Kerime Nadir


Kerime Nadir’in anılarını, “Romancının Dünyası”nı bu kısa anma yazısı için tekrar gözden geçirdiğimde hep o pişmanlık duygusuyla bunalıp kaldım. Eski tarihte yazılmış sarsakça bir yazı, benim bilgiççe bir yazım meğer onu ne çok üzmüş. Benden yazıklanarak söz açtığı sayfalara hep aynı tedirginlikle bakıp duruyorum.

Bunlar, değerleri inkâr, hattâ yok etmek için tutuşacak kadar kör bir davranış içinde bulunan nankörler midir?
Bin kez daha yazık ki, gelecek kuşaklar belki de bizi bu gibilerin görüş açısından tanıyacaklar; daha doğrusu hiç tanımayacaklardır.

Bununla birlikte sözkonusu kitap bazı düşüncelerimi, değerlendirişlerimi başkalarına söyleme fırsatı tanıdı bana. Kerime Nadir’e saygı duyduğumu nedenleriyle açıklamaya çalışmıştım o zaman. Sanırım bu yüzden şimdi yine Kerime Nadir’le ilgili bir yazı isteniyor benden. Oysa nereden başlamam gerektiğini bilmiyorum.

Belki doğrudan doğruya cenaze töreninden. Yüz binlerce kişiye yapıtıyla ses yöneltmiş bu ünlü romancının cenaze töreni, kuşkusuz hazin bir törendi. Neyse ki, tabutuna iliştirilmiş birkaç gelin çiçeği çok az kişinin katıldığı o törene, Kerime Nadir’e yaraşır bir coşum katmaya yetip arttı. İnsan yine de okurundan sinema yıldızına, sinema yıldızından film yönetmenine pek çok kişinin Kerime Nadir’e gönül borçları olabileceğini düşünmeden edemiyor. Nerde başladı acaba bunca büyük bir yalnızlığın yolculuğu?

Kerime Nadir anılarında kendisini etkilemiş olan yapıtlardan ayrıntılı söz açmaz. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarına rastlayan en önemli roman Yakup Kadri’nin “Yaban”ıdır. “Yaban”ı, İstanbul radyosunda Mesut Cemil’in sesinden izlemiştir. Bu romanın yapısı, irdelediği konu, Türk aydınıyla Türk köylüsü arasındaki törel ve ekinsel farklılığa yaklaşımı gözönünde tutulursa; Kerime Nadir’in “Yaban”dan niye etkilendiğini anlamak güçtür. Ne var ki, yine kendisinin belirttiği gibi, ilk öyküsüne “Yabancı” adını takacaktır.

Burada, etkilenişin ilginç bir örneğine rastlarız. İstanbul’u, köşkleri, yalıları, özel deyişiyle hep soylu ve seviyeli kişileri yazmak isteyen, o zamanlar çok genç bir yazar; “Yaban”dan çok, Mesut Cemil’in İstanbul radyosundan izleyicilere, dinleyicilere ulaşmış sesinden etkilenmiş olsa gerek, diye düşünüyorum şimdi. Nitekim bu türden etkilenişler Kerime Nadir’in peşini hiç bırakmayacaktır. Yine o gençlik yıllarında, İstinye kavşağında “yolun kıyısında yürüyen yaşlı bir köylü kadın”la karşılaşır. Kadının sırtında büyük bir “demet” funda vardır.

Gerisini “Romancının Dünyası”ndan alıntılayacağım:

Bu sahne bende öyle derin bir etki bıraktı ki, bunu sözcüklerle anlatamam. Sabahın sisleri içinde, sırtında bir demet funda taşıyan yaşlı bir kadın!..  Bu kadının dramı neydi acaba?.. Fakat ben hayatın acı gerçeklerine o kadar yabancıydım ki, böyle bir dramın kökenine inemez, çözümüne varamazdım. Bu yüzden yalnızca bir adalabildim bu sahneden: FUNDA!.. ‘Funda’da sorunları, ‘Hıçkırık’, ‘Samanyolu’ ve diğer birkaç romanım gibi, yeni doğan bebeklerden şarkılara, hattâ ticarethane ve sokaklara kadar birçok şeye adını ve sevilen kahramanlarının adlarını verdi. Bu orijinal adları taşıyan pek çok gence rastladım bugüne dek...

Salt şu alıntı bile, toplumsal hayatımıza ilişkin dolaylı ama çarpıcı bir gözlemi içerir. Tıpkı Mesut Cemil’in sesiyle amaç ve özellikleri dönüşüme uğramış “Yaban” romanı gibi, kimbilir hangi “dram” köşesine fundalar taşıyan yaşlı bir köylü kadın da, o ünlü “Funda” romantizmine evrilecek, nerden nereye, kuşaklar boyu bir “gençkız” simgesi halini alacaktır. Bütün bu dönüşüm ve evrilmeler, yörüngesinden çıkarak bambaşka yollara sapmalar, bizim hayatımızdaki yanılsamalara da işaret etmektedir.

Burada saptanmiş, kesinkes görülmüş gerçekliği alımlayamama olgusuyla yüz yüze geliriz. Öte yandan Kerime Nadir söz konusu olguyu büyük bir içtenlikle dile getirmiştir. Onun yapıtına içtenlik açısından yaklaştığımızda hayli ilginç bir yazarlık serüveni ve çabasıyla karşılaşabiliriz.

Şimdi aklimizda kalan o yaz geceleri, o samanyolu işiltisi, baygın leylâk kokusu ve hep o keman sesi, döne dolaşa, evrile büküle, ikide bir kendi yolunun daraldıkça daraldığını hisseder. Kırk yılı aşkın bu romancılık çabası, yalı ve köşklerden, kameriyeli, çiçeklerle çoşmuş bahçelerden başlayarak, “Bir Çatı altında” romanına o romandaki apartman hayatına doğru yol alarak noktalanmıştır. Bir apartman dairesinde kuyruklu piyanoya yer kalmamış; bir balkondan hep televizyon antenleri, samanyollarının çoktan silindiği mendil kadar gökyüzleri görülür olmuştur. Bu yol alış, bu garip ve hüzünlere boğan yolculuk insan teki, sanatçı birimi açısından ele alınabilirse, kimbilir hangi saptayımlara olanak tanıyacaktır. İstanbul’un hep soylu ve seviyeli kişileri, yıllar sonra, “Karar Gecesi” romanıyla Bodrum cehennemine ayak basar ve Kerime Nadir, Bodrum karşısında bir çocuk duruluğunda âdeta geri dönmek ister.

Ancak Funda Ticaretevi’nin,
manken Funda’nın,
soyunan film yıldızı Funda’nın,
bütün öteki Funda’ların öne geçtiği bir dünyada coşum da yitip gider...

Rahmetli romancımız evini, çalışma odasını, Boğaziçi koylarına açılan balkonunu tanımlarken “hayal kafesi” sözünü uygun bulur. Romantizm şimdi çıplak bir gerçekliğe geri dönmektedir. Yanılsama ortadan kalkmış, hayal kafesinde yaşanmış olduğu apaçık dışa vurulmuştur. Hayal kafesinde yazılan bütün o aşk romanları, çok geçmeden ayrılık romanlarına doğru yol alacaktır.Katı gerçekler” okurlara “hayatın en kötü ve en çirkin yanlarını” sergilemektedir. Öyleyse tek yordam, o katı gerçeklerden okuru yalıtmakta aranmalıdır. Yola böyle çıkılmıştır. Ama Kenan’la Nalãn’iı aşkları “Hıçkırık”ta ölümle noktalanır. “Samanyolu” bir bakıma harcanmış bir yaşantının öykülenmesidir. “Funda” yaşlı köylü kadının toplumsal içerikli dramını dile getirmese de, alışılmışın dışında bir çocukluk aşk’ının bütün uygunluklara, uyuşmacılıklara ters düşen dünyasını kurar. İkilemi boyuna araya girecek hayal kafesindeki özgürlüksüzlüğü şurasından burasından okurlara fısıldayacaktır.

O soylu ve düzeyli kişiler, bir de bakarız, sözgelimi “Gelinlik Kız”da yakışıklı ama ürkünç ve jigolo kimlikli bir nişanlıya dönüşüvermiş; her şey uyarında giderken, bir dönemeçte bütün roman ve köşk hayatı sarsılır, sözgelimi “Posta Güvercini”nde pek bayağı bir aile sorununa dönüşebilir. Hep dönüşüm! Önce çıplak gerçekliğin hayal kafesinde romantizme dönüştürülmesi; derken, romantizmin hayal kafesiyle çatışarak kendi özgürlüğünü arayışı...

Kerime Nadir bu bakimdan edebiyatımızın en değişik popüler romancısıydı. Ses yönelttiği toplumsal katmanlar ya çok genç okurlar, ya da gerçeklik karşısında kesin bir ödeşmeye girmekten uzak çevrelerdi. Aslında romancı da, o hayal kafesinde duyarlı bir dünya kurmaya, kotarmaya çalıştığından sonuna kadar içtendi. Kerime Nadir’in beyaz ya da pembe dizilerle, best-seller romanlarıyla karşılaştırılması, oranlanması bu yüzden yanlıştır.

Geçmişe bakarken, diyor romancı,her şeye rağmen, içimde derin bir hüzün duymaktayım. Değişen dünya ile beraber kaybolan yıllarda yalnız gençliğimiz değil, sevdiğimiz hemen her şey yok olup gitti. Bu dünya bizim dünyamız bile değil artık! Yaşantımızda başkalarının zevki ve iradesi egemen

İşte bir demet fundanın o kadar acıklı macerası!

Şöyle bir görünüp, roman sayfalarında şöyle bir belirip kaybolmuş “katı” gerçeklikler, bu kez, öncesiz sonrasız dünyayı, daha doğrusu iç dünyayı da kuşatmiştir. Sevdiğim hemen her şey yok olup gittiyse, bunda o katı gerçekliklerle bir türlü yüz yüze gelememenin, onlarla bir türlü ödeşememiş olmanın da payı yok mudur? Ama bu soruyu sorar sormaz ben de Kerime Nadir’in hayal kafesine sığınmayı yeğliyorum bugün.

Çünkü hayal kafesinde gerçekleştirilmis popüler romanlardan bir “Rüzgârlı Bayır” oluşturulamayacağını bilmek, Kerime Nadir’in çabasına saygı beslenmesi gerektiğini de vurgulayıp duruyor.

Yine de “Rüzgârli Bayır”ı çağrıştıran satırlar var. Asıl gizilgüç de orada bana sorarsanız. İşte “Posta Güvercini”nde hâlâ saklı duruyor:

Odanın aydınlık ve ferahlık verici dekoru içinde, karşımdaki koltukta oturan ve elişi yapan Şahizer, gözüme bir cisimden ziyade, bir ruh kalıbı halinde görünüyordu. Bu görüşümün düşsel değil, bilâkis hakiki bir mucize gizlediği muhakkaktır. Çünkü Şahizer’in bir yerde varlığı ile yokluğu, kendisini görmeksizin de bana malûm oluyordu. Meselâ, o yanımda iken uykuya dalmış olduğum bir sırada, garip bir his, bir yalnizlık hissi beni uyandırıyor, içim bir boşluğun ve manevi yoksulluğun hüznü ile dolu olarak etrafıma bakınca, Şahizer’in odadan çıkmış olduğunu görüyordum. Ve yine başka bir defa rahatsız, hattâ kâbuslu bir uykudan soluklarımı genişleten, ruhumu açan bir a uyanıp Şahizer’in yanı başımda bulunduğunu anlıyordum. Onun mevcudiyeti benim için şifalı bir tılsım gibiydi; daha doğrusu şifanın ta kendisiydi”.

Tiyatro ve tiyatronun dekoru geçici olabilir; ama yalnizlik hissi ve kalbin vuruşları daima kalıcı. Günün birinde, Kerime Nadir romanlarındaki tiyatro kokusunu tamamıyla leylâklara boğabileceğimizi, ben, o hazin ve kimsesiz, ama gelin çiçekli cenaze törenine karşın hâlâ umuyorum...



Selim İleri | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 93 - 1 Nisan 1984
________________________________________________________________________________________________






Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 93 - 1 Nisan 1984

Cengiz Bektaş


Kapımızda mı, bacamızda mıydı derken, uydulu televizyon, “antre”mizden içeri süzülüyor işte. Mc Luhan’ın gittikçe küçülen “evrensel köyünde, altında kaldığımız mesaj bombardımanına, nicelik ve nitelik olarak bir yenisi daha eklenmek üzere. Bundan tedirginlik duymaya gerek olmayabilirdi; bugün gündemimizde hâlâ “Türkiye’nin Tanıtımı” gibi bir madde bulunmasaydı. Dahası, ulusal kitle iletişim araçlarında, kültürel tarihin “iletilebilir”liği, kültürel üretimin -her düzeyde- iletişime katılımı sağlanabilseydi. Kültür taşrasını aşmış, içten dışa da mesaj veren etkin bir ulus olarak, uydulu televizyona “hoşgeldin” diyebilirdik. Bunun için devletin kültür politikası belirleyici etken elbette. Ama başta günlük basın olmak üzere tüm iletişim araçlarının duyarlığı ve toplumsal sorumluluğunun payını nasıl gözardı edebiliriz?Kültür”, halkın ilgilenmediği varsayılan bir konu olarak haber üretiminde dışlandıkça, zaten “yazı”yı atlayıp, “görsel”e takılı kalmış toplumda kültürel kimlik durup dururken nasıl oluşur? İşte buna somut bir örnek, Cengiz Bektaş’ın mimar ve ozan kimliğiyle yurt dışında yaptığı “bir şeyler”in hiçbir günlük yayın organından duyurulmayışı. O yüzden “gecikmiş bir sohbet diye başladım yazıya. Aslında “geciken” sohbet değil, mesajın “haber”liği...

[bedri rahmi nakışlı bir deneme kitabında Azra Erhat'ın önsözünden]

1985’in son aylarında yurt dışında yoğun bir trafiğiniz oldu. Nerelere gittiniz, neler yaptınız?

Önce, PEN Klüp ve Sırp Yazarlar Birliği’nin düzenlediği, toplum ve edebiyat ilişkisini tartışan bir toplantıya, sansür ve oto-sansür konulu bir bildiriyle katılmak için Belgrad’a gittim. Daha önceden bilmiyor değildim ama, edebiyatın toplum hayatında ağırlıklı yer alışının böylesi örneğini daha önce hiç görmemiştim. Toplantının ertesi günü tüm gazeteler ve televizyon bu toplantıdan söz etti. Benimle ilgili olarak televizyonda yayın yapıldı. Belediye Başkanı ayrı ayrı yazarlarla görüştü. Benimle konuşurken, “vaktiyle, bizim ailelerimizde günlük konuşmalara Türkçe sözcükler karıştırmak, bir soyluluk göstergesiydi diyen Başkanla, Sırpça’da hâlâ yapı alanında Türkçe sözcükler kullanıldığını gördük. Asıl etkilendiğim şey, Kültür Bakanı’nın, bana, “ülkelerimiz arasında nasıl bir yakınlaşma olabilir? sorusu oldu. Kendisine, şunca yüzyıllık ortak kültürümüz olduğunu, bu ortak yönün kalın çizgilerle iyilerinin altını çizdiğimizde iyi şeyler, kötülerinin altını çizdiğimizde kötü şeyler olacağını söyledim. Bir yandan da söylediğim şeylerin havada kaldığını düşündüm. Çünkü benim arkamda devlet yoktu.

Diğer yazarların var mıydı?

Evet. Buradan belli bir politika ile gidilseydi ne kadar etkili olurdu. Propaganda olsun diye değil. Apaçık, yalnızca yüreğini açma çok şeyi değiştirebilir. Mesela, Yugoslav çocukları hâlâ Türk düşmanlığıyla yetiştirilmez.

Var mı öyle bir şey?

Eh, dolaylı olarak. Meselâ yabancı yazarları götürdükleri pek çok yerde rastladım. Kosova Savaşı’nda, nasıl yenmişler; bir anıt. Türkler hangi kiliseyi nasıl tahrip etmişler? O yıkıntı. Müzeye götürüyorlar, orada Türk silahları. Böylece, Osmanlı ve Türk ayrımı yapmaksızın, belki isteyerek belki istemeyerek Türk düşmanlığı yapılıyor.

Ama, bizim mimarlık yapıtlarımızı çevresiyle birlikte pek de güzel koruyorlar, değil mi? Biz de tarihi dekor gerekince oraya gidiyoruz.

Belgrad’da birçok cami vardı, şimdi bir tane kalmış. Bu koruma olayı biraz da olayın ekonomik olarak, turistik açıdan öneminin farkedilmesinin sonucu. Onlara yararlı olduğu için öyle. Aynı politika sanatta da var. Mesela, sanatçıları son derece güzel bir dinlenme yerinde 10, 15 gün misafir edip, karşılığında birer sanat eseri alıyorlar. Onlar dinlenirken, bir yandan bir hazine oluşuyor. Neyse, Belgrad dönüşü, burada Yevtuşenko ile karşılaştık. Ağırladık. Kendi çevirdiği bir filmi izledik. Onun da arkasında devleti vardı. Bulunduğu koşullar içinde ülkesinin aleyhine yazarsa ne olur, dışarı çıkabilir mi, çıkamaz mı? Ama bunlar bir yana, Yevtuşenko İngilizce konuşuyordu. Konuşurken de New York’tan bir “komşukent, Bosquet’den de dayısının oğlu gibi söz ediyor, aynı anda hem burada, hem New York’ta, hem Paris’te olabiliyordu. Bu arada birçok ülkede insanlar yazamaz durumda çünkü dünyada ne olup bittiğini bilemiyorlar. Hâlâ ulusçuluk, devlet tartışmaları, çok uluslu yorumları sürüyor. Bunların içinde benim yazarım, sanatçım nerede? Ve hep geldiğim sonuç: Biz ne kadar kapalıyız.

Kendimize ve dışarıya?

Kendimize ve dışarıya. Şu İstanbul’da bile konuşmuyoruz birbirimizle.

[bedri rahmi nakışlı bir deneme kitabından bir bölüm]

Sonra ABD’ye gittiniz. Çağrıldınız daha doğrusu. Sizi nasıl keşfettiler?

Evet, Boston, en, geçici olarak ders vermek üzere çağrıldım. Bunun Ağa Han Ödülü’nün yayımladığı “Mimar” dergisinin benim için yaptığı özel yayın üzerine olduğunu sanıyorum. Zaten çağrı da M.I.T’nin İslam Mimarlığı üzerine doktora üstü araştırma yapan bölümünden geldi. “Biz sizi, eserlerinizi ve mimari yorum biçiminizi öğrenmek istiyoruz dediler. Yahu, niye önemli olsun ki benim yorum biçimim? Sonra düşündüm, niye önemli olmasın ki? Gittiğimde, ders verdim, düzeltme yaptım, özellikle Üçüncü Dünya Ülkelerinden gelen öğrencilerle tartışmalar yaptım.

Neler anlattınız onlara?

Onların bilmek istediği benim ne yaptığımdı. Kendi mimarlık çizgimi anlatırken, mesela Ankara’da yapı yaparken değil, Denizli’de yapı yaparken daha sağlıklı olduğumu, çünkü orada kendi kimliğime kavuştuğumu anlattım. 1964’te Bonn Büyükelçiliği projesini kazandığımızda, Almanya’da Türkiye’yi temsil edecek bir yapıyı nasıl biçimlendirdiğimizi örnekledim. Buradan bir ortak noktaya varıldı, kültürel kimliği bir yapının nasıl göstereceği konusuna. Şimdi gelecek sömestreye ödev olarak bunu hazırlıyorlar. Bu arada geçmişin biçim alfabesiyle, yani kubbesiyle, kemeriyle, penceresiyle bugünün mimarisini kurmaya çalışmanın yanlışlığında birleştiler benimle. Bu hem basit, hem yanlış bir yol çünkü.

Neden?

Ben 200 yıl öncesinin kültürüyle bu çağı anlatamam. Benim yapım çağdaş olacaktır. İkincisi, Türkiye’nin ekonomik koşullarına uygunluk gereklidir. Benim ülkemin insanının yarıya varan yüzdesi tek hacimli bölümlerde yaşarken, temel sorun çağımın insanına yakışır “çevre”yi yaratmaktır öncelikle. Üçüncüsü, ben eğer Türk’sem, yapacağım iş zaten öyle olacaktır. Bunun için biçimden yararlanmak gereksizdir. Ben o değilsem ona benzemeye çalışırım, niye kendi kültürümü yani biçimle işlev arasındaki ilişkiyi uzakta arayayım? Bana Türk Dil kurumu binasında “çağdaştan öte bir şey olduğunu söyledi, Charles Fourrier, işte o “kültür”dü. Çünkü “çağdaş”, mimarlıktaki tanımında “en az” demek. En azla en çok şeye ulaşmak. Strüktür, yalınlık TDK binasında yaratılan mekânlar var, bunların birbiriyle ilişkisiyle hem geleneğe bağlanan, hem geleceğe dönük bir şey var. İşte ister işlevden, ister biçimden yola çıkılsın, sonunda önemli olan bunların en iyi bileşkesine ulaşmaktır. Bu da şiiriyle, müziğiyle, bütün sanat dallarıyla birlikte oluşan ortak değer yargılarına, ekonomik durumumuza, teknolojimize uygunlukla olacak. Demokrasi var diye, bir yerlerde güzel bir cephe yapmakla bir mimar olamam. Önce kendi insanıma yakışır sağlıklı bir çevre. Bu öyle hümanizma filan değil. Öyle ya doktor apandisit ameliyatı yaparken,önce bir fiyonk atayım da öyle diye düşünmez.

Bu mesajlarınızın tepkisi ne oldu?

Bir Türk mimarı geldi, bize şunu bunu söyledinin ötesinde anlamlı oldu. Çünkü konut sorunu A.B.D’de bile var. Ama özellikle Üçüncü Dünyalılar projelendirmede tavır değiştirdiler somut olarak. Programı, insanı düşünmeye başladılar.

Peki, bu iletişime sizin tepkiniz ne oldu?

Ölçek değişmesi öncelikle. Yani, Yemen’in başkenti Sanâ’da yenileşmeyle, korumayla ilgili bir politikayı tartışmaya başladığınız zaman, sorun buradaki konuyu tartışmaktan boyut olarak birdenbire farklılaşıyor. Aslında konu temelde aynı ama biz dışa kapalılıktan, bu farklılaşmayı tepeden bir perspektifle yapamadığımız için bize farklı geliyor. Bu yüzden döner dönmez müthiş bir sorumluluk duygusuyla ingilizcemi ilerletmeye koyuldum. “Masa İngilizcesi”yle tartışmalarda taşı gediğine koyabilmek mümkün değil.

Bedri Rahmi “en az üç dilden ana avrat sövmeyi bileceksin” diye boşuna dememiş.

Evet. Aynı nedenle biz kimi yayınlara da tepki gösteremiyoruz. İşte Yevtuşenko nasıl hem burada hem New York’ta olabiliyorsa, ben de en azından kafaca hem burada, hem New York’ta, hem Paris’te olabilmeliyim aynı anda. Bunu ülke düzeyinde ele aldığınızda sonuç bambaşka olumlu oluyor.

[bedri rahmi nakışlı bir deneme kitabından bir bölüm]

“Olumsuz ülke imajı” yaratılmasında bilim, kültür, sanattan yararlanmak diyebiliriz buna. Bu açıdan ABD’de neler gözlemlediniz? Sizin ozan kimliğiniz de gündeme geldi mi?

Talât Halman’ın çevirileriyle biraz. PEN Kulübün ikinci başkanı ile tanışıp, tartıştık. Ancak, dediğiniz türden çok etkili örnekler gördüm. Bir keresinde, Halman’la birlikte BM’de bir şiir okuma gecesine gittik. Rus ozanı Voznazenksi için düzenlenmişti gece. Voznazenski de İngilizce konuşuyordu, şiirleri 100 dile çevrilmiş. Carnegie Hall’den başlayıp, kendi deyimiyle “seçim turnesi gibi dolaşıyor Amerika’da. O gece okuduğu şiirler bana göre pek de iyi değildi. Onun yüz katı iyi şiir yazanlar var Türkiye’de ama yüz dile çevrilmiyorlar. Yine, Metropolitan Müzesi’nde Hint Sanatı üzerine bir sergi, ile, Liechtenstein Prensliği’nin bir diğer sergisi önemliydi.

Peki sizce bizi nasıl tanıyorlar?

Bizi tanıdıkları yok ki. Mimarlık alanında çalışan önemli bir iki Amerikalı hocanın dışında Mimar Sinan’ı bile bilmiyorlar. Yugoslavlar bile, bize Mimar Sinan hakkında makale gönderin, bilgi verin diyorlar. ABD’de, bir kez, o da yaşlı bir Amerikalı satıcı, Türk olduğumuzu öğrenince “ah, Kore dedi. Bu da beni hemen Almanya’daki öğrencilik yıllarıma götürdü. Bizi ancak yaşlı kuşak, o da “Enverland” olarak tanırdı. Biz eğitimimiz gereği Ren Nehri’ndeki balıkları tanırken, 1956’da Almanlar “Arabistan’ın neresindesiniz? diye sorarlardı. Biz ne kadar oradaysak, adamlar bizi o kadar tanıyorlar. Bunun tek kabahatlisi var, o da yine kendimiziz.

Sizin bu konuda önerileriniz?

Kültüre, sanata, bilime önem vererek, üretimi örgütlemek ve yaymak. Mimar Sinan çocuk kitabı da olmalı, koca ciltli bir kitap, film, video-kaset de olmalı. Hâlâ her düzey okur-yazar bir yabancıya giderken armağan olarak götürebileceğimiz bir Anadolu Sanatı kitabı olmaması çok yazık. Bu tür çalışmalar yapılırken on bin yılın Türkiye’si düşünülmeli, sığ politik detaylara düşülmemeli. Batının en doğusu, doğunun en batısında İstanbul dünyanın en ilginç mekânı. Burada Anadolu Medeniyetleri Sergisi yapılmasaydı, kimse kaç bin yıllık uygarlığın üzerinde yaşadığını bu kadar canlı farketmeyecekti. Ama, ben ki şiirleri en az yabancı dile çevrilenlerdenim, on dile çevrildim, bundan kimsenin haberi yok. Eğer futbolcu olsaydım, üçüncü ligden bir takımla gidip, Yunanistan’ın dördüncü ligden bir takımını yenip dönseydim, herhalde omuzlarda karşılanırdım. Toplumu suçlamak yanlış. Basın ne kadar önem veriyorsa, toplum da o kadar önem veriyor.


Şimdi gelin de gönül hoşluğuyla uydulu televizyonları bekleyin bakalım.

(Ha, bu arada “Tarihi İstanbul Çeşmeleri Kurtarılmalıdır” kampanyası kapsamında İSKİ ve Cengiz Bektaş tarafından onarılıp, su bağlanan Mimar Sinan sebil-mezarı hakkında ne ilgililerden ne de basından “tıs” çıkmamakla birlikte “Mimar Sinan Yılı”nda bu mekânın da varlığını hatırlatalım. Hatta biraz daha iyimser olup, Mimar Sinan ve yapıtlarıyla ilgili her türlü belgenin sergilenip dağıtılmaya elverişli bir “enformasyon” biriminin buraya ekleneceğini bile umabiliriz. Kimbilir?)



Avniye Tansuğ | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 142 - 15 Nisan 1986

Georgia O’Keeffle


1887 yılında doğanın hükmettiği ıssız topraklarda doğan Georgia O’Keeffle, yıllar sonra ara sıra sokulduğu şehir yaşamından her defasında kopup aynı boş alanlara dönmüş, 1986 yılının Mart ayında 99 yaşında öldüğünde yıllar boyu sanatıyla kovaladığı yalnızlığı başka bir şekliyle kucaklayıvermiştir.

Amerikan sanat tarihinde, eşine az rastlanır bir önem verilmektedir Georgia O’Keeffle’ye. Sınır tanımaz doğalcılığı, yabancı sanat akımlarından etkilenmeyi reddeden özgünlüğü ve yaşamıyla uyum içindeki sanat anlayışı Amerikalı için bir güven ve gurur kaynağı olmuştur.

1918’de ilk karakalem çalışmasını yüz doların altında o da taksitle satan O’Keeffle, 1924’te yağlı boyalarını 1000 dolardan, 1927’de ise 3500 dolardan satabilmiştir. Onu yaşarken ünlü ve hatta kendi neslinin tek kadın sanatçısı olmanın büyüsünden kurtaran, yalınlığını ve vahşiliğini kitleler için ulaşılmaz kılan nedenleri bilemiyoruz. Tek bilinen, yaşadığı toprakların güzel doğasının ve gözlemlediği motiflerin köklerine gitmeyi kendi yaşam biçimi olarak kabullenip - kabul ettirdiği ve resmi de bu yol için bir araç olarak seçtiğidir. En büyük şansı annesinin kadınların eğitimine inanmış bir aristokrat oluşunda, gelişimi ise tamamen kendiyle doğa arasında oluşturduğu ince aşkta yatan bu kadının yaşamı da ilginçtir.


7 çocuklu bir ailenin ilk çocuğudur. Okulda ve evde sessiz ama, sorgulayıcıdır. 13 yaşında ressam olmaya karar verebilmekte, çevresini kendi özel yollarıyla biçimlendirmektedir; okuldaki kızlara poker öğreterek popüler olma gibi, erkeklerden bariz bir şekilde uzak kalışı gibi... Cinsel yaşantısı 1918 yılında ünlü empresyonist fotoğraf ustası Stieglitz’i tanımasına dek tamamen bastırılmış, 1924 yılında evlenmelerine dek geçen sürede ise oldukça ağırlıklı bir şekilde kişiliğini ve sanatını belirlemiştir.

A. Stieglitz, Georgia O’Keefle’yi gerçek anlamda keşfeden ilk kişidir. Resimlerini gördüğünde şöyle demiştir: Sonunda kâğıtta bir kadın. 1916 yılında Georgia’nın resimleri kendisinin haberi bile olmadan Stieglitz tarafından sergilendi ve ilk kez geniş bir kitleye ulaştı. Bundan sonra 1920’lerde yine bir Stieglitz sergisinde Avrupa eğilimli erkek sanatçıların arasında Amerikan eğilimli ve tek kadın sanatçı oluşuyla özel bir ilgi görmesi onu hem ünlü kıldı, hem de tedirgin. Kendi yalnızlığını ve etkilenmemişliğini koruması artık sanatı için de gerekliydi. Bu korumacılık onun sanat akımlarına olduğu kadar birçok konuya da yabancı kalmasını sağladı. Örneğin savaş onun ruhsal olarak itici bulduğu ama politik olarak tamamen bilinçsiz olduğu bir konuydu. Aynı şekilde New York’ta 1920’lerde büyük binaların bazen bir gecede bitivermiş görünümlerinden etkilenerek hayran olduğu bir ölü doğa resmine şu biçimde geçişi de oldukça O’Keeffle’ye has bir çözümlemeydi: Resmi, çiçekleriyle çok güzel buldum. Fakat farkına vardım ki aynı çiçekleri o kadar küçük olarak resmedersem kimse bakmayacak. Büyüyen binalar, gibi kocaman yapmaya karar verdim onları. İnsanlar uyarılacaktı, onlara bakmak zorunda kalacaklardı, kaldılar da.


Georgia O’Keeffle’in sanatını yaşantısına değinmeden anlatmak imkânsız. Resimleri, kesinlikle içinde yaşadığı doğaya ilişkindir. Bu yüzden evli kaldığı yıllarda bile, yazları, sürekli olarak ülkenin güney batısının dokunulmamış doğasına kaçmış, adeta sanatıyla kucaklaşmıştır. En başarılı resimleri büyütülmüş, dondurulmuş ve sanatçısı tarafından doyumsanarak yorumlanmış doğa fragmanlarıdır... Yani kimi zaman tüm tuali dolduran bir çiçek ki, kimilerince vajinayı da simgeleyerek; kimi zaman tuale ancak sığmış gibi duran bir kırmızı tepe ki, O’Keeffle’ye göre ot yeşermediği, kurak olduğu için kırmızıya boyanmış olarak... Bazen de bir deniz kabuğu, ya da ayrı ayrı oluşları bir dış çizgiyle belirlenmiş, böylece O’Keeffle’in yalnızlığına ihanet etmeyen, 3 deniz kabuğu.


O’Keeffle’in konularındaki çeşitlilik 1925-29 yılları arasında tattığı kalabalık şehir yaşantısıyla ve kendi çabalarıyla Stieglitz’in çevresi dışında Brooklyn müzesinde açtığı bir serginin de verdiği güvenle artmıştır. Kent, göl, otel resimlerindeki geometrik dizayn, çiçek resimlerindeki durağan ve zaman dışı kaliteyi aşar görünmektedir. Örneğin kent resimlerinde siyah-beyaz dikey ve yatay çizgiler arasındaki renk dokunuşları gece yaşamını hatırlatmaktadır. 1940’lı yıllarda kemik resimlerine geçişi ile gökyüzünü keşfetmiştir. Kemiklerde var olan deliklerden süzülen maviliğe ilişkin yorumu şudur:İnsanın tüm yok ettiklerinin gerisinde kalacak olan da bu mavilik. Bu kemiklerin içine bir çiçek yerleştirmektedir bazen. Bunların sürreel değil, bilinçaltına ilişkin değil, çok reel bir açıklaması vardır: Ölümle yaşamın güzelliğinin iç içeliği. Kemiklerin resmine nasıl girdiğini yine kendi açıklamaktadır. Kemikler çölün bir parçasıdır ve kendisi de çölü kendi gözleriyle bize göstermenin başka yolunu bilememektedir. Tüm bunları kentlerin uçakla tepeden soyut bir tasarımı sayılabilecek resimleri izlemiştir. 1960’larda ise 73 yaşının çocukluğunda yoğun bulutların güzelliğinin tutsağı olup büyük bulut tarlaları boyamıştır. Yine her biri tek ama bir orman kalabalıklığında bulutlar.



Alev Mandalinci | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 142 - 15 Nisan 1986