Birinci Yeni


Bugün temsilcilerinden birçoğu artık aramızda olmayan şiir kuşağı, şiirimizin “1. Yeni”si, 1940’larda ilk büyük yapıtlarını veren ozanlar...
Onlar eski şiirin yapısını, dayandığı anlayışı kökten değiştirdiler, dünyaya, insana, topluma kendilerinden öncekinden ayrı bir gözle baktılar.

Alışılmışa karşı çıkan bu şiir anlayışı büyük tepkiler çekti. Eski beğeninin kalemleri onlara ağır saldırılar yöneltirken yeni şiiri, genç ozanları gereğince anlamaya, kavramaya, açıklamaya çalışan yazarlar da oldu. Ali Tomrukçu’nun 1944’te yayınlanan “48 Şair” adlı güldestesinde genç ozanların şiirlerinin başında “Yeni şiirin onur sayfası”na yer verilmiştir. Burada yeni ozanları destekleyen, savunan yazarların adları vardır.

Sayfa Ataç’ın adıyla başlar.

Sabahattin Eyüboğlu, Behice Boran, Pertev N. Boratav, Yaşar Nabi Nayır “onur sayfası”nda yer alanlar arasındadır.

Güldestede yeni şiirle ilgili değer yargılarına da yer verilmiştir. Birkaçı şunlardır:

  • Şiirimiz bulutlardan yeryüzüne iniyor”,
  • Zamanımızın büyük Türk şairi, milli şairimiz realist, yaşamak şevkini ve insana ve geleceğine inancı ifade eden, hayattan, gerçekten korkmayan istikamette çalışarak meydana gelecektir. (Behice S. Boran);

  • Yeni şair hayreti bir ruh hali olarak güzel buluyor; çünkü hayret yeni bir dünya görüşünün başlangıcı, düşüncenin yeni bir düzene hazırlanışıdır.,
  • Türk şiiri belki de hiçbir tarihte son yıllardaki kadar bereketli olmamıştır.(Sabahattin Eyüboğlu)


SÜLEYMAN EFENDİ’NİN EN YAKIN DOSTU

Yeni şiirin niteliklerini yakından kavrayan, güzelliklerini tadan Ataç bu kuşağın ozanlarının en ateşli savunucusu olmuştur. 1936’da Varlık dergisinde ilk şiirleri yayınlandığında Orhan Veli’yle Oktay Rifat 22 yaşında, Melih Cevdet 21’indeydi. Ataç bu gençlerin daha ilk denemelerini görünce Türk şiirine getirdikleri yeniliği farketmiş ve bağlandıkları şiir ilkelerini onlarla birlikte uzun yıllar savunmuştur. Bütün edebiyat yaşamında, en çok, Orhan Veli gibi iki üç ozanı kimsenin beğenmediği sıralarda anlayıp beğenmiş olmasıyla övündüğünü de söylemiştir.

Orhan Veli’yle arkadaşları için yazdığı ilk yazıda (Varlık Şairleri, Haber, 22.9.1937), bu ozanların bir tazelik ve sevimliliği olduğunu belirtir, şiirlerinin Japon hai-kailerine benzediğine değinir. Bir yazısında (Asil Şiir, Haber, 24.12.1937) onların kafiyesiz, vezinsiz küçük şiirlerinin kendisinde de şiir yazma hevesi uyandırdığını itiraf eder, insana şiiri sevdirdiklerini, dünyaya bir ozan gözüyle bakmayı öğrettiklerini, çevrede umulmadık güzellikler sezdirdiklerini söyler. Ataç, o şiirleri gündelik yaşayışın her alanından, çocukluğun basit anılarından söz ettikleri halde laubaliliğe düşmeyen bir içtenlik taşıdıkları için soylu birer ürün sayıyordu. Bu genç ozanlar yavaş yavaş adlarını daha geniş çevrelere duyururken pek çok kimse vezinsiz, kafiyesiz, konuşma dile ve birden yaşama açılıp zenginleşen içeriğiyle yeni şiiri yadırgıyor, bu yapıtları anlayamadıklarını ileri sürüyorlardı. Ataç bu şiirlerin anlaşılamamasına hayret eder ve bu üç genç kadar sade yazan sanatçının az bulunduğunu belirtir. Ona göre, bu ozanlarda örneğin sembolistlerdeki gibi sözü istiareye boğup açıklıktan kaçma dileği hiç de bulunmamakta, tam tersine, duyguları sanki çırılçıplak ortaya dökme eğilimi sezilmektedir. Bu yüzden okurlarına onları dikkatle iznat anlayışlarını benimseyeceklerini, iyisi mi, biraz çaba gösterip değerlerini zamanında kavramalarını öğütler (Yılbaşı, Akşam, 1.1.1938).



YENİ İNSANI YARATACAK OZAN

Ataç’ın değerini ilk ürünlerinden başlayarak vurguladığı ozanlardan biri de Fazıl Hüsnü’dür.
İlk kitabı Havaya Çizilen Dünya’dan itibaren onu en gözde ozanlarından saymıştır (İki Yüz Sene Sonra, Haber, 18.4.1938).
Onun bütün Türk yazınındaki en güçlü yaratıcılardan biri olduğunu ileri sürmüştür (Okuruma Mektuplar).

Yeni insanı yaratacak sanatçılardan olduğunu ileri sürmüştür: Onun dediği şey insan oğlunu, yeni insan oğlunu yakından ilgilendiren bir şey, bugünkü insanın içini aydınlatıveren bir şey. Bana öyle geliyor ki Bay Fazıl Hüsnü Dağlarca sadece zamanımızın iyi, önemli şairlerinden biri değil, yeni adamı yaratacak olanlardan biri, yeni bir anlayış getirenlerden biri (Diyelim).

  • Ataç’ın tam karşısında yeri olan bir yazar, Peyami Safa da, Dağlarca’nın şiirinin ateşli bir yandaşıdır. Onu Garip şiirinin eleştirmenine saldırarak savunur:Kendisini ‘Yeni’nin elçiliğine tayin eden şarlatanın kopardığı propaganda yaygaralarına kulaklarını tıkamış, kibar bir tiksinti içinde susan genç birkaç şairimiz var ki bu neslin gerçek mümessilleri onlardır... Bu Fazıl Hüsnü Dağlarca yabancı dil bilmez. Bu Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Avrupa’daki yeni şiir davalarından da haberi yoktur. Fakat bu Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın, spekülatif düşüncenin serbest ruh akışına sed çeken bütün endişelerden uzak ve hür sezgisi modernizmin ana sırrını yakalamıştır. Hatta Avrupa şiirinde, birkaç isim müstesna, onun kadar modern ve onun kadar şair hiç kimseye rastlamadım. (Yazarlar, Sanatçılar, Meşhurlar).

  • Peyami Safa, “Çocuk ve Allah” ozanına ilk şiirlerini yazıp daha yayınlamadığı günlerde sahip çıkmıştır. Şöyle anlatır: İlk şiirlerinden birkaçını ‘Kültür Haftası’ dergimizde yayımladığım zaman, onun Çocuk ve Allah temlerinde direnen duyarlığının ileride bu adda bir kitaba malzeme hazırlayabileceğini kendisine söyledim. Acele etmedi, birkaç yıl bekledi ve sonunda, birkaç gün evvel, iki yüz kadar şiirini ‘Çocuk ve Allah’ adı altında toplayan bir kitap yayımladı.

Yazar daha sonra bu kitaptan büyük bir gazetenin okurlarına örnekler sunar. Açıklamalar yapar. Ve yeni şiir anlayışı çerçevesinde bir değer yargısına ulaşmaya çalışır: Savaş sonrası dünyasının her yanında biten bu tür şiirlerin hepsi için söylenebilir: Aklın muhteşem fanusu çevresinde dönen pervaneler, ki ışığa değseler yanacaklar, ki ışıktan uzaklaşsalar donacaklar, nideceklerini bilmeden, sarhoş ve nafile çırpınıyorlar, saçma ve güzel oluyorlar. Kalbin değil aklın gözüyle bakarsak modern şiir, saçmaların en güzelidir. (Çocuk ve Allah 1-2, Cumhuriyet, 4,15.4. 1940).



GARİP ŞAİRİNİN GÖZÜYLE

1. Yeni’in önde gelen adı Orhan Veli, kuşağının ozanlarını geniş kitlelere tanıtma alanında da çaba göstermişti.
Yazılarında onlarla ilgili değerlendirmeler çoktur.

  • Örneğin Melih Cevdet için şunları söyler: “Son zamanlarda Melih Cevdet’i daha çok anlıyorum. Ama o, daha da fazla anlaşılmaya, daha da fazla sevilmeye layık bir şair. Daha doğrusu, bu iş bize düşüyor. Onu anlamaya, onu sevmeye layık olmak lazım. Senelerdir, durmadan yenilikler peşinde koşuyor. Her şiiri bin bir tecrübenin mahsulüdür. Melih Cevdet’e çok az şiir söylüyor diyenler o şiirlerin ince süzgeçlerden geçirildiğini sezdikleri vakit ne kadar haksız olduklarını anlayacaklardır. (Sanat ve Edebiyat Dünyamız).

  • Necati Cumalı’nın “Harbe Gidenin Şarkıları” kitabı yayınlandığında da Orhan Veli şunları yazar: Mevzularını daha çoğu, zamanın büyük hadiselerinden alan bu şiirler umumiyetle güzel şiirlerdir. Necati Cumalı söyleyiş kolaylığının güç elde edilebilir bir şey olduğuna inandığı vakit daha iyi bir şair olacak. (Sanat ve Edebiyat Dünyamız.)

  • Orhan Veli bir yazısında Cahit Külebi’nin şiirlerini okumaya doyamıyorum. diyor. Yapıtından örnekler üzerinde duruyor. Bir yazısında da bir dergide rastladığı bir şiirden dizeler sunuyor okurlarına, yazarıyla ilgili bir değerlendirmede bulunuyor; ...palavra edebiyatından alınma mısralar müstesna, sahiden güzel bir şiir yazdığını, güzel mısralar söylediğini kabul etmemek haksızlık olur diyor. Sözünü ettiği şiir “Ahlat Ağacı” adını taşımaktadır, ozanı da 20 yaşındaki Başaran’dır!..

  • “Ahlat Ağacı” sonradan Başaran’ın bir şiir kitabının adı olmuştur. Yapıtta ozanın Hasanoğlan Enstitüsü’nden öğretmeni Sabahattin Eyüboğlu’nun bir önsözü vardır. Burada halk sanatına gönül vermiş ve Anadolu gerçeğinin bilincine varmış eleştirmen şöyle konuşur:

Enstitüye kız gibi gelen klasikler bir hafta içinde yıllanmış köylü çarığına dönüyordu. Okul kitaplarını kapalı dolaplarda, her dem taze edebi bakireler halinde görmeye alışanlar için Hasanoğlan’ın kitaplığı vandalların hücumuna uğramış bir yerdi.

Okumak Başaran’ın düşüncesini şehre indirdi, ama gönlünü köyden ayırmadı. Daha nice Enstitülünün içindeki bu iki köklülük Başaran’ın hayatında kim bilir nelere mal oldu. Bunda bir ikilik, şehire karşı köylülük yahut köye karşı şehirlilik nasıl dert anlatır bilmem. İkilik yapmak şöyle dursun Başaran mevcut ve yürekler acısı bir ikiliği ortadan kaldırmak isteyen Cumhuriyet neslinin ön safındadır. Köyün şehirde şehirin köyde eriyebileceğini ve bu erimeden en lezzetli fikir meyvelerimizin doğacağını insan, Başaran ve Başaran gibileri gördükçe anlıyor. Ahlat Ağacı iki köklü ağacın ta kendisidir.



BİR BİLİM ADAMI, BİR ELEŞTİRMEN

“Kurtuluştan Sonrakiler” adlı yenilik şiiri antolojisinin de sahibi olan Orhan Burian eleştirilerinde bilim nesnelliğini sanat sezgisiyle birleştirmiştir.

  • Garip üçgeninin üyelerinden Oktay Rifat’ın bir niteliğini şöyle belirliyor: Oktay Rifat içe dokunmak sanatını bütün arkadaşlarından daha iyi biliyor. Hüzünle sevinç karışık o az bulunur mayhoşluk onun şiirlerine vergi. İnsan olmanın gönülde uyandırdığı şefkati, sevgiyi ne tatlı dillendirişi var! Evimizin, yüreğimizin içerilerine girmek için ne kadarlık göstermek gerekirse ne kadar içtenlik kazanmak gerekirse kazanıyor.

Ozanın “Aşağı Yukarı” kitabı için yazdığı eleştiride şu yargılara varıyor: O.V. Kanık’ın dil kıvraklığına bugün en yaklaşan O. Rifat’tır. Deyimleri, tekerlememsi sözleri şiirimizde en güzel o kullanıyor. Bu dille, aklını değil de gönlünü dinleyerek yazdığı şiirler birinci sınıf şeyler. ‘Aydınlık’, Kanık’ın ‘Pınarlı’ şiirinin hemen yanı başında anılacak, son on yılın (Anday’ın izniyle) nefis liriklerinden biridir. Bu kitaptaki ‘Uludağ Sokak Şarkıcıları’ ise Türk şiirinin en güzel örneklerini toplayan bütün antolojilere girecektir kanısındayım.

  • Melih Cevdet’in Telgrafhane kitabını değerlendirirken de Burian’ın değerlendirmesi karşılaştırmalarıyla şiirimizin daha sonraki gelişimine ve temsilcilerine doğru uzanır: Ozan, dünya bu acıklı durumdayken insan kendi acılarının, kendi sevinçlerinin türküsünü söylemekle nasıl yetinir diye içerlemektedir, içerledikleriyle kavga etmiyor, sadece alay ediyor. Ama nedense bu alaylarda cérébral, kafada hesaplanmış bir hal var...

Hele ‘Medeniyet’, ‘Ahlak’ gibi parçalarda bu öfke nesir fıkralarının açıklığını buluyor. Bütün parça, sondaki bir şaşırtma hesaplanarak yazılmış duygusunu uyandıran bir özellik bu şiirlerde göze çarpmaktadır. Örneğin, Metin Eloğlu’nun cıva gibi akıcı alayı (‘Bit yeniği’, ‘Dayı Bey’ gibi şiirlerinde görülen etkili ve kıvrak eda) burada yok. Turgut Uyar’ın ‘Af Kanunu’ şiirindeki özlülük ve yerlilik, o authentique nitelik, elimdeki iki kitabın şiirlerinde görülmüyor. (Denemeler, Eleştiriler)

Eleştirmen Fahir Onger, kendi kuşağından ozanların gençlik şiirlerine genişçe yer verdiği Bugünkü Şiirimiz (1946) antolojisinde onların şiirlerini yargıya da bağlar. Özellikleri saptar, yerilmeye açık yanları da göstermekten kaçınmaz.

  • Örneğin Nahit Ulvi Akgün için şöyle der: Şiirlerinde göze çarpan vasıf hissi ve romantik duyguların varlığıdır. Bu özellik içinde Nahit Ulvi geçen yüz yılların ‘bohem’ sanatçılarını andırmaktadır. Aşk unsurunu zihnen ve manen yaşadığı için şiirlerinde psikolojik izahlar ve ifadeler vardır. Fakat henüz reel hayatın şiirini işlemeye başlamamıştır.

  • Onger, Sabahattin Kudret Aksal’ın şiirinin niteliklerini şöyle saptamıştır: “Sembolizmden Sürrealizme kadar son yüzyılın en önemli ekollerini tecrübe ettikten sonra şiir içinde şiiriyet unsurunu devamlı ve sabit yapan muhtevayı kavramış bulunuyor. Şehir hayatı ve küçük burjuvazi onun belli başlı konuları olmakla beraber daha geniş konulara da elini uzatmaktadır. Teferruatın insan hayatındaki önemini kabul ettiği için bu özelliğini şiirlerine de aksettirmiştir. Sokaklar, apartmanlar, şakrak terzi kızları, kahvehaneler ve sinemalar Sabahattin Kudret’in şiirlerinde geniş ölçüde yer alırlar. Büyük şehrin avare hayatını tasvir eden bu şiirler burjuva ruhlu, şehir hasreti taşıyan insanlara cazip gelmektedir ve Sabahattin Kudret de şöhretini bizzat kendisinin bu tipte bir şair oluşuna borçludur.

  • Salah Birsel için şunları söyler: Şiirini bazı estetik düşüncelerin peşinden giderek kurmaktadır. Şiirin iç bünyesine karşı azami titizlik göstererek kelimelerin hissi, hayali, tasavvuri v s. manalarını kırar. Dış bünyeye yani şiirin plastik tarafına karşı büyük bir itina sarfeder.

  • 25 yaşındaki Necati Cumalı’nın şiiri için Onger’in söyledikleri de şunlardır: Şiirlerinin tek kusuru itinasız, derbeder oluşudur. Şiirin diğer sanatlardan çok, hiç değilse onlar kadar ihtimama lüzum gösterdiğini inkâr edemeyiz.

Harbe Gidenin Şarkıları realist olmaktan ziyade insan alakası taşır. Böyle bir dünya görüşüne erişmek bir sanatçı için önemli bir hadisedir. Asıl mesele, bu dünya görüşünü şiir yoluyla açıklamak değil, onu şiirin artistik bünyesi içinde eriterek muhteva haline getirebilmektedir.
Necati Cumalı şiirlerinin çoğunda bu olgunluğu idrak etmiş bulunuyor.


YARGILAYAN YARGILANIR

Yazarlar, eleştirmenler genç ozanlar için yargı verirken kendileri de geleceğin önünde yargılanmaya başlamaktadır.
İlerde bu yargılarının kiminin doğruluğu onaylanmakta kimi kez tersi olmaktadır.

İşte bir grup ozan için bir yargı demeti.
Bugün de yaşayan bu ozanlar için verilen bu yargıları yarim yüzyıla yaklaşan bir zaman dilimi yeniden yargıya bulunuyor.

  • Vasfi Mahir Kocatürk, 1936 yılında Ercüment Behzat Lav için konuşuyor: Serbest nazmı Nazım’ın ve İlhami’nin (İlhami Bekir Tez) duygularından çok daha başka kullanıyor. O, bunlardan çok daha modern ve biraz da fantezist, hatta kübist, fütürist, sürrealist... S.O.S.’le Kaos’un taşıdığı şiirler pek de yabana atılacak gibi değil. Bu kitaplarda hiçbir yerde görülmeyen şeylerle karşılaşıyoruz.

  • Ahmet Hamdi Tanpınar 1941 yılında Oktay Rifat’ın bıraktığı izlenimi dile getiriyor: Geçenlerde Oktay Rifat’ın Ağaç şiirini okuduğum zaman bütün bir zenginlik içinde kaldım, âlemşumul bir mevcudun bir parçası olduğumu hissettim. Bende büyük bir sır çözülmüş hissini bırakan şiirlerin arasında yer alan bu eserde şüphesiz ki bilgilerimiz ve tecrübelerimizle hiç de zıt düşmeyen yeni bir mistiğin şulesi vardı.

  • Nazım Hikmet ise aynı yıllarda Oktay Rifat’ı çağdaşlarıyla birlikte şöyle değerlendiriyor: Dil bakımından Oktay Rifat, aklıma ilk gelen adı söylüyorum, Tevfik Fikret’ten ileridir, gelgelelim muhteva bakımından Fikret, Oktay’dan ve birçok yeni şairlerimizden hâlâ çok, ama pek çok ileridir. Mamafi, meselâ A. Kadir, yahut Orhan Kemal, yahut Dinamo ve daha bazı genç şairlerimiz var ki hem dil, hem teknik, hem muhteva bakımından Fikret’ten de ileridir.

  • Nahit Sırrı Örik, 1943 yılında Rifat Ilgaz’ın şiirini değerlendiriyor: Yarenlik isimli kitabının mevzularını yoksulluğun doğurduğu bedbahtlığı söylemeye münhasır gibi. Cemiyet ve sınıf şairi. Bazan hakikaten samimi, derin ve heyecan veren bir eda ile konuşuyor. Fakat aynı zamanda rint ve neşeli de: Meyhaneyi ve bohem hayatı, bakkalla tütüncüyü asışları terennüm ediyor... Bu ilk kitabın şiirleriyle bahtsız sınıfa karşı her borcunu ödeyerek ‘Kitaplar’ şiirinde tasavvur ve hesap ettiği vechile bir gün eski arkadaşlara, ‘Nereden tanıştıktı? Yabancı gelmiyor yüzünüz.’ demeyecek mi? Zira, haber verdiğine göre, ayağı baremin basamağında.

  • Pertev Naili Boratav ise aynı ozan için aynı yıl söyle diyor: Kendi mevzularını -gürültüsüz, kendi halinde yaşayıp giden insanların, mahallede, evde, mektepte, sanatoryumdaki, kimsenin imrenmediği ve dikkat etmediği, ajanslarda, gazetelerde yazılmayan hayatlarını- ve bu mevzulara tıpatıp uyan bir ifade tarz ve üslubunu bulmuş görünüyor.

Söze başlarken Ataç’ı andık. Sergilediğimiz örnekleri gene onunla bitireceğiz. Gençlerin şiirine onun kadar yakınlık gösteren, onları kendisine uğraş edinen, genç ozanlara kol kanat geren başka eleştirmenimiz olmadı. Birinci Yeni dönemi kapanırken yeni bir kuşağın şiiriyle gelen yenilikleri de ilk o sezmiş o vurgulamıştı.

  • Örneğin Attila İlhan için şunları söylemişti: Ozansılıktan günden güne kurtulacağını, dilini daha yalınlaştırıp olgunlaştıracağını, belki de büyük koçaklamalar yazacağını sanıyorum. Onda, öyle işlere girişeceğini, girişince de, başaracağını umduran bir güç seziliyor, erkekçe bir ses duyuluyor. Yeni ozanlarımızın iyilerinden biri diye sayabiliriz.

  • Metin Eloğlu için şöyle demişti: Beğenerek, severek okuyorum şiirlerini. Birkaçını okuya okuya ezberledim bile... Bir şairde aranacak değerlerin başlıcası var onda: Dili seviyor, her gün kullandığımız sözlerle umulmadık şekiller kurmasını biliyor. Bunun için de ondan daha çok şeyler bekliyorum.

  • Ataç, Turgut Uyar’ın Türkiyem kitabına yazdığı önsözde de şu yargıyı öne sürmüştü: Bilmem yanılıyor muyum Turgut Uyar’ı iyi bir şair saymakla? Ne olursa olsun, onun için atıyorum zarımı. Övünerek söyleyeyim, şairler için attığım zar, şimdiye kadar çoğu iyi geldi, doğru seçtiğimi gösterdi. Turgut Uyar için de iyi geleceğinden hiç şüphe etmiyorum.


OKUL DIŞI

Yeni şiirimizin okullarda okutulmaması bu devrimci edebiyat yapıtını genç kuşaklara belki biraz daha az tanıtmıştır ama onu akademik yargıçlardan, hazır kalıplardan da kurtarmıştır. Yeni şiirimizin temsilcileri edebiyatın canlı dünyası içinde kendi kalem arkadaşlarınca yargılanagelmiştir. Bu yargılar zaman içinde de gerçeklik yargaları durumuna geçmiştir.

Önce okurun, sonra eleştirmenlerin değerlendirmelerine Sanat Dergisi’nin bu sayısından başlayarak genç ozanların bir demet yeni şiiri sunuluyor.
Bu ozanların ileriki yıllardaki çalışmaları acaba hangi çizgilerde gelişecek?
Eleştirmenlerimiz bu ilerleyişleri bakalım hangi aşamada farkedip değer yargısına bağlayacaklar?

Bir devlet adamı yazar,Gelecek uzun bir zamandır. demiş!..



K.E. [Konur Ertop?] | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 91 - 1 Mart 1984
______________________________________________________________________________









Andy Warhol



_______________________________________________________




Mart ayının ilk günlerinde gazeteye “Andy Warhol öldü” haberi geldiğinde, ilk aklıma takılan, “O daha önce ölmemiş miydi? oldu... Hayır daha önce ölmemiş... Ama belki de yaşamıyla, yaşama biçimiyle, sanatıyla, ürettiğiyle ölümle hep içli dışlı olduğundan, ölümü böylesine yücelttiğinden aklımda öyle kaldı.


Satın almak çok Amerikanca bir şey. Hele düşünmekten çok daha Amerikanca... Avrupalılar ya da Doğulular satın alırlar ve satarlar; satarlar ve satın alırlar, yani alışverişten yanadırlar, tüccardırlar. Oysa Amerikalılar satmakla pek ilgilenmezler. Satmak zahmetine katlanmaktansa ellerindekini atıverirler gider. Amerikalıların en sevdiği şey satın almaktır. İnsanları, parayı, ülkeleri satın alırlar... Ve ben de alabildiğine Amerikalıyım...


Para paradır. Onun nasıl kazanıldığı hiç önemli değildir. Çok çalışarak ya da hiç çalışmayarak kazandığım parayı aynı biçimde harcarım... Bence para en iyi duvarda durur. Sizin yerinizde olsam, iki yüz bin dolarlık bir resim satın alıp duvara asacağıma, iki yüz bin doları çerçeveleyip duvara asarım. Böylece her gören duvarda asılı olan şeyin değerini anlar.


Sanatla aramdaki tek ilişki, ilgisizliktir... Başlangıçta ticari bir sanatçıydım. Reklam çizerliği, afişçilik falan yaptıktan sonra ‘sanat manat’ ya da adına her ne diyorsanız işte ondan yaptım. Ama artık daha ileri gitmek ‘iş sanatı’ ya da ‘sanat işi’ gerçekleştirmek istiyorum. İş sanatı, yani para kazanma sanatı...


Yukarıdaki üç alıntıyı Andy Warhol’un yazdığı “A’dan B’ye ve Gerisin Geriye Andy Warhol Felsefesi” adlı kitaptan aldım.
(Belki de yıllar önce bu kitabı okuduğumda, Andy Warhol’un öldüğüne bilinçaltımda karar vermiştim. Bilmiyorum.)

Eğer bu yazı boyunca sözü Andy Warhol’un kendisine bırakacak olsam korkarım ki, çoğunuz onun düşüncelerine çok öfkelenebilirsiniz.
Oysa sanat eleştirmenleri, sanat kitapları onu, Pop Art’ın bu “süperstar”ını nerelere oturtacaklarını bilemiyorlar.
Ünü kendinden ve sanatından çok daha önde giden Andy Warhol’u, Andy Warhol yapan neydi, nelerdi?
Yanıtını bulmak için biraz gerilere gitmek gerekir.

Kaynağını Batı resminin değer ölçülerinden alan, ancak bu değer ölçülerine başkaldırmaktan da geri kalmayan, güncel yaşamın hızını, ritmini, temposunu ama en çok hammaddesini ve malzemesini resme, heykele katan sanatçılar daha 1950’lerde İngiltere ve Almanya’da belirmişlerdi. Almanya’da “Gebrauchsgraphik” adlı grafik ve reklamcılık dergisinin çizerleri, İngiltere’de Richard Hamilton (“Chrysler Şirketine Saygı” adlı tablosu 1957) ve yine İngiltere’deki Amerikalı sanatçı Kitaj, eserlerine “Pop Art” adını takmışlardı bile. Sanayi toplumunun sorunlarıyla iç içe gelişen, gücünü güncel olandan alan her ne pahasına olursa olsun en kısa, en açık seçik, en dolaysız etkileme yöntemlerini zorlayan, “Pop Art” hareketinin bir akıma dönüşmesi için Amerika Birleşik Devletleri’ndeki “Beş Büyüğün” çıkışını beklemek gerekecekti.

Beş Büyük” yani Lichtenstein, Oldenburg, Rosenquist, Wesselmann ve Ardy Warhol.

Herbiri kendilerine özgü yöntemlerle, malzeme ve konu seçimleriyle birbirlerinden farklı biçimlerde gelişirlerken ve çevrelerini etkilerlerken, ortak bir temelde buluşacaklardı. Bu ortak temel, tüketim toplumunun gereksinimlerini karşılamak doğrultusunda ürün vermekti. Tüketici toplumun tüm özelliklerini yansıtan tüm nesneleri, tüm görüntüleri, oldukları gibi, onları güzelleştirmeye, mükemmelleştirmeye çalışmadan kullandılar. Seri imalattan doğan yanlışları, bilinçsiz, yoz ve kötü zevk örneklerini, çirkinliği alabildiğine vurguladılar. Kimi eleştirmenlerin “kapitalist gerçekçilik” diye de adlandırdıkları bu akım, giderek sanat eserlerinin televizyon ekranlarından, afişlerden, reklamlardan algılanışına dönüştü.


NEW YORK ÖNCESİ

1950 yılında New York’a ayak basışına dek, şu yukarıda söylediklerim, Andy Warhol için hiçbir anlam taşımiyordu herhalde.
Andy Warhol mu dedim? Hayır, Andrew Warhola için demeliydim...

Andrew Warhola, Çekoslovakya’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etmiş, bir işçi ailesinin oğluydu. Ailenin yerleştiği Pittsburg’ da utangaç, içine kapalı hatta ezik mi ezik çocuk, Carneige Teknoloji Enstitüsü’nün grafik bölümünü bitirdiğinde hâlâ utangaçlığından hiçbir şey yitirmemişti. (Kitabında, bu içine kapanıklılığı, görüntüsüne bağlıyor. Sekiz yaşında geçirdiği bir hastalık, derisinin renk veren pigmentlerinde bir bozukluk oluşturuyor ve kendi deyişiyle “bembeyaz” kesiliyor. Nitekim New York’a geldiğinde yaşlanmaktan çok korktuğundan ve “saçlarımın ağarmasına asla tahammül edemezdim” dediğinde, saçlarını da beyaza boyatıyor.)

18 yaşımda New York’a geldim. Bu cümle de kitaptan kitaba Warhol’un bir konuşmasından ötekine değişiyor. 1950’de New York’a gelmiş, kimine göre 18 yaşındayken, kimine göre 20’sinde, ya da 22’sinde... Önceleri “Vogue”, “Harper’s Bazaars” gibi dergilerde grafikerdir, tebrik kartı illüstrasyonları yapıp satar, kahvelerde şiir okuma gecelerine katılır. Geçimini böylece sağlar.

50’li yıllardan en çok anımsadığım, iş bulmak için deliler gibi çırpındığım, mezbelelik odalarda onlarca insan bir arada yaşadığım ve yerleştiğim her odada hamamböceklerinin kaynaşmasıydı. Komün yaşamına o zaman alıştım.



ÇILGIN ‘60’LAR

50’li yılların sonunda Andy Warhol’un yaşamını değiştirecek bir bütünleşme oldu.

Warhol’un deyişiyle: Bir televizyonum oldu ve kendimi tümüyle televizyon izlemeye verdim...
Televizyonumla ulaştığım yalnızlığımda çok mutluydum ancak bu kez insanlar beni yalnız bırakmamaya başladı.
Çevremde hep daha çok daha çok insan...

Artık 60’lardayız. Kimi eleştirmene göre, Andy Warhol’un çok zenginlerin, çok ünlülerin peşinden ayrılmayıp, onların portrelerini yapması, önünde birçok kapının açılmasına neden olacaktı. Ama çoğuna göre, Andy Warhol’un içinde yaşadığı gerçekliği çok iyi değerlendirmesi onu, sanatında kaçınılmaz olarak ilerlemeye itecekti.

Sanatçıya göre ise 60’lı yıllar “Sanat manat işleriyle uğraştığı, çok hızlı, çok telaşlı ve çok kalabalık yaşadığı yıllardır.

60’lı yıllar: Rock müziğin, küçük bütçeli filmlerin, amatörlüğün, şiddetin, uyuşturucuların, tüketimin, dolayısıyla reklamcılığın, “daha çılgın yaşamanın”, eşcinselliğe övgünün tırmandığı yıllardır. Şu son cümlede söylediğim ne varsa, tümünü zorlayarak “işe” başladı Andy Warhol. O zamana dek ayakkabı modelleri çizmekten ve reklam resmi yapmaktan para kazanmıştı. Manhattan’ın göbeğinde, sonradan “Factory” (Fabrika) diyeceği bir yer tuttu. Burada, uyuşturucuları, hızı, müziği, televizyonu, sinemayı, şiddeti çok savunan, cinsel rol ayrımlarına hiç yüz vermeyen, kapıları tüm magazin basınına gazeteci ve fotoğrafçılara açık, kalabalık bir “arkadaş” grubuyla çalışmaya koyuldu:

Şimdiye dek yaptığı çizgi roman tekniğiyle oluşturduğu resimlerden vazgeçti. (Lichtenstein aynı yöntemle çok daha başarılılarını yapıyordu.) Stüdyosunu ziyaret eden “dostlar” ve eleştirmenler, duvarları kaplayan “Coca Cola” resimlerine hayran kalmıştı, onları çoğalttı... O güne dek sürdürdüğü tren kazası, uçak kazası, otomobil kazası resimlerinden uzaklaşıp, televizyonda ya da gazetelerde gördüğü resimleri yeniden çizmeye ve bunları baskı teknikleriyle çoğaltmaya başladı... Edindiği bir film makinesiyle, stüdyosunda olup biteni filme çekiyordu. Böylece sinema dünyasına, yıldızlar dünyasına girdi ve yıldızların resimlerini çoğaltmaya başladı... Fotoğraftan yararlanarak serigrafi baskıyla çoğalttığı resimler kapışılmaya başlandı. Devir süperstarlar devriydi... Yanından ayırmadığı ve “karım” dediği ses alma makinesine aklına her geleni söylemeye ve band doldurmaya başladı. Bu bandları stüdyosundaki dostlar ya da hayranlar kâğıda geçiriyorlardı. Böylece “edebiyat” dünyasına da adımını atmış oluyordu... Ünlü Rock grubu “Velvet Underground”ı destekliyor, “Fabrika”sını onların hizmetine vererek, müzik dünyasına girmiş oluyordu...

Zaman zaman bu “Fabrika”da aşırı dozda uyuşturucudan ya da şiddet olaylarından ölen dostlar ya da sanatçılar da oluyordu ama, bunlar örtbas ediliyor ve “Fabrika”daki üretim hiç durmuyordu:

Üretim, yani: baskı resimler, kısa metrajlı filmler, tabloid gazeteler ve en yeni şarkılar...
(Erkeklere düşman bir kadın örgütünün üyesi Valerie Solanis 1968’de tabancasını Warhol’a boşaltacak, sanatçı ölümden zar zor kurtulacaktı.)

60’lı yıllar, herkesin her istediğini, her şeyi yapabileceği yıllardı. O yıllarda herkes özgürdü.
Sonradan bu son cümleye iki sözcük ekleyecekti Andy Warhol: yani parası olan herkes özgürdü.

  • Mona Lisa’nın tebessümünü silip, yerine Campbell konservelerini oturtması, aynı konservenin 32 çeşitlemesini yan yana sıralaması, (1962)...
  • Coca-Cola şişelerine, Amerikan dolarını ya da devlet büyüklerinin portrelerini oturtması...
  • Hollywood yıldızlarının gülüşlerinin ya da pozlarının da bir konserve kutusu kadar ruhsuz olduğunu göstermeye çalışması ve Marilyn portreleri (1963),
  • sonra Jackie’den Elvis’e, Liz Taylor’a “starlar” resmi geçidi... (1970’den sonra portrelerine model olarak dünyanın en zenginlerini, örneğin büyük sanayicileri seçecekti)...


  • 1983’te ilk büyük alanının tüm duvarları aynı çiçek resminin çoğaltılıp duvar kâğıdıyla kaplanmasından oluşmuştu. (Aynı sergiyi 66’da öküz başlı duvar kâğıdıyla, 1973’te Mao duvar kâğıdıyla, “1951 kez Mao” adıyla tekrarlayacaktı)...



  • İlk retrospektif sergisinde (1965 - Philadelphia Çağdaş Sanat Müzesi) kapıları zorlayan 5 bin genci içeri almadan, tüm duvarlardan sanatçının eserleri indirilmesi, beş bin gencin “biz eserleri değil, Andy Warhol’u istiyoruz diye haykırması...

Kendi deyişiyle:O yıllarda şarkı değil, şarkıcı önemliydi...
Ve Andy Warhol’un her yaptığı, iletişim araçlarıyla dört bir yana dağılırken, ünü bir çığ gibi büyüyordu.

Ve birbiri peşisıra çektiği filmler:
“Uyumak” (1963),
“Yemek Yemek” (63),
“Öpüşmek” (64),
“Saç Kesmek” (64),
“Seks Yapmak” (64)...

Warhol’un belgesel diye sunduğu bu filmler küçük de olsa seyirci buluyordu.

Daha sonra bu “belgesel”lerin yerini uzun metrajlı “belgeseller:
“Çöp”,
“Isı”,
“Et”,
“Chalsea Kızları”,
“A. Warhol’un Frankestein’i”,
“A. Warhol’un Drakula’sı”,
“Kokain Kovboyları” gibiler alacaktı.

Andy Warhol’un birbirinden ayrılmayan resim, sinema, televizyon, müzik, yazı dünyası en çok yaşama biçimiyle bütünleşiyordu.
Amaç, “yalnız çalışmayı, üretimi, işi değil, yaşamı sanata çevirebilmekti.

Eleştirmenler, sanat kitapları, Andy Warhol’un gerek yaşamında, gerek eserlerinde, yaratıcıdan çok derleyici olduğunu; yaşadığı döneminin tüm etkilerine açık olup, en güçlülerini (televizyon başta olmak üzere tüm iletişim araçları, reklamcılık, fotoğraf vb.) değerlendirdiğini; yalınlığa, yüzeyselliğe, parlaklığa, çarpıcılığa ve “göz boyamacılığa” fazlasıyla rağbet ettiğini ve bu nedenle bunca yaygınlık kazandığını vurguluyor. Eserlerinden daha “derin” anlamlar çıkarmaya çalışanlar ise, Warhol’un tüm yapıtlarını bir “kimlik arayışı” olarak niteleyerek, teknoloji egemenliğindeki günümüzde insanların toplumların kimliklerini yitirdiklerinden işte Andy Warhol’un bu yitirişi dile getirdiğinden söz ediyorlar. Ve bunu tüketim toplumuna bir “başkaldırı” olarak niteleyenler de oluyor.

70’li yıllarda, Andy Warhol 60’lı yıllarda yaptıklarını yinelemekle yetindi. Şu farkla ki, 60’lı yıllardaki “başkaldırış”, “aykırılık” diye nitelenen özellikleri, 70’li yıllarda sistemin bir parçası haline gelmeye başladı. Sanatçı ve sanatı tüketim toplumu düzeninin hiyerarşisinde yerini bulmaya başladı. Andy Warhol da “müesseseleşti”.

Acaba “ölmeye” o zaman mı başladı?

Bilmiyorum.
Bildiğim, gazeteye “Andy Warhol öldü” haberi geldiğinde, ilk tepkimin,Aaa, o daha önce ölmemiş miydi? demek olduğu...
İnsan, yaptığı işe inanmadı mı, sanki çoooktaaan ölmüş gibi oluyor da.




Zeynep Oral | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 164 - 15 Mart 1987
______________________________________________________________________________________





Andy Warhol, felsefesini açıkladığı “A’dan B’ye ve Yine Geriye’’ adlı kitabının on ikinci bölümü olan “Sanat”ta şöyle yazmış:
Her şey hiçbir şeydir.

Aynı kitabın “iş” başlıklı altıncı bölümünde, bence Warhol’u tümüyle açıklayan şu tümce yer alıyor:

Vurulmadan önceki hayatım çok yarımdı. Hayatı yaşamak yerine televizyon seyrediyordum. Bazı insanlar kimi zaman filmlerde olup biteni gerçeğe aykırı bulduklarını söylerler. Oysa asıl gerçek dışı olanlar, hayatta başımıza gelenlerdir. Kanalları değiştirebilirsiniz ama televizyon televizyondur. Sinemada duygular gerçek ağırlıklarındadır. Ya da öyle görünürler. Oysa yaşamınızda olup bitenler, televizyon seyretmek gibidir. Hiçbir şey hissetmeyiz.

Bu kitabı 1975 baharında okuduğum zaman gülmüştüm. Londra’daydım ve Warhol’un Marilyn Monroe çoğaltmaları, Campbell Domates Çorbası varyasyonlarını biliyordum. Bir iki filmini görmüştüm. Nottinghill Gate’in inişe geçmiş, avant-garde sanatçı kalabalığında ciddiye alınan ama beni güldüren biriydi. Bana öyle gelirdi ki, her kötü sanatçı, her kof ressam, her söyleyecek sözü olmayan ve daha da kötüsü, bu durumunu nasıl söyleyeceğini bilmeyen sanatçı, Andy Warhol gibi olmak ister. Yüzeyselliği derinlik, röntgenciliği bakış açısı, uykusuz görünmeyi de sanat haline getirmiş biri olarak görüyordum onu. Kitabını okuyunca baktım Warhol da kendini öyle görüyor. Hem de olanca ciddiyetiyle.

Bu tavır ilgimi çekti.

Biraz araştırınca da aklım karıştı. Galeri ve müzelerinde eserlerini sergilediği kentlerin listesi: New York, Los Angeles, Chicago, Boston, Philadelphia, Cincinnati, Minneapolis, Pasadena, Paris, Buenos Aires, Milan, Stockholm, Toronto, Hamburg, Torino, Köln, Amsterdam, Münih, Oslo, Berlin, Napoli, Zürih, Cenevre... Ayrıca biri Londra’da, öbürü Tokyo’da iki retrospektif.

Filmlerinden bazıları: Uyku, Öpüş, Empire, Elma, Vinyl, Restaurant, Chelsea Kızları, Bisiklet Çocuğu,
Yalnız Kovboylar, Et, Ayıp Film, Çöp, Isı, Frankenstein, Drakula...

Ne kadar çok şey yapmıştı. Çalışkan bir adamdı besbelli.
Ama filmlerine gidince başka bir şey çıktı ortaya.

  • Uyku, bir adamın uyumasını gösteriyordu saatlerce.
  • Empire, New York’daki Empire State Building’in statik bir kamera ile gün doğumu / gün batımı arasında çekimidir. Sekiz saat sürer o film.
  • YE adlı filminde bir adam, bir mantarı kırk beş dakikada yiyiyordu.

Bu filmleri gördüğüm yıllarda çevremde Kavramsal ya da Minimalist Sanat Akımları esiyordu, Andrew Warhola’yı bilmemek olmazdı. Çekoslovak asıllı işçi ana-babanın oğlu. Yokluk içinde büyümüş. Andy Warhol olmadan önce manavlık yapmış. 1960’lı yılların başında balıklama dalmış sanat dünyasına. Marilyn Monroe, Elizabeth Taylor, Elvis Presley’in ipek üstüne yapılmış portreleri, domates çorbası konservesi resimleri... Sonraları bir açık artırmada 385.000 dolara satılan “200 Adet Bir Dolar’’ adlı tablosu... Üslenmiş... 1968’de kadının biri tabancasını çekip vurmuş Andy Warhol’u. Oralarda daha önce Lincoln’un, Kennedy’lerin, John Lennon’un başına gelen şey. Warhol kurtulmuş. Ölmediğine üzüldüğünü yazıyor kitabında. Yine televizyon seyreder gibi yaşamayı sürdürmüş. Geçen hafta 58 yaşında bir kalp krizinden ölünceye kadar.


Duygusuzluğun hatta giderek duyarsızlığın peygamberi olmuş.Yaptıklarımın arkasında hiçbir şey yoktur. Ben yalnızca yüzeydeyim.’’ Yüksek sosyetenin sevgilisi olduktan sonra yıllarca süren bir gece hayatı -o parti senin, bu parti benim- gezinmeleri başlamış. O gecelerde, o partilerde çektiği polaroid fotoğrafları yayınladığı zaman yine gülmüştüm.Gelecekte, herkes 15 dakika meşhur olacak.’’ Bu ünlü özdeyişi sanırım en çok kendisi için gerekli olacak. Her şeyin hiçbir şey olduğuna inandığı ve öylece yaşadığı için.


Warhol’u daha geniş bir manzaranın bir parçası olarak görmeye başlarsak daha iyi olacak. Basını, galerisi, televizyonu, görünülecek yerleri ve o yerlerin nereleri olduğuna karar veren kişileri, eleştirmenleri ve hayranlarıyla gerçekten soğuk, yüzeysel ve evet trajikomik bir oyunun aktörsüz oyuncusuydu. Mezar taşına hiçbir şey yazılmamasını istemiş. Öyle bomboş bir taş.



Mehmet Baydur | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 164 - 15 Mart 1987