Güç Anlaşılırlık Üzerine

İlk gençlik yıllarımdan bu yana yazdıklarını özenle, severek okuduğum Sayın Melih Cevdet Anday’ın, 1973’den bu yana yazdığı birçok yazısı ile
3 Temmuz 1981 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan “Okuma Çabası” başlıklı yazısı, ona ilişkin kimi değer yargılarımı altüst etti.

Bu yazısında şöyle diyor Sayın Anday:

“Prof. Tahsin Yücel’in ‘Anlatı Yerlemleri’ adlı kitabı üstüne, burada iki hafta önce çıkan yazımda (iki hafta önce çıkan yazısı, sözü edilen yazı değil “Putataparlık” adlı daha çok Kafka’yla ilgili bir yazıydı. T.O.) ‘Bize güç anlaşılır yapıtlar gerekli’ diye yazmıştım: çünkü kolay anlaşılana düşkünlüğümüzün, bizi kafa eğitiminden, bunun sonucu olarak da birçok sanatsal bilimsel yapıtın sağlayacağı zihinsel yarar ve tattan yoksun bırakacak bir yaygınlığa vardığı kanısındaydım.Yoksa okura güçlük çıkarmak gibi aykırı bir niyetim yoktu. Uygar ülkelerde okunan kitapların, bizim aydın kesimi içinde de ilgi görmesi, belli ölçüde bir kafa yorgunluğunu gerekli kılıyorsa, bu yorgunluğu seve seve göze almamız gerektiğini anlatmaktı niyetim."

Anlatı Yerlemleri” üstüne yayımlanan yazısından sonra iki mektup almış Sayın Anday. Bu mektuplardan biri Prof. Metin And’dan gelmiş.

Metin And, “Yazınızda yalnız bir noktada sizinle aynı fikirde olmadığımı belirtmek gerekir. Bize güç anlaşılır yapıtlar gerekli diyorsunuz. Bir bakıma öyle, ama özellikle Fransızlar gerek yapısalcılık gerek göstergebilim kitaplarında işi sanki bilinçli çetrefilleştiriyorlar, dilleri de buna elverişli. Nitekim Roland Barthes’in küçücük göstergebilim kitabına bizim öğrenciler ateş püskürüyorlar. Geçenlerde bizim fakülteye gelen Berke Vardar’a da bunu anlattım da kabul etti. Barthes’a kendi ülkesinde de böyle bir tepki varmış.” diyor.

“Bir bakıma” güç anlaşılır kitaplar konusunda Sayın Anday’la aynı düşüncede olan Metin And’ın sözlerine katılmıyorum ancak, Fransız yapısalcılarına ilişkin görüşlerini ve Roland Barthes’a öğrencilerinin ateş püskürmeleri olgusunu evetliyorum; fakat Melih Cevdet Anday’ın son sekiz yılda birçok yazısında olduğu gibi, Okuma çabası adlı yazısındaki çoğu yargılarını da kabullenemiyorum. Çünkü yapısalcıların toplumsal olayları ve süreçleri yoksayan, nesnel gerçekliği yadsıyan epistemolojik yöntemlerine (!) inanmıyorum. Şiirini son on yıl içerisinde yapısalcı bir temele oturtmak isteyen Sayın Anday’ın çoğu yazılarını yadırgayışımın nedeni, ülkemiz gerçeklerine sırt dönen bir elit katmanın sözcülüğünü yapmış olmasıdır.

1973’de, Zeynep Oral’ın. kendisiyle yaptığı bir konuşmada şunlar söylüyordu Melih Cevdet:

Ozan, her çeşit toplumsal olayın etkisindedir bence. Ama bu etkiyi, onun şiirinde aramak, hele bulmak hiç kolay olmaz.
(...)
Ozanın toplum üzerindeki etkisine gelince, ben bu etkinin neredeyse yok denecek gibi az olduğunu sanıyorum.
(...)
Ben şiirime özellikle son yıllarda, yapısalcı, ‘strüktüralist’ bir nitelik getirmek istiyorum”(1)

Bunca toplumcu ozanın şiirinde, toplumsal olayların etkisine, toplumcu şiirinde toplum üzerindeki etkilerine, dünden bugüne, tüm ülkelerin halkı tanık olmuştur. Ne ki Sayın Anday. toplumcu ozanı ozan olarak görmüyor, şiiri ancak üst düzeyde bir kültür birikimi olan, bir avuç seçkin kesim(!) için yazılan, güç anlaşılan, “düşüncenin duygulaştırılması” (2) olarak ele alıyor.

Şimdi dönelim “Okuma Çabası” adlı yazısına:

Yapısalcılığı yıllardır inceliyorum; Tahsin Yücel’in “Anlatı Yerlemleri” adlı yapıtını da üç kez, altını çize çize okudum. Buna karşın tümüyle anladığım söyleyemem. Yapısalcılığa ilgi duymayan hiçbir aydınımızın da aynı yapıtı anlayabileceğini sanmıyorum. Bunca aydının zekâ düzeylerinin(I.Q.) düşük olabileceğine de inanmıyorum.

Zekâ, yeni durumlara uyabilme, soyut düşünebilme, karmaşık problemleri çözebilme kıvraklığı:

Kısaca, simgesel proseslerin kullanılışında esneklik (flexibility), kıvraklık (versatile) olarak tanımlanır.
Bu özelliklerden yoksun bir aydın zaten düşünülemez.

  • Bunca aydın “Anlatı Yerlemleri", “Göstergebilim", “Genel Dilbilim Dersleri” gibi yapıtları güç ve yatırım yamalak anlıyor ya da hiç anlamıyorsa, yapıtların içeriğinde, biçeminde, sunuluşunda bir aksama var demektir.

  • Şu da düşünülebilir: Yapıtları ortaya koyan bilim adamı, düşünür veya yazarların, düşünce dizgelerinde, usavurum yöntemlerinde bir çarpıklık, eksiklik söz konusudur.

Bunların ikisini de yok sayarsak, geriye (düşünsel ve bilimsel yapıtların dışında) bir seçenek kalıyor:

Yazınsal Metin"lerin okunması sorunu.

Yazınsal yapıtların okunması, çözümlenmesi konusundaki irdeleme biçimleri ülkemize Fransa’dan ve başka batılı ülkelerden ithal edildi. Bunun sonucu okuma ve okunulanı çözümleme alanında bir yöntem ve dil kargaşası doğdu. Alımlama estetiği, okuma-çözümleme kuramları, uygulamayla çelişti. Bunun nedeni de yine aynı konulara ilişkin, batı ülkelerinde yeni filizlenen, oralarda bile henüz anlaşılamamış olan kimi kuramsal görüşlerin, yöntemlerin ivedilikle ülkemize aktarılmak istenmesi. Bu olgu bilim adamı, düşünür, yazar ile aydın ve okur arasındaki iletişimin güçleşmesine yol açtı. Çünkü ortada bir dil sorunu vardı. Batı ülkelerinde kullanılan yeni kavramlara, soyut düşünce dizgelerine ülkemizde de karşılıklar bulunmalıydı. İşte bu yapılamadı. Yapısalcılığın en önemli açmazlarından biri de budur ülkemizde. Ne söyledikleri, ne yazdıkları anlaşılmıyor. Bu kez kabahat okura yükleniyor.

Sayın Melih Cevdet Anday da tüm bunları görmezlikten gelerek,
hem bu son yazısında hem daha önceki yazılarında olay anlaşılana düşkünlüğümüz"ü kınıyor.

Ama gene de belli bir kültür düzeyini gerektirir şiir okumak.
Yunus Emre’nin okurları o günün aydınları idi, üst yanı içinse dua gibi bir şeydi onun şiirleri.”(3)

Yunus Emre’nin bugünkü okurlarını Sayın Anday’ın nasıl tanımladığını merak ediyorum doğrusu.

Benim burada bugünkü toplumumuzun bu açıdan bakıldığı zamanki durumu üstüne genel anlamda söyleyeceğim şu:

İnsanlarımız ‘kolay’a çok ama çok alıştırıldı.” (4)

Halk için diyerek sanatı, edebiyatı ‘kolay’laştırmamalıdır.
Bizim toplumumuzun şimdi geçirmekte olduğu bunalımlardan biri ‘kolaylık bunalımı’dır.”

İyi bir okuyucu, dürüst bir aydın için “güç anlaşılır”lığın ölçütü nedir; “kolay anlaşılana düşkünlüğümüz” kanısına nereden varıyor Sayın Anday?

Nasrettin Hoca, Yunus Emre, Karacaoğlan, Köroğlu, Nazım Hikmet, Kemal Tahir, Orhan Veli, Sait Faik, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Fakir Baykurt ve daha niceleri kolay anlaşılır yapıtlar verdilerse, bunca aydın, onları okuyarak şimdilere geldilerse, bu süreci. halkımızın kolay anlaşılana düşkünlüğüyle yorumlamak, hele hele toplumsal yapıtlara olan düşkünlüğümüzü “kolaylık bunalımı” olarak nitelendirmek, anlaşılmayan savunmak adına nesnel gerçekçi yazın erlerimizi küçümsemektir. Yıllar yılı kıyımlara, kıtlıklara, türlü oyunlara sahne olan ülkemizde, onca toplumsal sorunlara yaklaşmak dururken, varsıllıktan bunalan ulusların bir bölümünün ortaya attığı tutarsız düşünce dizgelerini hiç bir Türk aydını anlamak zorunda da değildir. “Anlatı Yerlemleri” anlaşılamıyorsa, kaygılanan yazarın kendisi olsun.

Ayrıca şunu da belirtmekte yarar var kanısındayım. Toplum ve birey kolay ya da zor olana değil, biyo-psiko-sosyal yapısına uygun, bu üç ögenin gereksindiği şeylere düşkündür, bunları elde etmek, özümlemek güç de olsa mutlaka onun üstesinden gelir. Bir gram bal için bir çuval keçi boynuzu yeme yanılgısına da düşmez.

Anlaşılması güç yapıtları okumadık diye,
kafa eğitiminden, bunun sonucu olarak da birçok sanatsal bilimsel yapıtın sağlayacağı zihinsel yarar ve tattan yoksun” da kalmadık.

Toplumsal dil ne ilerici ne de gericidir: faşisttir düpedüz” (6) diyen, üstelik bunu ilericilik adına söyleyen Roland Barthes’in yapıtlarından mı tat alıp zihinsel yarar sağlayalım, yoksa tarihsel diyalektiği yadsıyan, çelişkiler içindeki Ferdinand de Saussure’den mi? Yalnız dünyanın çeşitli ülkelerinde değil, Türkiye’de bile gerici akımın yazar ve düşünürleri Saussure’ün görüşlerine dört elle sarılmışlardır. (7) Aynı yazarı “Okuma Çabası” adlı yazısında Sayın Anday da (sanırım ayrımında olmadan) okuyucuya salık veriyor. Söylediklerimden yanlış bir sonuca varılmasın. ilerici ile gericinin: bireyci ile toplumcunun aynı konuda, aynı düşünce, duygu ve tavırları hiç bir konumda, zamanda ve mekânda gösteremiyeceklerini savlamıyorum. Bir dizel motorun çalışması konusunda ikisi de aynı açıklamayı yapar fakat dilin çalışması, işlerliği, toplumun işlevi ve onun ideolojik aygıtları hakkında ayrı ayrı düşünür, karşıt görüşleri savunurlar.

Biz yine o yazıya dönelim:

“‘Güç anlaşılan’ uygar ülkelerde okunan kitapların, bizim aydın kesimi içinde de ilgi görmesi, bir kafa yorgunluğunu gerekli kılıyorsa,
bu yorgunluğu seve seve göze almamız gerektiğini anlatmak niyetindeydim” diyor, Sayın Anday.

Az önce de değindiğim gibi, aydınlarımız, bırakın birazcık kafa yorgunluğunu, gerekli gördüğü, inandığı her dava için gerekirse ölümü bile buyur eder.
Yeter ki Yeni Türkiye Devleti’nin tarihine dönülüp şöyle bir bakılsın.

Einstein klasik ‘zaman’ anlayışını yıktığında, değişmesi gerekli olan bizim kafa yapımızdı.
(...)
Anlamıyorum sözcüğünde yalnız diretme değil küçümseme de vardır.

Sayın Anday’a bu konuda da tümüyle katıldığımı söyleyemem:

Bilimsel düşünen her insan, kuramını anlaşılabilir biçimde ortaya koyan her bilim adamına saygı duyar. Ama yalnızca saygı duyar. Ancak kafa yapımızın değişmesi için bu kuramının uygulayım alanında kesin sonuçlarını görmek zorundayız. Marx sibernetiğin bu denli gelişeceğini bilseydi bilgi kuramında bir değişiklik yapmaz mıydı? Kısacası bilim adamının da kafa yapısı (varsa, kuramı) kesinlik kazanmış bir bilimsel sonuca göre değişir. Eğer konuyu eytişimsel özdekçilik yönünden ele alırsak kafa yapımız zaten sürekli değişiyor.

Bilime ve bilim adamına duyduğumuz saygı kadar bilimsel ilkelere de uymak zorundayız. Bu ilkelerden biri de kuşkusuz ekonomi ilkesidir. Oysa bir yapıtı güç anlaşılır biçimde topluma sunan bilim adamı, düşünür ya da yazar bu ilkeyi çiğnemiş sayılır. Çünkü yapıtı anlamak için fazladan harcanan zaman, başka yapıtların okunmasına, başka etkinliklere “fazladan harcanan zaman oranında” engel olur.

Sözü edilen,
Einstein’ın “Bağıllık Kuramı"nın bugün her iyi okuyucu, belirli bir bilgi düzeyine gelmişse, beğeniyle okuyup inceleyebilir, rahatlıkla anlayabilir.

Sayın Melih Cevdet Anday’ın “Anlamıyorum” sözünde bir küçümseme araması bence yanlış.
Toplumun hangi katmanında hangi kurumunda olursa olsun, hiç bir kimse anlatanı ya da anlatılanı küçümsemek amacıyla bu sözcüğü kullanmaz.

Eğitim-öğretim kurumlarını ele alalım. Bunca öğretim görevlisine soralım. Kendi anlattıkları için
anlamıyorum” diyen bir öğrenci, öğretim görevlisini ya da anlattıklarını küçümsemek için mi bu sözcüğü kullanmıştır? Ya da her hangi biri, “anlamıyorum” diyen bir insana, “Bu beni küçümsüyor” mantığıyla, öfkelenip, onu suçlamış midir? Hiç sanmıyorum. Çünkü görevi öğretmek olan her birey, anlamayana öğretinceye kadar anlatmak zorundadır. Eğer tüm öğrenciler anlatıcıya (buna öğretim görevlisi, yazar, ustabaşı v.b. diyebiliriz) karşı art niyetsiz olarak “Anlatamıyorsun!” biçiminde bir başkaldırı içindeyse, o zaman anlatıcı kendi duygu, düşünce, tavır ve bilgisinden kuşku duysun, bundan utansın.

Melih Cevdet Anday, Birinci Yeni döneminde toplumsal ögelere ağırlık veren bir ozanımızdı. Hatta bunların en etkilisiydi. Düzenbazları, yağmacıları, karanlık perdeler ardında dönen iğrençlikleri, kirli, paslı, kokuşmuş toplum katlarını yansıtırdı şiirlerinde. Acının, zulmün, haksızlığın yıktığı Ahmetlerin, Ayşelerin, Ailelerin, Fatmaların ve belki de Rosenberglerin umutla ışıyan alnına bir kırlangıç kanadı gibi değiverirdi dizeleri.

Örneğin şöyle sesleniyordu “Anı” şiirinde:
“Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma

Neredeyse gün doğacaktı
Herkes gibi kalkacaktınız
Belki daha uykunuz da vardı
Geceniz geliyor aklıma

Sevdiğim çiçek adları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Bütün sevdiklerimin adları gibi
Adınız geliyor aklıma

Rahat döşeklerin utanması bundan
Öpüşürken o dalgınlık bundan
Tel örgünün deliğinde buluşan
Parmaklarınız geliyor aklıma

Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm
Kahramanlıklar okudum tarihte
Çağımıza yakışan vakur, sade
Davranışınız geliyor aklıma

Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil, unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma”

Ulusum adına, insanlık adına, evrensel olan tüm güzel değerler adına, bu şiirlerin ozanıyla onur duyuyorum.

Şimdiki Anday’ın şiir işçiliğine ise saygım sonsuz.

Kolay anlaşılır sözlerimden dolayı umarım beni bağışlar Anday.
______________________________________________
(1) Milliyet Sanat Dergisi, 16 Mart 1973, Sayı: 24, s.3-4
(2) A.g.d., 14 Mayıs 1976, Sayı: 184, s. 3.
(3) Milliyet Sanat Dergisi, 14 Mayıs 1976, Sayı: 184, s.3
(4) A.g.d., s.3
(5) Konur Ertop, Cumhuriyet gazetesi, 22 Mayıs 1976, “Teknenin Ölümü” adlı yaptı üstüne M. Anday’la konuşma.
(6) Nedim Gürsel, Çağdaş Yazın ve Kültür Çağdaş Yayınlar, Eylül 1978 s. 209.
(7) Bakınız: İsmail Hâmi Dânişmend, Tarihi Hakikatler, 2. cilt, Tercüman gazetesi Tarih ve Kültür Yayınları, 2. baskı, s. 381 ve 573.



Turhan Oktay | sanat olayı - Sayı: 9 - Eylül 1981

Forbes'in balonu


Ülkemizde daha çok Amerikalı milyarder işadamı olarak tanınan Malcolm Forbes’in Ağustos ayının ilk günlerinde önce Ankara’da, daha sonra kısa aralıklarla Ürgüp, Pamukkale ve Efes’te uçurduğu “Muhteşem Süleyman” balonu basında çıkan haber ve röportajlara bakılırsa kamuoyunun yakin ilgisini çekti denilebilir. Gerçi balon son durağı olan İstanbulda yeterli hava koşullarının bulunamaması nedeniyle uçurulamadı, Bursa ve Denizli’deki uçuşu sırasında da tatsız olaylar yaşandı, ciddi sayılabilecek kazalar zorlukla önlendi, Pamukkale’de travertenlerin üzerinde uçurulan balon havada çok kısa bir süre kaldı ve gazete haberlerine bakılırsa, orada beklenenin aksine, gerekli ilgiyi göremediği için programlanan zamandan önce yere indi. Forbes’in deyimiyle bir “dostluk turu” idi bu. Amaç 54 metre boyundaki Kanuni adıyla “müsemma” bu muhteşem balonu Türkiye semalarında gezdirerek, Amerikan dostluğuna bir katkı sağlamaktı. Böylece diplomatik ve alışılmış geleneksel dostluk turlar yanında, gösteri ve sansasyon yönü ağır basan, bir parça da “sanatsal” içerik taşıyan bu tür kişisel girişimlerin daha etkili sonuçlar doğurabileceği de kanıtlanmış oluyor.


Ben, balonun uçurulduğu sırada Ankara dışında bulunduğumdan, gösteriyi izleme olanağı bulamadım. Özellikle Ankara’da heyecan ve merak uyandırmış olduğunu tatil dönüşü anlatılan izlenimlerden öğrendim. Bu heyecan ve merakı doğrusu ya doğal karşılamak gerekiyor. Hezarfen’in torunları olarak “uçma” eylemine ya da çocukluk yıllarımızın uzak anılarında sıcaklığını her zaman korumuş olan uçurtma uçurma tutkusuna az ya da çok aşina değil miyiz? İstanbul’da yakın yıllara kadar uçurtma şenlikleri yapılırdı. Şimdilerde de yapılıyor mu bilmiyorum. Bugün bile gökyüzünde olanca görkemiyle, güzelliğiyle salınan bir uçurtma bir anda dikkatlerimizi o yana çevirmeye yetiyor. Kentler sağlıksız biçimde büyüyüp, çocukların oyun alanları daraldıkça, o güzelim uçurtmalar da semalarımızdan bir bir siliniyor. İstanbul’a gidişlerimden birinde Üsküdar’ın açıklık bir yerinde -Burhan Uygur’un kulakları çınlasın- büyüklü-küçüklü insanların neşe içinde uçurtma uçurduklarını görünce dayanamayıp, bir uçurtmanın ipini kaptığımı, çocukluk yıllarımın heyecanını bir saatliğine de olsa yeniden yaşadığımı anımsarım. Şimdinin çocukları belki şeytan uçurtmasının bile ne olduğunu yeterince bilmiyorlardır. Yaşam boyunca renkli rüzgâr fırıldaklarıyla oyalanmayı mutluluk nedeni saymış olan Sabahattin Eyüboğlu’nun birçoğumuza garip gelen bu tutkusuna gelin de hak vermeyin.

Her neyse...

Ben sözü gene Forbes’e ve balonuna getirmek istiyorum. Forbes, ülkemizde güncelleştirdiği balonun, asıl adıyla “kapitalist alet"in -ya da oyuncağın- yaratıcısı olarak tanındı. Türkiye’de kaldığı süre içinde kendisiyle yapılan görüşmelerde de bu yönü vurgulandı. Kuşkusuz “Muhteşem Süleyman” balonu, Forbes’in dostluk turuna çıkardığı ilk balon değildi. Daha önce ziyaret ettiği ülkelerde de, o ülkelerin kültür ve gelenekleriyle ilgili değişik balonlar uçurmuştu.

  • Japonya ile Amerika arasındaki ekonomik gerginliği yumuşatmak amacıyla Japonya’da, ünlü Altın Tapınak balonuyla uçmuş,
  • Tayland’a fil balonuyla gitmiş, böylece Vietnam’dan Kampuçya yoluyla gelen bir tehdidin etkisini kendince hafifletmiş,
  • Almanya ile ekonomik sürtüşmeleri Beethoven balonuyla güncel politik kapışmaların biraz olsun uzağına çekmeyi başarmış.

Bütün bunlar ve buna benzer yorumlar elbet Forbes’in kendinden kaynaklanıyor. Ama bunca yaygınlık kazanmış olmasına bakılırsa, bu yorumlarda abartı dozunu gözden uzak tutmasak bile, gerçek payı yok denemez herhalde. Malcolm Forbes, 50 yılı aşkın bir süredir bu tutkusunun peşinde. 18’inci yüzyılın sonlarında bir balonun içinde yün ve saman yakarak havadan daha hafif bir gazla yerden yükselmeyi başaran atası Montgolfier kardeşlerin başlattığı geleneği daha teknik bir düzeyde sürdürüyor. İlk kez 50 yıl kadar önce bir reklam panosunda görmüş Montgolfier balonunu, deneme uçuşuyla ilgili görüntü onu hemen etkilemiş. Sıcak hava ile doldurulan bir düzine balon satın almış ve denemelere başlamış. 1974’te Pasifik’ten Atlantik’e Amerika’yı geçme girişimi Amerika’da hayli heyecan uyandırmış. Forbes aynı zamanda motosiklet meraklısı. İki tekerlekli bir motorla Çin’i bir uçtan öteki uca katetmek için Çin yetkililerinden izin istemiş. Önce koparamamış bu izni. Araya Nixon ve Kissinger’i koyması da bir sonuç vermemiş. Ama 80’lik petrol kralı Armand Hammer aracı olunca sorun kaşla göz arasında çözümlenmiş. Çin’i katetme girişimi bu kadarla kalmamış. Pekin üzerinde balonla uçmuş ve askeri bir üsse iniş yapmış.

Ancak Forbes’in bizim basınımıza hiç yansımayan çok daha önemli bir yönü var.
Milyarder işadamı Malcolm Forbes, aynı zamanda dünyanın sayılı koleksiyoncularından biri.

Manhattan’daki büyük malikanesi Batı sanatının seçkin yapıtlarıyla dolu.

Bunlara sahip olmak için yeterli geliri var:

  • Normandia’da Mansart tarafından yapılmış bir şato.
  • Tanger’de bir saray,
  • Londra’da, Tahiti’de, New Jersey’de evler,
  • Montana’da 8 bin hektarlık bir arazi,
  • Colorado’da 70 bin hektarlık bir avlak,
  • Fidji’de bir ada,
  • yatlar,
  • uçaklar...

Kendisine ayda 50 milyon gelir sağlayan ünlü “Forbes Magazine” İskoç asıllı babasından kalmış.
Wall Street’teki gelişmelerle bu yayın arasında yakın bir ilişki var.

Kısaca, bugün en varlıklı 400 Amerikalıdan biri Forbes.

Adı Getty, Hunt ve Rockefeller’le birlikte anılıyor.

Forbes koleksiyonuna gelince bu koleksiyon, dünyanın en seçkin ve zengin Ön-Rafael’ci ressamları bir araya toplamasıyla ünlenmiş.

Birçok Amerika koleksiyoncu gibi, Forbes de;
  • Renoir,
  • Lautrec,
  • Van Gogh ve
  • Gauguin gibi Fransız izlenimcilerini toplamakla koleksiyonculuğa ilk adımını atmış.

Daha sonra da ilgisini Ön-Rafael’ci ressamlar üzerinde yoğunlaştırmış.

Bugün Louvre da dahil olmak üzere, dünyanın büyük müzelerinde Ön-Rafael’ci ressamlar in çok az yer aldığını düşünürsek, Forbes’in bu ilgisindeki ayrıcalık da kendiliğinden anlaşılır.

Koleksiyondaki bu tür resimlerin sayısı 60’ı buluyor.

Aralarında
  • Rossett,
  • Millais,
  • Hunt gibi ünlüler var.

Forbes bugün de dört oğlundan biri olan Christopher ile satış salonlarını ve galerileri dolaşıp, resim topluyor.

Bir bölümünü Çarlık Rusyası mücevherlerinin oluşturduğu koleksiyonda;

  • minyatür gemi maketleri,
  • el yazması metinler,
  • sayıları 115 bini bulan kurşun askerler -bu konuda İngiltere ana kraliçesiyle yarışıyor- Malcolm Forbes’in malikanesini süsleyen yapıtlar arasında.

Milyarder baloncu 20 yıl kadar önce de Türkiye’ye gelmiş. Bu kez gelişinin yurt dışındaki merkezlerde açılan Kanuni sergilerinin yarattığı olumlu yankıyla ilgili olduğu anlaşılıyor. Başındaki kavuğu, sırtındaki kaftan ve belindeki kılıcıyla karşısındaki bir topluluğa seslenir gibi bir elini yukarı kaldırmış, hükmeder pozdaki Kanuni figürünün balon için ilginç bir konu oluşturması da bu kararda etken olmuş olmalidir. Ancak bu balon bize kalırsa Türkiye’de değil, Kanuni sergilerinin düzenlendiği İngiltere ve Amerika’da uçurulmalıydı. Sergiyle birlikte, balonun yaratacağı etki kuşkusuz daha geniş kapsamlı olacak ve serginin olumlu izlenimini daha da güçlendirecek, belleklerde daha uzun süre yaşamasını sağlayacaktı. Forbes’in ülkemizde yaptığı açıklamaya bakılırsa Kanuni balonu, Muhteşem Süleyman Sergisi’nin kısa bir sure sonra düzenleneceği Japonya’ya götürülecek, ayrıca önümüzdeki yıl Forbes’in şatosunun bulunduğu Normandia’da kutlanacak Balon Haftası’nda da uçurulacak.

Kanuni sergilerinin sonuncusuna da yetişmiş olsa. Forbes’in balonu, belki bizim gerçekleştirme olanağı bulamayacağımız gösteri yoluyla kültür
propagandasını, bizim dışımızda, Batılılara özgü bir yöntemle gerçekleştirmiş olacaktır.



Kaya Özsezgin | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 199 - 1 Eylül 1988

Bedřich Smetana

Ölümünün 100. [130.] yılında

“Onun müziği bizlere Bohemya'nın yemyeşil ormanlarından, bakımlı ovalarından, köylerinden, romantik tepeleri ve efsanelerinden, şanlı geçmişinden, hatta geleceğinden şarkılar söyler. Bütün bunlar yerel ritimlerin olağanüstü işçiliğiyle, kendine özgü güzellikleriyle veriminde yansımış durmuştur onun.”
Paul Stefan


Avrupa'nın siyasal ve toplumsal yapısında 18. yüzyılın girişiyle, beliren denge değişimleri yeni güç odaklarının doğuşuna yol açmış, bunların en önemlilerinden biri de çok uluslu Avusturya-Macaristan İmparatorluğu olmuştur. Gelişimi ve yayılımı özellikle imparatoriçe Maria Theresia çağında doruğu bulan ülke 19. yüzyılın başlamasıyla bu birikimi yitirmeye koyulacak, özellikle Fransız Devrimi ve Napoleon savaşlarının etkisi yeni inançlar ve eylemlerin kaynağı olacaktı. Bahis konusu imparatorluğun huzursuz köşelerinden belki en önemlisi Bohemya idi. Bu bölgede yaşayan Çek halkı kendi kültürlerini, gelenek ve törelerini baskıya karsın sıkıca korumaya çalışıyor, bütün bunların, gelecekte sağlayacakları özgürlüğün temeli olacağına inanıyorlardı. 1859'da Kuzey İtalya eyaletlerinin Avusturya-Macaristan egemenliğinden kurtularak bağımsızlığa kavuşması üzerine Bohemya üzerindeki baskı hafiflemiş, bunun sonucu, ulusal kültürün taze atılım gücü sağlaması olmuştu. Özellikle edebiyat ve müzik görülmemiş bir berekete ulaşmış, Çek dilinde pek çok edebi eserle birlikte halk kaynaklarından beslenmiş yeni bir müzik dili doğmuştu.

Sanat tarihinin ulusal müzik alanında tanıdığı sayısı sınırlı büyük yeteneklerden biri, Bedřich Smetana, işte böyle bir dönemde yetişmiş, böyle bir ortamda gelişmişti. Sanatçı 1824 yılında Bohemya'da Laytomişl adlı bir kasabada varlıklı bir bira yapımcısının oğlu olarak doğdu, müziğe eğilimini çok küçük yaşta gösterdiyse de babasının karşı koyması üzerine bu alandaki bilgileri daha çok özel derslerden edindi, piyanoda kendi kendini eğitti, “cimnazyum” öğrenimini bitirir bitirmez soluğu Prag'da aldı.

Bu önemli kültür merkezinde bilgisini geliştirirken Kont Thun adlı soylunun hizmetine giren Smetana böylece özgür ve rahat çalışma olanaklarına kavuşmuş, birkaç yıl sonra piyanist olarak yaptığı gezilerde bol alkış derlemişti ama cebine para girmemişti. Genç müzikçi 1848'de Franz Liszt'in bağışıyla kurulan bir müzik okulunun başına getirilmiş, bir yandan eski Avusturya-Macaristan imparatoru Ferdinand'in Prag'daki sarayında görevlenmişti. Smetana 1849'da tanınmış bir piyanist olan Katharina Ottilie Kolar'la evlendi, altı yıl sonra büyük kızının ölümü üzerine geçirdiği bunalımın ürünü “Sol minör Piyanolu Üçlü”yü, bestelerken doktorların çevre değişimini öğütlemesi üzerine İsveç'de Göteborg'dan gelen çağrıyı kabul etti, beş yıl boyunca bu kentin Filarmoni Derneği konserlerini yönetti. Bu arada eşi ölmüş, ertesi yıl ikinci evliliği yapmıştı sanatçı.

Smetana yurduna dönüşte kendini ulusal bilinç ve esinle yoğrulmuş müzik yaşamının ortasında bulmuş, bu yaşama büyük bir coşkuyla atılmıştı.

Müzikçi bu arada;
  • Çek Güzel Sanatlar Derneği” kurucularına katılmış,
  • “abonman konserleri”ni yönetmeye koyulmuş,
  • Prag Şarkıcılar Birliği Korosu'nun başına geçmiş,
  • 1862'de açılmış olan Interims Tiyatrosu'nun müzik yönetimini almıştı. Bestecide ulusal Çek lirik tiyatrosunu kurma eğilimi bu görevle başlamış,
böylece ilk örnek “Brandenburglular Bohemya'da” adlı opera doğmuş, pek olumlu sayılmayan metne karşın eser ilgiyle karşılanmıştı.

Sanatçının,
  • C.M. Von Weber'in “Der Freischütz”ü,
  • M. Mussorgski'nin “Boris Godunof”u gibi ulusal opera anıtları arasında sayılan,
  • Çek ruhunu yaşam gücü ve anlamıyla yansıtan eseri “Satılmış Nişanlı” adlı operası ilk kez 1866 yılının 30 Mayıs günü oynanmış,
metni Karel Sabina tarafından yazılan üç perdelik güldürü hızla dünya sahnelerine yayılmıştı.

Besteci eserinin gördüğü ilgi üzerine yabancı ülkelerdeki telif hakkını almak istememiş, şöyle demişti:

“Satılmış Nişanlı'dan gelir sağlamak istemiyorum. Bu eserle Çek halkı beni öyle ödüllendirdi, öyle onurlandırdı ki, bu bana yeter de artar…”

Interims Tiyatrosu orkestrası üyelerinden Antonin Dvorak'la tanışan Smetana geleceğin bu başka büyük Çek bestecisindeki yeteneği sezmiş,
onu her alanda desteklemeye koyulmuştu.

1870'de sanatçının kulaklarında başlayan ıslık sesi gücünü giderek arttırmaya koyulmuş, dört yıl sonra Ekim ayında bir sabah kulakları tümüyle yitirmişti duyma duygusunu. Smetana bu acı olaydan sonra on yıl boyunca kulaklarının tedavisi için savaşırken önemli eserler vermeyi de sürdürecekti.

Bunlar arasında;
  1. Dalibor”,
  2. Libussa”,
  3. İki Dul”,
  4. Öpüş”,
  5. Sır” ve
  6. Şeytan Duvarı” adlı altı sahne eseriyle altı senfonik şiirden oluşan “Ma vlast - Vatanım” adlı dizi en önemlileridir.

Senfonik şiirlerden Çekoslovakya'nın en büyük akarsuyu “Vilatava-Moldau” nehrini betimleyen eser özellikle tanınmış, sevilmiştir.

Bestecinin sağlık durumu giderek bozulmuş, geçirdiği ağır bunalımlar sonucu akıl hastanesine kaldırılmış,
1884 yılının 12 Mayıs günü son nefesini vermiştir.

Sanatını halkına adayarak halkından aldığı esinle ulusal sanat dünyasına ölümsüz örnekler kazandıran Smetana, yurdunda olduğu gibi hemen bütün uygar evrenin saygınlığını kazanmış, sahne verimi opera, çalgı verimi konser salonlarının vazgeçilmez eserleri arasında yer almıştır. Adı gelecekte de aynı değeri koruyacak, ulusal sanat anlayışının simgelerinden biri olarak kalacaktır.



Faruk Yener | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 103 - 1 Eylül 1984