SÖZLÜ edebiyat, hikaye etme, anlatma, şiir, belki de sözle birlikte başlamıştır. İnsan gerçekten merak ediyor, ilk sözlü ürünler nelerdi acaba, diye. Hiç bir zaman, belki de ilk sözlü edebiyatı düşleyemeyeceğiz bile nasıl olduğunu, neler dediğini bilemeyeceğiz. Bugün dünyamızda yaşayan en ilkel topluluğun edebiyatı bile artık o ilk başladığımız edebiyat değildir, olamaz da... Bugün, artık biliyoruz ki, insanlığın kültür düzeyi dünyamızın her yerinde, beş aşağı beş yukarı, benzer düzeydedir. Asyada sözlü sanatlar ileri gitmişse, Afrikada da heykel erişilmez bir düzeye varmıştır. İlkel insan deyimini kabul etmek artık bugün bence biraz zor olsa gerek.
Sözlü edebiyatın, anlatım sanatının insanlık kadar eski bir geçmişi vardır. Onun yanında yazılı edebiyatın geçmişi daha dün kalır. Bugün elimizde bulunan yazıya geçmiş ilk mükemmel edebiyat ürünü Gılgamış Destanıdır, diyebiliriz. Sonra eski Mısır yazıtları, Hititlerin Humarbi Efsanesi, İlyada, Odisse... Sözlü edebiyata bakarsak, yazılı edebiyatın geçmişine daha dündür dedirtir bize. Üstelik de Gılgamış, Humarbi, Mısır şiirleri, İlyada, Odisse de sözlüden yazılıya geçirilmişlerdir, yoksa doğrudan doğruya yazılmış edebiyat ürünleri değillerdir. Yazının tarihi ne kadarcıktır ki, yazılı edebiyatın tarihi ne kadar olsun.
Şunu demek istiyorum ki, yazılı edebiyatın tarihi çok çok yenidir. Sözlü edebiyatsa hiç bir zaman bitmemiş, günümüze kadar gelmiştir. kadar gelmiştir ki, daha günümüzde halklardan büyük destanlar, masallar, türküler, şiirler derleyebiliyoruz. Kırgız destancılarından, yani Manasçılardan derlenen Manas Destanı iki milyon dizeyi çoktan geçti. Hindistan'dan, Türkiye'den, öteki Asya, Afrika ülkelerinden daha masallar, türküler, hikâyeler, destanlar derlenip duruyor ve bunlar yaşıyor.
Günümüzde modern şehirlerde de sözlü edebiyat sürüp gidiyor. İnsanlar tekerlemeler, hikâyeler, ne bileyim ben, birçok yeni biçimlerle yeni bir şeyler anlatıp duruyorlar. Her insan biraz da bir anlatıcı değil midir? İşi bu kadar ileri götürmesek bile, sözlü edebiyat bundan önce olduğu gibi bundan sonra da yazılı edebiyata birçok yönden kaynaklık edecektir. Anlatma sanatı varoldukça, yazılı edebiyat sözden ayrılmadıkça, sözü, sözcüğü toptan yadsımadıkça, ondan her zaman faydalanacak, daha doğrusu onunla hiç bir zaman, hiç bir biçimde ilişkisini koparamayacaktır.
Bizim çağımız edebiyatına gelince, ona, bir yazılı edebiyattan daha çok bir sözlü edebiyat diyebiliriz. Çağların büyük romancıları birer büyük anlatıcıdırlar. Onların yapıtları sözlü edebiyatın birçok ögesini, hem de apaçık taşır. Özellikle büyük Rus edebiyatının hikâyeleri, romanları sözlü edebiyatla içiçedir. Onların her yapıtına biraz da yazıya geçmiş sözlü edebiyat, diyebiliriz. Gogol'ü ele alalım. Onun “Ölü Canlar”ının İlyadayla büyük bir yakınlığı, akrabalığı, akrabalıktan da daha ileri bir içiçeliği yok mu? Tiplerin çizilişi, anlatışı, romanın yürüyüşü İlyadaya çok benzemiyor mu? Konular birbirlerine ne kadar aykırı olsa da... Benden önce bu yakınlığı birçok eleştirmen görmüş ve söylemiştir. Gogol'le sözlü edebiyatın arasındaki fark kıl payıdır dersek çok fazla yanılmayız sanırsam.
Dostoyevski'yi okurken onun bir eski zaman masalcısı olduğunu hemen anlayıveririz; çağımızın bu en modern romancısını bir eski zaman masalcısından çok şey ayırıyor. Öyle ki, Gogol'e olsun Dostoyevski'ye olsun sözlü anlatım öylesine etki yapmış ki, onlar da anlatım sanatlarının, sözden gelen, yazıda olmaması gereken birtakım ögelerini tıpkı bulabiliyoruz.
Sözlü anlatımın birçok olanakları vardır. Bir kere anlatıcı, anlatırken bir topluluk karşısındadır. Anlatıcıyla dinleyici hemen o anda bütünleşir. Anlatıcıyla dinleyici, anlatılanı birlikte yaratmağa başlarlar. İkincisi, anlatıcıya, elleri kollan, bütün bedeni, anlattığı yöre, çevre, elindeki herhangi alet de yardım eder. Sözlü sanatlarla uğraşmışlar gene bilirler ki, her anlatıcı, anlattığı kadim hikayeyi, her anlattığında bir kere yaratır. Dinleyicinin o hikaye yakınlığına uzaklığına göre, yörenin durumuna göre, çağına göre, hikâyecinin yeteneğine göre, anlatılana az ya da çok yeni ögeler, yeni biçimler girer. Hikayeyi, anlatımı birçok yeni ögeler zenginleştirir. Aynı hikâye dağbaşında bir yerde söyleniyorsa ona, içinde yoksa bile, dağ üstüne ögeler girer. Deniz kıyısındaysa anlatı denizden ögeler, bu yüzden de yeni biçimler kazanır. Bu yüzden sözlü anlatının büyük bir zenginliği olmuştur. İnanılmaz zenginlikte, güzellikte dillerde biçimler gelişmiştir. Çok yazıktır ki, bu biçimlerin birçoğu günümüze gelememiştir. Gılgamış çağından işte birkaç Gılgamış, işte bir tek Humarbi, işte İlyada, Odisse, Manas, Tibetten Gezar, Moğoldan Cangar, Kalevela... Büyük insanlık için ne kadar da az... Ama gene de büyük bir kaynağımız var, ne kadar az olsa da... Yazılı edebiyat, sözünün bir devamı, bir sonucudur. Modem, en modern edebiyatın dibini kazıyacak olursak yalnız Tolstoy'ların, Flaubert'lerin değil, Joyce'ların, Kafka'ların, Camus'nn azıcık dibini kazacak olursak onların altında da eski destanları, masalları buluruz. Kafka'nın “Şato”su, altında eğer binlerce yıllık masal anlatımını taşımasaydı tez günde kağıttan şatolar gibi yıkılırdı. Birçok araştırıcıların Joyce'ta eski mitleri, eski anlatım ögeleri bulmalan bir rastlantı değildir.
Çağımızda Don Kişotlar da var, hem de çok. Çağımıza Don Kişotları çok görmemeliyiz. Çağımızda, bütün çağlardan daha çok Don Kişotlara gereksinme var. Edebiyat Don Kişotları da yazılı edebiyatı toptan sözlüden koparmağa çalışıyorlar. Buna niçin gerek duyuyorlarsa.. Onların çabalarını saygıyla karşılamak gerek. Belki de bir gereksinme duyuyorlar anlatımı sözlüden koparmağa. Bana öyle geliyor ki, anlatımı sözlüden anlatıdan koparmağa çalıştıkça, sözlü anlatımın, daha da çok anlatımın kucağına düşmüş olmasınlar, hem de bir iyice düşmüş olmasınlar. Yinelemek zorundayım. sözlüden kopmak çabasında olanların çabalarını saygıyla karşılamamak olanaksız benim için.. Ondan sonra belki edebiyat daha ilginç bir yere gidebilir. Ama şimdilik çabalan biraz su üstüne yazılmışa benziyor. Böyle bir şeyin olanaksızlığını vurgulamak için söylemiyorum sözlerimi, ama bugün için bunun içinden çıkmak pek kolay olmasa gerek. Dünyamızdaki dört milyar insandan belki de üç buçuk milyar daha sözlü anlatımı yaşıyor, sanat gereksinmelerini sözlüyle gideriyorlar. Bunu önemsemeyebiliriz. Bugün yazılı edebiyatın vardığı düzeyi öne sürebiliriz. Ama bugün dünyamız insanı için de sözlü edebiyat bir gerçek. Bütün bu söylediklerimle, bugün sözlü edebiyata dönelim, demiyorum. Bu, çok aykırı bir şey olur. Artık dünyamız yazılı edebiyata girmiştir, buradan geriye dönüş görünmüyor bu yıllarda. Demek istiyorum ki, yazılı edebiyat, modern romanın babaları, ondokuzuncu yüzyılın büyük romancıları sözlü edebiyattan çok yararlanmışlardır. Yeni romancılar da, daha çok Kafka soylular, yeni bir masal biçimi getirmişlerdir yazılı edebiyata Edebiyat sözlü edebiyat ilişkilerini derinlemesine araştırırlarsa çok ilginç sonuçlara varabilirler. Hiç akla gelmedik bir yerde sözlü edebiyatın katkısı umulmadık bir biçimde karşımıza çıkabilir. Araştırıcılar, Joyce'un da eski mitlerden, anlatımdan gelen geleneği hiç kesmediği bunlar sürdüren bir anlatıcı olduğu üstünde duruyorlar. Çok ilginç değil mi?
Gogol'de, Dostoyevski'de, Çehov'da, Kafka'da, Faulkner'de sözlü geleneğin büyük etkisini kolaylıkla görebiliyoruz da, Joyce doğrusu biz şaşırtıyor. Ülkemiz edebiyatına gelince, bizim bugünkü edebiyatımız, Nazım Hikmetinden Fakir Baykurtuna, Ahmed Arifine, Can Yüceline kadar sözlü edebiyattan yoğunlukla faydalanmış bir edebiyattır. Yunusun, Karacaoğlanın, Dadaloğlunun, Dede Korkutun anlatımından, biçiminden yararlanmamış hemen hemen hiç bir edebiyatçımız yoktur. Orhan Veli, birçok şiirleriyle Fazıl Hüsnü Dağlarca birer halk ozanı gibidirler. Sait Faikin anlatımı sözlü edebiyatın bir devamı gibidir. Hele son hikâyeleri, “Alemdağda Var Bir Yılan”a hikaye demek bile fazladır, birer halk masalıdırlar. Daha dün İstanbul'un bir kıyı mahallesinden derlenmişçesine... Bütün öykünmelere, bütün çabalara karşın bizim sağlıklı edebiyatımız kendi birikimine, yani sözlü kaynağa yabancılaştırılamıyor.
Bütün bunları söylerken yanlış anlaşılmaktan çekiniyorum. Sorun sözlü edebiyata dönmek, ona öykünmek değil, yani bir edebiyat kurarken sözlü edebiyatın olanaklarından sonuna kadar faydalanmak. Yukardan beri söylemek istiyorum ki, büyük geleneğinden, birikiminden dolayı sözlünün sonsuz olanakları var. Çağımızda da, öteki çağlarda da bu birikime sırt dönmek, edebiyat nereye giderse gitsin, ne biçim zengin olanaklara kavuşursa kavuşsun, olanak dışıdır. Bu birikime bizim bugünkü halkçı edebiyatımız yabancılaşmadı, bundan sonra da yabancılaşıp kendi bindiği dalı da kesemez. Bizde de bu edebiyata sırt çevirenler olmadı diyemem, zaman zaman, bu birikimi hiçe saymak istiyen bazı kişiler çıkıyor. Çıkıyorlar ama, uzun sürmüyorlar. Kökü dışarda kalmış ağaçlar, otlar, haydi çiçekler de diyelim, çiçekler gibi hemencecik kuruyuveriyorlar. Yüzyılımız edebiyatını yapanların hemen hepsi, bilinçli olaraktan sonsuz bir zenginlik olan, yaşam kadar, doğa kadar, yaratma kadar büyük bir zenginlik olan, insanlığın birikimi sözlü anlatıma başvurmuşlar, yeni, güçlü edebiyatı böyle yapmışlar, geliştirmişlerdir.
Dostoyevski, Sait Faik, Faulkner, Nazım Hikmet, Kafka,
Gogol, Ahmed Arif, Garcia Lorca, Gabriel Marquez kökleri Homerosta, Yunusta olan kişiler değil mi?
Romanın babası Cervantes, çağların en büyük masal anlatıcısı değil mi?
Gene bir soru sormaktan kendimi alamıyorum,
acaba bir gün sözlü geleneğin, anlatımın etkisinden, haydi isterseniz eski zincirinden, kurtulmuş bir yazılı edebiyat olacak mı, olabilecek mi?
Yaşar Kemal | sanat olayı - Sayı: 6 - Haziran 1981
