Fazıl Hüsnü Dağlarca


Türk şiirinin büyük ustası Dağlarca, “Boy” adlı şiirinde böyle diyor:
İsterse Karun olsun
Kimse
Kendinden zengin değil.

O, kişiyi evrene açılmış bir kapı sayan, evrenin sonsuzluğu, bitimsizliği ardında bir sanatçı, boyuna şiir düşünüyor, şiir yazıyor, günün yirmi dört saatinde şiiri yaşıyor. Ozanlarımızın en verimlisi. Bu yüzden Cemal Süreya şiir tankeri demiyor mu ona... Horoz adlı yapıtıyla Sedat Simavi ÖdülüPeride Celal’le paylaştığı yıl, o güne değin yayımlanmış 56 yapıtından başka kimisi bitmiş, kimisi tamamlanmayı bekleyen 30 yapıtının daha olduğunu söylüyordu Doğan Hızlan’a (17 Aralık 1977 Cumhuriyet).

Kuşkusuz, o 30 yapıtı da tamamlayacak...

Bir süredir dergilerde görünmeyen ozan, işte “Dağlarca” dizisinin on yedincisiyle okurlarının karşısında.

  • “Takma Yaşamalar Çağı”,
  • “Şeyh Galib’e Dörtlükler” adlı iki yeni ürünüyle,
  • “Sivaslı Karınca”,
  • “Türk Dil Kurumu Koçaklaması”ndan oluşuyor bu kitabı.
  • Ayrıca ozanı her yönüyle tanıtan uzun bir konuşma da yer alıyor kitabın sonunda: “Kutluk’un Evindeki Konuşma”.
(1972’de yapılan konuşmada soruları İbrahim Kutluk, Tahsin Saraç, Cemal Süreya sormuş).

Konuşmasının bir yerinde: Kitaplarımın sayısı çoğaldıkça şuna inanıyorum ki, kitaplarım birbirini tamamlıyor diyor Dağlarca, “Her kitabım ancak bir dize. Hepsi birden bir yapı, bir şiir oluyor. Böyle büyük bir şiir Dağlarca şiiri. “Takma Yaşamalar Çağı” ile “Şeyh Galib’e Dörtlükler” bu yapıya konan yeni tuğlalar, yeni dizeler...

Bilindiği gibi Dağlarca, sanat eserinin hem bir sanat gibi içinde bulunduğumuz zamanı, hem de bir pusula gibi gidilmesi gereken yönü imlemesini ister. “Takma Yaşamalar Çağı”nda da bu görüşle eğilmiş insana, yaşama.

Şöyle diyor Refik Durbaş’a:

Takma Yaşamalar’ı yazarken yeni çağın ayak seslerini duydum. Gövde dediğimiz varlığın nice bizim olduğunu, nice bizim olmadığını ta yüreğimde duydum. Yüzyıllar boyu ‘ben’ dediğimiz kavramın bir tekinin bile varolmadığını, büyük bir ‘biz’ içinde bulunduğumuzu sezdim. Yapıtın birkaç yerinde de söylediğim gibi ‘Takma Yaşamalar’ hepimizi kendinden de, coğrafyasından da, tarihinden de çıkaracaktır. (Fazıl Hüsnü Dağlarca Son Yapıtını Anlatıyor, Cumhuriyet 8.10.1986).

Evet, takma yaşamalar çağı...
Göz bankaları, kan bankaları, organ bankaları...
Ölülerin organlarından daha iyi yararlanma yasaları...
Böbreğin, kanın, yüreğin, damarın değiştirilmesi...
Laboratuvarlarda din adamlarını ürküten tüpler: Tüp bebeği...
Genleri değiştirme çalışmaları...
Eskiyen organların yenileriyle değiştirildiği “yazgı”nın dışına çıkıldığı bir çağ bu...

Bedri Rahmi, Yaradana Mektuplar’da Ömürlerimizi birbirimize ekleyip sana doğru geliyoruz diyordu Tanrı’ya, şimdiyse organlarımızı, kanımızı birbirimize aktararak yeni yaşamlara açılıyoruz. Elbet gövdelerimizi, düşüncelerimizi, duygularımızı da etkiliyor gelişmeler...

“Yapay Çocuklar” şiiri şöyle başlıyor:
Belgeleridir bu çocuklar soy ortaklığının
Biz onlara
Atalarımızın adlarını verdikçe
Soyadımızı verdikçe
Bir uzaklığı katarız kendimize...

O çocuklar, ozana göre “yurt” ortaklığının da, “doğa” ortaklığının da belgeleridir.

Birbirimizden aldığımız verdiğimiz kan da, ta yaradılıştan beri toprakla gökle ortak olduğumuzu, evrensel olduğumuzu anlatmaz mı:

Eskiden kan kardeşi derlermiş
Birbirinin bileğinden kan emenlere
Bugün veriyor ta yüreğinden
Sevgiyi diriliği sevinci yaşamayı
Hepimiz hepimizden başka bir kardeş duyuyor musunuz (Kanı Değiştirilen).

Karışır yapraklar, dallar, çiçekler birbirine, onunki benimkine, Takma Yaşamalar Çağı, kişiyi “olmadı”larda oldurur:

Bir ölünün yüreğiyle yaşamaktadır
Severken
Neyi sever...

Yaşamın boyutları da değişmektedir:
Değiştirdiler
Böbreğini, kanını, yüreğini
Yenilediler başkalarından

Biraz kalıtımın yok olması, yenilenenin ilk yaratıklar gibi doğaya çırçıplak girmesidir bu:
Adam tadını duyuyordu ağzında
Birkaç kişi olmanın (Ben Dışı)

Ozan açık, aydınlık bir dille,.doğayla sarmaş dolaş bir imgelem gücüyle yeni yaşamalara açıyor insanı:
Yaşamak
Bin elle
Salıverdiği uçurtmaları
Doğanın.

Düşünce, sezgi şiirleri daha çok...

Yaradılışta takma damar, takma boğaz, takma et yoktur, acaba dışarı mı çıkılmaktadır büyük kapıdan:

Sürsün hele takma yaşamalar çağı
Yakın geleceğimiz değişir çok
Kurtuluruz bütün eski türkülerden
Kişi de kalmaz ulus da

"Gövde kafesimize konan yeni kuşu anlatıyorumdiyor Refik Durbaş’a ozan:

‘Kader’, ‘alınyazısı’ içinde sandığımız yaşamımızın soy boyutunda uzanmasıdır anlatılmak istenen. Soluklarımızın biteceğini sandığımız yerde bile yeni ciğerlerle maviliğin tadını bir daha bir daha duymak, dinlerin sınırladığı kişi yaşamalarını geride bırakmak, birbirine eklenen soluklarla büyümek, demek istediğimin ta kendisidir.’’ (Cumhuriyet 8.10.1986)


İyi de, henüz kaç kişi yararlanıyor takma yaşamalar çağının olanaklarından demeyin,
o çağın korkunç gerçeğini de dile getiriyor ozan “Korkunç Olan” adlı şiirde:

İşte kan bankaları o ülkelerin
Uçaklara yüklenirken gövde özsuyu
Açlar sıra beklemekte

Ama öbür ülkeler...

Onların kemik iliği, deri bankaları da Batıya bitmez tükenmez sağlık yığını ki
En ucuz
İşte organ bankaları o ülkelerin
Bir gözünü bir eline bir böbreğini satmak üzere
Birbirleriyle itişen kalabalık...

Yoksullukları bütün gecelerin toplamından kara
Yaşamlarını takmadalar
Sömürücülerine.

“Şeyh Galib’e Dörtlükler’’ ki, iç kapakta asıl adı “Şeyh Galib’e Çiçekler”, Dağlarca’nın Divan Edebiyatı’nın büyüklerinden Şeyh Galib’e adadığı bir yapıt. Galib’in çok kullandığı ölçüyle yazılmış (mef’ulümefailun feûlün). Dizeler ikiye bölünerek oluşturulmuş dörtlükler. Ustaca incelikler, tatlarla yüklü bir şiir.

Dili işleyen, varsıllaştıran, yoğuran, onu ürünleriyle anıtlaştıran ozanlar, yazarlardır. “Türkçem, benim ses bayrağım” diyen Dağlarca da, ses bayrağını sanatın göklerinde dalgalandırırken, Türk Dil Kurumu’nun yokedilemezliğinin sevincini duyuruyor. “Türk Dil Kurumu Koçaklaması”nda Atatürk’ü, Atatürkçülüğü yozlaştıranlara yaman vuruyor ünlü “Savcı” şiirindeki gibi.

Ve şiirinin diliyle şunu oyuyor kayalara:
Suçludur
Çağın sözcüklerini aramak yerine
Bizi
Osmanlıca’yla bir daha uğraştıran” (Kayalara Oyduğum Yazı)

Atatürk’ün vasiyeti değiştirilebilir,
Türk Dil Kurumu tarihe gömülebilir ama, ozanın kayalara oyduğu “yargı”; o, çağlar boyunca değişmez işte:

Yokedilemez
Nice Türk varsa
Oncadır
Türk Dil Kurumu

Yazımızın başında Dağlarca’nın bir süredir dergilerde görünmediğini söylemiştik, Refik Durbaş’la konuşmasında buna da değiniyor ozanımız.1960 sonrasında çıkardığı "Karşı-Duvar” dergileriyle ilgili soruyu yanıtlarken. Karşı-Duvar dergilerinin birer “olay”, 1960-70’lerin okuyucularının da teker teker birer “olay” olduklarını vurguladıktan sonra şöyle sürdürüyor:

Dergilerde şiir yayınlamamam da özgürlüklerin kısıtlı olmasındandır. Şu ya da bu nedenle eski dergilerimizden çok ayrılmışlardır. Renkli, her yaprağı renkli bu dergiler süs çiçeklerine benziyor. Hemen hepsi yarının tarihçilerini şaşırtacaktır sanıyorum.

Ulusunun güncel yaşamından böylesine uzaktaki dergiler geleceğin tarih yazarlarını bile şaşırtacaktır sanıyorum. Bir dergi; üzerinde çıktığı yılın, ayın belirtisi olmasa bile konuklarından dediklerinden çıktığı ayı, yıl, günü belirtilmelidir. Dergilere yazı vermediğimin acısını çıkarıyorum, izleyenler görmektedirler, dergilere az verdiğim yılların yapıtları, verdiğim yıllardan kat kat çoktur. Okuyucularımı arıyorum böylece, buluyorum böylece.

Ozan, “Kutluk’un Evindeki Konuşma”da “Bu şair ne yapmak istemiştir” diye sorulan bir soruya nasıl karşılık verilebilir sizce dendiğinde:

Bu şair, geçmişi çok büyük olan Türk şiirini geleceğin mutlu yeryüzü yurttaşlığına götürmek istemiştir denilebilir diyordu.

Götürüyor da. ■



Mehmet Başaran | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 155 - 1 Kasım 1986

“Uyan, Afrika!”


New York bugünlerde kapılarını yeni bir tiyatro şenliğine açtı. Etkinlikleri, başlığı denli çarpıcı olan bu şenliğe, Güney Afrika’dan beş topluluk, beş değişik oyunla katılıyor. Otuzun üstünde oyuncunun yer aldığı şenlik, gerek başkaldırımcı tiyatronun bir örneği olması, gerekse “Biraz da ayrımcılığa karşı savaşalım” deyiveren kimi aydınlara iyi bir ders vermesi açısından çok önemli.

Şenliğe katılan tüm tiyatro toplulukları, zenci sanatçılardan oluşuyor. Bu sanatçılar ülkelerinde büyük baskı ve engellemeler altında savaşım vermişler. Sanatın eylemsel bir mücadele olması gerekliliğine inandıkları için Athol Fugard, Nadine Gordimer ve Andre Brink adlı beyaz yazarların ayrımcılığa karşı verdikleri mücadeleyi komik buluyorlar. Bu kişiler oturdukları yerden vaaz verip, dünyayı oyalıyorlar diye dile getiriyorlar kızgınlıklarını.

Şenliğin sorumlusu Steve Biko ise özellikle Athol Fugard’ın Güney Afrika’daki siyah-beyaz ayrımını bir malzeme olarak kullanarak kendi adını yaygınlaştırmaya çalıştığını söylüyor ve ekliyor:

Yanlış anlaşılmasın. Biz ülkemizdeki ayrımcılık sorununun yalnız siyah sanatçılarca çözümlenmesi gerektiğini söylemiyoruz. Bu bağlamda, tüm beyazların katılımına saygı duyuyoruz, ancak bu önemli sorunun kişisel amaçlar için kullanılmasına karşı çıkıyoruz.”

Bu sözler yalnızca Güney Afrika’daki beyaz yazarlara değil,
dünyanın çeşitli yerlerindeki kimi diğer aydınlara da bir bildiri niteliği taşıyor kuşkusuz.


Oturulan yerden verilen savaşımın bir kişisel tanıtımdan öteye gidemeyeceğini, sanatın eylemsel olması, mücadeleci olması gerekliliğini savunup duruyor Afrikalı sanatçılar. Yalnız basın toplantılarında, kokteyllerde değil, sahnede de açıkça koyuyorlar tavırlarını, “Uyan Afrika!” şenliğindeki tüm oyunların iç dinamizmi, sanatçı ve izleyicileri bir başkaldırıya sürüklüyor. İlkel ve ajitprop tiyatronun olanaklarını sonuna dek zorlayarak, ayakları yere basan, çağdaş sahne olayları yaratılıyor şenlik boyunca. Şenliğin en ilginç oyunu, 30 yaşındaki Mbongeni Ngema adlı genç yazar ve yönetmenin kotardığı Asinamali...

“Paramız yok” anlamına gelen Asinamali, konusunu 1983 yılında Lamontville kentindeki genel bir direnişten alıyor.

Msizi Dube adlı direnişçinin öldürülmesiyle sonuçlanan olayı, müzik-dans-pantomim-çığlık (kimi kez de dil)in yardımıyla izleyiciye aktarıyor Asinamali. Oyunun yönetmeni Asinamali’nin doğaçlama üzerine kurulduğunu, çünkü, belirli bir metin oluşturmanın ülkesinde dayanılmaz baskılara uğrayacağını söylüyor. Diğer bir deyişle, ortama göre değişebilen, esnek bir gösteri Asinamali. Buna rağmen, büyük engellemeler ve baskılara uğramış. Emniyet (!) görevlilerinin koğuşturmaları bir yana, bir keresinde oyunun sunulduğu salon iki kişi tarafından basılıp, sanatçılara ateş açılmış. Oyuncular birçok kez ölümden dönmüşler ama buna rağmen dayanmışlar ve kuruldukları günden bu yana etkinliklerini, kadro değiştirmeksizin, kesintisiz olarak sürdürmüşler.

Yoksunluk ve baskılara aldırmaksızın yıllardır kesintisiz bir tiyatro etkinliği yaratan diğer bir sanatçı ise Percy Mtwa. Yazmış olduğu oyun, şenliğin Asinamali’den sonra en çok ilgi toplayan gösterisi. Bhopa adlı oyunda babasının yaşam öyküsünü anlatmış Mtwa. Yıllarca polislik yaptıktan sonra, kendi halkına ihanet ettiği ve adeta azınlığın hizmetçiliğini yaptığının bilincine vararak, mesleğinden -sürünmek uğruna da olsa- istifa eden babasının, bilinçlenme sürecini ve etkileşimini ele almış oyunda. Bu bilinçlenmenin günlük yaşamla olan çelişkilerini irdelemiş ve oyunun son sözünü insanların günlük yaşam uğruna, geleceği baltaladıkları gerçeği üzerine kurmuş.

Günlük yaşamın cılız bir akarsuya benzediğini ve bireyi bilinçsizce sürüklediğini belirten Mtwa, tiyatronun bireye bir sorumluluk ve gelecek bilinci kazandıracağı kanısında. Yıkık şarap depoları, kiliseler, okullar ve olanak bulduğu her yerde, bu bilinçlenmeyi aşılamak istemiş halkına. Ülkesindeki ayrımcılığın, bu bilinçlenme sayesinde çözümleneceğine inanmış. Bugünlerde New York, inançlı sanatçıları izlemenin coşkusunu yaşıyor... Bir ay sürecek olan şenlik boyunca tüm malzemesi inanç’ olan oyunlar izleyecek New Yorklular. Savaşımlarını sanat, sanatlarını savaşımla sürdüren otuz tiyatro oyuncusu, yollarda dans edip, elele tutuşarak, ayrımcılığın kırılacağını sanan ya da ayrımcılık sorununu kişisel amaçlarla kullanmak isteyenlere iyi bir ders veriyor.

Sahnedeki keskin ve iğneleyici tavırları kimi tiyatro eleştirmenleri ve izleyicileri kızdırıyorsa da,
onlar Afrika’yı inanç, bilinç ve eylemin kurtaracağına inandıkları için, sanattaki bu tavırlarını inatla sürdüreceklerini belirtiyorlar.



Nedim Saban | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 155 - 1 Kasım 1986

Gülten Akın


Söylemeyi değil söyleşmeyi yeğleyen biri olarak, bana yeniden açılan bu kapıdan girerken, MERHABA diyorum.

Diyorum ki başlangıçta konu saptaması yapmayalım. Gün neyi getirirse, neyi dilersek söyleşilerimiz onun üstüne olsun.
Olsun. İyi. Bir var ki bu belirsizliğin de tuzağı hazır; çekildiğimiz alanda tartışmalara girmek.

İşte size sıcağı sıcağına bir konu: Folklor Sanata Düşman mı? Soru biçiminde sunulduğuna bakılmasın.
Kapsamını da genişleterek yirmi yedi yıl önce Cemal Süreya’nın yazdığı bir yazının başlığını yineliyorlar. Folklor Şiire Düşmandır.

O günün şiirlerine bakıldığında, belli noktalarda doğruyu bile kapsayan yazının başlığına bugün bir slogan niteliği yakıştırıp kullanan Demirtaş Ceyhun bence, önce kendisine sonra Cemal Süreya’ya haksızlık etmiş. Cemal Süreya, ozanlığının değeri kadar zekâsının düzeyiyle de övebileceğimiz bir ozanımızdır. Demirtaş Ceyhun’sa, değerli öykülerin romanların sahibi, üstüne üstlük toplumcu gerçekçi sanat anlayışını benimsemesi dolayısıyla payda ortaklığı yaptığımız bir sanatçı.

Öyleyse nedir bu olan biten?
Niye bu flaş yaklaşımlarla bu üç noktalara çekiliyoruz?

“Folklor Şiire ya da Sanata Düşmandır”a bencileyin katılmayanlar, bizler niçin tam karşıda bir noktadan dövüşe katılmaya zorlanıyoruz?

Tuzak dediğimiz budur işte. Hem de yandaş olabilecek kişiler öne çıkarılarak kurulduğu için, kör döğüşü başlatacak bir tuzak. Seçeneğimiz, tek seçeneğimiz de birlikte sunulmaktadır. Bize rol dağıtımında besbelli “Divan Edebiyatı şiire Düşmandır” yani uygun görülmüş. Ya çıkışımızı burdan yapacağız, ya da eklektik düşünmekle suçlanacağız.

Hayır. Hiçbir üç noktadan saldırı bizi karşı uç noktaya itmemeli. Biz, başkalarınca belirlenmiş bu yanlış alanda dövüşmeyeceğiz. Çünkü, bu öncelikle eytişimsel düşünmeye aykırı gelir. İçeriğinde doğruları da yanlışları da taşıyan bir önerinin karşılanması ancak bu doğruları yanlışlardan ayırmakla olur. Bir önermede ana eğilim yanlışlarda bastırıyorsa elbet onların karşısında oluruz. Kendi doğrumuzun yöresindeki sakıncaları da belirterek yanlışları göstererek.

İşte, yöntemimizi açık seçik söyledik. Doğru saydığımız başat çizgiyi de.
Şimdi iki yandaki doğruları yanlışları, ya da birleştiğimiz, karşı olduğumuz noktaları, niçin? dedirtmemeye çalışarak ortaya koyalım.

Folklor gereçlerinin kullanımı ya da kaynaklığı sorunu toplumcu gerçekçi yazının bir temel sorunudur. İşlev söz konusu olduğunda da yaşamsal bir değer kazanır. Bu tür saldırılar işte o yüzden yapılmaktadır. Saldırı folklor gereçlerine basarak toplumcu gerçekçi yazına yönelmektedir. İşte o yüzden bunca tepkiyi almıştır. Özellikle genç uzmanlardan.

Ben Demirtaş Ceyhun’un bir yanlışlık yaptığına inanıyorum.
Yanılgısına biraz fazlaca bastırmış, o kadar.

Cemal Süreya’nınsa, yirmi yedi yıl önce yazdığı bir yazı başlığını bugün dayanak diye kullanmak nasıl haksızlık oluşturuyorsa, ona bugünün koşullarında yanıt vermek de ucuzuna bir haksızlıktır. Buna düşmeyeceğim. Üstelik, hem onun hem Ceyhun’un yazılarında belirtilen, folklor gereçlerinin eski, işlevsiz, sakıncalı olanları üstünde çeşitli yazılarımda ben de durmuştum. Söyleşilerimde titiz bir seçme yapmanın gerekliliğini savunmuştum. (Şiiri Düzde Kuşatmak s. 183, 219 v.b.)

Folklor ürünlerinden yararlanmayı salt biçimin sorunu saymak,
halk şiirimizin iç ve dış kalıplarıyla çalışmak çağdaş şiirimizi kurmanın bir yolu olamaz.

Bir kısım genç ozan, içi güncel özle doldurulmamış halk şiiri kalıplarıyla yazıyor.
Mekanik, şematik, işlevsiz ürünler çıkıyor ortaya.

Çağdaş şiire yeni bir soluk getirmede geleneksel halk şiirimizin biçimlerinden yararlanılamaz mı? Elbet yararlanılır. Halkımızın kültür yapısında folklor gereçleri hâlâ bütün diriliğiyle kendini sürdürürken, halk için yazdığını savunan bir ozan için elbette bir olanaktır bu. Ne zaman? Çağdaş özleri onunla iletebildiği zaman. Halkın yaşamını değiştirmede yükseltmede katkı sağlayabildiği zaman.

Ne yazık ki, şimdiye değin bu yolu izleyenler çoğunluk, işlevsel amaca ters yararlanmalarla manzumeci, kolay şiirler yazmışlardır. Bu eğilim bugün de kıyıda köşede sürmektedir. Ama bizim savımıza, çağdaş şiirimizin içeriğini ve yapısını kurmada folklor gereçlerimizin kaynaklık edebileceği savına geldiğimizde biraz duralım.

Çağımız toplumcu gerçekçi sanatının en önemli özelliği hep söylediğimiz gibi, işlevselliğidir. Sanat, hayattan çıkıp yeniden oraya dönmek, yükselmek ve yükseltmek amaç elde tutularak üretilir. Bunun için, kullanılacak her gösterge, her nesne, dilde olsun biçimde içerikte olsun yabancılaşmayı aşmamızı sağlayacak olandan, halkın hayatında diri kalandan seçilmelidir. Seçilenler sanatsal yapılar içinde çağdaşlaşamadan, değiştirilemeden, yükseltilemeden yinelenirse yapılanın adı “Popülizm”dir. Ama seçilip alınan nitelikçe yükseltiliyorsa, sanatsal ürün halka döndüğünde işlevsel yerini alıyorsa, işte bu, sanat olur o zaman.

Bir çocuk görmüştüm onüçünde ya da ondördünde.
Çankaya’dan aşağıya yürüyüp iniyordu. Bir de türkü söylüyordu.

Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma

İçe işleyen bir sesi vardı. Yalnız kendi değil, dinleyen de kapılıp gidiyordu.
Sözlerinin Sabahattin Ali’nin bir şiiri olduğunu, şiirin adının hapishane şarkısı olduğunu bilir miydi çocuk?
Dinleyenler, sorsanız bilirler miydi?
Kaçı?

Açın antolojileri bulursunuz onu.
Okuyup bakın ne has şiirdir.

Bir de biçimsel etkilenme olmasa da halkın geleneksel kültür değerlerini bilinçle şiirin içeriğine sindirmiş ozanları, Ahmed Arif’i, Enver Gökçe’yi, başkalarını okuyun. Ceyhun A. Kansu’nun bazı şiirlerini, “Kızamuk Ağıdı”nı okuyun. Onlar, bile isteye folklor gereçlerinden, onların kaynaklığından desteklenmiş olanlar.

Türk şiirinin hemen tümünde kendiliğinden dokuyan karışmış nice geleneksel üründen de söz etmeliyiz.
Cemal Süreya’nın güzelim şiirlerinden de.

Onun “Sevda Sözleri”ne bakın bir. (Papirüs, 32.1969)

Yunus ki sütdişiyle türkçenin
Ne güzel biçmişti gök ekinini diye başlar.

Niye mi koşarsın böyle ufka doğru
Pir Sultan mı ısmarladı seni
Kızılırmaktan öte Sivasa doğru
Yeryüzü gökyüzü ve sabah vakti

Bilece uçarsınız hastanız ulu
Alnında göğsünde parmak uçlarında
Kan pıhtısının ısrarlı bakışı
Siyaset meydanı hıncahınç dolu
....
Nice şair nice duyarlık elçisi
Zehir kazak zıkkım Gedayi
Bir buğday yüzlü zülfü dolaşığın
Özlemiyle karmış doğanın buyruğunu... diye sürer.

Bitişiyse şöyledir:
Sen işte bunlarla bildin türkçeyi
Bunlarla
Gelen giden obayı [başkalarını] sevdi.

Görülüyor ki, eti tırnaktan ayırmak ne denli zorsa,
şiirimizi geleneksel halk şiirimizin, sanatımızı geleneksel halk sanatımızın ürünleri etkisinden ayırmak o kadar zor.

Şimdi gelelim Divan şiiri yanına diyecektim ya, yerim dar.
Bir başka yazıda bu konuyu sürdürmek üzere sevgiyle.



Gülten Akın | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 88 - 15 Ocak 1984