylediği zaman, onun yanıtı şu olmuş Hegel araştırmasına katkınız ne olacak? Getireceğiniz yenilik nedir?

İpşiroğlu 1934’te Almanya’dan dönüp İstanbul Üniversitesi’nde göreve başladığında, üniversite reformu yapılmıştı. Reformun temel ilkesi, yükseköğrenim gençliğine özgür düşünce ve araştırma yolunu açmaktı. Ataerkil Osmanlı eğitimiyle yetişmiş olan gençler, özgür düşüncenin yabancısıydı. Osmanlı dünyasında yüzyıllar boyu medrese eğitimi sürmüştü. Medresede öğretim yöntemi aktarmacılıktı. Aktarmacı düşünce doğruyu aramaz, verilmiş olan doğruyu kuşaktan kuşağa iletir, otorite sözünün dışına çıkmaz. Bu gelenek üniversitede de sürüyordu. Öğrenci, derste hocanın ağzından çıkan her sözü defterine yazıyor, bunlar: ezberleyerek sınava giriyor, üzerine çalışacağı konuyu hocanın ona vermesini bekliyor, çalışırken de onu gütmesini istiyordu. Genellikle yabancı dil bilmiyor, bilmenin gereğine de inanmıyordu. Bu gelenek içinde yetişen gençlere, kişiliğini özgürce geliştirebilme olanakları nasıl sağlanabilirdi? Özgür, eleştirel düşünce nasıl öğretilebilirdi? Yeni kurulan üniversitede, Batı ülkelerinde öğrenim görmüş birçok genç hoca tam bir dayanışma içinde uğraşıyorlardı.

İpşiroğlu’nun ilk çalışmaları felsefe alanındaydı. Batı felsefe akımları arasında, kavramcılığa karşı bir düşünce akımı olan fenomenolojiyi benimsemişti. 30’lu yılların sonuna doğru çalışmalarını sanat tarihine kaydırdı. İpşiroğlu’nun sanata duyduğu ilgi çocukluk yıllarına uzanır. Eniştesi Yusuf Akçura’nın, kendisine pek küçükken hediye ettiği bir resimli sanat kitabını, çalışma masasından hiç eksik etmediğini, ders çalışırken kitabı önünde açık tutup resimlere bakarak derslerin tek düzeliğini kırmaya çalıştığını söylerdi. Küçük yaşta resim yapmaya başlamış, uzun yıllar Namık İsmail’in yanında çalışmış, Almanya’da bulunduğu yıllarda bir süre Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi’nin yüksek resim bölümünde öğrencilik yapmıştı. Fakat sanat tarihine yönelmesinin nedeni bu değildi. Sanat tarihine özgü görsel -düşüncenin, soyut-kavramsal düşünceden kurtulmaya büyük ölçüde yardımcı olacağına inanıyordu. Görsel düşünme gözle akıl arasında bağlantı kurma demektir. Görmenin ve düşünmenin bir araya gelmesinden oluşan bu düşünme etkinliğinin, Batı düşüncesine özgürlük yolunun açılmasında büyük payı olmuştur. Resimle, heykelle en soyut düşünce bile somutlaşır, elle tutulur, gözle görülür hale getirilebilir. İslâm ülkelerine yüzyıllar boyu uygulanan resim yasağı bize bu yolu kapatmıştı.

Sanat tarihi ilk zamanlar Felsefe Bölümü’nde okutuluyordu. 1946’da felsefeden ayrılarak bağımsız bir bölüm oldu. 1940-45 yıllarında ben Felsefe Bölümü’nde öğrenciydim. İpşiroğlu’nun öğrenciler arasında pek sevildiğini -hiç değilse benim dönemimde- söyleyemem. Bitirme tezimi hazırlarken, arkadaşlarımdan şu sözleri duyduğum çok olmuştur: Tezini İpşiroğlu’ndan mı aldın? Başka hoca mı yoktu? Çekeceğin var demektir, Allah sana kolaylık versin. Bunun nedeni sanırım öğrencilere yaptığı eleştirilerdi. Özellikle üzerinde yeterince düşünülmeden, hesabı verilmeden söylenenlere, hele yazılanlara sert tepki gösterirdi. Onu yakından tanıdıktan, hele birlikte çalışmaya başladıktan sonra kendisine yaptığı eleştirilerin, öğrencilerine yaptığından çok daha sert, hatta acımasız olduğunu görecektim. Hiçbir düşünce, sonuna değin hesabı verilmedikçe kâğıda dökülmezdi. Yazmaya başladıktan sonra da daha açık, daha somut biçimde dile getirme çabası içinde de değiştirilirdi. Düşünmenin tek düze gitmemesine, kendi deyimiyle “monologa dönüşmemesine” özen gösterirdi. Diyalektik diyebileceğim bir düşünme yöntemi vardı. Ortaya atılan bir düşünceye -ister kendisinin olsun, ister karşısındakinin- mutlaka karşı tezler getirir, ya da getirilmesini beklerdi. Diyalog, karşı-koyma, savunma, tartışma, kısaca bir bileşime varana değin düşüncelerin çarpışması içinde sürerdi. İpşiroğlu, aşama gücünü düşünmeden alıyordu dersem sanırım abartmış olmam. Bizim diyaloglarımız, belli bir çalışma nedeniyle masa başında sürdürülen konuşmalar değildi. Tam tersine, güncel yaşamamızın bir parçasıydı.

Boş zamanlarımızda, çay saatlarında, yürüyüşlerimizde sürdürdüğümüz söyleşiler, tartışmalar bizi yeni çalışmalara götürürdü. Son yıllarda içinde bulunduğumuz bunalımlı ortam, ister istemez bizi sanat tarihinden uzaklaştırmış, daha çok güncel sorunlar üzerinde düşünmeye yöneltmişti. “Düşünmeye Çağrı” ve “Kök-Atatürkçülük” bizi içten saran sorunlar üzerinde düşünüp, geçmişimizle hesaplaşırken yazıldı.

[kitaplığımızdan bir kitap]


“ANLAMA” VE “YORUM”

İpşiroğlu’nun ilk geniş kapsamlı çalışması 1946’da yayımladığı “Avrupa Sanatı ve Problemleri”dir. Bu kitapta 14. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar İtalyan, Alman ve Flaman sanatı, üslup irdelemelerinden yola çıkarak düşün ve kültür tarihi bağlamı içinde yorumlanır. İpşiroğlu o yıllarda bu kitabın, Avrupa sanatının 16. yüzyıldan zamanımıza kadarki dönemini kapsayan ikinci cildini hazırlamayı tasarlıyordu. Bunu yapmadı. Gelecekteki bütün çalışmalarında olacağı gibi, burada da amacı okura hazır bilgi vermek değil, onu düşünmeye ve anlamaya yöneltmekti. Bu amaca ulaşamamış olduğunu düşünmüş olmalı ki değil çalışmayı bu biçimiyle sürdürmek, kitabın ikinci baskısının yapılmasını bile istemedi.

Yapıtlarından yola çıkarak “anlama” İpşiroğlu’nun bütün çalışmalarında uyguladığı yöntemdir. İster Avrupa sanatı, ister İslam sanatı, ya da Siyah Kalem... Konuya her zaman yorum bilgisinin (hermeneutik) bakış açısından yaklaşmıştır. Sanat yapıtını bir müzelik eşya olarak değil, kendine özgü yaşamı olan bir varlık olarak ele alıyor, onu tarihsel sürekliliği içinde anlıyor ve yorumluyordu. Sanat yapıtı, sanatçının yaşadığı ortamla hesaplaşmasının ürünüdür. Sanatçı nasıl bir ortamda gözünü açmış, nasıl bir durumla karşılaşmış, bu durum karşısındaki davranışı ne olmuştur? Bunu açıklayabilmek için İpşiroğlu satranç oyunu benzetisini kullanır: Satranç oyuncusu nasıl belli bir durumla karşılaşır ve bu durum ondan belli bir davranış beklerse, sanatçının karşılaştığı durum da ondan bir davranış bekler. Sanatçının davranışı (satranç oyununda oyuncunun taşa oynatması) yeni bir durum oluşturur. Her yeni durum yeni bir davranışı gerektirir. Sanat tarihçisine gelince, satranç oyununu izleyen biri gibidir. Sanatçının karşılaştığı durumu ve onun davranışını izler, sanatçının ortamıyla hesaplaşmasına bakarak anlamaya çalışır. Bu hesaplaşma da sanatçı bir yenilik getirebilmiş midir? Yoksa gelenekler içinde boğulup kalmış mıdır? Sanat tarihçisine düşen, olguları eleyip (fenomenolojinin bir deyimiyle kere içine alıp) önemliyi önemsizden ayırma, öze inerek sanat yapıtının ardında olanı değil, içinde olanı ortaya çıkarmadır.

İpşiroğlu’nun son çalışması, ölümünden sonra yayımlanan “Bozkır Rüzgârı” (Siyah Kalem) oldu. Siyah Kalem hakkında hiçbir tarihsel kaynak bulunmadığı, bu sanatçının yaşadığını kanıtlayan tek belge yapıtları olduğu için, İpşiroğlu’nun yorumbilimsel yöntemi, en belirgin biçimde Siyah Kalem araştırmasında ortaya çıkar. 50’li yılların başında başlayan bu araştırma sürecinde, İpşiroğlu’nun Siyah Kalem üzerine birçok yayınları oldu ve bunların her birinde, kendi deyimiyle, adım adım Siyah Kalem bilmecesini, çözmeye çalıştı. Ama Siyah Kalem araştırmasının bitmemiş olduğuna ve daha yeni yorumlar yapılabileceğine inanıyordu.


İnsan bitmemiştir, gelişim içinde kalmalı... Yazının başında, çağımızın büyük sanatçısı ve düşünürü Paul Klee’den alıntıladığım bu tümce, İpşiroğlu’nun inancını ve temel davranışını dile getiriyor. “Gelişim içinde kalma, zaman - akışı içinde kalmadır diye açıklıyor Klee’nin bu sözlerini İpşiroğlu bir yazısında (Arayış, 1981, sayı 9). Kişi çoğu kez güncel yaşamın hay huyu içinde zaman bilincinden uzaklaşır. Zamanı sayılara bölmüşüz, birbirini kovalayan sayıların peşinde koşar dururuz. Gerçi ölüm, bu bilinci uyanık tutan bir dürtüdür. Herkes öleceğini bilir, ama yine de ölümü kendine kondurmak istemez, geleceği belirsiz bir güne erteler kafasında. Zaman boyutu “gün”, yaşam da “güncel yaşam” olur. Kişi, kendi ölümüne inanma yürekliliğini gösterebilmeli, zaman-akışının yarattığı tedirginliği içinde duyabilmeli.Zaman-akışının bölünmez bütünlüğü içinde varlığının bölünmez bütünlüğünün bilincine varır insan. Ancak bu bilince varan, geçmişle hesaplaşarak geleceği planlar, varlığındaki tüm olanaklarla yarınları hazırlar ve yaratıcı olabilir.



Nazan İpşiroğlu | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 141 - 1 Nisan 1986

İstanbul Çeşmeleri


Yıldız Üniversitesi Rektörlüğü’nun 125 kişilik “Hünkâr Dairesi” 18 Mart 1985 Pazartesi sabahı Rektör Prof. Suha Toner’in “Hoşgeldiniz” konuşmasında da belirttiği gibi ilk kez alışılmışın dışında bir toplantıya ev sahipliği ediyordu.

Toplantı “I. Tarihi İstanbul Çeşmeleri Semineri” idi.

İstanbul Büyük Şehir Belediyesi ve Güneş gazetesi işbirliğiyle 1984 Aralık ayından beri uygulanmakta olan “Tarihi İstanbul Çeşmeleri Kurtarılmalıdır” kampanyası’nın bilimsel bir temele oturması, üniversiteler ve kurumlararası bir “Ortak Çalışma Grubu” oluşturulup, öncelikle tüm İstanbul çeşmelerinin bir envanterinin yapılması amacıyla düzenlenmişti.

Açılış töreninde bulunan TBMM Başkanı Necmettin Karaduman, “Ecdad yadigarı eserleri canımız gibi korumalıyız diyerek, kampanyayı desteklediğini belirtirken, Kültür ve Turizm Bakanı Mükerrem Taşçıoğlu, konuşmasında şunları söylüyordu:

Belki biraz latife olarak alınmasında fayda vardır ama, artık Türkiye’de şirket kurtarılmaktan vazgeçildi, kültürel eserler kurtarılıyor. Bu da eski deyimle “faal-i hayır”dır, yani hayırlı bir iştir. Biz buraya bundan birkaç ay evvel Milli Saraylar Sempozyumu için geldik. Aşağı yukarı gaye aynı. Atalarımızdan bize intikal etmiş olan bu tarih ve kültür zenginliğimizi korumayı düşünüyorduk. Ama zannediyorum ki, meselenin içine girildikçe “koruma” lafı az gelmeye başladı, kurtarılma sözcüğü yerleşti. Zaten şu kürsünün önündeki afişe dikkat ettim: Çöp bidonu ile çeşme yan yana. Herhalde bu fotomontaj olarak hazırlanmış bir resim değil. Bunun yüzlercesini İstanbul’da görmek mümkün. Bu “kurtarılma” sözcüğünün ne derece doğru olduğunu bir kere daha anlamış oldum. Yine de ‘çok şükür’ diyoruz, bunun bilincine geç de olsa varıldı.

İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı Bedrettin Dalan, İstanbul’un “tek taş yüzük bir mücevher”e benzediğini vurgulayarak başladığı konuşmasında:

...Atalarımız, kanlarıyla suladığı bu şehri kısa zamanda bir su cenneti haline getirmişler, giderek, çeşmeler Türk kültürünü yansıtan birer nadide çiçek haline gelmiştir. Her çeşmede Türk insanının zevkini, sanat kabiliyetini görmek mümkündür. Çeşmelerin bolluğu Türk insanının inancının da bir sonucudur. Uhrevi bir anlamı vardır bu bolluğun... Kuru çeşmeler hiçbir işe yaramaz. Kuru çeşmelerin muhakkak suyunun akması lazım. Bu bakımdan ben İSKİ Genel Müdürlüğü’ne kesin talimat verdim. Sular kesinlikle akacaktır... Çeşmeler, sosyal yaşantının simgeleri de olmuşlardır. Çeşmebaşı sohbetleri, bunun tabii ürünüdür. “Çeşmebaşı” opereti de aynı sosyal yaşantının sanata yansımasıdır” derken, bu kampanyayı başlatan ve destekleyenlere ve bu arada, bu konuda ilk kıvılcımı başlatan Tarhan Erdem’e teşekkür ediyordu.

Güneş gazetesi adına konuşan Mehmet Ali Yılmaz, “Gazetemiz, kültürün sürekliliği ve koruma bilincinin kamuoyunda yaygınlaşması için payına düşen sorumluluğu, ‘çeşme’ gibi, sayısı çok, sahiplenilmesi kolay, boyutları küçük ama, işlevi büyük bir birimden yola çıkarak örgütlenen kampanya ile gerçekleştirmeye çalışmaktadır derken, seminerin amacının “Bu konuda uygulama yapan belediyeler ve diğer kurumlarla, üniversite çevrelerini bir araya getirmek ve elbirliğiyle neler yapabilecekleri tartıştırmak, bu arada tüm çeşmelerin envanterinin yapılması sağlamak olduğunu belirtiyordu.

Değerli konuklar, çeşmelerin bizi bu kadar birleştireceği doğrusu aklıma gelmezdi. Meclis Başkanımız’dan, en küçük uzmanımıza kadar bir araya, ‘çeşmeler’ getirdi bizi. Toplumsal yaşantımızın mahalle ölçeğinde en sıcak kesitini veren çeşme bizi bir araya getirmeye yetti. Yetti ama, süreklilik meselesi yine gündemde diyerek sözlerine başlayan oturum yöneticisi Prof. Metin Sözen, bu bir günlük seminere verilen ve önceden bastırılıp, katılanlara dağıtılan 16 bildirinin ortak yönlerinin şöyle belirlendiğini söyledi:

Sorunlar:
  • Saptama-belgeleme çalışmalarının yapılması ve sonuçlarının 1/10000 ölçekli bir harita üzerinde gösterilmesi, temizleme ve restorasyon teknikleri,
  • Ekonomik sorunlar,
  • Mülkiyet ve intifa sorunları,
  • Çalışmaların yayına dönüştürülmesi,
  • Halkın korumaya katılımının sağlanması.

Çözümler:
  • Olanaklar ölçüsünde suların akıtılması,
  • Periyodik bakım ve onarımların yapılması,
  • Çeşmelerin çağdaş yaşama sokulması,
  • Ortak Çalışma Grubu’nun oluşturulması.

Açılışı izleyen oturumda öncelikle ilçe belediye başkanlarının konuya yaklaşımları ve sorunlarını dile getirmeleri sağlandı.

  • Beykoz Belediye Başkanı Ali Zengin, ilçesinde saptadığı 22 çeşmeden 14’ünün suyunu akıttığı belirtirken, koruma felsefesi olarak, halkın katılımına öncelik tanıdığını vurguluyordu.


  • Fatih Belediye Başkanı Yetkin Gündüz ise, hâlâ uygun birisini bulamadığı “Kültür ve Turizm Müdürlüğü” boşluğunun doldurulması ve böylece koruma onarma işlemlerine girişilebilmesi için yardım istiyordu.

  • Eyüp Belediye Başkanı Eyüp Uçak da, doküman ve eleman sıkıntısı çektiğini,Eyüp’te yalnız çeşmelerden söz edilemeyeceğini,Her yerin kültürel mirastan olduğunu belirtti.

  • Bakırköy Belediyesi adına konuşan Hayati Asilyazıcı’dan konuyla ilgili girişimler yapıldığı öğrenilirken, Beyoğlu Belediyesi’nin uzman danışmanlarından oluşan bir kurul sayesinde Beyoğlu’nun korunması konusunda bilimsel açıdan epey yol aldığı Kayhan Bakan’ın anlattıklarından anlaşılıyordu.

  • Kadıköy Belediyesi ise, kampanyanın başından beri 28 çeşme saptamış, bunlardan 8’inin onarımı tamamlanmıştı. İlyas Ünal’ın söylediğine göre, “Finansman, onarılacak çeşme ve onaracak kişi” üçgeniyle giriştikleri onarımların en önemli eksikliği “restorasyon tekniklerine gösterilmesi gerekli özen” idi ve onu da bu seminerle başlayan üniversite ilişkisinin gidereceğini umuyordu.


  • İSKİ adına konuşan Aytaç Yenersoy,Onarımı bitirilen çeşmenin suyunun bir gün içinde bağlanacağını belirtirken, kampanyanın Büyük Şehir Belediyesi’ndeki teknik sorumlu kişisi Y. Mimar Emel Alper, başlattıkları envanter çalışması hakkında bilgi veriyor ve belediyenin kampanyaya örnek olması amacıyla Üsküdar III. Ahmet Çeşmesi başta olmak üzere, üç çeşmeyi onaracağını söylüyordu.


  • Vakıflar Başmüdürlüğü adına konuşan Necdet İşli’ye göre, “Çeşmelerin mülkiyeti Vakıflar’dan belediyeye devredilmese idi, bugünkü tahribat olmayacaktı.

İŞBİRLİĞİ

Seminerin ikinci bölümündeki oturumlarda:
TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı’ndan Sema Öner,
M.S.Ü. ve TAÇ Vakfı’ndan Hüsrev Tayla,
Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü’nden Ahmet Selbesoğlu,
TURİNG’ten Sümer Atasoy, Y. Mimar Besim Çeçener,
İTÜ Mimarlık Fakültesi’nden Prof. Semra Ögel, Doç. Zeynep Ahunbay, Fotoğrametri Bilim Dalı’ndan Doç. Orhan Altan,
M S.Ü.’den Prof. Mustafa Cezar, Prof. Nermin Sinemoğlu,
Yıldız Üniversitesi Restorasyon Kürsüsü adına Doç. İsmet Ağaryılmaz, Lemi Merey, Doç. Lütfi Yazıcıoğlu, Sanat Tarihçisi Ziya Nur Sezen,
Tarihi Türk Evlerini Koruma Derneği Başkanı Perihan Balcı, sırayla söz alarak görüşlerini belirttiler.

Çeşmelerin vakit geçirilmeksizin envanterinin yapılmasında üniversite ve ilgili kurumların işbirliği yapmasında herkes “hemfikir” idi, ancak yöntemlerde görüş ayrılıkları çıktı. En önemlisi, yapılacak envanter çalışmalarının “yasal” kimliği olabilmesi için Kültür Bakanlığı’nca yapılması zorunluğu idi. Sonuçta Yıldız Üniversitesi’nin koordinatörlüğünde zaten başlatılmış olan çalışmanın, diğer üniversiteler, Kültür ve Turizm Bakanlığı Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü, Milli Saraylar Daire Başkanlığı, TURİNG, Tarihi Türk Evlerini Koruma Derneği, Vakıflar Başmüdürlüğü, İSKİ, Büyükşehir ve ilçe belediyeleri, Güneş gazetesi ve sanat tarihçisi İlhan Hattatoglu gibi gönüllülerin de içinde bulunduğu Ortak Çalışma Grubu’nca yürütülmesi, çalışmaların yayına dönüşmesi için diğer basın organlarının ve TRT’nin işbirliğinin sağlanması kararı verilerek, Prof. Metin Sözen’in şu sözleri ile seminer kapatıldı:

Çeşmelerin onarıldığını görmek, tarihsel ve kültürel çevrenin bu kaybolmuş mahalle ölçeğinden, kent ölçeğine akmasını istiyoruz. Aynı biçimde, çeşmelerin suları kadar, kurumlararası iletişim kanallarının da akmasını istiyoruz. İnsanlarına onur kazandıracak örneklerin, kısa zamanda İstanbul ve ülke halkına yaşama geçmesini bekliyoruz. Konuşmalarla bitmiş bir şey değil bu, doğru uygulamalarla sonuçları görülmüş bir yaklaşımın artık Türkiye’de egemen olmasını istiyoruz.

Daha sonra kokteyl ve çeşitli İstanbul çeşmelerinin bugünkü durumlarını gösterir dia gösterisi izlendi ve böylece bir seminer daha bitti...

NİÇİN İSTANBUL ÇEŞMELERİ?

Ulusal kültürden evrensele sıçramak için önce “ulusal”da neler olduğu iyice bir bilinmeli ise ve kamuoyunda kültürün sürekliliği ve koruma bilinci yaygınlaşmalı ise eğer, bu konuda bir şeyler yapmak sorumluluğu herkesten önce iletişim araçlarına düşmekte. Milliyet’te çalıştığımız günlerde bir anlamda “Tümdengelim”le düzenlediğimiz “Kültür Mirasımızı Koruma Semineri” deneyi, -bu kez Güneş’le- “Tümevarım”ı sonuçladı. “Çeşme” istanbul’un hemen her mahallesinde bulunan, tarih, sanat tarihi, edebiyat, hat, mimarlık, süsleme... açılarından korunmaya değer bir öge En önemlisi su-insan ilişkisi nedeniyle taşıdığı özellik. Şubat 1984’te yaptığımız Kültür Mirasımızı Koruma Semineri”nin sonucunda alınan “Her ilde Bir Kültür Merkezi” düşüncesi yavaş yavaş gelişe dursun (bildiğim kadarı ile Trabzon’da kuruldu, Bursa’da “Bursa 2000” etkinlikleri hazırlanıyor) Aralık 1984’ten başlayarak üç ay içinde gelişen “Tarihi İstanbul Çeşmeleri Kurtarılmalıdır” kampanyasında hızla yol alınıyor.


  • Başta Beykoz ve Kadıköy Belediyesi onarımlarının yanı sıra,
  • Beyoğlu Belediyesi ve TAÇ Vakfı, Taksim Çeşmesi’ni,
  • Milli Saraylar, Maçka’daki Bezmialem Valide Sultan Çeşmesi’ni,
  • TURİNG, Çengelköy Kavasbaşı Ahmet Ağa Çeşmesi’ni




  • ve Güneş’le birlikte Sultanahmet Beşirağa Çeşmesi’ni onarmak üzere harekete geçti.

Yakında Büyük Şehir Belediyesi’nin onarımları başlayacak.

Temel amaç, halkın kendi yakınındakilere kendisinin sahip çıkması. Bu da kampanyanın yaygınlaşmasına ve katılımların artmasına sıkı sıkıya bağlı. Bu konuda Milliyet Sanat okurlarının görüş ve önerilerini “Turanlı Sok. No: 20 Güneş gazetesi Beyazıt, İstanbul Tel: 526 14 00 / 321” adresinde kurulu Sekreteryaya iletmelerini bekliyoruz.



Avniye Tansuğ | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 117 - 1 Nisan 1985