Naguip Mahfouz



Arap dünyasında şiir sanatının ilk örnekleri İslamdan ve Kuran’dan çok öncelere, 1500 yıl gerilere kadar gidiyor. Sözlü anlatı sanatı da çok eskilere dayanıyor. “Binbir Gece”nin son bölümünün 1300’lü yıllarda Memlukler zamanının Mısır’ında yaratıldığı söylenmektedir. 1800 başlarında Napolyon Mısır’ı Batı dünyasına açtıktan sonra Batı edebiyatı Arapçaya çevrilir ve okunur olmuş. Ancak Mısır tarihinde ilk gerçek roman 1914 yılında yayımlanır. Muhammad Husayn Haykal’ın yazdığı “Zeinab” adlı eser, gerçekten bir romanda bulunması gereken bütün temel öğeleri içermektedir.

Mahfouz’un Arap edebiyatındaki rolü ise, roman dili olarak çok genç bulunan Arapçayı geliştirerek, ilk kez roman sanatını bir bütünselliğe ulaştırıp gelişim sürecini açmış olması.

Mahfouz, 1911 yılında Kahire’nin eski mahallelerinden biri olan Al-Jamaliyya’da doğdu. Babası küçük bir devlet memuru idi. 1925 yılında halk okulunu bitiren Mahfouz 1930’larda, yani ikinci dünya savaşı yıllarında, Kahire’deki Kral Fuad Üniversitesi’nde felsefe ve edebiyat okudu. Bu yıllar Mısır’ın tarihinde şiddetli sarsıntı ve dönüşmelerin ortaya çıktığı bir dönemdir. İşte bu dönemdeki Avrupa ve İslam yaşam tarzlarının karşılaşması, geleneksel değerlerle yeni kazanılan ve giderek alışkanlık haline gelen özgür yaşamın çatışmaları gibi gelişmeler Mahfouz’un edebiyat sepetine koyduğu ilk meyveler oldu.

Mahfouz’un gerçekte ilk edebiyat birikimleri onun iç dünyasını sıcak bir şekilde sarıp sarmalayan küçük mahalle kahvehaneleri olmuştur.
Bu kahvehanelerde demli çay ve nargile içerken yaptığı gözlemler ileride onun romanlarında sık sık yer alacaktır.

Daha sonraları okuyacağı Mısırlı yazarlar Mahfouz’un edebiyata olan ilgisini daha da artıracaktır. En çok etkilendiği yazarlar arasında Yahia Haqqi, Mahmud Taimur ve ünlü Taha Husayn yer alacaktır. Taha Husayn’ın “İslam Öncesi Şiiri Hakkında” isimli kitabı 1926’da, Mısır’ın eskimiş, zavallı eğitim sistemine yönelttiği ağır saldırıyla bomba etkisi yaratmıştı. Mahfouz yazar Salama Musa’dan bilim, sosyalizm ve hoşgörüye inanmayı öğrendiğini söylüyor bir söyleşide.

18 yaşındayken din konusunda derin bir kriz yaşayan Mahfouz, Darwin’in “Türlerin Kökeni” kitabını okuduktan sonra ateist oldu. Üniversite yıllarında Batı edebiyatından çevirileri okumaya başlayan Mahfouz, özellikle Drinkwater’in “Outline of Literature” adlı kitabından yararlandı. Bu kitapta yer alan eserler ülkelere ve dönemlere göre sınıflandırılmıştı. Metotlu bir biçimde İbsen, Tolstoy, Shaw, Balzac, Zola, Dickens gibi yazarların eserlerini okudu. İngiliz yazarları H.G. Wells ve John Galsworthy’den esinlendiği belirtilen Mahfouz, Balzac ve Dickens’tan hiç hoşlanmadığını söylerken ilginç bir rastlantı ki, kendi romanlarında o da yoksulların yaşam koşullarını anlatmaktadır.


“ARAP DÜZYAZI SANATININ BAŞLANGICI”

Mahfouz’un ilk eserleri dedektif romanları ve romantik öykülerden oluşuyor. Belirtildiğine göre ilk gençlik yıllarında sık sık sinemaya gitmiş ve birçok dedektif romanı okumuş. Sonraları çok geniş bir bilgiye sahip olduğu eski Mısır efsanelerine dayanan ve firavunlar devrini anlatan tarihi kitaplar yazmış.

Mahfouz, kendisine ün sağlayan olgunlaşmış dönem romanlarını 1940’lı yıllarda yazmaya başladı. Romanlarının hemen hepsinde Kahire’yi, Kahire insanlarını anlatmaktadır. Bu diziden ilk kitabı, “Khan Al-Khalili” adıyla 1945’te yayımlandı. Dönemin en etkili ve korku salan eleştirmeni Sayyid Qutb, bu kitabı hemen modern Arap düzyazı sanatının başlangıcı olarak ilan etti. Lübnan ve Irak’ta da kitap bir yenileşme göstergesi olarak övgüler aldı.

Geleneksel anlatı biçiminin zengin birikiminden de yararlanan Mahfouz sosyal-realist bir çizgide Kahire romanlarını yazmayı sürdürdü. 1940 ve 1950’li yıllarda sekiz kitabı yayınlandıktan sonra artık bütün Arap dünyasında tanınıyor ve kuşağının en önde gelen romancısı olarak gösteriliyordu.

1956 ve 1957 yıllarında arka arkaya yayınlanan ve “Al-Thulutiya” diye adlandırılan roman üçlüsü “Bayn Al-Qasrayn”, “Qasr Al-Shawq” ve “Al-Sukkariya” bütün Arap ülkelerinde milyonlarca okuyucu buldu. Kahire’deki bir dizi sokağın adını taşıyan bu romanlar, modern Arap romanının en büyük eserleri olarak edebiyat tarihine geçti.

Bütün bu bilgileri edindikten sonra, ömrü boyunca Kahire sokaklarını yazan, ülkesinden dışarı çıkmayan, dil bilmeyen böyle bir yazarın gerçekten Nobel Edebiyat Ödülü’nü alabilecek kadar güçlü ve usta bir romancı olup olmadığına merak etmemek elde değil.

Mahfouz’un coğrafyası yalnızca Kahire ile sınırlı ancak, bu mikrokosmosda yer alan her şeyin:
İnsanlar, olaylar, gelenekler ve gizemlerin, üniversel yaşamın kökleriyle doğrudan bağlantısı ve büyük bir genel-geçerliği var.

Mahfouz’un romanları sayesinde Arap okuyucuları ilk kez modern Kahire’nin karanlıkta bırakılan arka planlarını, örneğin fahişelerin yaşam koşullarını, intihar olgularındaki kişisel nedenleri okuma olanağını buldular. Bu romanlarda Mahfouz hep küçük insanların yanındadır. Moral tartışmalara girmeden bu küçük insanların içine düştüğü olağanüstü ve çelişkili durumları, ne arzu ettikleri ne de kontrol edebildikleri toplumsal çalkantıların onları nasıl çifte değerler dünyasına ittiğini anlatır.

Özellikle 1500 sayfalık “Al-Thulutiya” üçlüsünde 1917-44 döneminin Kahire’sindeki kronikleşmiş ve toplumu temelinden sarsan rüşvet ve kapkaççılığı, burjuvazinin bencilliği ve korkusunu, aşağı sınıflardaki boş inançları ve gerçekten kaçışı, bütün bu kötülüklere karşı tedavi edici çözümleri bulamamanın çaresizliği içinde ve bu nedenle kötümser bir tonda tasvir ediyor.

Mısır’ın en büyük ödülü olan “Devlet Edebiyat Ödülü” ile ödüllendirilen bu dev eserinde Mahfouz, bir burjuva ailesinin üç kuşak boyunca içinden geçtiği ve giderek kaçınılmaz sona varacak olan sarsıntıları anlatıyor. Bu bağlamda roman üçlüsü, Mısır’ın toplumsal dönüşümlerini yansıtan tarihsel boyutunun yanı sıra, geleneksel toplumun can çekişmesini resimleyen titiz bir sosyolojik çalışmayı ve aynı anda zaman, ölüm ve yazgı gibi konuları irdeleyen klasik roman sanatını içeriyor. Bu nitelikleriyle Mahfouz’un bu ünlü yapıtının, bazı edebiyat eleştirmenleri tarafından Thomas Mann’ın “Buddenbrooks” unu anımsattığı belirtiliyor.

Mahfouz’un roman kahramanları hiçbir zaman tek boyutlu olmayıp, hem düşünce ve hem de davranışlarında karşıtlıklar olan bileşik kişilikler olarak biçimlenmiştir. Bunun yanı sıra insanların duygu ve düşüncelerinin dizelenmesi ve romanın ana konusundan sapmalar, Mahfouz’un Arap edebiyatına getirdiği yeniliklerdir. Böylece Mahfouz Arap edebiyatında yol açıcı ve biçim geliştirici olmuştur.


ÜÇ EVRE

Eleştirmenlere göre Mahfouz’un yazarlığı üç evreye ayrılıyor.

  • Birinci evre (ki, Al-Thulutiya ile doruk noktasına ulaşır) onun sosyal-realist dönemidir. İkinci evrede Mahfouz’un sosyal realizmden ayrılıp metafizik alegorilere yöneldiği belirtilmektedir. Bu dönemde Mahfouz kültür bakanlığına bağlı film enstitüsünü yönetmektedir. Bu işi ona yüksek bürokrasiyi ve politikacıları daha yakından tanıma olanağını verir. Yaşamındaki bu yeni gelişme Mahfouz’un yazarlığını büyük ölçüde etkiler. Zengin tasvir ve imgeler artık yerlerini kuru, doğrudan.ve sembolik diyaloglara bırakır. Politikacılar kötümser bir ironi ile romanlarında yer almaya başlar. Mahfouz bu dönem romanlarında yönetici sınıfların iktidar hırslarını, toplum üzerindeki etkilerini giderek nasıl artırdıklarını, rüşveti, oportünizmi ve sömürüyü rafine bir dil, keskin bir gözlemleme yeteneği ve acımasız parodilerle anlatır. Ama öte yandan yaşamın bütün absürd yanlarına karşı felsefi bir tavır alarak ve insani duyguları ön plana çıkararak yapar bunu.

  • Aslında Mahfouz’un bu ikinci evresi, başlangıçta umutla karşıladığı Nasır döneminin onda yarattığı düş kırıklığı ve kötümserliği yansıtmaktadır. İşte bu dönemde, “sözde” başlatılan bilimsel ve teknolojik gelişme ve sosyalizm, onu metafizik, var oluş ve din konularına yöneltir. 1959’da Al-Ahram gazetesinde dizi halinde yayınlanan romanı “Dar Sokağın Çocukları” ülkenin önde gelen din adamları tarafından şiddetle protesto edilir ve Mahfouz tanrısızlıkla ve Muhammed düşmanlığıyla suçlanır. 1963’te yayımladığı “Dünya Allah” isimli kitabında ise lirik, çağrışımlar uyandıran ve anıştırıcı alt-tonları olan bir dille bilimin her şeyi çözeceği düşüncesine olan inancının giderek azaldığını anlatır ve yaşamın gerçek anlamını araştırır.

  • Mahfouz’un yazarlığının üçüncü evresi 1967’den sonraki yılları kapsıyor. 1967’de İsrail ile yapılan bir haftalık savaş ve uğranılan büyük yenilgi onun melankolik, acı ve kötümserlik dolu iç dünyasını daha da etkiler. Bu dönemde Mahfouz sürrealizm ile gerçekçilik arasında çıkışlar arayan bir dizi kitap yazar. İngiliz egemenliği altında doğan ulusçuluk, Kral Faruk’un monarşi dönemi, Nasır sosyalizmi ve Enver Sedat kapitalizmini yaşayan Mahfouz’un eserlerinin çağımız Arap kültürünü en iyi yansıtan zengin kaynaklar olduğu kuşkusuz.



Turhan Kayaoğlu, İsveç | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 203 - 1 Kasım 1988
_____________________________________________________________________________________________________




Dünyanın her köşesinden gelen gazeteciler haberi anında gazete, dergi ve ajanslarına iletmek üzere İsveç Akademisi’nin bulunduğu tarihi Borsa binasının önünde toplanmışlardı. Akademinin sürekli genel sekreteri Sture Allén geleneklere göre, 13 Ekim Perşembe günü saat tam 13.00’de Nobel edebiyat ödülünün bu yıl kime verildiğini açıklayınca önce büyük bir hayret sessizliğiyle başlayan ortam giderek sinirli ve küstah sorularla gerginleşti. Her yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nün yeni sahibi alkışlarla, hatta zaman zaman ıslıklı tezahüratlarla kutlanırken, bu yıl hayal kırıklığı, küçümseme ve saldırganlık ilk göze çarpan (spontan) tepkiler oldu.

- Mahfouz da kim?

- Bu yıl 23. kezdir edebiyat ödülü arka arkaya erkeklere veriliyor. Bugüne kadar dağıtılan 86 ödülden yalnızca altısı kadınlara verildi. Şimdi ödülün Gordimer gibi, Wolff gibi kadın yazarlara verilmesinin zamanı değil mi?

- Mahfouz’un kitaplari Gordimer, Wolff ve ayrıca Carlos Fuentes’inkilerden daha mı derin iz bıraktı sizde?

- Gerçekten öyle mi, yoksa Arap dünyası şimdi sizin listenizde öncelikli bir yere mi geçti?


Mahfouz’un elliye yakın eserinden yalnızca bir tanesi, o da 1980 başlarında İsveççeye çevrilmiş. Yayınevinin sahibi bu kitabın hemen hiç satış yapmadığını söylüyor. Geçen yıl, adı pek duyulmamış idealist bir gencin mütevazı yayınevi, Mahfouz’un bir başka kitabını İsveççeye çevirtmiş. Baskı masraflarını karşılamak üzere Devlet Kültür Kurumu’na başvurduğunda, arka arkaya iki kez refüze edilmiş.

Türk edebiyatçılarına gösterdiği dayanışma ile de tanınan İsveçli yazar Anderz Harning, Nobel Edebiyat Ödülü’nün açıklanmasından bir gün sonra yayınladığı bir yazıda Mahfouz’la birkaç yıl önce Kahire’deki buluşmasını anlatıyor:

- “Ben kızgın bir şekilde kuzeyli yayınevlerinin neredeyse eli kalem tutan her İsrailli’yi çevirip yayınladıklarını söyleyince, ellerini iki yana açıp yumuşak bir ifadeyle, Al-Arabi ve İbni Haldun hakkında ne bildiğimizi sordu.

Gerçek o ki, son yıllarda Nobel Edebiyat Ödülü çoğunlukla Yahudi kökenli yazarlara verilmişti. Söylentilere göre 18 kişilik İsveç Akademisi’nin bazı üyeleri, bu gelenekleşmeye başlayan eğilime şiddetle karşı çıkmışlardı. İşte bu tepkinin, ödülün ilk kez bir Arap yazara verilmesine yol açan nedenlerden biri olduğu söyleniyor. Diğer önemli bir neden olarak da Ortadoğu Dilleri Enstitüsü profesörlerinden Gösta Vitestam’ın Nobel Ödülü Komitesi’ne geçen yıl yazdığı uzun bir mektuptan söz ediliyor. Vitestam bu mektubunda Mahfouz’un yazarlığı konusunda gerekçeli ve ayrıntılı bilgi veriyor. Mahfouz’un yanı sıra Arap dünyası içinde başka yazarların da uzun süredir akademinin listesinde yer aldığı söylentiler arasında.

Örneğin her yıl kendini aday göstermekten bıkmayan Mısırlı öykücü Yusuf İdris,
Filistinli ozan Mahmud Derviş,
Suriye doğumlu, Lübnanlı ve Paris’te mukim ve Arap dünyasının yetiştirdiği en büyük ozan olarak kabul edilen Adonis
ve Sudanlı epik yazar Al-Tayyib Salih...

Bu yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nün Mahfouz’a verilmesi bütün Arap dünyasında bayram sevinci yaratırken, öte yandan yine aynı Arap dünyasının bazı çevrelerinden sert eleştiriler gelmesi de bekleniyor. Çünkü Mahfouz, Mısır ile İsrail arasındaki Enver Sedat döneminde yapılan bariş anlaşmasını onaylamış ve hatta İsrail’i ziyaret etmişti. Bu nedenle Mahfouz’un kitaplarını yasaklayan birkaç Arap ülkesi bile olmuştu. İsveç’teki yorumculara göre bazı akademi üyeleri ödülün İsrail’in varlığını tanıyan bir Arap yazara verilmiş olmasını iç rahatlatıcı bir olgu olarak karşıladılar.

İsrail ile barışı desteklediği için Mahfouz’un tutucu olduğunun sanılmaması gerekir. İsveç basınında yer alan haberlere göre Mahfouz, sürekli olarak ütopik, fabiancı bir sosyalist eğilim ile sınıf baskısına karşı çıkmış ve yarım yüzyıllık yazın yaşamı boyunca ezilenlerin yaşamını eserlerine konu almış, devlet terörünü ve İslamın katı kurallarını eleştirmiştir.

Her şeye karşın Mahfouz bugün, Arap dünyasının tartışmasız en büyük romancısı olarak genel kabul görüyor. Arap dünyasının Tolstoy’u olarak da nitelenen Mahfouz aynı zamanda, yalnızca 74 yıllık bir geçmişi olan Arap romancılığının babası olarak tanınıyor.



Turhan Kayaoğlu | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 203 - 1 Kasım 1988

Dünyalı bir halaya doğru


İşçi ozan Fethi Savaşçı şöyle diyordu bir dörtlüğünde:
Ağzınla kuş tutsan yaranamazsın Alman’a
Bir başka ulus kültürü de başka
Sen yine aklınla hep bizim oralardasın
Bu makineler içinde bir nokta gibisin anlasana.

Yılların emekçisinin, yaban el ortamında acı acı kendi durumunu algılayışı değil mi bu? Değişik ekin yumağı içinde biçimlenen kişinin, makineler arasında hiçliğini duyumsaması. Milyonlarca emekçimizin yaşadığı sarsıcı gerçek. Elbet kimseye yaranma sevdasında değil hiçbiri. Ama horlanmamak, küçük görülmemek, onurları yaralanmadan yaşamlarını sürdürebilmek en insanca hakları değil mi?

Evet bir başka ulus, ekini başka...
Ekin, insanın yaşama kök saldığı, özsuyuyla geliştiği toprak...

Bireylerin bütününde belli davranışların yaratılması biçiminde ortaya çıkan ve insanı bir örtü gibi bürüyen birtakım bilgilerin (teknik bilim), insanlararası davranışların (aile, iyelik, gelenekler), inançların, öğretilerin, kuramların (din, sanat, töre) topundan örülü bir yumak düşünebiliriz” (Aydın Köksal - Dil ile Ekin s. 517).

Bu yumak, ekin yumağıdır işte.
Geleneksel toplumla endüstri toplumlarının ekin yumakları arasında dağlar vardır elbet.
Göçmen işçinin makineler ülkesindeki durumu zor ki zordur bu yüzden.

Kemal Kurt’un Türkçe-Almanca basılan “Şiirimsi” adlı yapıtı, tüm acılığıyla bu zorluğu, yeni zenciliği dile getiriyor:

yaban elde
yüzünün derisi ince
yüreği de camdandır
insanın
her kötü söz
yerine oturur
bir ok gibi
yaban elde
aşil’in ökçesi gibidir
tüm gövdesi
insanın
her kem bakış
hedefini bulan
bir kurşun

Sekiz yıldır o kurşun bakışlar altındadır Osman. Çalışkandır, sürücü belgesi vardır. Kendi hakkıyken, sürekli bir içen bok yabancılar sözünü dilinden düşürmeyen Hans oturtulmuştur direksiyon başına gene de. Kamyonu boşaltırken, bile bile yardımcısı Osman’ı yakmaya kalkışır Hans.

İkisi de aynı işte çalışan iki insan, ama yerlisinin yabancıya bakışı!.. Yarası ağırdır, üç hafta sonra işinden olmasın diye çalışmak zorunda kalan Osman, Hans’ı mahkemeye vermek için sendikadan yardım isteyen bir dilekçe yazar. Ama uygar ülkede, ekini başka ülkede bir türlü yerine ulaşamaz, hasıraltı edilir o dilekçe. İşçinin hak arama örgütü sendika, haksızlığa göz yumar. Us yardımıyla azıcık umut ışığı arar, bulamaz Osman.

Dışarda işsizlik tipi gibi kasıp kavurur, yabancı düşmanlığı filizlenir kol atar. Sen tek başınasın, leyleğin yuvadan attığı yavru!

İsyan çıngıları çakar gözlerinde. Memlekete dönseee...
Memleket de kaynamaktadır. İnsan hakları nerede hasıraltı edilmiyor ki?...

Uygar ülkenin kurumları sen tek başına değilsin güvencesini verememektedir Osman’a, ezikliği, yenilgiyi yaşatmaktadır ona. Gene de boyun eğmez Osman, bu kez Alman Sendikalar Birliği’ne koşar. Hasan’ın öyküsünü uzun süredir Almanya’da yaşayan Özdemir Başargan anlatıyor bize. Yeni yayımlanan Hasıraltı adlı yapıtında. Endüstri ülkesinin ekin yumağına yabancı değil Başargan, göçmen işçilerin çalışma, yaşama koşullarını çok iyi biliyor. Örgütlerin, kurumların işleyişini, dikiş yerlerini biliyor. Kendisi de “gurbet” sofrasında Hasan’lardan bir Hasan aslında. Ekin çatışmasının ortasında, yaban elde yazarlık savaşımını sürdürüyor sorumlulukla. Yaralara eğilip biraz daha anlayış diyor, bunu duyurmaya çalışıyor. Daha önce de “Gurbet Sofrası” adlı bir romanı yayımlanmıştı. Onbir öyküsü nü toplamış Hasıraltı’nda. Yaban elde yazmak, yazarlığını kabul ettirmek sesini duyurmak, göçmen işçilikten çok çok daha zor kuşkusuz. O, bu zorlukların üstesinden geliyor.

Fakir Baykurt şöyle diyor Başargan için:

Ondan çok umutluyum. Kişiliğini de çok seviyorum. O, sadece sert bakışlı, çatık kaşlı yüzünün rengiyle, çizgileriyle değil, öykülerinin kuruluşuyla, kimi zaman kadife gibi yumuşak, kimi zaman dikenli diliyle bir sıcak iklimler bitkisine, kaktüse benziyor. Gerçekte, dış görünüşündeki karşıtlıklar iç dünyasını yansıtıyor. Özdemir Başargan’ın çiçekleri yepyeni bambaşka renklerle, zehirlerden süzülüp geliyor. Yakında ona hepimiz hayran olacağız.

Gerçekten de bambaşka renklerle zehirlerden süzülüp geliyor Başargan’in çiçekleri. Kimilerinde yerli işçiye gülünç gelen, burun direğini sızlatıcı yurt özlemi, sevgi gereksemesi, (İşinden kovulmayı göze alarak gidip buzağılı bir ineği okşayan “Nekati” de olduğu gibi), kimilerinde anlayışsızlığın, nefretin, hoşgörüsüzlüğün, sömürücülüğün yürek burkuculuğu (Sevgili Konuklar, Geçersiz Teoman, Ölü Henüz Soluyordu’da olduğu gibi) ölçülü, dengeli biçimde dile getiriliyor.

Bir yanda çocuklar “yuva”da Almanca öğreniyor diye sevinenler, öte yanda iki Türkçe sözcük öğrendi diye çocuğunu “yuva”dan alanlar... Sevgileri, dostlukları, anlaşmaları engelleyen görünmez sınırlar... “Ölü Henüz Soluyordu”, insanlar arasındaki duvarların yıkılması gerektiğini duyuran bir Öykü, “Yuva”daki çeşitli ulusların işçi çocuklarının kaynaşmalarını izlemeye giderken yaşanan bir durumu yansıtıyor. Önünde düşüp bayılan bir Alman’a yardım edebilmek için çırpınan, cankurtaran çağırmaya koşan Türk’e “Katil kaçıyor” diye çullanılıyor: Adam öldürmenin o denli kolay olmadığını kafanız almaz mı sizin? Git de kendi çöplüğünde horozlan! Yabancılar artık defolup gitsin Almanya’dan...

Adamın ölmediği anlaşılıyor, hırpalanan kurtuluyor:

Özgürdüm! Özgürdüm!

Öldürdüğüm Alman, bir elinde boş filesi, bir elinde ceketim, beni bekliyordu. Yanındaydım. Ceketi, pantolonu kan kırmızı meyve sularıyla benek benekti. Ve kaldırım taşları arasında pıhtılaşan karaüzüm sızıntıları, insan kanını andırıyordu.

O, adam öldürmemiştir ama, anamalcı ülkede körüklenen gözü dönmüş öfke, dar görüşlülük, insanlık duygularını yaralamıştır.

Başargan, insanların insanca bir yaşamı gerçekleştirmesini, kansız kinsiz bir dünyada, barış içinde yaşanmasını özlüyor. Bu özlemi engelleyen, bozan nedenlere yöneltiyor işaret parmağını. Bunun en güzel örneğini “Bello” adlı öyküde görüyoruz. İnsan ilişkilerine yöneltilmiş ince alaylı yaman bir yergi bu. Göl kıyısına getirilen her soydan, boydan, tüyden çok uluslu köpeklerin canşenliği kaynaşmaları insanlara örnek olacak düzeyde, doğallıkta, sıcaklıktadır, ama ah sahipleri!.. On sekiz yıldır Almanya’da bir tek oyun arkadaşı edinemeyen yazar, köpeklere sevgisinde kendisini düşkırıklığına uğratan kurt köpeği Bello’yla dost olmak ister, sevdiği yiyeceklerle ona sokulur: Bello seninle barış içinde yaşamak istiyorum. Ben senin komşunum, dostunum. Hadi el ver Bello! El ver!

Ve Bello sağ ayağını kaldırıp yazarın avucuna bırakır.

Bilimin, uygulayımın Ay’a ulaştığı çağda bir yanımız hâlâ dar görüşlülüğün çukurunda. Kör inançlar, şoven duygular, anamalcı düzenin ekinsel kurumları yabancılaşmayı, düşmanlıkları körüklüyor. “Dünyanın En Sert Kafatası” adlı öykü çok şeyler düşündürüyor okuyucuya bu açıdan. Tornacı Kemal’in yaşadığı karabasan, tanıdığı en sert kafatası, dünyamızı karartan dar görüşlülüğün, körü körüne bir düşünceye, inanca saplanıp kalmanın, donmuşluğun taşlaştırdığı kafatası elbet.

“Dar görüşlülük dünyanın baş belasıdır” diyor Gorki, Bir kurdun meyveyi kemirmesi gibi kişiliği içinden yer bitirir. Durmak bilmez hışırtısı yaşamın gerçeklerinin, güzelliklerinin güçlü sesini boğan bir ot tarlası gibidir dar görüşlülük. Dehayı ve sevgiyi, şiiri ve düşünceyi, sanatı ve bilimi derinliklerine çeken dipsiz bir kuyudur.

İnsanların, ekinlerin kaynaşması, yaşam gerçeklerinin güzelliklerinin sesini daha da güçlendirecek.
Kendini, toplumunu üstün görmeler, ayrılık gayrılıklar giderek ortadan kalkacak, bu çatışmalar bu sürtüşmeler onun sancıları.
Başargan, böyle bir iyimserliğin yazarı.



Mehmet Başaran | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 179 - 1 Kasım 1987