Akdeniz'deki Kültür Kökeni


1953 yılında birkaç arkadaşımla birlikte Türkiye Halk Oyunları Bayramı’nı düzenliyordum. Türkiye’yi bölge bölge dolaşarak İstanbul’daki bayrama katılacak halk oyunları takımlarını seçmekti işim. Böyle bir bayram Türkiye’de ilk olaraktan yapılıyordu. Ben, takımları kendim seçmektense oranın halkına bırakmayı yeğledim. Kendi takimini o bölgenin halkı seçsin istiyordum. Mersin ili de kendi takımı olaraktan Silifke ilçesinin takımını seçip İstanbul’a gönderdi.

Oyuncular ortaya kendi bölgelerinin kılıklarıyla çıkıyorlardı. Anadoluda aşağı yukarı her bölgenin kendine has bir kılığı vardır. Bölgeler az da olsa bu kılıklarını daha koruyorlar. Kimi bölgelerin kılıklar, ta eskilere kadar gidiyor. Örneğin Maraşlıların kılıkları Hitit heykellerindeki kılıklara çok benziyor. Kırmızı postalları bir Hitit heykelinin ayağından alınmış sanki. Başlıklar da öyle. Silifkelilerin de kılıkları böylesi eski kılıklardan.

Silifke takımı ortaya çıkar çıkmaz, daha oyun başlamadan, çok uzaklara, yükseklere. göklere çıkan, uzanan bir türkü doldurdu ortalığı. Sanki baş oyuncu dağın ta doruğundaki bir arkadaşına sesleniyordu. Bozulmamış, yüzyılların olgunlaştırdığı, işlediği bir ses. Sesin arkasından sazlar başladı ve takımdaki oyuncular keklik gibi öterek sekmeye başladılar. Bir yandan keklik gibi sekerek, halka yaparak dönüyorlar, bir yandan da türkülerini keklik sesinin ritmine uyduruyorlardı. Belki on beş, yirmi dakika. ölçülü biçili, ne birazcık fazla, ne şu kadarcık az, yerli yerince bir oyun çıkardılar. Oyun birdenbire bitti ve sonunda gene o dağın doruğuna söylenen türkü duyuldu. Anadoluda böyle temsili birçok oyun vardır ve kökleri çok eski ayinlere dayanır. Kültür tarihiyle uğraşmış bir göz bu oyunların kökenini kolaylıkla bulabilir. Biliyoruz ki Silifke keklik oyununun da temeli çok eskidir. Keklik ayininin buradan kalkıp Girit’e gittiğini de biliyoruz. Tarihçiler, mitolojiyle uğraşanlar Anadolu’da bir ayinin olduğunu oradan Girit’e, Girit’ten de dünyanın değişik bölgelerine yayıldığını, İngiltere’deki. İrlanda’daki, İskandinavya’daki labirentlerin Girit’ten çıkıp oralara gittiğini de saptamışlardır.

1954 yılının Mayıs ayında da bir dizi röportaj yapmak için çıktığım Doğu Anadolu’da, Siirt ilinde kökü çok eskilerde olan bir gelenekle karşılaştım. Bir geceydi, gördüm ki şehrin sokaklarında, caddelerinde, alanlarında, toprak damların üstlerinde top top ateşler yanıyor. Bunun ne olduğunu sordum. Hıdırellez, dediler. Bu gece biri batıdan, biri de doğudan gelen iki yıldız gökte birleşecekti. Bu göğün ortasında birleşen yıldızları kim görürse, o anda da içinde tuttuğu dileğini söylerse, istediği olacak, dileğine mutlaka kavuşacaktı. O gece şehrin bütün halkıyla sabaha kadar gözlerimiz gökte, çakışacak yıldızları bekledik. Yıldızların gökte birleştiği an, eski dünya toptan ölüyor, yeni dünya uyanıyor, var oluyordu. O varoluşla birlikte de insan bütün dileklerine kavuşuyordu. Böyle bir geleneğin Toroslarda da yaşadığını biliyordum. Orada yıldızları değil de, beş Mayısı altı Mayısa bağlayan gece, suları bekliyorlardı. Akarsular, pınarlar, dereler, çeşmeler ne zaman birdenbire akmalarını durdururlarsa işte tam bu anda kim bir dilekte bulunursa dileği yerine gelecekti. Bu suların durduğu anda karaların evliyası İlyas’la, denizlerin evliyası Hızır buluşacaklardı.Onların buluştukları anda da ölen dünya yeniden, taptaze doğacaktı. Ve bahar uyanacaktı. Eğer dünya ölüp de dirilmeseydi, yani gökyüzünde yıldızlar çakışıp akarsular durmasa, durup da yeniden başlamasaydı. dünya bitmiş olacaktı. Bugün bu gelenekler Asya’nın birçok ülkesinde, Akdeniz kıyılarında yaşıyor. Hitit yazıtlarında da böyle bir bahar efsanesini buluyoruz. Dünyanın ölüp, her baharda da yeni doğduğu inancı buna benzer, ya da daha uzak biçimde bütün dünyada vardır.

Boğa kültünün de Toroslardan çıkarak Suriye’ye, Mezopotamya’ya, Mısır’a, ordan da dünyanın başka yerlerine yayıldığını son arkeolojik kazılar gösteriyor. Bugün insanlığın kültür birliğini tanıklamak için elimizde birçok gösterge var. Araştırmalar genişleyip derinleştikçe bu birliğin ne kadar köklü olduğunu şaşkinlik içinde göreceğiz. Özellikle Akdeniz kültür bölgesinin bütünlüğünü daha iyi, açık bir biçimde anlayacağız. Ve kültürlerin birbirlerini etkilemelerinin insanlığımızı yaptığının bilincinde birleşeceğiz. Akdeniz kültür bütünlüğü derken gerçek dışı bir şey söylediğimi hiç sanmıyorum. Sümer, Mısır, Grek, Hitit kültürlerindeki müştereklik bugün kabul ettiğimiz bir olgudur. Sümer’de bulduğumuz boğa. Urartu’da. Hitit’te, Mısır’da bulduğumuz boğanın tıpkısıdır. İşlevleri de aynıdır. Aynı kökenden kaynaklanıyor bütün boğalar.

DÜNYADAKİ bu kültür bütünlüğü, Akdeniz’deki bu kültür birleşimi nereden geliyor? Aynı iklim, aynı ekonomik koşullar bu birleşikliği yapıyor, diyebiliriz. Bu düşünce bugün yadsınacak bir düşünce değil. Ama insanlığın müşterekliğinde başka şeyleri de aramamız gerekiyor. Yeni bulgular, bize tarih boyunca insanların büyük bir iletişim içinde olduğunu da gösteriyor. Gene öğrenmiş bulunuyoruz ki, insanlardaki ulaşım ve iletişim bizim sandığımızdan da daha geniş çaplı olmuştur. Dünya her zaman insanların müşterek evi olmuştur. Burada doğan bir olgu bir süre sonra bütün dünyayı her zaman dolaşıp sarabilmiştir. Boğa kültü, doğanın ölüp yeniden dirilme inancı dünyanın en uzak en kuytu köşelerinde karşımıza çıkan kültür olgularıdır. Daha böyle yüzlerce kültür olgusunu dünyanın birçok yerinde bulabiliriz. İnsan kültürünün kökenleri, müşterekliği üstüne araştırmalar çoğaldıkça birçok ters inançların birer birer yıkıldığını da göreceğiz. İnsanlığın ve kültürün sandığımız kadar sınırları olmadığını bir iyice anladığımızda da düşünce temellerimizde kökten bir sarsıntı olacaktır. İşte o zaman üstün kültürler olduğunu kabul edemeyeceğiz. Yukarda da söylediğim gibi kültür bölgeleri var, kültür renkleri de var, kültür ayrıcalığı, kültür üstünlüğü yok. Mısır uygarlığının kökeninde Sümer’i bulduğumuz gibi, Grek kültürünün kökeninde de Hitit’i, Asur’u, Urartu’yu, öteki Asya bölgelerinin kültürlerini bulmamız olasıdır. Öyle sanıyorum ki, Amerika’daki kültürde de Asya kültürlerinin etkilerini her zaman bulabiliriz. Kültür bölgelerine çok dikkat etmemiz gerekiyor.


Bugünkü Avrupa uygarlığının temelini oluşturan Akdeniz kültürü bölgesi üstünde insanlığın önemle durması gerekiyor. Bu bölgede tarih boyunca niçin bir kültür patlaması olmuştur, bunu derinlemesine araştırmak bize sanıldığından da çok şey kazandırır. Akdenizin coğrafyası, iklimi üstünde durmak araştırmalarımızda bize çok şey kazandıracak. İlk tarımın, ilk yerleşmelerin, ilk uygarlıkların burada doğması bu bölge üstünde epeyce düşünmemizi gerektiriyor. Yumuşak bir iklim, büyük küçük birçok akarsuyun getirerek yarattığı bir toprak, sonra ulaşımı, iletişimi kolaylaştıran deniz... Bu topraklar Asya’nın, Afrika’nın insanlarını kendine çekmiştir. Avcılıkta insanoğlu avları ardında Akdeniz’e gelmişler, aylarıyla birlikte, bir bölüklerini bu verimli yerlerde bırakarak geriye dönmüşlerdir. İnsanlar yer değiştirirlerken doğaldır ki belki de son durakları Akdeniz olmuştur. Dünyanın başka bölgelerinde hayvancılık başladıktan, otlaklar kurutulduktan sonra, göçler başladığında da insanları gene verimli, yumuşak Akdeniz kendine çekmiştir. Akdeniz, nüfus artışı göçlerinin de durağı olmuştur. Ve durmadan insanlar büyük akarsular gibi Akdeniz’e akmışlardır. Akdeniz’deki insan karmaşıklığı, bu bölgenin nüfusunun her zaman öbür bölgelerden daha çok oluşu, nüfus taşmalarında insanlığı Akdenizin çektiği düşüncesini bizde güçlendiriyor. Tarih boyunca bu bölgeye akan insanlar kendi kültürlerini de elbette birlikte taşımışlardır. Bir Hitit tanrısının kökeninde bir Hint tanrısını bulursak şaşmamalıyız. Mısır’da da zenciyi bulmak olasıdır. Kültürler, belki de bütün dünya kültürleri Akdeniz’de düğümlenmiş, burada birbirlerini etkileyip geliştirmiş, kültürler daha gelişmek, kişiliklerini bulmak olanağını bulmuşlardır. Avrupa uygarlığının temelini bu kültüre dayaması, yani insanlığın bir kültür birleşiminin bir sonucu olması doğaldır.

Ülkeler sınırlanınca kültürleri de sınırlamaya kalktı günümüzün insanları, üstün kültür, üstün insan bu yanılmadan doğdu. Kültürlerin temelinde bütün insanlık kültürünün olduğunu akıl edemedik. Dünyada birbirini etkilememiş sanırım ki hiç bir kültür yoktur. Kültürlerin sağlıklı gelişmesi birbirlerini etkilemeyle, birbirlerini aşılamayla olmuştur. Başka kültürlerden aşılanmayan kültürler ergeç sonunda cılızlaşmışlardır. Akdeniz’de kültürlerin gelişmesi, Avrupa uygarlığını yaratması burada dünya kültürlerinin birbirlerini aşılamaları olanağı bulmalarından doğmuştur. Birçok kültürün bir araya gelmesi olanağı, Akdeniz’de iletişim kolaylığı dünyamızı bugünkü haline getirmiştir. Gene tekrar etmek zorundayım, kültürlerin birbirlerini aşılamaları, etkilemeleri bittiği gün kültürler de suyu kesilmiş tarlalar gibi yavaş yavaş güçlerini, renklerini yitirmeye yüz tutarlar.

Çağımızda birtakım güçler, insanlar, ulusal sınırlar olduğu gibi kültür sınırları da var sayıyorlar, en azından kültürlerin de sınırlandığına, ya da sınırlanabileceğine inanıyorlar. Elbette, yukardan beri söylediğimiz gibi bölge kültür özellikleri, kişilikleri, ulusal kültür özellikleri, kişilikleri var. Dün kültür sınırları, kapalı kültür bölgeleri olmadığı gibi, ne kadar gayret edilirse edilsin, bugün de olmayacaktır. Olmamalıdır. Kimi batılı yazarların, düşünürlerin endişelerine de katılmamak olanaksız. Diyorlar ki, Avrupa kültürü yavaş yavaş bir kısır döngü içerisine giriyor, yaratıcılığını yitiriyor. Buna da türlü sebepler buluyorlar. Sebeplerden birisi de az gelişmiş, ya da gelişmekte olan ülkelerin kültürlerinden, kültür geleneklerinden artık bugün Avrupa’nın faydalanamadığıdır. Az gelişmiş ülkelerin gelişmiş Avrupa ülkelerinin kültürlerini taklit ettikleri bir gerçek. Bu taklit olayına örnek olarak kendi ülkemi göstermek isterim. Türkiye, Osmanlı İmparatorluğunun sonunda, onun bir kalıtımcısı olarak doğmuştur. Osmanlı imparatorluğunun kültür temeli Arap ve Pers kültürüne dayanmıştır. Bu temelde Bizans'ın varlığını da yadsıyamayız. Osmanlı kültürü kendine has bir kültürdü. Ama son iki yüzyılda Avrupa kültürüne dönüş çabası bizi tam bir batı kültürü taklitçisi yaptı. Bu, kültürlerin birbirlerini etkilemelerinden, aşılamalarından başka bir şeydi. Kültürlerin birbirlerinden faydalanmaları, birbirlerinden aşı almaları kültürlerin oluşmasına, kişiliklerinin sağlamlaşmasına yarıyordu. Ama taklit, kültürlerin yaratıcılığını yok ediyordu. Kendi kültürünü hiçe sayan, aşağı gören, varsa da yoksa da batı kültürü diyen insanlara, batı kültürü maymun olma olanağından başka olanak tanıyamazdı. Onun için bizde kişiliği olan, yaratıcı, çok az düşünce ve sanat adamı çıkabildi. Cumhuriyetten sonra kendi kültür kökenimize bir dönüş oldu, Osmanlı kültürüne değil de, halkın kültürüne döndük. 13. yüzyılda yaşamış büyük şairimiz Yunus Emre’nin, 16. yüzyılın büyük başkaldırı şairi Pir Sultan Abdal’ın, gene büyük bir ayaklanmanın şairi Dadaloğlu’nun, halkın öbür sanat ürünlerinin, renkli, sağlam kültürlerinin yeni farkına vardık. Bu yaşayan kültürü daha yeni yeni kendimize ana kaynak yapıyoruz. Böyle bir kaynaktan gelişen kültürler, çağımız kültüründe yeni renkler olacaklar, dünya kültürünü de etkileyeceklerdir.

Bizim ülkemizden buna en büyük örnek Nazım Hikmet’tir. O, Osmanlı, batı kültüründen gelen bir ailenin çocuğudur. Ama büyük şiirini halk kültürümüzün kaynaklarından aşılanarak yarattı ve yeni Türk edebiyatının babası, Yunus Emre’den, Pir Sultan Abdal’dan, Dadaloğlu’ndan gelen büyük Türk halk şiirinin son halkası oldu. Çağımız şiirinde Nazım Hikmet yeni bir sestir. Bu yeni sesin elbette dünya şiirine bir katkısı olacaktır. Eğer az gelişmiş ülkelerin her birisi bir Nazım Hikmet vermiş olsalardı, batı kültür dünyasındaki kısır döngü endişelerine bir gerek kalmazdı.

Akdeniz Birliği düşüncesini ortaya atanların başında gelen François Mitterrand ve arkadaşlarına bu birliğin sağlanması ve bunun sürüp gitmesi için batılılar ve doğulular, özellikle tekmil Akdenizliler elimizden gelen her yardımı yapmalıyız. Akdeniz diyaloğu geliştirildiğinde göreceğiz ki Akdeniz yöresindeki birçok bölgede etkilenmeye, aşılanmaya, yaratmaya, dahası etkilemeye hazır, on binlerce yıldır müşterek kökenli bir kültürün tazeliğini koruduğuna tanık olacağız. Akdeniz’deki kültür etkileşimi daha da çok halklardan halklara olmuştur. İnsanlığımızın bu temel zenginliğine, halklardan halklara kültür alışverişine geçebilmek olanağımız bugün her zamandan daha kolaydır.



Yaşar Kemal | sanat olayı - Sayı: 7 - Temmuz 1981

Sözlü Edebiyattan Yazılı Edebiyata

SÖZLÜ edebiyat, hikaye etme, anlatma, şiir, belki de sözle birlikte başlamıştır. İnsan gerçekten merak ediyor, ilk sözlü ürünler nelerdi acaba, diye. Hiç bir zaman, belki de ilk sözlü edebiyatı düşleyemeyeceğiz bile nasıl olduğunu, neler dediğini bilemeyeceğiz. Bugün dünyamızda yaşayan en ilkel topluluğun edebiyatı bile artık o ilk başladığımız edebiyat değildir, olamaz da... Bugün, artık biliyoruz ki, insanlığın kültür düzeyi dünyamızın her yerinde, beş aşağı beş yukarı, benzer düzeydedir. Asyada sözlü sanatlar ileri gitmişse, Afrikada da heykel erişilmez bir düzeye varmıştır. İlkel insan deyimini kabul etmek artık bugün bence biraz zor olsa gerek.

Sözlü edebiyatın, anlatım sanatının insanlık kadar eski bir geçmişi vardır. Onun yanında yazılı edebiyatın geçmişi daha dün kalır. Bugün elimizde bulunan yazıya geçmiş ilk mükemmel edebiyat ürünü Gılgamış Destanıdır, diyebiliriz. Sonra eski Mısır yazıtları, Hititlerin Humarbi Efsanesi, İlyada, Odisse... Sözlü edebiyata bakarsak, yazılı edebiyatın geçmişine daha dündür dedirtir bize. Üstelik de Gılgamış, Humarbi, Mısır şiirleri, İlyada, Odisse de sözlüden yazılıya geçirilmişlerdir, yoksa doğrudan doğruya yazılmış edebiyat ürünleri değillerdir. Yazının tarihi ne kadarcıktır ki, yazılı edebiyatın tarihi ne kadar olsun.

Şunu demek istiyorum ki, yazılı edebiyatın tarihi çok çok yenidir. Sözlü edebiyatsa hiç bir zaman bitmemiş, günümüze kadar gelmiştir. kadar gelmiştir ki, daha günümüzde halklardan büyük destanlar, masallar, türküler, şiirler derleyebiliyoruz. Kırgız destancılarından, yani Manasçılardan derlenen Manas Destanı iki milyon dizeyi çoktan geçti. Hindistan'dan, Türkiye'den, öteki Asya, Afrika ülkelerinden daha masallar, türküler, hikâyeler, destanlar derlenip duruyor ve bunlar yaşıyor.

Günümüzde modern şehirlerde de sözlü edebiyat sürüp gidiyor. İnsanlar tekerlemeler, hikâyeler, ne bileyim ben, birçok yeni biçimlerle yeni bir şeyler anlatıp duruyorlar. Her insan biraz da bir anlatıcı değil midir? İşi bu kadar ileri götürmesek bile, sözlü edebiyat bundan önce olduğu gibi bundan sonra da yazılı edebiyata birçok yönden kaynaklık edecektir. Anlatma sanatı varoldukça, yazılı edebiyat sözden ayrılmadıkça, sözü, sözcüğü toptan yadsımadıkça, ondan her zaman faydalanacak, daha doğrusu onunla hiç bir zaman, hiç bir biçimde ilişkisini koparamayacaktır.

Bizim çağımız edebiyatına gelince, ona, bir yazılı edebiyattan daha çok bir sözlü edebiyat diyebiliriz. Çağların büyük romancıları birer büyük anlatıcıdırlar. Onların yapıtları sözlü edebiyatın birçok ögesini, hem de apaçık taşır. Özellikle büyük Rus edebiyatının hikâyeleri, romanları sözlü edebiyatla içiçedir. Onların her yapıtına biraz da yazıya geçmiş sözlü edebiyat, diyebiliriz. Gogol'ü ele alalım. Onun “Ölü Canlar”ının İlyadayla büyük bir yakınlığı, akrabalığı, akrabalıktan da daha ileri bir içiçeliği yok mu? Tiplerin çizilişi, anlatışı, romanın yürüyüşü İlyadaya çok benzemiyor mu? Konular birbirlerine ne kadar aykırı olsa da... Benden önce bu yakınlığı birçok eleştirmen görmüş ve söylemiştir. Gogol'le sözlü edebiyatın arasındaki fark kıl payıdır dersek çok fazla yanılmayız sanırsam.

Dostoyevski'yi okurken onun bir eski zaman masalcısı olduğunu hemen anlayıveririz; çağımızın bu en modern romancısını bir eski zaman masalcısından çok şey ayırıyor. Öyle ki, Gogol'e olsun Dostoyevski'ye olsun sözlü anlatım öylesine etki yapmış ki, onlar da anlatım sanatlarının, sözden gelen, yazıda olmaması gereken birtakım ögelerini tıpkı bulabiliyoruz.

Sözlü anlatımın birçok olanakları vardır. Bir kere anlatıcı, anlatırken bir topluluk karşısındadır. Anlatıcıyla dinleyici hemen o anda bütünleşir. Anlatıcıyla dinleyici, anlatılanı birlikte yaratmağa başlarlar. İkincisi, anlatıcıya, elleri kollan, bütün bedeni, anlattığı yöre, çevre, elindeki herhangi alet de yardım eder. Sözlü sanatlarla uğraşmışlar gene bilirler ki, her anlatıcı, anlattığı kadim hikayeyi, her anlattığında bir kere yaratır. Dinleyicinin o hikaye yakınlığına uzaklığına göre, yörenin durumuna göre, çağına göre, hikâyecinin yeteneğine göre, anlatılana az ya da çok yeni ögeler, yeni biçimler girer. Hikayeyi, anlatımı birçok yeni ögeler zenginleştirir. Aynı hikâye dağbaşında bir yerde söyleniyorsa ona, içinde yoksa bile, dağ üstüne ögeler girer. Deniz kıyısındaysa anlatı denizden ögeler, bu yüzden de yeni biçimler kazanır. Bu yüzden sözlü anlatının büyük bir zenginliği olmuştur. İnanılmaz zenginlikte, güzellikte dillerde biçimler gelişmiştir. Çok yazıktır ki, bu biçimlerin birçoğu günümüze gelememiştir. Gılgamış çağından işte birkaç Gılgamış, işte bir tek Humarbi, işte İlyada, Odisse, Manas, Tibetten Gezar, Moğoldan Cangar, Kalevela... Büyük insanlık için ne kadar da az... Ama gene de büyük bir kaynağımız var, ne kadar az olsa da... Yazılı edebiyat, sözünün bir devamı, bir sonucudur. Modem, en modern edebiyatın dibini kazıyacak olursak yalnız Tolstoy'ların, Flaubert'lerin değil, Joyce'ların, Kafka'ların, Camus'nn azıcık dibini kazacak olursak onların altında da eski destanları, masalları buluruz. Kafka'nın “Şato”su, altında eğer binlerce yıllık masal anlatımını taşımasaydı tez günde kağıttan şatolar gibi yıkılırdı. Birçok araştırıcıların Joyce'ta eski mitleri, eski anlatım ögeleri bulmalan bir rastlantı değildir.

Çağımızda Don Kişotlar da var, hem de çok. Çağımıza Don Kişotları çok görmemeliyiz. Çağımızda, bütün çağlardan daha çok Don Kişotlara gereksinme var. Edebiyat Don Kişotları da yazılı edebiyatı toptan sözlüden koparmağa çalışıyorlar. Buna niçin gerek duyuyorlarsa.. Onların çabalarını saygıyla karşılamak gerek. Belki de bir gereksinme duyuyorlar anlatımı sözlüden koparmağa. Bana öyle geliyor ki, anlatımı sözlüden anlatıdan koparmağa çalıştıkça, sözlü anlatımın, daha da çok anlatımın kucağına düşmüş olmasınlar, hem de bir iyice düşmüş olmasınlar. Yinelemek zorundayım. sözlüden kopmak çabasında olanların çabalarını saygıyla karşılamamak olanaksız benim için.. Ondan sonra belki edebiyat daha ilginç bir yere gidebilir. Ama şimdilik çabalan biraz su üstüne yazılmışa benziyor. Böyle bir şeyin olanaksızlığını vurgulamak için söylemiyorum sözlerimi, ama bugün için bunun içinden çıkmak pek kolay olmasa gerek. Dünyamızdaki dört milyar insandan belki de üç buçuk milyar daha sözlü anlatımı yaşıyor, sanat gereksinmelerini sözlüyle gideriyorlar. Bunu önemsemeyebiliriz. Bugün yazılı edebiyatın vardığı düzeyi öne sürebiliriz. Ama bugün dünyamız insanı için de sözlü edebiyat bir gerçek. Bütün bu söylediklerimle, bugün sözlü edebiyata dönelim, demiyorum. Bu, çok aykırı bir şey olur. Artık dünyamız yazılı edebiyata girmiştir, buradan geriye dönüş görünmüyor bu yıllarda. Demek istiyorum ki, yazılı edebiyat, modern romanın babaları, ondokuzuncu yüzyılın büyük romancıları sözlü edebiyattan çok yararlanmışlardır. Yeni romancılar da, daha çok Kafka soylular, yeni bir masal biçimi getirmişlerdir yazılı edebiyata Edebiyat sözlü edebiyat ilişkilerini derinlemesine araştırırlarsa çok ilginç sonuçlara varabilirler. Hiç akla gelmedik bir yerde sözlü edebiyatın katkısı umulmadık bir biçimde karşımıza çıkabilir. Araştırıcılar, Joyce'un da eski mitlerden, anlatımdan gelen geleneği hiç kesmediği bunlar sürdüren bir anlatıcı olduğu üstünde duruyorlar. Çok ilginç değil mi?

Gogol'de, Dostoyevski'de, Çehov'da, Kafka'da, Faulkner'de sözlü geleneğin büyük etkisini kolaylıkla görebiliyoruz da, Joyce doğrusu biz şaşırtıyor. Ülkemiz edebiyatına gelince, bizim bugünkü edebiyatımız, Nazım Hikmetinden Fakir Baykurtuna, Ahmed Arifine, Can Yüceline kadar sözlü edebiyattan yoğunlukla faydalanmış bir edebiyattır. Yunusun, Karacaoğlanın, Dadaloğlunun, Dede Korkutun anlatımından, biçiminden yararlanmamış hemen hemen hiç bir edebiyatçımız yoktur. Orhan Veli, birçok şiirleriyle Fazıl Hüsnü Dağlarca birer halk ozanı gibidirler. Sait Faikin anlatımı sözlü edebiyatın bir devamı gibidir. Hele son hikâyeleri, “Alemdağda Var Bir Yılan”a hikaye demek bile fazladır, birer halk masalıdırlar. Daha dün İstanbul'un bir kıyı mahallesinden derlenmişçesine... Bütün öykünmelere, bütün çabalara karşın bizim sağlıklı edebiyatımız kendi birikimine, yani sözlü kaynağa yabancılaştırılamıyor.


Bütün bunları söylerken yanlış anlaşılmaktan çekiniyorum. Sorun sözlü edebiyata dönmek, ona öykünmek değil, yani bir edebiyat kurarken sözlü edebiyatın olanaklarından sonuna kadar faydalanmak. Yukardan beri söylemek istiyorum ki, büyük geleneğinden, birikiminden dolayı sözlünün sonsuz olanakları var. Çağımızda da, öteki çağlarda da bu birikime sırt dönmek, edebiyat nereye giderse gitsin, ne biçim zengin olanaklara kavuşursa kavuşsun, olanak dışıdır. Bu birikime bizim bugünkü halkçı edebiyatımız yabancılaşmadı, bundan sonra da yabancılaşıp kendi bindiği dalı da kesemez. Bizde de bu edebiyata sırt çevirenler olmadı diyemem, zaman zaman, bu birikimi hiçe saymak istiyen bazı kişiler çıkıyor. Çıkıyorlar ama, uzun sürmüyorlar. Kökü dışarda kalmış ağaçlar, otlar, haydi çiçekler de diyelim, çiçekler gibi hemencecik kuruyuveriyorlar. Yüzyılımız edebiyatını yapanların hemen hepsi, bilinçli olaraktan sonsuz bir zenginlik olan, yaşam kadar, doğa kadar, yaratma kadar büyük bir zenginlik olan, insanlığın birikimi sözlü anlatıma başvurmuşlar, yeni, güçlü edebiyatı böyle yapmışlar, geliştirmişlerdir.

Dostoyevski, Sait Faik, Faulkner, Nazım Hikmet, Kafka,
Gogol, Ahmed Arif, Garcia Lorca, Gabriel Marquez kökleri Homerosta, Yunusta olan kişiler değil mi?

Romanın babası Cervantes, çağların en büyük masal anlatıcısı değil mi?

Gene bir soru sormaktan kendimi alamıyorum,
acaba bir gün sözlü geleneğin, anlatımın etkisinden, haydi isterseniz eski zincirinden, kurtulmuş bir yazılı edebiyat olacak mı, olabilecek mi?


Yaşar Kemal | sanat olayı - Sayı: 6 - Haziran 1981

“Paris'te Türk Sanatçıları” Sergisi

Fransa'nın resim sanatında öncü bir ülke ve Paris'in dünyanın başlıca sanat başkentlerinden biri sayılması, 19. yüzyıl ile 20. yüzyılın ilk yarısındaki resim tarihinden kaynaklanır. Ondokuzuncu yüzyıl ortalarına doğru Batı ülkeleri, özellikle Fransa ile siyasal ve kültürel ilişkilerimizin gelişmesi sonucu Türk resminin Batı tekniğine yönelmesinde ve çeşitli sanat akımlarını algılamasında Paris'in önemli bir etkinliği vardır.

Mühendishane-i Hümayun”u bitirdikten sonra 1835'te öğrenim için Paris'e gönderilen,
Ferik ibrahim Paşa (1815-1889) ile Ferik Tevfik Paşa Türkiye'de yağlıboya tekniğinin öncüleri sayılır.

1849'da Paris'in yanı sıra Viyana, Berlin ve İtalya'da eğitimini geliştiren kaymakam Hüsnü Yusuf (1817-1861)
Batı kültürünü Doğu okullarına getiren ilk Türk ressam olarak ün kazanmıştı.

  • Fransa'ya öğrenime gönderilen askeri okul çıkışlı öğrenciler için 1860'da kurulan “Mekteb-i Osmaniye”de yer alan Şeker Ahmet Paşa (1841-1907) ile miralay Süleyman Seyyit (1842-1913), o dönemdeki Paris akademik eğitimi ve müze kültürünün etkilerini resmimize getiren ustalar arasındadır.

  • Aynı kuşaktan Osman Hamdi (1842-1910) on beş yaşında gittiği ve on iki yıl kaldığı Paris'te Louis Boulanger ve Leon Gérôme'dan etkilenerek tablolarında eski Türk yaşam sahnelerini, oryantalist bir eğilimle canlandırmıştı.

  • Bunları izleyen Halil Paşa'nın (1857-1939) da 1880'de Paris'e giderek sekiz yıl çalıştığı Gérôme atölyesinde akademik ve klasik etkiler yanında izlenimciliğin de ilk örneklerini veren çalışmalarını; yurda dönüşünde öğretmen, müze müdür yardımcısı, Sanayi-i Nefise Müdürü ve sanatçı olarak resmimizin gelişmesine katkısını unutamayız.

Birbirini izleyen sanatçı kuşakları Paris'te gördükleri öğrenim ve deneyimlerin etkilerini resmimize aktararak,
bu sanat dalının gelişmesinde çabalarını birbirine eklemekten geri kalmamıştır.

1. Dünya Savaşı başında Paris'teki eğitimlerini tamamlayarak yurda dönen ve resim tarihimizde 1910 kuşağı olarak anılan;
  • Nazmi Ziya,
  • Namık İsmail,
  • Feyhaman Duran,
  • M. Ruhi Arel,
  • İbrahim Çallı,
  • Sami Yetik,
  • Avni Lifij,
  • Hikmet Onat'ın daha çok izlenimci espriye yaklaşan çalışmalarıyla Paris'teki değişken sanat ortamı ve resmimiz arasındaki ilişki geleneksel bir niteliğe dönüşmüştür.

Cumhuriyetin ilk yıllarından İkinci Dünya Savaşı'na ve günümüze uzayan geniş zaman sürecinde, resim sanatımızın çağdaşlaşma ve özgünleşme çabasına katkıda bulunan çok sayıda sanatçımız için Fransa'nın başkenti dünyanın sayılı sanat merkezlerinden biri olmuştu.

Aralarında;
  • Muhittin Sebati,
  • Fikret Mualla,
  • Cevat Dereli,
  • Nurullah Berk,
  • Bedri Rahmi,
  • Eren Eyüboğlu,
  • Refik Ekipman,
  • Zeki Faik İzer gibi Paris'te çalışan ve eğitim gören bir sanatçı topluluğu sayısız müzeleri, galerileri, atölyeleri, kendilerini yenileyen yaşamıyla bu kentin elverişli ortamında sanatlarını geliştirerek Türk resminin modernleşme sürecine katkıda bulunmaktan geri kalmadılar.

1947'den sonra Türkiye'den gelerek Paris'e yerleşen;
  • Avni Arbaş,
  • Selim Turan,
  • Hakkı Anlı,
  • Nejat Devrim,
  • Tiraje Dikmen gibi ressamları,
sonraki yıllarda;
  • Abidin Dino,
  • Remzi Raşa,
  • Yüksel Arslan,
  • Müzehher Pasin,
  • Erdal Alantar,
  • Utku Varlık,
  • Yaşar Yeniceli,
  • Komet (Gürkan Coşkun),


  • Ömer Kaleşi,


  • Mehmet Güleryüz gibi genç kuşak ressamlarımız izlemiştir.

Geleneksel değerleri çağdaş ve yenilikçi akımlara bağlayan, doğurgan ve çelişik ortamıyla Paris yüzyıllardır yalnız Fransa'nın değil, sanatın da başkentlerinden biri sayılmıştır. Modern akımlara katılmak ve çığır açmış ressamların izlediği yollardan ün kazanmak amacıyla birçok ülkeden buraya gelen ressamlar “Her palet Paris'ten geçer” inancıyla burada buluşuyordu. Dünyanın dört bucağından Paris'e gelen sanatçıları belirtmek için 1925'e doğru kullanılmaya başlayan “Paris Okulu” deyimi 1945'ten sonra yenilikçi ve öncü bir anlayışla burada çalışan yabancı ve Fransız sanatçıların tümünü kapsamaya başladı.

Burhan ToprakSanat Tarihi“nde bu konuda şu görüşü ileri sürüyor:

Paris'te her ülkeden yerleşmiş çalışmakta olan ressamlar vardır. Bu nedenle oradaki ressamlarımız için de ayrı bir topluluk diye söz etmeye imkan yok. Nitekim Ecole de Paris diye de Fransızlar bu yabancıların getirdikleri yenilikleri benimsemeye kalkmazlar. Fakat her kişi kendi varlığına göre gelişmekle birlikte bir Paris havasının var olduğu da inkar edilemez.

“PARİS'TE TÜRK SANATÇILARI”

18 Ocak'ta sanat ortamımıza katılan Tem Sanat Galerisi (Nişantaşı, Kuyulubostan Sok. 44/2) “Paris'te Türk Sanatçıları” adıyla düzenlediği ilk sergide konuya güncel bir ilgi getiriyor. Paris'e yerleşmiş ya da orada bir süre çalışmış yakın dönem ve günümüz sanatçılarından yirmi dokuzunun doksana aşkın yapıtıyla gerçekleştirilen sergi, “Paris Okulu“nun birer küçük dalı olarak geliştirdikleri etkinlikten düzeyli bir kesit sunuyor.

1938'de Paris'e yerleşen ve ölümüne kadar Fransa'dan ayrılmayan Fikret Mualla (1904-1967), Paris Okulu'na katılan günümüz ressamlarının öncüsü durumundadır. Resimleriyle olduğu kadar, kendisini Toulouse Lautrec ya da Utrillo'ya yaklaştıran bohem yaşamıyla da ilgi uyandıran sanatçının sergide üç tablosu yer alıyor. Bunlardan ikisi Moda'da “Ahşap Ev” (1931) ile “Boğaz'da Yalı” (1932) adlı seçkin bir renk duyarlığını vurgulayan iki peyzaj Fransa'ya gitmeden önce yapılmış. Bir çıplak figüründe ise çağdaş bir yorumlama eğilimi izleniyor.

Sanayi-i Nefise Mektebi'ni bitirdikten sonra Paris'te Ranson Akademisi'nde eğitim gören Fahrünnisa Zeyd (d. 1901) uzun yıllar Paris'te ve Avrupa kentlerinde etkinliğini sürdüren bir sanatçımız. 1976'da Amman'a yerleşen Zeyd'in sergide ilk döneminde yaptığı iki portre, bir peyzaj ile soyut bir düzenlemesi yoğun bir sanat birikiminin izlerini içeriyor.

D Grubu” kurucularından Hakkı Anlı (d. 1906) ilk kez 1947'de gittiği Paris'e 1955'te yerleşerek bugün de çalışmalarını orada sürdürüyor. Son yıllarda Türkiye'de birkaç sergisi açılan Anlı'nın, bu toplu gösteride 1977-1985 yıllarında yaptığı dört yağlıboyasını buluyoruz. Diyagonal düzenli bir kadın portresi, lekeci tutumda bir ağaçla monokrom bir renk beğenisiyle oluşan birbirlerine dolanmış ikili çıplak figürlerinde lekenin görsel işlevini bir form sağlamlığına dönüştüren ve kökü derinlerden gelen bir pentür oluşumu vurgulanıyor.

1952'den beri Paris'te çalışan Abidin Dino (d. 1913), illüstrasyondan yontuya, somut yaşam gerçeklerinden düş gücüne değin çeşitlenen çok yönlü kişiliğiyle yeteneğini kanıtlamış bir sanatçımız. Sergide yer alan yağlıboya bir portre ile “Kentler” (1980) dizisinden iki akrilik düzenlemede ışık-leke ilişkileri ve grafik değerlerden yararlanan değişken kişiliğinden küçük bir kesit ortaya çıkarılmış.

Naif ve kendine özgü kişiliğiyle geniş bir ilgi uyandıran Cihat Burak (d. 1915), ilk kez 1952-1955 yıllarında ve 1962'de Paris'e giderek resimler yapmıştı. Burak'ın 1955'te orada yaptığı “Köroğlu Destanı” ile 1985 yapımı “Hikâye-i Şehadet” adlı kaligrafik örgülü ve çok figürlü düzenlemesi halk resimleri geleneğinin çağdaş bir uyarlaması ve anlatımcı özelliğiyle ilgi çekiyor.

Eğitim için gittiği Paris'te 1947'de yerleşen Selim Turan (d. 1915), bir soyut düzenlemesiyle, sarı ve kırmızı renklerin egemen olduğu iki guvaş resminde, çağdaş akımların izlerine Doğulu bir duyarlıkla katılıyor.

Güzel Sanatlar Akademisi'ni 1932'de bitiren ve bir süre öğretmenlikten sonra Paris'te çalışan Melahat Ekinci (d. 1913), uzun süre sanat ortamımızdan uzak kalmış bir sanatçı. “Bursa'da Bir Kasaba” ve “Yörük Develeri” adlı iki yağlıboyası çok üsluplayıcı çizgi yeteneği ve yüzey beğenisine ilişkin seçeneğini örnekliyor.


1957'de Paris'e giderek on altı yıl çalışan Adnan Varınca (d. 1918), ilk döneminden “Pont Neuf” adlı bir peyzajı ile son yıllarda İstanbul'da hazırladığı üç tablosunda maviler, yeşiller, mor leke örgüleriyle bir pentür olgusunu derinliğiyle kavrayan kararlı kişiliğini vurgulamış.

iktisat Fakültesi'ni bitirdikten sonra 1947'de doktora yapmak için gittiği Paris'te Léopold Levy atölyesinde resim çalışmalarını geliştiren Tiraje Dikmen'in (d. 1923), renkçi bir beğeninin ağır bastığı beş yağlıboyasında dışavurumcu ve soyutlayıcı bir eğilimde Doğu-Batı bileşimi öngörülüyor.

İktisat doktorası için 1948'de gittiği Paris'te resim çalışmalarını yoğunlaştıran Mübin Orhon (1924-1981) da Paris okulu çevresinde ölümüne değin etkinliğini sürdürmüş bir sanatçımız. Sergideki iki soyut kompozisyon, koyu ve saydam yüzeyler arasında, silinmez bir derinlik sınırsız bir mekândan süzülüp gelen ışınlarla gizemli bir anlam vurgulanıyor.

Aynı dönemde Paris'e yerleşen ve çeşitli ülkelerde sanat etkinliğini duyuran Nejad Devrim'in (d. 1923) bir oda içi ile karanfilli peyzajında kendine özgü renk-leke değerleriyle ilk dönem çalışmalarından biri belgelenmiş.


On yıl önce yitirdiğimiz heykel sanatçısı Kuzgun Acar'ın (1928-1976) bir maskı yanında tel ve çiviyle uyguladığı yapıtlarının tasarımı sayılabilecek birkaç soyut deseni onun çağdaş bir dinamizme ve özgün biçimlere yönelen, araştırıcı kişiliğini örnekliyor.

1960 Kuşağı olarak anılan:
  • Alaattin Aksoy,


  • Utku Varlık,
  • Komet,
  • Mehmet Güleryüz'ün yeni figürasyon akımı doğrultusunda abartılmış figür tasarımlarını kitle plastiğine dönüştüren ve çağdaş bir fanteziyi içeren resimlerinde günümüz insanının dramı, tedirginliği, yalnızlığının değişik teknik ve üslup özelliklerinde duyurulması öngörülüyor.

Son yıllarda Paris'e yerleşen;
  • Güneş Eskin (1934-1972),
  • Mustafa Altıntaş (d. 1946),


  • Mümtaz Çeltik (d. 1950),
  • Mehmet İleri (d. 1957),
  • Odet Saban gibi genç kuşak sanatçılarının resimlerinde de geleneksel ve çağdaş sanat birikimlerini bir kişilik yönelişinde özümleme ve yansıtma çabasını buluyoruz.

1981'de Paris'e giden Handan Börtücene (d. 1957) de sergideki en genç sanatçılardan biri. Geçen yıl “Yeni Eğilimler” sergisindeki “avantgarde” bir yapıtıyla ilgi çeken Börtücene, karma sergide metal, makine parçaları ve seramik gereçleriyle yapılmış üç heykelinde Anadolu kültüründen esinlenmiş formlarla sanatta kalıcı değerlere yönelmek gereğini algılamış görünüyor.



Ahmet Köksal | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 138 - 15 Şubat 1986